ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Kültürü > İslam Kültürü K-Z > Su-i Zan
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Su-i Zan  (Okunma Sayısı 2835 defa)
01 Şubat 2010, 11:05:00
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 01 Şubat 2010, 11:05:00 »



Su-i Zan
Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad´ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini so­rup, hemen cevâbını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle ce­vaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler.

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, Musul?da Yûnus isminde birisi vardı. Şehrin en büyük âlimi oydu. İnsanların Adiyy bin Müsâfir?e yöneldiklerini ve ona olan rağbetlerini görüp, hased etti. ?Gidip onu imtihan edeceğim bakalım ilimdeki derecesi nedir?? dedi. Kâdı bin Şehrzûrî ile birlikte yola çıktılar. Kâdı; ?Ben sırf ziyâret için gidiyorum, imtihân etmek için değil.? dedi. Yû­nus ise; ?Benim maksadım insanlar arasında onu imtihân edip hâlini her­kese göstermek. Ziyâret için gittiğim yok.? dedi. Adiyy bin Müsafir?in ya­nına varınca, Adiyy bin Müsafir, Kâdı?ya iltifât etti fakat Yûnus adlı zâta iltifât etmedi. O ikisi oturunca Adiyy bin Müsafir Yûnus?a îtikâd ile ilgili bâzı sualler sordu. İlk suâle cevap verdiyse de diğerlerine cevap vere­medi sükût etti. Sonra; yalnız Kâdı, Adiyy bin Müsâfir?in elini öpüp hu­zurdan ayrıldılar. Memleketlerine döndüler. Yolda Kâdı, Yûnus denen zâta; ?Hani sen Adiyy bin Müsâfir?i imtihân edecektin? Sana sordu cevap veremedin. Niçin böyle yaptın?? deyince, o zat; ?Adiyy bin Müsâfir?in sa­ğında ve solunda ağızlarını açmış birer arslanın, konuşacağım sırada beni yemek istediklerini gördüm. Bu sebeple orada konuşamadım.? dedi. Bunun üzerine Kadî; ?Elbette, o Allahü teâlânın velîsidir. Onlara îtirâz etmek uygun değildir.? dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri hüsn-i zan hakkında; "Bir kimse gözümün önünde bir hatâ işledikten sonra kaybolup gitse, onun tövbe ettiğine inanır, hak­kında kötü zanda bulunmam." buyurdular.

Ahmed Sârbân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hocasının vefâtından sonra Hayrabolu?ya geldi. Orada dîn-i İslâmı yayma yolunda pekçok gay­ret sarfetti. Talebeler yetiştirdi. Bir gün talebeleri arasından birinin halle­rini anlıyamadığı evliyâullahtan bir zatın aleyhinde konuştuğunu du­yunca:

Evliyâya eğri bakma

Kevn ü mekân elindedir

Mülke hükmün süren oldur

İki cihân elindedir.

Sen ânı şöyle sanursun

Sencileyin bir âdemdir

Evliyânın sırrı vardır

Gizli âyân elindedir.



diyerek, velilerin cenâb-ı Hak katındaki değerine işâret etti. O talebe çok mahcûb ve perişân olarak özürler diledi, tövbe etti.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris var idi. Ahmed Yesevî hakkında söylenilen uygunsuz ve uydurma sözler ona kadar gitmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini imtihân etmek, şüp­hesini gidermek niyetiyle, yanına dört yüz müşâvir ve kırk tâne de müftü alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğunu, her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. ?Ben üç bin mesele ez­berledim. Hepsine ayrı ayrı suâl sorar, onları imtihan ederim.? diye dü­şündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânegâhında bulunuyordu. Talebesi Muhammed Dânişmend?e; ?Bakar mısın, bize kimler geliyor?? buyurdu. Mervezî?nin mâiyyetiyle, yanındakilerle birlikte hâfızasında üç bin mesele ile geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, o üç bin meseleden binini, Mervezî?nin hâfızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleymân Hakîm Atâ?ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı. Mervezî, hâfızasında kalan bin mesele ile Yesi?ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına gelip, ?Allah?ın kullarını doğru yoldan ayıran sen mi­sin?? dedi. Hâce, hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Şimdilik üç gün misâ­firimiz ol! Ondan sonra görüşürüz.? buyurdu. Üç gün sonra bir kürsü ku­ruldu. Mervezî kürsüye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Muhammed Hakîm Atâ?ya tekrar emredip, o bin meseleyi Mervezî?nin hâfızasından silmesini emretti. Hakîm Atâ, Allahü teâlâya duâ etti. Aklındaki bin mesele de si­lindi. Mervezî, kürsü üstünde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hâfıza­sında hiçbir meselenin bulunmadığını anladı. Nihâyet, defterini açıp ora­dan okumak istedi. Fakat defterinin sahifelerindeki yazıların da silindiğini gördü. Sahifeler bomboş idi. Bu hâli gören Mervezî, kusûrunu anlayıp oracıkta tövbe etti. Talebeliğe kabûlü için yalvardı. Bütün mâiyyetiyle beş sene kaldı. Çok mertebelere, yüksek derecelere kavuştu. Ahmed Yesevî (k. sirruh) bunu, yanında beş kişi ile berâber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle Horasan?a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa?deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri idi. Oraya gidip halkı irşâd edip aydınlattılar (rahmetullahi teâlâ aleyhim).

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Mustafa Ömerî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, El-Hac İbrâhim Haddâd şöyle anlatır: Ti­câret için Beyrut´a gitmiştim. Dönüşte Trablusşam tarafına gidecek ge­miye bindim. Vapurda Ali Ömerî hazretleri de vardı. Uğurlayanları çok olduğu için vedâ etmek üzere vapurdan indi. Uğurlayanlar içinde Bey­rut´un eşrâfından kimseler de vardı. O anda içime bir takım düşünceler geldi ve ona îtirâz olarak;

"Onun bu hâli şöhretten başka bir şey değil. Hâlbuki bu hâl evliyâ hâli olamaz ve evliyâ tanınmak, bilinmek istemez, kendini gizlemeye ça­lışır." diye içimden geçirdim. Bu düşüncelerim bir müddet devâm etti. Bu esnâda Ali Ömerî hazretlerinin insanlarla görüşmeyi, vedâyı bırakıp, bana doğru yöneldiğini gördüm. Yanıma geldiler ve;

"Evlâdım! Allahü teâlâya tövbe et. Af dile yoksa seni edeplendirme- miz îcâb edecek!" buyurdu. Ben titremeye başladım, sonra; "Efendim tövbe ettim!" dedim ve ellerine sarılıp öptüm.

Anadolu?daki evliyânın büyüklerinden Bâlî Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri anlatır: ?Bir gün hocamın hizmetinde idim. Bir kimse gelip zamânın ileri gelenlerinden birinden selâm getirdi. Evliyânın büyük- lerinden olan Muhyiddîn ibni Arabî hakkındaki görüşünü sordu. ?Füsûs kitabı hakkında ne dersiniz?? dedi. Celâllenen Ramazan Efendi; ?Efen- dine söyle, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinden alıp veremediği ne? Her gün haram yemekle karnını dolduran bir kimsenin bâtınî sırlara ulaşması mümkün müdür? Sel gibi göz yaşı dökmeyenler, hakîkat deni­zinden inci-mercan toplamaya muktedir olamazlar. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri o ki- tabı yazarken, on beş günde bir defâ yemek yerdi. Îtirâzı bıraksın. Muh- yiddîn-i Arabî?nin adını söylerken, ağzını misk ve anber ile yusun. O mü- bârek kimsenin Füsûs adlı inceliklerle dolu kitâbından da elini ve dilini çeksin. Gücünün yetmediğini bırakıp, anlayabildiği şeylerle uğraşsın.? di- ye cevap verdi. Biz de yine sohbetlerine katılmış olmakla; ?Efendim, o kimse bu hususta mutaassıptır, olur ki size zararı dokunabi­lir.? dedim. Ramazan Efendi; ?Korkacak bir şey yoktur. Gâyesi meclis ku­rup, bizi tahkîr etmektir. Öyle birşey olursa, işte şöylece ederiz.? deyip, başını pal- tosunun içine çekti ve o anda ortadan kayboldu. Beni bir deh­şet kapladı. Bir hayli zaman o hâlde kaldım. Bir saat kadar geçince, tek­rar mübârek yüzlerini görebildim.?

Kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri zamânında bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine ?Bâyezîd-i Bistâmî?nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet göste­rirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım.? di- ye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî?nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki; ?Biz kerâmetlerimizi, talebe- lerimizden Ebû Saîd Râî?ye havâle ettik. Sen ona git.? Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî?yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kıs- mını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzüm- ler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî; ?Ben, Allahü teâlâdan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile is- tedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi.? buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat?da kay­betti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm?a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî?nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî?nin talebeleri arasına katıldı.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Buhârâ?nın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Su-i Zan
« Posted on: 18 Ağustos 2019, 03:49:09 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Su-i Zan rüya tabiri,Su-i Zan mekke canlı, Su-i Zan kabe canlı yayın, Su-i Zan Üç boyutlu kuran oku Su-i Zan kuran ı kerim, Su-i Zan peygamber kıssaları,Su-i Zan ilitam ders soruları, Su-i Zanönlisans arapça,
Logged
01 Şubat 2010, 11:05:53
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2010, 11:05:53 »

Irak?ta yetişen büyük velîlerden Mâcid el-Kürdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu Süleymân (veya Selmân) şöyle anlatır: ?Bir ara babamın husûsî odasında, yanında bulunuyordum. Orada yiyecek ve içecek aslâ birşey bulunmazdı. Bir gün kendisine yirmi fakir geldi. Ba­bam bana; ?Şu odaya gir, bize yemek getir.? dedi. Ben, içeride yiyecek ve içecek hiçbir şey bulunmadığını bildiğim hâlde îtirâz edemedim. İki hizmetçi ile beraber odaya girdik. Girince odanın çeşit çeşit lezzetli ye­meklerle dolu olduğunu gördük. O yemekleri çıkardık. Gelenler yiyip, doydular. Yemekler de tamâmen bitti. Biraz sonra otuz fakir daha geldi. Babam, yine önceki gibi emredip içeriden yemek getirmemizi istedi. Peki deyip içeri girdiğimizde, öncekilerden daha değişik ve daha çok yemek­ler vardı. Onları da ikrâm ettik. Sonra babam, bu iki hizmetçiye birden nazar etti. İkisi de bayılıp oraya düştüler. Evlerine kaldırıldılar ve her ikisi de uzun müddet baygın hâlde kaldı. Nihâyet ayılıp istigfâr ederek ve ağlıyarak, babamın yanına geldiler. Çok özür dileyip, affedilmelerini iste­diler. Babam da, özürlerini kabûl edip onları affetti. O iki hizmetçi bu hâle düşmelerine sebep olan hatâlarını izâh edip; ?İçeride hiç yemek bulun­madığını bildiğimiz bir odada, iki defâda da, çeşit çeşit ve bol yiyecekleri görünce; ?Bu sihirdir.? düşüncesi aklımıza geldi. Bu yanlış düşüncemiz sebebiyle bu duruma düştük.? dediler.?

Zebid şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Merzûk Sârifî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin torunlarından Yahyâ-i Merzûkî, Benî Merzûk evliyâsını, âlimlerini anlatan bir kitap yazmıştır. Bu kitapta şöyle anlatıyor: Bir defâsında, zamânın sultanı, Merzûk Sârifî?yi bir ziyâ­fete dâ- vet etti. Maksadı, onun hâlini iyice anlamak, imtihan etmek, de­nemekti. Kerâmet sâhibi olduğu söyleniyor, bakalım aslı var mı? düşün­cesiyle hareket ediyordu. Bir sığır ve bir de at kestirip, etlerini ayrı ayrı pişirttirdi. Ayrı ayrı tabaklara koydurdu. Sonra Merzûk Sârifî?yi sofraya dâvet ettiler. Merzûk Sârifî talebelerinden bâzılarıyla gelip sofraya oturdu. Sultanın adamları da sofraya oturdular. Merzûk Sârifî, içinde sı­ğır etinin bulundu- ğu tabakları talebelerinin önlerine dağıttı. İçinde at eti bulunan tabakları da sultanın adamlarının önlerine koydu. Sultan dik­katle tâkib ediyordu. Sığır etlerinin hepsinin Merzûk Sârifî ve talebele­rine, at etlerinin de kendi adamlarına geldiğini görünce, çok hayret etti. Tabaklar önceden, sâdece sultanın bileceği şekilde karıştırılmıştı. Merzûk Sârifî ise, bu tabakları hiç yanlışlık olmadan ayırıyor, sığır etlerini kendi talebelerine, at etlerini de sultanın adamlarına ayırıyordu. Sultan bir ara; ?Bunların hepsi temiz ettir. Niçin ayırıyorsunuz?? deyince, Merzûk Sârifî; ?Bu tabaktaki etler, fakir- lere (bizlere) lâyıktır. Diğer tabak­lardaki etler de, sultanların adamlarına, hizmetçilerine lâyıktır.? buyurdu. Bunları işiten Sultan, Merzûk Sârifî?nin fazîlet ve yüksekliğini anlayarak, hemen yanına yaklaştı. Merzûk Sâri- fî?nin elini öptü, ondan nasîhat istedi. ?Lütfen bana emrediniz! Hüküm vermekte nasıl davranayım?? dedi. Merzûk Sârifî de ona nasıl davran- ması îcâb ettiğini açıklayarak, çok na­sîhatlerde bulundu.?

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerini; Süleymâniye´nin meşhûr âlimle­rinden bâzı- sı, aklî ve naklî ilimlerin en zor ve ince meseleleri ile mağlub etmek is- tediler ise de, kendileri yenildiler. Yanlarında câhil gibi kaldılar. Çâresiz kalıp, Irak´ın her bakımdan en büyük âlimi olan ve hüccet-ül-İs­lâm denen Şeyh Yahyâ Mazûrî İmâdî´ye mektup yazıp; "Süleymâniye âlimleri tara- fından, din ve dünyâ ilimlerinin allâmesi, müslümanların hüc­ceti, efendi- miz, üstâdımız Yahyâ Mazûrî İmâdî hazretlerinedir. Hak teâlâ müslü- manları uzun hayâtınızla bereketlendirsin. Şehrimizde, Hâlid is­minde bir zât zuhûr eyledi. Hindistan´a gidip geldikten sonra, vilâyet-i kübrâ ve in- sanları irşâd dâvâsında bulunuyor. Bu zât, din ilimlerini mü­kemmel bir sûrette tahsîl ettikten sonra, terk eyledi. Yanlış yollara saptı. Bizler onu i- limde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz! Bu tarafa gelip, yan­lışlığını ve za- rarlarını def edip, onu yenmeniz, üzerinize vâcibdir. Gelme­yecek olursa- nız, bu fikirleri bütün insanlara ve diğer şehirlere yayılacak­tır." dediler.

Bu mektup, Şeyh Yahyâ´nın eline geçince, bâzı talebesi ile birlikte, Süleymâniye yolunu tuttu. Şehre yaklaşınca, bütün âlimler, karşılamağa çıkıp, eline yüz sürüp, herbiri kendi evine dâvet ettiyse de, kabûl etmedi ve; "Bu saatte o zâtla görüşmem lâzımdır." deyip, Mevlânâ Hâlid-i Bağ- dâdî´nin hânekâhına gitti. O devlethâneye girince, Mevlânâ Hâlid hazret- leri kalkıp kapıda karşıladı ve müsâfeha ettikten sonra, yanlarına oturttu. Şeyh Yahyâ´nın kalbinde, bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları sorup imtihan edecekti. Daha ağzını açmadan, hazret-i Mevlânâ, Şeyh´e hitâben; "Din ilimlerinde çok müşkil meseleler vardır. İşte biri şu­dur ve cevâbı budur; diğeri şudur, cevâbı budur." buyurup, Şeyh´in kal­bindeki bütün suâlleri ve cevaplarını söyledi.

Şeyh Yahyâ bu mübârek zâtın evliyânın büyüklerinden olduğunu anladı. Tövbe edip talebelerinden oldu. İftirâcılar bunu duyunca perişân oldular. Mevlânâ hazretleri, Şeyh Yahyâ´yı çok severdi.

Âlim ve fazîlet sâhibi olan Şeyh Ali Süveydî büyük muhaddislerden (hadîs âlimi) idi. Hadîs-i şerîf senedlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihân etmek maksadıyla, Mevlânâ Hâlid hazretlerine geldi. Müsâfeha esnâ­sında bir hadîs-i şerîf okudu. Mevlânâ hazretleri de bir hadîs-i şerîf oku­yup oturdular. Aynı zât, Kütüb-i Sitte´de yazılı hadîslerden üç hadîsi se- nedleri ile, imtihan yollu okudu. Mevlânâ hazretleri de, bu hadîslerin asıl senedlerini sahîh olarak okuyunca, hemen Mevlânâ Hâlid hazretleri­nin ellerine kapanıp, kalbine gelen imtihan düşüncesinden tövbe ederek af diledi. Sonradan ilim meclislerinde; "Mevlânâ en büyük velîlerden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir deniz, biz ise bir damlayız." derdi.

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sene­lerce Sinâniyye Mescidinde imâmlık yapıp, talebe yetiştirmekle meşgûl olduktan sonra, Mescid-i İmrânî?de vazîfe yaptı. Ömrünün sonlarında talebeleri ve âilesi için bir dergâh inşaallahâ ettirdi. Muhammed Emin Erbilî hazretleri bu dergâhın inşaallahâsında bizzat çalıştı. Bir an evvel bitirmek için gayret etti. Binânın yapımı bittikten sonra talebelerinden birini çağırdı ve; ?Gel sana yeni kardeşlerimizin yerini göstereyim.? buyurdu. Talebesiyle birlikte oda oda gezdiler. Tavana çıktıkları zaman; ?İnsanlar kendim için bir köşk yaptığımı söylüyorlar. Vallahi kalbimde en ufak bir meşgûliyeti yoktur. Dünyâya karşı sevgim yoktur. Lâkin buranın süratle yapılması için beni bir kuvvet zorladı. Bunda da bir hikmet vardır.? buyurdu. Çok geçmeden vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Ezherî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini imtihan için bir gün bâzı kimseler, huzûruna geldiler. Fakat hazırladıkları suâlleri sormaya cesâret edemediler. Birbirlerine ?Sen sor, sen sor? diye işâret ediyorlardı. Muhammed Ezherî ise o sırada başını eğmiş, Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl idi. Bir ara başını kaldı­rıp onlara; ?Niçin susup duruyorsunuz. Câmi, Allahü teâlâya ibâdet ve O?nu anmak içindir. Câmiye, ya Allahü teâlâyı zikr için veyâ ilim öğren­mek için gelinir. Bunun hâricinde yapılanlar boş işlerdir? dedi. İçlerinden bir tânesi edeb ve hürmetle; ?Efendim! Biz huzûrunuza sohbetinizden faydalanmak için geldik? dedi. Bunun üzerine Muhammed Ezherî ko­nuşmaya başladı. Konuşurken gelenlerin akıllarından geçen bütün suâl­leri cevaplandırdı. Kimin aklından geçen suâli cevaplandırırsa, ona te­bessüm ederek dönerdi. Allah dostlarının yanında, kalbden geçen şeyle­rin gizli kalmadığını onlara gösterdi. O zaman orada bulunanlar, onun büyüklüğünü anladılar.

Büyük velîlerden Muhammed Karsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) za­mânında Kars?ta Şeyh Kemâl isminde hal ehli geçinir biri vardı. Çok kim- se onun etrâfında toplanmıştı. Kendisi de bu hâlini beğenir, kibirle­nirdi. Ayrıca Muhammed Karsî hazretleri hakkında iyi konuşmaz sû-i zan e- derdi ve; ?Hiç bâtınî, kalbî ilimle zâhirî ilim bir araya gelir mi?? diyerek ev- liyâlık hallerine inanmazdı. Bir gün Kars?ta birisinin çamaşır yıkadıktan sonra kuruması için bahçesine astığı havlusu kayboldu. Ne kadar aradı­larsa bulamadılar. Netîcede bâzıları kötü zan ve şüphe altında kaldı. Tam o günlerde Muhammed Karsî hazretleri Şeyh Kemâl?in evine gitti ve onun sığırını satın almak istedi. Şeyh Kemâl de sığırını sattı. Muham- med Karsî hazretleri sığırı satın aldıktan sonra hemen orada kesti ve acele ile karnını yardı. İçinden daha önce kaybolan havluyu çı­kardı. Şeyh Kemâl bu hâli görünce, Muhammed Karsî hazretlerinin bâtın ilmine sâhip kerâmet sâhibi büyük bir zât olduğunu anlayıp ellerine sa­rıldı ve özür diledi. Talebeliğe kabûl etmesini istedi. Onun önde gelen talebeleri arasına girdi.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) kerâmetlerini çok gizlerdi. Fakat bir defâsında, büyük hadîs âlim­lerinden Şemseddîn Muhammed bin Muhammed-i Cezerî, Mirzâ Uluğ Bey zamânında Semerkand?a gelmişti. Mâverâünnehr?in hadîs âlimleri, hadîslerin senedlerini inceleyerek, tahkik ve tashih ile uğraşıyordu. Ha- sedçilerden biri, bu zâta; ?Muhammed Pârisâ?nın söylediği hadîs-i şe­rîf- lerin senetlerinin sıhhati tam ve mâlûm olmadığı hâlde, Buhârâ?da çok hadîs nakleder. Onun senedlerini inceleseniz iyi olur? dedi. Durum Mirzâ Uluğ Bey?e bildirilince, o da, Buhârâ?ya bir haberci gönderip, Muhammed Pârisâ?dan Semerkand?a gelmesini ricâ etti. Muhammed Pârisâ hazret­leri Semerkand?a geldi. Semerkand şeyhulislâmı Hâce Üsâmeddîn ve o asrın büyük âlimleri büyük b...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
01 Şubat 2010, 11:07:17
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #2 : 01 Şubat 2010, 11:07:17 »

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yakın talebelerinden biri anlattı: "Abdürrahmân Tâhî (Tâgî), henüz hocamıza bağlanıp talebesi olmak şerefine kavuşmamıştı. Hocamızın, zamânın gavsı olup olmadığı hakkında tereddüdü vardı. Bir gün gavslık alâmetlerini kitaptan okuyarak huzûruna gitmeyi, bu alâmet­lerin üzerinde olup olmadığını görmeyi arzu etti. Kitapta; "Gavs olanın üzerine yağmur yağmaz." ibâresi vardı. O, kitaplarla meşgûl iken evine bir talebe geldi ve; "Hocam Sıbgatullah hazretlerinin selâmı var; "Misâ­firlerimin kalabalık olması sebebiyle ziyâretine gelemiyorum. Lütfen ken­disi buraya kadar zahmet etsin." buyurdu." dedi. Abdürrahmân Tâhî de; "Ben de onu ziyâret etmeyi düşünüyordum. Bugün bizde misâfir ol da yarın berâber gideriz." dedi. Sabahleyin yola çıktılar. Seyyid Sıbgatullah, onların gelmekte olduklarını haber alınca, talebeleriyle kasabanın dışına çıkıp, bir tepenin başında beklemeye başladılar. Mevsim ilkbahardı, gök­yüzünde hiç bulut yoktu. Nihâyet beklenen misâfirler geldiler. Tepenin başında güzel bir sohbet başladı. Bu sırada masmâvi olan gökyüzünde bulutlar birikmeye, şimşekler çakıp gök gürlemeğe başladı. Derken sağ- nak halinde şiddetli bir yağmur başladı. Abdürrahmân Tâhî, kitaptan okuduğu gavs olanın alâmetlerini hatırladı ve dikkatle Sıbgatullah haz­retlerini tâkib etmeye başladı. Semâdan inen yağmur tâneleri mübârek Seyyid´in üzerine inmeden etrâfına meylederek yere düşüyor, hiç üzerine yağmıyordu. Herkes sırılsıklam ıslandığı hâlde onun üzeri kupkuru idi. Abdürrahmân Tâhî, bu hâli görünce bir anda kendini kaybederek bayıldı. Oradakiler telâşa kapıldılar ve; "Herhâlde öldü." diyorlardı. Seyyid Sıbga- tullah ise; "Korkmayın, telâşa kapılmayın, Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının himmeti bereketli, yardımı kuvvetlidir." buyurdu. Biraz sonra Abdürrahmân Tâhî kendine geldi ve hocamın büyüklüğünü kabûl ederek, en önde gelen talebelerinden oldu.

Şam´da yetişen velîlerden İbrâhim Sumâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri hakkında Ahmed Meydânî dedi ki: ?Birgün Emevî Câ­miinde İbrâhim Sumâdî?yi gördüm. Bir çocukla ilgilendi ve yanağını tuttu. Ben bu hâli iyi görmeyip; ?Âlim bir zât böyle yapar mı?? diye içimden ge­çirdim ve oradan ayrıldım. Gece bir rüyâ gördüm. Rüyâmda İbrâhim Sumâdî bir at üzerinde idi. Etrafını âlimler kuşatmıştı. Ben de elini öp­mek için yaklaştım. Bana dönüp; Îtirâzından vazgeç. Allahü teâlânın sevgili kulları hakkında sû-i zanda bulunma!? buyurdu. Sabahleyin doğ­ruca huzûruna koştum. Beni gülerek karşıladı ve; ?Herhalde düşüncen­den vazgeçtin? buyurdu. Îtiraf edip özür diledim.?

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Şâh-ı A´lâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir sohbet meclisinde bulunuyordu. Şehrin ve civârın ileri gelenleri de oradaydı. Mirzâ Muhammed Sâkin de onun ya­kınında oturmuş biriyle konuşuyordu. Bir ara; ?Bugün hakîkî bir evliyâ yoktur.? dedi. Şeyh Abdüsselâm bunu duydu ve; ?Ne dedin?? buyurdu. ?Hiç.? dedi. ?İnkâra lüzûm yok, söylediğini bir daha söyle.? buyurdu. Mirzâ ister istemez tekrar söyledi. Şeyh buyurdu ki: ?Bu sözden tövbe et! Sakın bundan sonra da kalbinden böyle bir şey geçirme! Zîrâ âlemin ayakta durması evliyâ iledir. Onlar olmazsa, bütün dünyâ altüst olur.? Mirzâ; ?Şeyh Abdüsselâm doğru söylüyor. Bu fakîr bunu inkâr etmiyo­rum. Lâkin görünüşe göre, böyle birisi yoktur.? dedi. Şeyh Abdüsselâm sükût etti. Mirzâ o anda yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Oradakiler Mirzâ?yı kaldırıp götürdüler. Sabah erken Mirzâ tövbe ve tam bir muhab­bet ile Şeyh?in huzûruna geldi ve özür diledi. Şeyh Abdüsselâm, ona şef­katle muâmele etti ve buyurdu ki: ?Rahat ol, bundan sonra evliyâ için uy­gunsuz söz, sakın söyleme! Eğer dalgınlıkla ağzından çıkarsa, istiğfâr et ve evliyâdan yardım iste!?

Şâh-ı A?lâ hazretlerini bir grup kimse ziyârete geliyorlardı. Bunlardan her biri, akıllarından birşey tutup; ?Bana şunu ikrâm etsin. Bana da şunu versin? diye kalblerinden geçirdiler. Birbirlerine de söylediler. Fakat bun­ların tuttukları şeylerin hepsi mevcût olan, bulunan şeylerdi. Gelenler a- rasında îtikâdı bozuk bir kimse vardı ki, o; ?Arkadaşlar, hep olacak şey- ler tuttunuz. Ben ise isterim ki, eğer o hakîkaten evliyâ bir zât ise, bana Hindistan?da bulunmayan bir kavun versin. Şimdi mevsimi değildir, yakın muhitte de bulunmaz. Ama bakalım verebilecek mi?? dedi. Arka­daşları, böyle yapmaması için onu ikâz ettiler ise de o hiç aldırmadı.

Nihâyet Şeyhin huzûruna vardılar. Buyurun, oturun denip yer göste­rildi. Oturdular. Şâh-ı A?lâ, gelenlerin hepsine niyet ettikleri şeyleri ikrâm etti. Sıra bozuk îtikâdlı kimseye geldiğinde, ona da; ?Oğul, sen burada bulunmayan birşey istedin. Ama üzülme az sonra inşâAllah o da gelir? buyurdu.

Bu sırada Şâh-ı A?lâ?nın talebelerinden biri, bir iş için uzak bir yere gitmişti ve oradan dönüyordu. Dönerken, vakti geçtiği hâlde hocasına câzip bir hediye olsun diye kavun satın alıp getirmişti. O talebe, hocası­nın huzûruna girdi ve getirdiği kavunu hocasına arzetti. O da kavunu, bozuk îtikâdlı kimseye verdi. Bir müddet sohbetten sonra gitmek için izin istediler. O da izin verince ayrıldılar. Dışarı çıktıktan sonra herkes o bü­yük zâttan hürmet ve medh ile bahsederken, o edebi kıt kimse yine alaylı alaylı konuşmaya başladı. Arkadaşları onu ayıpladılar ve; ?Ey kafasız herif! İstigfâr et. Hâline tövbe et. Yoksa rezil ve helâk olursun. Böyle bir kâmil zât için uygun olmayan sözler söyleme...? dediler. O bedbaht, kim­seyi dinlemedi ve bozuk sözler sarfetmekte ısrâr etti. Nihâyet bu hâdise­den beş-on gün sonra hastalandı. Gün be gün hastalığı arttı. Hiçbir ilâç fayda vermedi. Sonunda herkese ibret olacak bir şekilde öldü.

Anadolu velîlerinden Şeyh Mehmed Emin (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri´nin talebelerinden Şeyh Sabri Efendi şöyle anlatmıştır: "Şeyh Ramazan Efendi, köyümüz Navyan´a gelecekti. Gelmeden önce aramızda konuşup bu köye ilk defâ geliyor; "Eğer velî biri ise köyümüzün girişindeki mezarlıkta üç velî zâtın kabirleri var. Bilmediği bu kabirleri zi­yâret edip Fâtiha-yı şerîfe okur." dedik. Köyümüze gelince, önce kabris­tana gitti. O üç velîyi bulup ziyâret ederek Fâtiha okudu. Sonra köy hal­kının arasına geldi ve; "Rûhları için Fâtiha okuyacağımız üç büyük evli­yâmız, meşâyıhımız var!" dedi. Daha sonra câmiye gidip halka vâz ve nasîhat etti. Bu vâzı sırasında da üstün halleri görüldü."

Talebelerinden Hacı Muzaffer adında biri de şöyle anlatmıştır: "Da- ha ona talebe olmadan önce bir defâsında talebeleri ile köyümüze gelmişti. Birisini helalden birisini de haramdan iki koyun kestim. "Eğer gerçekten evliyâ ise bu durumu anlar." diyerek önce haramdan olan ko­yunun etini ikrâm ettim. Bu koyunun etini sofraya koyunca; "Kimse bu etten yemesin. Bu et haramdır! Evde başka helal et var. Evin sâhibi o eti getirsin." dedi. Gidip helal eti getirdim. Gerçekten şeyh olduğunu anla­dım ve derhal talebesi oldum. Beni talebeliğe kabûl edip; "Bir daha böyle bir iş yapma!" buyurdu."

Son asır Anadolu velîlerinden Şeyh Seydâ (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin üstünlüğünü, devlet adamları dahi kabûl ederlerdi. Birgün Cizre kaymakamı, belediye başkanı, hâkim ve diğer vazîfelilerden bâzıları anlaşarak Şeyh Seydâ´yı ziyârete karar verdiler. Serhadlı köyüne ziyârete gittiler. Yolda giderken; "Eğer bu kimse hakîkaten velî ise bize şunu şunu yedirsin." diye her birisi ayrı ayrı şeyler istediler. Öğleden sonra köye ulaştılar. Şeyh Seydâ´nın evine gittiler. Oturup sohbet et­meye başladılar. Bu sırada yemekler geldi. İstedikleri yemekler geldikçe orada bulunanlar biribirlerinin gözüne bakmaya başladılar. Yemekler yendikten sonra ikindi vakti girdi. Şeyh Seydâ ziyârete gelenlerden biri hâriç diğerlerine; "Haydi abdest alın namaz kılalım." dedi. Ayağında çizme olan misâfire ise; "Sen dur, senin çizmelerini çıkarman zor olur." dedi. Namaz kılındıktan sonra misâfirler müsâde istediler ve oradan ay­rıldılar. Yolda giderken namaz kılmayan misâfir dedi ki: "Ben pis idim. Şeyh Efendi, benim durumumu anladı. Bana onun için "Sen dur." dedi. Yoksa çizmelerimi çıkarıp giymek zor değildir." Ekseriya bu şekilde gez­meyi âdet edinen o şahıs, bu hâdiseden sonra kötü hareketini terk etti.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şeyh Tâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatır: "Bir defâsında hocamızla bir yerde oturuyorduk. O, feyz saçılan ağızlarından sanki inci ve mercan dökülüyor, tasavvufa âit ince mârifetlerden, yüksek hakîkatlerden anlatı­yordu. Bâzan da, talebelerin dikkatlerinin dağılmaması ve usanmamaları için, arada bir latîfe ve şaka yapıyordu. Talebelerden birinin gönlünden; "Böyle yüksek bir zâtın, böyle latîfe ve şaka ile de meşgûl olması münâ- sib değildir." diye geçti. Allahü teâlânın izni ile, kerâmet olarak o talebe- nin kalbinden geçenleri anlayan Tâcüddîn hazretleri buyurdu ki: "Mîzâh (latîfe, şaka yapmak), Resûlullah efendimizin sünnetlerindendir. Çünkü O, aşırı olmamak ve yalan olmamak şartı ile Eshâb-ı kirâm ile şa­kala- şırdı." Bunun üzerine, kalbine öyle düşünceler gelen talebe, düşün­cele- rinde hatâlı olduğunu, hocasının yaptığının uygunsuz olmadığını anlı- yarak, o hâline tövbe etti.

Tanınmış velîlerden Üveys Medenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ka­raman?da fetvâ işlerine bakar, bir taraftan da halkın irşâdı ile meşgûl olurdu. Bu hizmeti yaptığı sırada Karaman?da bulunan müderrislerden Mevlânâ Dâvûd, Üveys Efendinin kerâmet sâhibi bir zât olduğunu işi­tince onu halkın gözünden düşürmek için imtihan etmek maksadı ile ya­nına gitti. Konuşmaya başladılar. Üveys Efendi sohbetiyle müderrisi hay­ran bıraktı. Onun hatırında olan nice müşkül meseleleri daha o sorma­dan cevaplandırdı. Cevapları ve îzâhları son derece iknâ edici ve rahat­latıcıydı. Müderris Mevlânâ Dâvûd?un merak ettiği meselelerden biri de şu idi. Namazdan sonra tesbih çekerken neden önce, ?Sübhânallah? sonra ?...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
23 Şubat 2010, 21:35:51
Sems

Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 381


Site
« Yanıtla #3 : 23 Şubat 2010, 21:35:51 »

Alıntı
Tebrizli bir tüccar, ticâret için Konya?ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; ?Burada evliyâdan bir kimse var mıdır? Bir müşkilim var, onu soraca ğım.? dedi. Orada bulunanlar, Mevlânâ?nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrizli, Mevlânâ?nın nâmını önceden duy muştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ?nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; ?Efendim, namazımı kılıyor, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor, kimseye zararım olmuyor. Ancak, kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum.? dedi. Mevlânâ, şöyle bir murâkabeden sonra: ?Ey Tâcir! Sen, Magrib?de bir yol üzerinde, Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşı laştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin hattâ hakâret gözüyle baktın. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın.? diyerek, karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında, bir anda duvar dan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devâm ederek; ?Bu huzursuzluğunuzun çâresi de, o kimseye gidip, ondan özür dileyip, affına kavuşmaktır.? buyurdu. Mevlânâ, tâcire daha birçok nasî hatler yaptıktan sonra; ?Muhakkak onu bul, hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle.? dedi. Tâcir; ?Peki efendim!? deyip yol ha zırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ?nın selâmını söyledi. Affetmesini, hakkını helâl et mesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; ?Öyle bir kapıya sığınmışsın, öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki, reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hazretleri hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak.? deyince, tâcir işâret edilen yerde Mevlâ- nâ?yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tâcir, o kimseyle vedâla şıp, Konya?ya geldi ve Mevlânâ?nın talebesi oldu.

Ben genelde Şems Tebrizliyi Mevlana hazretlerinin dostu ainesi. ve hocası gibi görürdüm ve öle okurdum. Buradaki bilginin kaynağı nerden dir.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
01 Ocak 2014, 14:25:25
Rukiye Çekici

Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 694


Site
« Yanıtla #4 : 01 Ocak 2014, 14:25:25 »

hepinize çok teşekkür ederim, ellerinize sağlık. :) ;)
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı

RUKİYE ÇEKİCİ 7c 438
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &