ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Kültürü > İslam Kültürü K-Z > Tasavvuf
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tasavvuf  (Okunma Sayısı 1516 defa)
01 Şubat 2010, 11:24:52
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 01 Şubat 2010, 11:24:52 »



Tasavvuf
Mutasavvıf tâbiri, umûmî bir isimdir. Gafletten uzak yâni her an Hakk´ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk´ın zikri ile (an­makla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hesene sâhibine mutasavvıf denilir. Çoğulu mutasavvıfûn ve mutasavvifedir. Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin belirttiğine göre, İslâm âlimlerinin iki kısmından biri din imâmlarıdır. Bunlar, müfessi­rîn-i izâm (tefsîr âlimleri), muhaddisîn-i kirâm (hadîs âlimleri) ve mütekel­limîn (kelâm âlimleri), mutasavvıfûn ve fukahâ-i kirâmdır (fıkıh âlimleri). Bunların her sözü, her beyânı, Kur´ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açıklamasıdır. Her sözleri doğru ve senettir. (E. Ans. c.1, s.14)

Abdülhak-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) demiştir ki: "Mutasav­vıfların hepsi Ehl-i sünnetti. Bid´at sâhiplerinden (Peygamberimiz ve dört halîfe devrinde olmayıp dinde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uy­durulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allahü teâlânın mârifetine (O´nu ta­nımaya) yaklaşamamıştır. Vilâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir. (E. Ans. c.1, s.14)

Büyük âlim ve velî Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri de şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allahü teâ- lâdan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gay- riye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hak- k´a ibâdet eder ve şeytana uymaz." (E. Ans. c.1, s.14)

Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve sülûk deni­lir. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri "Seyr ve sülûk- dan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemek­tir." demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun ar­zu- larına, isteklerine tutulmak geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısım­ları vardır. Seyr-i âfâkî, seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah, seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde yaptığı yolculuktan) önce olan şeyle­rin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî olduğunu, seyr-i âfâkîde ele geçen şeylerin bir hiç mesâbesinde olduğunu belirtmiştir. (E. Ans. c.1, s.28)

Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri "Seyr-i âfâkî (kendinin dışında ilerleme), insanı, matlûbdan (aranılandan) uzaklaştırır, seyr-i enfüsî ise, insanı, matlûba kavuşturur." demiştir. Seyr-i enfüsî, ta­savvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesidir. Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri "Seyr-i enfüsîde, insanı, Allahü teâlânın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için, evlâd ve mal sevgisi de bununla berâber yok olur. O halde, seyr-i enfüsî muhakkak lâzımdır." buyurmuştur. (E. Ans. c.1, s.28)

Allahü teâlânın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme, Allahü teâlânın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fâni olma (yâni O´nun sevdiklerini sev- mek ve O´nun sevdikleri kendine sevgili olmak) seyr-i fillah diye isimlendirilir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri, "Allahü teâlâya kavuşmakta, zulmet perdelerinin kalkması için mah­lûkların hepsini aşmak, yâni seyr-i âfâkîyi ve seyr-i enfüsîyi tamamlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de seyr-i fillah gerekir." demiştir. (E. Ans. c.1, s.28)

Allahü teâlâya doğru olan yolda ilerlemek mânevî ilimde durmadan yükselmek, seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme)yi de içine alan tasavvuf yolculuğuna seyr-i ilallah de­nilmektedir. (E. Ans. c.1, s.28)

Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî; "Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah yâni Allahü teâlânın beğendiği şeylerde fânî olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapma) elde edilemez. Muh­lis- lerin (ihlâs sâhiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz." demiştir. Muham- med Behâeddîn-i Buhârî; "Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeye bağlıdır." buyurmuştur. Seyr-i murâd (murâdların, seçil- mişlerin Allahü teâlânın lutf ve ihsânı ile çekilerek ka­vuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyâlığın) yüksek de­recelerine kavuşturu- lan bu rehberin bakışları, kalp hastalıklarına (kalbin Allahü teâlâdan baş- ka şeylere tutulmasına) şifâdır. Onun teveccühü yâni sevgisine kavuş- mak, mânevî hastalıkları giderir. (E. Ans. c.1, s.28)

Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra, daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması, Seyr-i fil-eşyâ diye isimlendirilir. Muhammed Bakî-billâh; "Seyr-i fil-eşyâ, davet makamını elde etmek içindir. Davet makâmı, peygamberlere mah­sûstur." demiştir. (E. Ans. c.1, s.29)

Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma, toplanma demek olan cemiy- yet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgûl olup, kendin- den dahi habersiz olma hâli yâni kısaca rûhunu ve kalbini topla­yıp, Alla- hü teâlâdan başkası ile olmama hâlidir. İmâm-ı Rabbânî, cemâ­atle kılı- nan beş vakit namaz ve devâmlı Allahü teâlâyı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyân etmektedir. (E. Ans. c.1, s.30)

Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalpte bulunmaması, berâberlik, birlikte olma, hâzır bulunmaya huzur da denir. Muhammed Mâsûm Fârû- kî, huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir demiş, ayrıca huzurlu ve uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilâyette aynı olduğunu, huzur ve uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman ayrılık kabûl etmediğini ifâde etmiştir. (E. Ans. c.1, s.30)

Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin Allahü teâlâyı anıp çok zik­retmesi veya bir başka sebep netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhun coşması, kalbinin elinde olmadan gayr-i ihtiyârî kendinden geçip taşma hâline vecd denir. İmâm-ı Rabbânî; "Hâller ve vecdlerin, be- ğenilip aranılan matlûbun başlangıcı olduğunu, maksad olmadığını be- lirtmiştir. Hatta tasavvuf yolunda bulunan sâlikin zâhirini, dînin emir ve yasaklarına uydurması, ibâdet ve tâatlerden tad almasına sebeb olduğu gibi, bütün işlerinde, Allahü teâlânın rızasından başka düşünceleri kal­binden çıkarmaya, kibir, hased (kıskançlık), kin gibi manevî hastalıklar­dan temizlemeye çalışması da, kalpte ve rûhda vecd hâlinin meydana gelmesine vesîle olur." demiştir. (E. Ans. c.1, s.30)

Aşk, muhabbet hâlleri, kalbe gelen zevkler, vecdler (mânevî coş­kunluklar) mevâcid diye de isimlendirilir. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr; "Bü­tün ahvâl (kendinden geçme hâlleri) ve mevâcidi bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını içimize yerleştirmeseler, kendimi mahvol­muş bilirim. Eğer Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) îtikâdını verseler, ahvâl ve mevâcid hiç vermeseler, hiç üzülmem." demiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Tasavvuf yolcularının, bu yolculukta gördükleri ahvâl (hâller) mevâcid, ulûm (ilimler) ve mârifetler; imrenilecek, istenilecek şeyler değildir. Hepsi evhâm (vehimler) ve hayâ- lât (hayaller) gibi geçici şeylerdir. Bunlar o yolcuları ilerletmek için vâsı- tadan başka bir şey değiller." demiştir. Hatta Muhammed Bâkî-billah, ihlâs (her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapma) makâmına ve (tasav­vufun en yüksek derecelerinden) rızâ mertebesine kavuşmak için ahvâl ve mevâcidden vazgeçmek, ilim ve mârifetler edinmek lazım geldiğini i- fâde etmiş, onların gâyeye götüren yol ve maksadın başlangıcı oldu­ğunu da belirtmiştir. Yine İmâm-ı Rabbânî; "Ahvâl (hâller) ve mevâcid, matlû- bun yâni ele geçirilmek istenilenin başlangıçları olup maksad (gâye) de- ğildir." dedikten sonra şöyle bir açıklama yapmıştır: "İslâmiyetten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl (hâller) ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâc (fâsıklarda ortaya çıkan hârikulâde hâller) denir ki, onu dünyâda ve âhirette rezil olmaya sürükler." (E. Ans. c.1, s.30)

Kalbe, gönüle gelen ve bir müddet kalan düşünceye hâtır denilir. Ab- dülgânî Nablüsî, bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: "Kalbe gelen düşüncelerden, birincisi kalpte durmaz def edilir. Buna hâcis denir. İkin­cisi kalpte bir zaman kalır. Buna hâtır denir. Üçüncüsü, yapmak ile yap­mamak arasında tereddüd olunur. Buna da hadîsün-nefs denir. Bunları melekler yazmaz. Seyid Abdülhakîm Efendi, İslâmiyete uymayan hâtırla­rın bâtıl olduğunu, şeytan tarafından gelen hâtırların hepsinin günâha dâvet olduğunu ifâde etmiştir. Ebû Süleymân-ı Dârânî; "Havâtır ve ni­yetleri önce, Kitap ve Sünnet ile karşılaştırıyorum. Bu iki âdil şâhide, uy­gun olanları söyleyip yapıyorum." demiştir. Hâdimî de; "Havâtır nefse acı gelirse, hayr olduğu; tatlı gelir, hemen yapmak isterse, şer (kötü) olduğu anlaşılır. Bunu anlamak için İslamiyete uygun olup olmadığına bakılır. Anlaşılmazsa, sâlih, günâh işlemeyen bir âlime sorulur." demiştir. (E. Ans. c.1, s.31)

Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeplerinden en ö- nemli olanıdır. Bu, bir velînin, Allahü teâlânın izni ile nazar etmek (bak- mak) yâhut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yâhut başka birinin kalbindeki, mâsivâ (Allahü teâlâdan başka her şey) ve dünyâ sev­gisini, günâh lekelerini temizleyip, yerine feyz, mârifet, ilim ve hikmetle yâni mânevî ilimler, iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek dere- celere kavuşturması demektir. Muhammed Mâsûm; "Pîrin (tasavvuf bü- yüğünün) teveccühünü, zulmet ve keder dağlarını, her ne sûretle or­taya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden kaldırıp, uzaklaştırır." demiştir. Ubey- dullah-ı Ahrâr´ın oğlu Hâce Muhammed Yahyâ; "Tasarruf sâhipleri üç kı- sımdır. Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, dile- dikleri kimsenin kalbine tasarruf ede...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Tasavvuf
« Posted on: 19 Ağustos 2019, 00:29:46 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf rüya tabiri,Tasavvuf mekke canlı, Tasavvuf kabe canlı yayın, Tasavvuf Üç boyutlu kuran oku Tasavvuf kuran ı kerim, Tasavvuf peygamber kıssaları,Tasavvuf ilitam ders soruları, Tasavvufönlisans arapça,
Logged
01 Şubat 2010, 11:25:23
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2010, 11:25:23 »

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün tasavvufu sordular. O; "Tasavvuf, baştan ba- şa edeptir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makâmın bir edebi ve her hâ­lin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şey­lerle geçirenler), velî kimselerin makâmına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Alla- hü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O´ndan uzaktırlar. Bâzı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir merte- beye sâhiptir, daha sevgilidirler."

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Tasavvuf nedir?" dediler. Cevaben; "Tasavvuf, sulhu olmayan bir cenktir. Yâni, tasavvuf talep ve sulh ile ele geçmez. Ancak nefisle muhârebe netîcesinde gerçekleşir."

Başka bir keresinde de; "Tasavvuf, çirkin ve aşağı her türlü kötü huydan vazgeçmek ve güzel huylarla bezenmektir."

Tasavvuf kalp huzûru, murâkabe ve gönül uyanıklığı ile Allahü teâlâ- yı zikretmek, sünnete uygun amel etmektir." dedi.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf güzel ahlâktır. Bu da üç kısımdır: Birincisi, Hakk ile beraber olmak yâni Allahü teâlânın emirleine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

İkincisi halk ile beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edeb, küçüklere karşı şefkat, emsallere ise insaflı ve âdil davranmakla olur.

Üçüncüsü nefse sâhib olmak. Bu ise nefsin boş isteklerine, hevâ, hevese ve şeytana uymamakla olur. Kim bu üç husûsu nefsinde doğru bir şekilde tatbik ederse güzel huylulardan olur."

"Tasavvuf tamâmen ciddiyettir. Şaka nevinden olan herhangi bir şe- yi ona karıştırmayınız."

Irak´ta yetişen büyük velîlerden ve Şâfîî mezhebi fıkıh âlimi Abdül- kâhir Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine tasavvuf hak- kında bir suâl sorulduğunda şöyle buyurdular: "Tasavvufun başı ilim, or- tası amel, sonu mevhibe yâni Allahü teâlânın lutf ve ihsânı olan mâ­nevî ilimdir. İlim, murâdı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhi- be, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan, daha yoldadır. Sona var- mış olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, murâ­dına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdâbını gözet­mekle meşgûldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme hâlin- dedir. Sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra ka­vuş- muş hâldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremez­ler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından u- zak kalma mertebesindedir. Orta mertebede olan, murâda kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. So- na ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkta ve ge- nişlikte eşittir. Yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onda, dün­yevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhiri, görünüşü halk, bâtını, gizli yönü de Hak iledir."

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa?rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; "Tasav­vuf yolu- na nasıl girip ilerledin ve buna kimler sebeb oldu?" diye sordukla­rında şöyle anlattı: Tasavvuf yolunu, önce Hızır aleyhisselâmdan ve üs­tâdım Aliyy-ül-Havvâs´tan öğrendim. Önce onlara tam olarak inanıp tes­lim oldum. Ne emrettilerse hepsini yaptım. Nefsimle senelerce mücâhede ettim. Nefsimin istemediklerini yaparak, onu terbiye ettim. Öyle ki, yalnız kaldığım zaman, odamın tavanına bir ip bağlar, onu boy­numa takarak Rabbime ibâdet ederdim. Uykum geldiğinde yatmak ister­dim. Fakat boy- numdaki ip, uykuya mâni olurdu. Mecbûren ibâdete de­vâm ederdim. Böylece nefsimin istemediği şeyleri yaparak, onu terbiye etmeye, yola getirmeye çabalardım. Haramlardan şiddetle kaçındığım gibi, mübahla- rın fazlasını dahi terkederdim. Yiyecek bir şeyim olmadığı zaman ot yer, kimseden birşey istemezdim. Vâli konaklarının ve sultan adamlarının ev- lerinin gölgesinden dahi geçmez, yolumu değiştirirdim. İyice inceleme- den bir şey yediğim olmadı. Öyle bir hâle geldim ki, gelen yiyeceğe ba- karak, onun helâl olup olmadığını, Rabbimin bana ihsân et­mesiyle anla- maya başladım. Helâl yiyeceklerden temiz ve güzel, haram olanlardan ise, kötü ve pis bir koku, şüphelilerden de, haramlardakinden daha az bir koku hâsıl olmaya başladı. Bu alâmetlere göre hareket ettim. Elimden geldiği kadar dînin emir ve yasaklarına dikkat ettim. Cenâb-ı Hak da, ba- na ibâdetleri zevkle yapmayı ihsân etti. Kalp gözüm açıldı, yakîn hâsıl oldu ve hakîkatin menbaına, kaynağına eriştim. 1540 sene­sinde hacca gittiğimde, Kâbe´nin altın oluğunun altında, duâ ederek Allahü teâlâdan ilmimi arttırmasını istedim. O ânda hâtifden, gizliden gelen bir ses; "Sa- na, şimdiye kadar gelen müctehidlerin ve onlara tâbi olanların sözlerini tartıp anlayan bir mîzân verdim. Bu sana yetmez mi?" diyordu. Bu sese karşı; "Ya Rabbî! Yeter. Fakat, daha fazlasını isterim." dedim.

Horasan´da yetişen velîlerin meşhurlarından, tefsîr, kırâat, hadîs, fı­kıh ve tasavvuf âlimi olan Alâüddevle Semnânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Tasavvuf bir ağaç ise, tövbe onun kökü, yalnızlık, bu ağacın kabuğu; tevhid, meyvesi; sabır, safâ, sıdk, doğruluk ve salâh yaprakları; vakar, sevgi, vefâ çiçekleridir. Allahü teâlânın izni ile, bu ağaç her zaman meyve verir."

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yururdu ki: "Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hep­sini, terketmektir."

Meşhûr velîlerden Ali Müzeyyen (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: Tasavvuf, her şeyin sâhibi olan Allahü telânın emirlerine büyük bir teslimiyetle boyun eğmektir."

Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahme-tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Tasavvuf, kulun her vakitte, o vakit için en iyi olan şey ile meşgûl olmasıdır."

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından, büyük velî İmâm-ı Birgivî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Tasavvuf nedir?" diye sorulunca bu- yurdular ki: "Tasavvuf; kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylar ile doldurmak demektir. Kalbi ıslâh etmek, her şeyden daha önemlidir. Çünkü kalp, bedende emrine itâat edilen ve her hükmü yerine getirilen bir hükümdâr gibidir. Vücûddaki uzuvlar onun emri altındaki hizmetçiler­dir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu (et parçası) kalbdir." Yâni bu yürek deni­len, et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenip iyi ahlâk ile süslenmek demektir."

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbe­tin- de "Tasavvuf nedir?" diye sorulunca, buyurdular ki: "Tasavvuf üç an­lama gelir. İlki mârifet nûruna ârif olmak ve verâ hâlini kaybetmemektir. İkincisi, dış görünüşünü bâtıl olan şeylerden alıkoymaktır. Sonuncusu ise kerâmetlerini gizlemektir."

Evliyânın büyüklerinden Bündâr bin Hüseyin Şirâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Tasavvuf ehli ile zâhirî ilimlerdeki âlim arasın­daki fark sorulduğunda, şu cevâbı verdi: Sûfî, Allahü teâlâ tarafından nefsi temiz kılınmış ve seçilmiş bir kimsedir. Fakat zâhirî ilimlerdeki âlim, bunları elde etmeye çalışan, Rabbinin emirlerini bilen ve kendini haram­lardan koruyandır. Sûfî kelimesi üç harften müteşekkildir. Her harfin üç mânâsı vardır. "Sad" harfi, sadâkat, sabır ve temizliğe delâlettir. "Vav" harfi, sevgi ve vefâya; "Fâ" harfi de, fakirliğe, bir şeyi kaybetmeğe ve yok olmaya delâlettir."

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) "Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır." buyurdular.

Bir defasında "Tasavvuf nedir?" diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: "İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terkedip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten va­sıflar kazanmaya gayret etmek, hakîkî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatta bulunmak, Allahü teâlâya ve­rilen ahidde durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymaktır."

Başka bir defa tasavvufun ne olduğu sorulduğunda, şöyle cevap verdi: "Tasavvuf on şeyi içerisine alan bir isimdir. Birincisi, dünyâdan (lâ­zım olan) az bir mikdârı edinmek. İkincisi, kalbin Allahü teâlâya güvenip dayanması. Üçüncüsü, tâat olan Allahü teâlânın beğendiği şeylere rağ­bet etmek. Dördüncüsü, yediği içtiği ve kullandığı şeylerin helâlden ol­masında titiz davranmak. Beşincisi, kalbin Allahü teâlâ ile meşgûl ol­ma- sı. Altıncısı, gizli olarak Allahü teâlâyı hatırlamak. Yedincisi gerçek ihlâsa sâhib olmak. Sekizincisi, şek ve şüpheden uzak, kat´î bir îmâna sâhib ol- mak. Dokuzuncusu, tam bir teslimiyetle Allahü teâlâya yönelmek. Onun- cusu, ihtiyaçlarını başkasından istemeyip, şikâyette bulunmamak. Kimde bu on haslet bulunursa, tasavvuftan söz etmeye lâyıktır. Yoksa yalancı- dır."

Büyük velîlerden Ebû Saîd bin el-Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine tasavvuftan sorulduğunda: "Tasavvufun tamâmı boş şeyler­den uzaklaşmak, mârifetin tamâmı ise cehâletini îtirâf etmektir." buyur­dular.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Tasavvuf; başındaki sevdayı atmak, elindeki dünyâyı dağıtmak ve vâki olanda karar kılmaktır."

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) fenâ ve bekâ hakkında şöyle buyurdular: "Fenâ, Hak ile yok ol­mak, bekâ Hak´la hazır olmaktır."

"Allah´a hakîkaten yakın olmak, kalbi her şeyden arındırıp Hak teâlâ ile huzu...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
01 Şubat 2010, 11:25:53
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #2 : 01 Şubat 2010, 11:25:53 »

Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldı­rıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim." dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı:

"Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul´da, bâzan Bursa´da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra an­ladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber bir­çok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe ge­tirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının ay­nısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi em­retti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye bak­tık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekin­dik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden gel­diğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; "O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişiler­den olacağına delâlet eder." dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum.

İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, â- ciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Da- ha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî´nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin iste- mediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husû­sunda icâzet, izin belgesi diploma verdi."

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Tasavvuf yollarından yalnız Resûlullah´ın izinde gidenlerin yolu, insanı kemâle ulaştırır. Başka yollar çıkmaz sokağa ben­zer."

Yine buyurdular ki: "Ey tasavvuf yolunda bulunanlar! Eğer Allahü teâlâyı tanıdığınızı ve O´na tâzimde bulunduğunuzu söylüyorsanız, yal­nız bulunduğunuz zaman Allahü teâlâya karşı tavrınıza bakınız. Yiyip içmenizde, yatıp kalkmanızda, konuşmanızda ve bütün işlerinizde vakit­lerinizi Allahü teâlânın râzı olduğu ve beğendiği işlere sarfedebilirsiniz. Bunları, niyetlerinizi düzelterek yapabilirsiniz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Bu bakımdan yemek yerken, su içerken lezzet almak için değil de, ibâdete kuvvet kazanmak, elde ettiği enerji ile daha iyi ibâdet ede­bilme niyetiyle yiyip içmelidir. Uykuyu, üzerindeki yorgunluk ve bıkkınlığı giderip, ibâdeti daha zinde ve râhat bir şekilde yapabilmek niyetiyle uyumalıdır. Diğer bütün işleri ve edindiği mesleği helâl kazanmak niye­tiyle yapmalıdır. Bütün yapılan bu işler, niyeti düzeltmek sûretiyle ibâdet olur. Bir insan hâlis niyetle yaptığı işler sebebiyle sevâba kavuşur. Bu sebeple kalp nûrlanır. Bu nûr, nefse sirâyet eder. O kimse mânevî kirler­den temizlenir. Beşerî tabîatı, melek tabîatı gibi olur. Artık elinde olma­dan tâat- ları, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapar. Elinde olmadan ister istemez kötülüklerden sakınır."

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) Maraş?ta Duraklı Câmiinin bitişiğinde bir tale­besi- nin evi vardı. Bir defâsında o talebeyi kış gününde nefsini temizle­mesi için çilehâneye koydu. Bu sırada talebe henüz kışlık odununu ala­ma- mıştı. Çilehânede tefekküre dalmışken, bir adamın, odun yüklü bir merkebi evine götürdüğünü gördü. Gerçek mi değil mi diye çilehânenin kendi evi gözüken hücresinden baktığında gördüklerinin gerçek oldu­ğunu anladı. "Tamam, ben artık eriştim." diye düşünerek hocasının hu­zûruna varıp başından geçenleri anlattı. Muhammed Hilmi Efendi ise; "Git oğlum halvete çekil. Çile esnâsında görünenlerin dokuzu şeytânî bi­risi rahmânîdir. Şeytan seni aldatmış. Halvetten ve tasavvuftan maksad hâl sâhibi olmak değil, nefse hâkim olmak ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır." diyerek onu halvete devâm ettirdi.

Muhammed Hilmi Efendi hazretleri buyurdular ki: "Tasavvuf ehliyim diyenlere bakarız. Eğer sözlerinde ve amellerinde İslâmiyete muhâlif hâller görülmezse onlara muhabbet ederiz. Eğer İslâmiyet´e aykırı hâlleri görülürse kendilerine tenbih ederiz. Dînin doğru olan hükümlerini bildiri­riz. Bozuk yollarını terk ederlerse iyi olur. Terk etmezlerse kendilerini sevmeyiz."

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) güzel ve temiz giyinirdi. Sebebi soruldukta; "Tasavvuf yolunda bu- lunanlardan bâzısının kıymetli elbiseler giymesi seni şaşırtmasın. Onlar bâtınlarını, kalplerini iyice temizlemeden evvel, gördüğün o kıy­metli ve süslü elbiseleri giymezler." buyurdu.

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) büyük velî Ebû Yezid el-Kurtubî´den feyz aldı ve uzun müddet hizmet ve sohbetinde bulundu. Hocası Ebû Yezîd el-Kurtubî´den tasavvuf yoluna girişini sordu. O da bu­yurdu ki: "Beni bu yola sevk eden şu hâdisedir: "Ticâretle meşgûl olu­yordum ve benim ıtır ve koku sattığım bir attar dükkanım vardı. Bu dük­kânda kıymetli ve pahalı şeyler satıyordum. Giydiğim elbiselerim de kıy­metliydi. Bir gün sabah namazını kılmak için câmiye girmiştim. Namazı bitirir bitirmez büyük bir halka hâlinde insanların toplanmaya başladıkla­rını ve bir şeyler okuyup anlattıklarını gördüm. Bir kenara çekilip dinle­meye başladım. Topluluktan biri bir kitaptan sâlihlerin hal ve menkıbele­rini okuyordu.

Kendi kendime yanımdaki kimsenin işitebileceği kadar hafif bir sesle; "Sübhânallah, bu kitaba şu hikâyeleri de almışlar. Hayret edilecek şey doğrusu." dedim. Yanımda bulunan bir kimse; "Ya bu kitapta neler anlatılmasını beklerdin?" dedi. Ben; "Bu anlatılan şeyler yalan veya çok abartılmış sözlere benziyor. Adam bir sene müddetle su içmiyor, fakat yaşıyor." dedim. O kimse; "Bu anlatılanları inkâr etme. Çünkü ben bura­daki insanlar arasında sâlih ve velî kimseler görüyorum." dedi. Bu sırada halkada oturan zayıf, elbisesi yıpranmış bir kimse başını kaldırıp bana baktı ve; "Sâlih kimseler hakkında böyle konuşmaktan sıkılmıyor musun" dedi. Ben; "Nerede o senin dediğin sâlih kimseler?" dedim.

Bu konuşmalardan sonra oradan ayrılıp şaşkın bir hâlde dükkanıma geldim. Öğleye yakın, dükkanda her zaman olduğu gibi oturuyor, alış-ve­rişe devâm ediyordum. Bakınca câmide gördüğüm o kimsenin dükkanın önünden geçtiğini gördüm. Beni görmeden geçti. Az sonra geri dönüp geldi. Beni arıyordu. Selâm verdi, selâmına cevap verdim. Bana; "Senin ismin nedir?" diye sordu. Ben de; "Abdurrahmân´dır." dedim. "Beni tanı­yor musun?" diye sordu; "Evet tanıyorum. Sen câmide konuştuğum kim­sesin." dedim. Bana; "Sâlih kişiler hakkında hâlâ aynı düşünce ve ina­nışa sâhip misin? Yoksa tövbe ettin mi?" dedi. Ben ona; "Benim inanı­şımda tövbe edilecek bir yer yoktur." dedim. O kimse dükkanın masa­sına dayandı ve bana; "Ey Ebû Yezîd! Sâlih kimseler hakkında ne diyor­sun?" dedi. Ona; "Nerede senin dediğin sâlih kimseler?" dedim. O da; "Çarşıda yürüyorlar. Eğer onlardan birisi, şöyle şöyle söylese" derken dükkanın boşluğundaki taşa işâret etti. Onun işâreti ile dükkan sarsıl­maya başladı. Dükkanın depo kısmının duvarında iki yarık meydana gel- di. Hayretle o yarıklara bakıp; "İnsanların böyle yapabilmek gücü var mıdır?" dedim. O kimse; "Bu gördüklerin, Allahü teâlânın sâlih ve velî kullarına verdiği kerâmetler yanında nedir ki." dedi. "Bundan daha büyük hâller de mi var?" dedim. O kimse; "Eğer o kimseler senin bu dükkanın tamâmen sarsılmasını dileseler, bu dükkanın içinde cam ve kap cinsi bir şey kalmazdı." dedi. O kimsenin bu sözleri karşısında hayret ve şaşkınlık içinde bakıp kaldım. Sonra yanımdan ayrılıp gitti.

Olanlar karşısında korku ve dehşete düştüm. Kendi kendime; "Be­nim gibi bir adamın ömrü o sâlih kimselerin bir işâretiyle yıkılabilecek olan bu dükkanı beklemekle geçiyor. Halbuki sâlih kimseleri her zaman bulmam mümkün değildir." dedim. Ertesi gün câmiye gidip o zâtın ders halkasına dâhil oldum. Sonra dinlemeye başladım. Dinlediğim şeyler be­nim hâlimde büyük değişikliklere yol açtı. Dükkana gidecek hâlim kal­madı. Sonunda gidip anahtarları dayıma verdim. Dükkanın sâhibi dayım oldu. Dayım bana; "Nereye gidiyorsun?" diye sorunca; "İnşâAllahü teâlâ geleceğim." deyip ayrıldım. Dayım asıl maksadımı bilmiyordu. Bundan sonra dükkana dönmedim. Böylece dünyâ işlerini terk edip tasavvuf yo­luna yöneldim. Kısa bir müddet içinde yüksek hâl ve derecelere kavuş­tum."[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
01 Şubat 2010, 11:26:24
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #3 : 01 Şubat 2010, 11:26:24 »

Harput´un büyük velîlerinden Hacı Tevfik Rıfkı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda da ilerlemek için Mahmûd-ı Sâminî´nin sohbetlerine devâm etti. Bu sohbetlerin birinde Mahmûd-ı Sâminî´ye; "Gün olur, serin su içmek sünnettir, dersiniz ve serin su içersiniz. Lâkin gün olur serin su yerine sıcak su içersiniz. Bunun hikmeti nedir?" diye suâl edince, o mübârek zât biraz düşündükten sonra; "Gün olmuş içim Allahü teâlânın aşkı ile alev alev yanmış. Biraz serinlemek ve nefes al­mak için içmişimdir. Gün olmuş içim buz gibi olmuştur. O zaman da yakmak için sıcak su içmişimdir. Her şeyi akıl ve mantıkla çözmeye kalk- ma. Her gördüğün manzarayı da açıklamaya kalkışma. Aksi halde yanı- lırsın. Ama akılsız ve mantıksız da edemiyoruz. Bâzı işler vardır ki, ne akılla olur, ne de akılsız." buyurdu. Hocasından aldığı bu cevap üze­rine henüz ham olduğunu anlayan Tevfik Efendi, büyük bir istekle hoca­sının hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Kısa zamanda tasavvufun yük­sek derecelerine kavuştu.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tasavvuf yoluna girmeden önce inci ticâreti ile meşgûl oldu. Bu yüzden Hasan-ı Lü´lûî diye anıldı. Ticâret için çeşitli yerlere gidiyordu. Ticâretle uğraşıp zengin olmuştu. Bir defâsında yine ticâret için Rum diyârına (Anadolu´ya) gitmek üzere yola çıktı. Uzun ve meşakkatli yolculuktan sonra Kayseriyye şehrine ulaştı. Vardıkları şehrin kapısında o diyârın hükümdârına kıymetli hediyeler vererek ticâret izni almak âdetti. Hazırladıkları hediyeyi hükümdâra takdim etmesi için vezire götürdüler. Vezir; "Bugün bir tören var, yarın takdim edelim." dedi.

Hasan-ı Basrî o gece vezirin konağında misâfir kaldı. Sabah olunca vezire kendilerinin de yapılacak törenleri takib etmek istediklerini bildirdi. Vezir kabûl etti. Vezirle birlikte tören yerine geldiler. Gördükleri manzara şöyleydi: Büyük bir meydanın ortasında süslü bir çadır kurulmuştu. Çadır saf ipek ve ibrişimden, direkleri ise gümüş ve altındandı. Çadırın önünde parlak yumuşak şilteler, divanlar kurulmuştu. Bu şilteler iyi cins atlastan ve çeşitli memleketlerden getirilmiş nâdide ve eşi bulunmayan kumaş­lardan yapılmıştı. Çadırın içinde ise bir tâbut bulunuyordu. Hükümdârın ülkesinin ileri gelenleri, esnaf, çiftçi ve sanatkârları neleri varsa bütün malzemeleri ve âletleriyle meydanda hazırlanmışlardı. Askerler ise a- laylar hâlinde meydanın ortasındaki süslü çadırın etrâfında toplanmış­lardı. Askerler belli bir makam üzerine nâralar attılar, meydanın bir yö­nüne doğru çekilip gittiler. Arkasından ülkenin ileri gelenleri, çiftçiler ve ticâret erbâbı kimseler çadırın etrâfında dönüp bağrıştılar. Sonra onlar da bir yöne çekilip gittiler. Arkasından o şehrin diğer insanları, atları üze­rinde, mücevherlerle süslü civan yiğitler, feylosoflar, müneccimler, hâ­kimler, doktorlar ellerinde mesleklerinin işâreti olan âletlerle çadırın etra­fında çeşitli nâmelerle dönüp gittiler. Sonra vezir ve Kayser (hükümdâr) ve onların yakın has adamları meydanın ortasına doğru ilerleyerek or­tada kurulu süslü çadıra girdiler. Orada gerekli vazîfeler yapıldıktan son- ra herkes evine döndü. Hasan-ı Basrî de vezirle birlikte vezirin evine döndü ve yapılan tören ile ilgili bilgi sordu. Vezir dedi ki: "Çadırın orta­sındaki duran tâbut Rum Kayserinin oğlunun tâbutudur. O genç, son de­rece güzellik sâhibi, kuvvetli ve heybetli idi. Bütün fenlerde ve ilimlerde bilmediği bir husus yoktu. Silâhşörlükte arkasını yere getiren bir er çık­mamıştı. Gökten gelen bir âfet ile kazâya uğradı. Kendisine verilen bütün ilaçlar ve devâlar şifâ vermedi ve öldü. İşte her yıl bu günde o genci an­mak için gördüğün bu törenler düzenlenir. Herkes onun tabutunun bu­lunduğu çadırın yanına varır "Herbirimiz senin uğruna canımızı fedâya hazırız, ama ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor. Bütün servetlerimizi, güzelliklerimizi, ilim ve hünerlerimizi emrine tahsis ettik, ama dünyâ ku­rulalı beri insanlar zengin fakir ölümden kurtulmaya muvaffak olama­mışlardır." derler. Vezir devâm ederek; "Ey tüccarbaşı! İşte bu mânâyı anlamak için Kayser ve diğer devlet erkânı ve hükümdârın yakınları ça­dıra girip cenâzeyi kucaklayarak tesellî bulmaya çalışırlar. Ellerinden bir şey gelmediğini ve âcizliklerini anlayarak dağılırlar." dedi. Bu hâdise Ha­san-ı Basrî´ye çok tesir etti. Zâten dünyâ malının makam ve güzellikleri­nin geçici olduğunu bilen Hasan-ı Basrî hazretleri bu hakîkati yakînen kavradı ve ticâreti bırakıp tamâmen âhirete yöneldi. Dönüşünde, şehre girer girmez elindeki malların hepsini fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine da­ğıttı. Basra Hâkimi olan Muhsin Ali´den el alarak tasavvuf yoluna yöneldi. Tasavvuf yolunda kısa zamanda ilerleyip mânevî derecelere yükseldi. Hiçbir zaman halktan bir şey kabûl etmedi. Ancak hocası Muhsin Ali´nin izni ile vâz edip, talebelerini yetiştirdi.

Hazret-i Ali, halîfeliği sırasında şehir şehir dolaşıp, halkını bizzat zi­yâret edip dertlerini dinlemeyi kendisine âdet edinmişti. Nerede bir şeyh veya vâiz görse veya duysa, giderek onu dinler, doğru yoldan ayrılanları edeplendirir, doğru olanları takdir ederdi. Bu şekilde gezerken yolu Bas­ra´ya düştü. Devesinden inip orada üç gün kaldı. Şehri baştan başa ge­zerken bir mecliste Hasan-ı Basrî´nin vâz ettiğini gördü. Hemen mecli­sine dâhil olup vâzını dinledi ve beğendi. Sonra ona; "Ey Hasan! Zama­nın hâdiselerini anlatan biri misin? Yoksa hakîkî gerçeği öğretmek iste­yen bir kişi misin?" diye sordu. Hasan-ı Basrî; "Resûl-i ekremden bize ne ilim geldi ise onu yaymaya çalışıyoruz. Haberini doğru bulduğum ilmi halka söylemekten çekinmiyorum." dedi. Hazret-i Ali tebessüm ederek ona yöneldi ve tebrik etti. Daha sonra meclisten dışarı çıktı. Hasan-ı Basrî hazretleri onun hazret-i Ali olduğunu anlayıp hemen kürsüden indi, eteğinden tutup mübârek ayaklarına yüzünü gözünü sürüp öptü. Sonra hazret-i Ali´den zikir telkini istedi. Bâbü´t-Taşt denilen yerde bulunuyor­lardı. Hazret-i Ali tasavvuf ile ilgili gizli sırları Hasan-ı Basrî´ye burada anlattı.

Sonra Hasan-ı Basrî ona bîat etti. Hazret-i Ali ona icâzet vererek zi­kir telkiniyle ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla va­zîfelendirdi. Sonra tarîkattaki ilk Hilâfetnâme´yi yazıp Hasan-ı Basrî´ye verdi. Tarîkat ehli arasında usûl olan "İzinnâme, icâzetnâme" denilen ya­zılı kâğıt verme usûlü hazret-i Ali´den kaldı.

Hasan-ı Basrî hazretleri kavuştuğu bu mânevî iltifât ve derecelerin verdiği zevkle kırk gün bir şey yiyip içmedi. Sonra irşâd seccâdesine otu­rup, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Hüsâmeddîn Mültânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri "Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek i- çin, Ehl-i sünnet îtikâdında olmak, haramlardan sakınmak ve ibâdetlerde gevşeklik göstermemek şarttır." kâidesini çok iyi bilir ve her hâlinin dîne uygun olmasına çok dikkat ederdi. Haramlarla birlikte şüphelilerden de uzak durur, devamlı ihtiyatlı hareket ederdi.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ta­savvufta yetişmesini şöyle anlatmıştır: "Karşılaştığım ve elinde tövbe et­tiğim ilk zât, Ebü´l-Abbâs Ahmed bin Yahyâ hazretleridir. Önce bana ha­dîs-i şerîf yazmayı emretti. Sonra tasavvufta yetiştirdi. İlk muâmelesi şöyle oldu: Beni çarşıya götürdü. Bir mescidin önünde oturup, et satan bir kasap geçinceye kadar bekledi. Kasaptan bir parça et satın aldı. Eti benim elime verip; "Bunu bizim eve götür, bırak gel." dedi. Eti elime al­dım. Fakat insanlardan utanıyordum. Mescide girdim eti önüme koyup, bir hamal tutup onu taşıttırsam mı diye düşünüp, Allahü teâlânın yardımı ile; "Şeyh hazretlerine muhâlefet etmeyeceğim. Emrini yerine getirece­ğim." diyerek eti alıp götürmek için dışarı çıktım. İnsanlar bana bakıp; "O ne?" diye sordukça, utancımdan bir şey söylemiyordum. Eve varıp eti bı­rakıp geri döndüm. Utancımdan iyice terlemiştim. Hocamın yanına ge­lince, bana; "Ey evlâdım! İnsanlar seni melik çocuğu olarak bilip hürmet gösterirler. Nefsin o eti taşımaktan ne hâle geldi?" diye sordu. Ben de hâdiseyi aynen anlattım. Tebessüm edip; "Ey evlâdım! Senin işinden dolayı Allahü teâlâya hamdettim. Bunun karşılığını ilerde göreceksin." buyurdular.

Yine buyurdular ki: "Tasavvuf, Allahü teâlâya giden yolu bulmaktır."

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, hocası Hâce Muînüddîn-i Çeştî buyurdular ki: Şu dört şey tasavvufun esaslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir velî, aç ve fakîr olsa da, hâlinden şikâ­yetçi olmamalı, dışarıdan, tok ve hâli, vakti yerinde görünmelidir. 2) Fa­kirleri, maddî ve mânevî doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiğini nîmetlere şükredemediği, O´na lâyık ibâdet yapamadığı, âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâimâ üzgün bir halde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek, onların da rızâlarını, sevgilerini kazanabilmek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affet­meli, insanlara karşı lüzumlu nâziklik ve sevgiyi her zaman göstermeli­dir."

Bundan sonra Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Mu­habbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsi­yesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mü­bârek vazifede cesûr bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!" şeklin­deydi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirle­rine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehlî´ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî âhirete intikâl etti.

Yine buyurdular ki: Tasavvuf yolunda ilerlerken görülen mânevî hâl- leri, garib mânâları, insanların anlayamayacakları şe...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
01 Şubat 2010, 11:26:50
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #4 : 01 Şubat 2010, 11:26:50 »

Yine bu yolda başlangıç günlerinde iken câminin bir kenarında, bağ- daş kurmuş bir halde murâkabede bulunuyordum. Bu sırada; "Ey edeb- siz! Hizmetçiler hiç sultânın huzûrunda böyle mi oturur?" diye bir ses işit- tim. Bunun üzerine derhâl yerimden sıçrıyarak, kerpiçlerin üze­rinde otur- dum. O zamandan sonra bağdaş kurarak hiç oturmadım."

Bir gün hocası Mevlânâ Sa´düddîn ile, Şeyh Behâüddîn Ömer´i ziyâ­ret için Cigâre köyüne gittiler. Hocası ata bindi. O da peşlerinden yüreye- rek gidiyordu. Yola çıkmadan evvel, evde biraz bir şeyler yemişti. Yolda harâret bastı. Fakat edebinden, hocasından izin isteyip de su iç­meye gi- demiyordu. Bu sırada Hocası ona; "Susadın mı?" diye sordu. O da; "E- vet, şehirden ayrıldığımızdan beri bende susuzluk var." dedi. Bu­nun üze- rine ona; "Git bir yerden su iç gel. Çünkü senin susuzluğun bana da tesir etti." buyurdu. Hemen bir yerden su içip geldi. Yollarına devâm ettiler. Şeyh Behâüddîn Ömer´in evine varınca, Muhammed Rûcî uzakça bir kö- şeye oturdu. Hocasıyla Şeyh Behâüddîn konuşmaya başladılar. Onlar- dan uzakça bir yerde oturduğu için, ne konuştuklarını duymuyordu. Bu sırada kendi kendine; "Bana öyle oturmak yakışmaz. Şeyh Behâüddîn Ömer´e doğru dönmüş olarak oturmam gerekir." deyip, onun tarafına doğru dönerek oturdu. Kalbi onun kalbiyle aynı hizâya geldi. O anda Mu- hammed Rûcî´ye dönüp, hocasına; "Bu ne yapıyor?" diyerek te­bessüm etti. Şeyh Behâüddîn´in kısa süren teveccühleri ile çok faydalar hâsıl ol- du. Onda kıymetli hâller meydana geldi. Dört veya beş gün, bü­yük bir sevinç ve rahatlık meydana getiren feyz ve bereketler birbirini tâkib etti.

Yine kendisi anlatır. Yine bu yolun başlangıcında iken, dergâhın şark tarafındaki salonda, kıbleye bakan kısımda oturuyordum. Bu yoldaki vazifelerle meşgûl iken karşımda, zayıf yapılı, uzun boylu bir karaltı gö­ründü. Hindistan cevizi gibi küçük olan başı tavana uzanıyordu. Ağzı açık olup, beyaz dişlerle doluydu. Boynu ve ayakları ince ve uzundu. O gülerek, bana doğru yavaş yavaş geliyordu. Bâzan eğiliyor, bâzan doğ­ruluyordu. Çeşitli hareketler yapıyordu. Kendi kendime; onun şeytan ol­duğunu, büyüklere bağlanmaktan, meşgûliyetimden alıkoymak istediğini söylüyordum. Onun için meşgûliyetim üzerine sebat edeceğim husû­sunda azmimi sağlamlaştırdım ve işime devâm ettim. O ise, çok garip ve acâib hareketler yapmak sûretiyle beni meşgûliyetimden vazgeçirmek istiyordu. Fakat onun, beni bu meşgûliyetimden vazgeçirmesi mümkün olmadı. Bana yaklaşınca, daha fazla işimle meşgûl oldum. İyice yanıma gelip, benim vazgeçmediğimi görünce, üzerime sıçrayıp omuzuma bindi ve iki ayağını sırtıma yapıştırdı. Yine işimle meşgûl idim. Bir müddet sonra ayaklarını üzerimden çekip, duman gibi havaya yükseldi. Sonra kayboldu. Ondan sonra bir daha böyle bir şey görünmedi.

Câmide, Mevlânâ Sa´düddîn Kaşgârî´nin emri ve tavsiyesi üzerine dâimâ ibâdetle meşgûl olurdum. Hattâ geceleri de uyumazdım. Oturur, Allahü teâlâya yalvarır, büyüklerin nisbetine kavuşmak için çok ağlardım. Mescidden sâdece zarûri ihtiyaçlarım için çıkardım. Bir defâsında bulun­duğumuz belde muhâsara edilmiş, şehrin kapıları kırk gün kapatıldığın­dan, o günlerde herkes câmiye dolmuştu. İbâdet ve duâ ile meşgûl oldu­ğumdan, durumu kimseye sormadım. Sonra birgün, muhâsara hakkında bilgi veren bir kimsenin konuşmasına şâhid oldum. Ona; "Siz hangi mu­hâsaradan bahsediyorsunuz?" diye sordum. O da; "Herhâlde sen muhâ­sara sırasında burada değildin." dedi. Ben de, o zaman halkın neden mescidde toplandığını anladım.

Evliyânın büyüklerinden Niyâzî-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câ- miinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolu- nun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı ol­madı- ğına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hay­ran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yap- maya yardımcı olduğunu anladılar.

Kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak nakledilir ki, Kebş şehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebşî, bir cemâatla oturmuş sohbet ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyânın ke­râmetinden söz açılmıştı. Mevlânâ Celâleddîn, "Şimdi bizim zamânı­mızda böyle kerâmet ehli, dîn-i İslâmın emirlerine tam uyup, Resûlullah efendimizin yolunda olan büyük bir velî yok gibidir." dedi. Emîr Külâl haz­retlerinin talebelerinden biri, bu cemâat arasında idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî´ye; "Bu zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sâ- hib bir zât vardır. Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki, bir göz açıp ka­pa- yacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşacak bir hâl sahibidir." dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Ah şimdi böyle zât nerede bulunur?" deyince, o talebe; "Evet şimdi böyle bir zât vardır. O da benim hocam Seyyid Emîr Külâl´dir." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım." dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur." dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allahü teâlâya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl´e; "Efendim, sizi bu hâle ka­vuşturan şey nedir? Burayı bir ânda teşrifiniz nasıl oldu?" diye sordu. Bu- nun üzerine Emîr Külâl, sohbete başlayıp buyurdu ki: "Bizi, sizin sa­mîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahü teâlâya ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle bir şey ister ve duâ ederse, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturur. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum." dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; "Biz seni evlâtlığa kabûl ettik." buyurdu. Sonra ona teveccüh na­zarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulu­nan- lar bu hâli görüp; "Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğ­raşıp ömür tükettin, fakat şimdi maksadına kavuştun." dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine, Emîr Külâl; "Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâ­dece bizim bir işâretimize, teveccühümüze ihtiyâcı kalmıştı." buyurdular.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, ömrü boyunca İslâmiyeti öğrendi, öğretti. İnsanlara anlatarak onların iki cihân saâdetine kavuşmaları için çalıştı. Bir gün ta­lebelerine şöyle anlattı: "Sırrî-yi Sekatî buyurdu ki: "Korku, küfürden başka kalb hastalıklarını giderir. Muhabbet bunu da siler." Bunun için biz yolumuzda muhabbeti esas aldık. Talebelerinden Abdurrahmân Tâhî (Tâgî); "Muhabbet ve ihlâstan hangisi üstündür?" diye sorunca; "Bu ikisi yemek ve su gibidir. Yâni bu ikisi olmadan tasavvuf yolculuğu olmaz." buyurdu. Abdurrahmân Tâhî; "Hangisi asıldır?" dedi. Ona cevâben; "İh- lâs" buyurdular.

Tasavvuf yolcusunun durumuyla ilgili olarak buyurdu ki: "Fıkıhta bir mezhebe uyup amel edenin ictihâd derecesine varmadıkça, imâmından ayrılıp nasslara uyması doğru olmadığı gibi, tasavvuf yoluna intisâb e- den bir kimsenin de, hocasının ve hocasının halîfelerinin koyduğu usûl ve edeplerden dışarı çıkması uygun değildir. Bununla meclisinde bulu­nan ve ayağını öpmek isteyen bir talebesine mâni olmak istedi. Abdur- rahmân Tâhî; "Bu hususta hadîs-i şerîf vardır. Birisi Resûlullah´tan elini öpmek için izin istedi, müsâde buyurdu. Ayağını öpmek istedi, müsâde buyurdu. Secde için izin istedi, müsâde etmedi." dedi. Bunun üzerine Gavs buyurdu ki: "Bu yolun geçmiş büyüklerinin birinden ve kendi hocası Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinden bahs edip; "Bu işe mâni olurlardı. Şöyle ki, Muhammed Pârisâ hazretleri vefât edince, oğlu babasının aya- ğını öpmek için eğildiğinde, öptürmemek için ayağını çek­miştir." buyur- dular.

Vefât etmeden önce; "Amel ediniz?" buyurdu. "Amel nedir?" diye sordular. "Amelden maksâd râbıtadır, yâni mürşidini düşünüp ona bağ­lanmaktır." buyurdu. Devâm ederek; "Maksad, İslâmiyet´in bildirdiği yön- de istikâmet üzere olmaktır. Bid´atten ve İslâmiyet´e aykırı olarak ya­pılan amellerden feyz alınmaz. Tasavvuf, İslâmiyete uymak demektir. Molla Yûsuf Ali; "Evliyâlık, İslâmiyetin emirlerini yapmakla kazanılır." bu­yurdu. Fakat kalb hastalıklarının izâlesi için hocasıyla sohbet de şarttır. İslâ- miyete uymadan vilâyete, yâni velîliğe kavuşulur diyen sapıktır, zın­dıktır. Namazlardan hemen sonra istigfâr ediniz. İslâmiyetin bildirdiği hu­suslara uymayan ve sünneti terk eden mürşid, yol gösterici olamaz." bu­yurdular.

Büyük velîlerden Sirâceddîn Ömer Halvetî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) evliyâlık yoluna girişi şöyle anlatılır: Gençliğinde ata binme hevesi vardı. Âlim ve velî bir zât olan babalarının yolu üzere değil de asker ol­mak sevdâsında idi. Bu sebeple bir müddet askerle birlikte seferlere ka­tıldı. Bir harpte birliği dağıldı ve herkes bir tarafa kaçtı. Kendisi de atını bilmediği bir yöne sürdü. Giderken bir kısım eşkıyâ peşine takılıp etrâfını kuşattı. Ölümle karşıkarşıya kalmıştı. Birden velîlerden olan ceddi, karşı­sında beliriverdi ve ona hitâben; "Ey Ömer! Ya yolumuzda olursun veya bu eşkıyâlar senin başını keser. İkisinden birini seç!" buyurdular. Ömer Halvetî yaptıklarına pişman olup, ilim ve edep yolunu seçtiğini bildirdi ve ceddinden yardım istedi. O sırada haydutların bir kısmı anlaşılmayan bir şekilde yere yıkıldı. Diğerleri selâmeti kaçmakta buldular. Ömer Halvetî o gece sabaha kadar at sürdü. Seher vakti bir şehir kenarında bağlık ve bahçelik bir yere geldi. Bahçeni...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &