ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Kültürü > İslam Kültürü K-Z > Tayy-ı mekan
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tayy-ı mekan  (Okunma Sayısı 878 defa)
01 Şubat 2010, 11:27:42
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 01 Şubat 2010, 11:27:42 »



Tayy-ı Mekan - Tayy-ı Zaman
Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Sehl-i Tüsterî hak­kında şöyle anlattı "Bir zaman Hire´ye askerler geldi. Askerlerden birisi, köylünün birinden atları için saman aldı. Ücretini tam olarak ödedi. Köy­lünün ihtiyar bir babası vardı. O asker ile dost oldu. İhtiyar köylü, dostu olan askere dedi ki: Bugün, hacılar hac etmektedir. Keşke biz de orada olsaydık. Asker:
-İster misin? Seni oraya eriştireyim. Ama kimseye söylememek şartı ile, dedi.
-Söylemem.

Asker, Allahü teâlânın izni ile bir anda ihtiyarı Arafât´a ulaştırdı. Hac edip, lüzumlu vazifeleri yaptıktan sonra, yine bir anda geri döndüler. İhti­yar, askere dedi ki:

-Senin gibi bir hâlde bulunan kimsenin, askerlerin arasında durma­sına hayret ediyorum. Bu nasıl oluyor?

-Eğer benim gibi bir kimse bunların içinde olmasa idi, senin gibi bir ihtiyar veya zayıf, muhtaç bir dede gelip derdini dökse kim bakardı? Kim alâkadar olurdu? Kim dostluk elini uzatırdı? İşte ben, birçok faydaları dü­şünerek bunlar arasında bulunuyorum. Sakın sırrımı kimseye söyleme.

-Peki, diyen ihtiyar, işin içinde önce farkedemediği nice hikmet ve faydaların bulunduğunu anlayıp, teşekkür etti ve ayrıldılar."

Tayy-i zaman ve tayy-i mekân sâhibi olan Abdurrahmân bin Mu- hammed es-Sekkâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) her sene hac mevsi­min- de memleketinde bulunuyordu. Fakat hacca gidenler onu, Hicaz´da hac vazîfesini yaparken görürlerdi. Kendisine bu durumdan suâl edildi­ğinde; "İşte gördüğünüz gibi, buradan ayrılmadım." diyerek bu kerâme­tini setre- der, gizlerdi. Yine Abdurrahmân es-Sekkâf, Allahü teâlânın velî kullarına ihsân edip verdiği bir hâl ile bir anda başka başka yerlerde, başka başka hâllerde görülürdü.

Mısır Evlîyasından Abdülkâdir Deştûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir talebesi ile birlikte Kar Gölü kenarındaki câmide Cuma namazı için bulunuyordu. Cumâ namazının farzına duracakları sırada Deştûtî başını önüne eğerek, kolunun yeni ile gözlerini kapatıp bâzı hareketler yaptı. Bunu gören bir talebesi hayrete düştü ve bu düşünceler içinde namaza durdu. Talebe namazdayken kendini Mekke-i mükerremede Harem-i şe­rîfte imâmın arkasında namaz kılarken gördü. Namazdan sonra hocasını aradı ise de bulamadı. Sonra Kâbe-i muazzamayı tavaf edip, sa´y yapı- lan yere çıktı. Orada çarşı kurulmuştu. Çarşıdan, üç tane küçük kavun aldı ve cübbesi altında bunları sakladı. "Ben şimdi hocamın bulunduğu Mısır diyârına nasıl döneceğim?" diye merak ederek yürüdü. Birkaç adım atınca kendini, hocasının namaz kıldırdığı câmide gördü. Kendisi de orada idi. Onu görünce tebessüm etti ve daha hiç bir şey anlatmadan; "Yanında bulunan kavunları gizle. Bu hâlini, ben hayatta olduğum müd­detçe kimseye anlatma." buyurdu. Talebe hocasının zâhiren başka yer- de görünse bile hakîkatte mübârek yerlerde bulunduğunu ve namaz­ları oralarda kıldığını anladı. Bâzan da, hem zâhiren hem de bâtınen gi­dip, namazını o mübârek yerlerde kılardı. Bu hâdiseden sonra, talebenin ho- casına olan muhabbeti ve bağlılığı daha da arttı. Bu hâdiseyi de onun sağlığında kimseye anlatmadı.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) döneminde zamânın hükümdârı Kazan Han, Ahmed Yesevî hazretlerinin çilehânede Cumâ namazını nerede kıldığını merak edip, ta- lebelerinin en ileri gelenlerinden Muhammed Dânişmend´i ona gönde­rip sordu. Bu sırada müezzinler Cumâ namazı için ezân okuyorlardı. Tale- be, Hâce´nin huzûruna vardığında henüz bir şey söylemeden, "Gel elimden tut! Cumâ namazına, bugün seninle berâber gidelim." buyurdu. Talebe; "Peki efendim" deyip hocasının elinden tuttu. O anda kendilerini, büyük bir câmi içinde saflar arasında oturuyor gördü. Talebe, namazdan sonra hocasını ne kadar aradıysa bulamadı. Câminin kayyımı, talebenin bu telâşlı hâlini görünce ona; "Ey derviş! Burası Mısır´dır ve bu câmi Câmi-i Ezher´dir. Senin hocan, nice zamandır Cumâ namazlarını burada kılar." dedi. Talebe bir hafta orada kaldı. Ertesi Cumâ namazında hocası ile buluşup, namazdan sonra bir anda Yesi´ye geldiler. Hâce hazretleri, talebesine gördüklerini gidip Kazan Hana anlatmasını söyledi. Talebe, Kazan Hanın yanına gelip başından geçenleri bir bir anlattı. Kazan Han ve orada bulunanlar, Hâce hazretlerinin bu kerâmeti karşısında bir şey diyemediler. Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü daha iyi anladılar.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri­nin yardımseverliğiyle ilgili bir kerâmetini, Ebû Abdullah Kâdî şöyle nakletti: Babamın şöyle anlattığını işittim: Bağdât´ta bir tüccar arkadaşım vardı. Çok zengin idi. Bir gün baktım bütün malını mülkünü fakirlere dağıtmış, iyi bir müslüman olmuştu. Bunun sebebini sorduğumda, bana şöyle anlattı: "Bir gün Bağ­dât´ın bir câmisinde Cumâ namazı kılmaya gittim. Namazı kıldıktan sonra gördüm ki, Bişr-i Hâfî câmiden çıktı. Acele acele bir yere gidi­yordu. Ben kendi kendime, zühd ve takvâ sâhibi, dünyâya düşkün olma­yan, haramlardan sakınan bir zât nereye acele acele böyle gidiyor diye merak ederek onu tâkib ettim. Gördüm ki, önce bir fırına gidip ekmek aldı, sonra kebap yapan bir yere gidip kebab aldı. Daha sonra helvacı­dan helva aldı. Ben kendi kendime böyle bir zâtın bunları alıp yiyeceğine kızdım. Fakat nasıl yiyeceğini merak ederek tâkibe devâm ettim. Bir süre sonra bir köye vardı. Köyün câmisine girdi. Baktım ki câmide yatalak bir hasta vardı. Bişr-i Hâfî aldıklarını lokma lokma bu zâta yedirdi. Ben bu arada köyü merak edip neresidir diye biraz dolaştım. Sonra hastanın ya­nına gittim. Bişr-i Hâfî´yi sorunca, Bağdât´a gitti dedi. Burası Bağdât´a ne kadar uzaklıktadır diye sordum. Bana 40 fersahdır (240 km) dedi. Ben bunu duyunca, benim bu yolu gidecek param yok. Burada kimseyi tanı­mam ve bu yolu yürüyemem dedim. Hasta şahıs, bekle Bişr-i Hâfî haf­taya gene gelir dedi. Bekledim. Cumâ günü tekrar geldi. Hastayı aynı şekilde tekrar doyurdu. Giderken, o şahıs Bişr-i Hâfî´ye: "Bu adam Bağ­dât´tan senin arkadaşın, geçen hafta seninle berâber gelmiş. Bir hafta burada kaldı. Onu tekrar yerine götür." dedi. Bana; "Sen benimle niye buraya geldin?" dedi. Ben özür dileyerek, hatâmı söyledim ve af diledim. "Haydi kalk ve yürü." dedi. Akşama kadar yürüdük. Akşam olmak üzere iken bana; "Sen Bağdât´ın hangi mahallesinde oturursun." dedi. Ben fa­lan mahallede otururum deyince, o mahallenin yolu burasıdır. Git ve ar­kana bakma dedi. Ben ondan sonra tövbe ettim ve bir daha böyle işlere karışmadım." dedi.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri´nın Celâleddîn isminde bir talebesi vardı. Ti- câretle uğraşır, at alıp satardı. O anlatır; "Bir gün Mevlânâ haz­retleri sa- rığını sarıp, giyinmiş olduğu hâlde, bana bir at hazırlamamı em­retti. Ben, atların içinden en güçlüsünü eğerlemek için huzûrundan ayrıl­dım. Fakat at huysuzluk yaptığından, bir türlü eğerleyemiyordum. Ya­nıma iki kişi da- ha alıp, atı zorla eğerledik. Buna rağmen at hâlâ huysuz­luk yapıyordu. O hâliyle Mevlânâ´nın bulunduğu yere getirip, atın hazır­landığını bildirdik. Mevlânâ dışarı çıkar çıkmaz at sâkinleşti ve önceki huysuzluğu kalmadı. Mevlânâ ata binip, kıble istikâmetinde yola çıktı. Ancak akşama doğru, ter içinde, toza gark olmuş bir vaziyette döndü. At oldukça zayıflamış gö- rünüyordu. Cesâret edip bir şey soramadık. Ertesi gün yine bir at hazır- lamamı emretti. Başka bir atı eğerleyip getirdik. Dünkü gibi gitti, akşama doğru geldi. Üçüncü gün de aynı şekilde gitti. Akşama doğru geldiğinde; "Elhamdülillah! Ey cemâat! Müjdeler olsun ki, o kâfir, Cehennem´in dibini boyladı." dedi. Biz edebimizden yine bir şey soramadık. Aradan birkaç gün geçmişti. Şam tarafından bir kâfile gelip, o taraflarda, müslümanlar ile Moğolların yaptığı savaşı anlattılar. Dediler ki; "Düşman askeri olduk- ça çoktu. Müslümanlar mağlub olmak üzere idiler. Son üç günde, Mev- lânâ hazretleri, bir atın üzerinde olduğu hâlde savaş meydanında görün- dü. En ön safta; "Allah, Allah" nidâlarıyla düş­mana hücûm edip önüne geleni bir vuruşta ikiye bölüyordu. Müslüman­lar, Mevlânâ´nın akıl almaz hâllerini ve yardımını görünce, bozulan mo­ralleri düzeldi. Ard arda yap- tıkları hücûmlarla düşmanı geriye püskürttü­ler. Mevlânâ hazretleri düş- man komutanını öldürünce, kâfirler kaçmaya başladılar." Ben bu haberi işitince, doğruca hocam Mevlânâ´nın huzû­runa çıktım. Beni görünce; "Müslüman askerlere yardım edilmiş ve za­fere kavuşmalarına sebeb o- lunmuştur. Ey Celâleddîn! Bize cân u gönül­den hizmet edenler dünyâ ve âhirette gam ve kederden kurtulur." bu­yurdu.


TAYY-I ZAMAN, TAYY-I MEKÂN


Hazret-i Mevlânâ´nın, mübârek hanımları,

Diyor ki, bir gün evde, görmedik Mevlânâ´yı.

.

Halbuki biraz önce, otururdu odada,

Biraz sonra baktık ki, görünmüyor ortada.



Biz böyle konuşurken, akşam oldu nihâyet,

Sonra kapı açılıp, içeri etti avdet.



Çevirmek isteyince, ayakkabılarını,

Gördüm kenarında, Mekke´nin kumlarını.



Nereden geldiğini, ondan suâl edince,

Buyurdu ki: "Mekke´de, bir dostum vardı önce.



Onun ziyâretine, gitmiştim biraz evvel,

O kumlar da Hicaz´ın, kumlarıdır muhtemel."



Düşündüm ki "Bu kadar, kısacık bir zamanda,

Hicaz´a gidip gelmek, nasıl olur acaba?"



O bunu anlayarak, buyurdu ki: "Velîler,

Kerâmet ehli olup, sanki rûh gibidirler.



Kısaltır Hak teâlâ, onlar için bu yeri,

Bir adımda giderler, uzun mesâfeleri."



İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Seyyid Cemâleddîn Ezherî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerinden biri anlatı...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Tayy-ı mekan
« Posted on: 23 Ağustos 2019, 14:56:27 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Tayy-ı mekan rüya tabiri,Tayy-ı mekan mekke canlı, Tayy-ı mekan kabe canlı yayın, Tayy-ı mekan Üç boyutlu kuran oku Tayy-ı mekan kuran ı kerim, Tayy-ı mekan peygamber kıssaları,Tayy-ı mekan ilitam ders soruları, Tayy-ı mekanönlisans arapça,
Logged
01 Şubat 2010, 11:28:15
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #1 : 01 Şubat 2010, 11:28:15 »

Ben, o şahıs için cenâb-ı Hak´tan magfiret diledim. O kimse de, mahcûb bir şekilde çok tövbe ve istigfâr etti. Bundan sonra Ebû Muham- med hazretleri; "Şimdi sen de arkadaşların gibi bir elma al!" bu­yurdu. O talebe de elini uzattı ve elmayı aldı. Ebû Muhammed sonra bu­yurdu ki: "Burası evliyâ şehridir. Buraya velî olmayan giremez. Sen velî olduğun için buraya girdin. Fakat bir defâ edebe riâyetsizlik etmen sebe­biyle, o nîmetten mahrûm olmuş idin. Tövbe ve istigfârdan sonra tekrar o elma- dan alabildin."

Sonra yürüdük, bâzı yerlerden geçtik. Arâziye isâbet eden bir felâket sebebiyle kurumuş bir ağaç gördük. Onun için duâ ettiler, hemen ağaç yeşerip, yaprak açtı. Bir de baktım Mekke-i mükerremeye gelmişiz. Öğle namazı vakti idi. Namazı kıldık. Sonra, kendisi hayatta olduğu müddetçe bu durumdan hiç kimseye bir şey anlatmamam için benden söz aldı. Sonra kayboldular. Bir müddet onları hiç göremedim.

Bir zaman sonra, Ebû Muhammed hazretlerini görmek arzusu ben- de dayanılmaz bir hâle gelince Basra´ya gittim. Yanında günlerce kaldım. Bir gün Basra´nın dışına çıktı. Ben de yanında idim. Eshâb-ı ki­râmdan Talhâ bin Ubeydullah´ın türbesine geldik. Kabri görünce geriye döndü. Sonra dönüp kabri ziyâret etti.

Başı öne eğik, çok saygılı ve çok edebli olarak, mahzûn bir hâlde idi. Sonra ben ziyâret ederken, dönüp tekrar gitmesinin hikmetini suâl ettim. "Birinci defâ gittiğimde, Talhâ hazretleri oturuyordu. Üzerinde çok kıy­metli yeşil bir elbise, başında inci ve mücevherlerle süslü çok güzel bir tâc vardı. Yanında da, iki tâne hûrî vardı. O durumda gidip ziyâret et­mekten hayâ ettim. O hûrîler gittikten sonra ziyâret ettim." buyurdu. O hayatta olduğu müddetçe ben bu hâli hiç kimseye anlatmadım."

Malatya´da yaşayan velîlerden Hacı Ahmed Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün şimdiki Malatya şehir merkezindeyken bir tanıdığı ile karşılaştı. Biraz konuştuktan sonra Ahmed Efendi Battalgâzi´ye (Eski Malatya) gideceğini söyledi. Ahbabı, saatini göstererek; "Hocam Cumâ vaktine yedi dakika kaldı. Oysa gideceğiniz yer iki saatlik yol. Birlikte bu­rada kalalım." dedi. Ahmed Efendi ise; "Vazifemde aksaklık yapıp ka­zancımı haram edemem." diyerek yürüdü, Arkadaşı; "Bunda bir hikmet vardır." diyerek Ahmed Efendinin peşine takıldı ve birlikte gitmek istedi­ğini söyledi. Battalgâzi´ye yaklaştıklarında karşılarına ihtiyar bir zât çıktı. Üstü başı biraz kirliydi. Ahmed Efendi; "Esselâmü aleyküm Sultanım." diye selâm verdi.

Bir müddet daha yürüdükten sonra o zâtın bu kere daha heybetli geldiğini gördüler. Yanlarına gelince; "Kardeşim Ahmed! Bu yanındaki adam kimdir? Onu nereye götürüyorsun?" diye sorunca Ahmed Efendi; "Himmetinize muhtâc efendim!" karşılığını verdi. İhtiyar zât oradan uzak- laşınca Ahmed Efendi arkadaşına dönerek; "İçinden kötü bir şey mi ge- çirdin ki, bu zât bize böyle söyledi." dedi. Arkadaşı da; "Evet sizin böyle pejmurde kıyâfetli bir fukarânın önünde egilmeniz garibime git­mişti." dedi. Hacı Ahmed Efendi; "O pejmurde kıyâfetli gördüğün zât za­mânın kutbudur. Böyle kişilere hor bakmamalı." dedi. Arkadaşı hemen tövbe et- ti. Câmiye geldiklerinde saatine bakan arkadaşı Cumâ vaktine yine yedi dakika olduğunu gördü. Allahü teâlânın izniyle iki saatlik yolu bir anda al- mışlardı. Arkadaşı Ahmed Efendinin büyüklüğünü o anda an­ladı.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri hacca gitmişti. Kâbe-i muazza- mayı tavâfı esnâsında, hocası Tâcüddîn-i İskenderî´yi gördü. Ay­rıca sa´y ederken, Arafât´ta vakfeye dururken yine hocasını gördü. Hac vazîfesini bitirince, Mısır´a döndü, arkadaşlarına, hocalarının hac için Mekke-i mü- kerremeye gidip gitmediğini sordu. Onlar da, gitmediğini ve her gün ken- dilerine ders verdiğini söylediler. Hocasının huzûruna va­rınca, hocası; "Bu seferinde kimleri gördün?" deyince; "Efendim, zât-ı âlinizi gördüm." diye cevap verdi. İbn-i Atâullah hazretleri de; "Allahü teâlâ, sevdiği kulla- rına, istediği yere bir anda gitme kuvvetini ihsân et­miştir." buyurdu.

Yemen´in meşhûr velîlerinden İbn-i Üstâd-ül-A´zam Seyyid Abdul­lah bin Alevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri her sene haccederdi. Bunu evliyâdan çok kimse haber vermiştir. İnsanlar onu, memleketi olan Terîm beldesinde zannederler, fakat o hac zamanı hacılar arasında bu­lunurdu. Bir sene talebelerinden Müflih bin Abdullah hacca gitmeye niyet etti. Gidip, hocası Abdullah bin Alevî hazretlerinden izin istedi. O da! "Mi- nâ´ya vardığın zaman, filân oğlu filânı sor. Bizim selâmımızı söyle, o sa- na istediğin konuda yardım eder." buyurdu. Müflih bin Abdullah diyor ki: "Minâ´ya vardığımda, o kimseyi buldum. Bana çok yardımda bulundu. Hocamdan suâl etti. Ben de, şu anda Terîm beldesinde bulunduğunu, hâlinin iyi olduğunu söyledim. O kimse hayret etti. "Daha dün, bizimle beraber Arafât´ta vakfe yaptı. Şimdi nasıl Terîm´de olur?" dedi. Benim ih­tiyaçlarımı giderdi. Ben Terîm´e döndüğüm zaman, hocamın yanına git­tim. Haccımı tebrik etti. Ben de; "Asıl ben sizin haccınızı tebrîk ederim." deyip, şâhid olduğum durumu anlattım. "Sen bunu gizli tut! Ama senin arzun da hâsıl oldu. Orada sıkıntı çekmedin." buyurdu. Ben bu hâlin, onun bir kerâmeti olduğunu anladım ve kendisini hayatta iken bunu kim­seye anlatmadım.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Harezmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin memleketinde birisi, öfkeyle ağzından; "Eğer bu yıl hac etmezsem hâtuna talak verdim." sözü çıktı. Lâkin dediği zamanda hacca gidecek para eline geçmedi. Dolayısıyla hacca gidemedi. Durumu şehrin hâkimi öğrenince ona tenbih edip; "Dînin emri gereği hacılar ge­lince senin nikâhın bozulur. Hanımın boş olur." dedi ve mahalle halkına da haber salıp durumun tâkib edilmesini emretti.

O adamcağız kime ne söyledi ise, derdine çâre bulamadı. Herkes hanımının boş olacağını söyledi. Nihâyet Şeyh Muhammed Harezmî hazretlerine gelip yaşlı gözlerle hâlini arzetti. Harezmî hazretleri ona merhamet edip; "Sen Zilhiccenin dokuzuncu günü yanıma gel. İnşâ- Allahü teâlâ nasîb olur. Evliyânın kerâmeti bizim yolumuzda haktır." buyurdu. Bunun üzerine adamcağız arefe günü Harezmî hazretlerinin huzûruna geldi. Ümitle ne yapacağını ne diyeceğini bekledi. Bütün ar­zusu hac edip hanımından ayrı düşmemekti. Harezmî hazretleri onu kimsenin olmadığı tenhâ bir yere götürüp; "Allahü teâlânın izni ve evliyâ­nın himmet ve yardımı ile inşâAllah şimdi Arafat´a varacaksın. Orada hac ile ilgili vazîfelerini yap. Hemşehrilerinle görüş. Onlardan birinden bir mikdar ödünç para al. Aldığına dâir bir senet imzâlattır. Gelince istediği zaman verirsin." buyurdu. Sonra mübârek ridâlarını çıkardı ve yere serdi ve üzerine oturttu. O kimse tayy-ı mekân ile bir anda kendini Arafat´ta buldu. Vakfe ve diğer hac vazîfelerini yaptı. Hemşehrileriyle görüştü. Harezmî hazretlerinin vasiyeti üzere birinden biraz borç aldı. Kâdıya se­net imzâlattırdı. Sonra bir anda kendini Harezmî hazretlerinin huzûrunda buldu. Hacda aldığı para da yanındaydı. Hemen Harezmî hazretlerinin ayaklarına kapanıp; "Elhamdülillah maksadıma kavuştum." diye sevincini belirtti ve evine gitmek istedi. O zaman Harezmî hazretleri ona; "Ben sağ olduğum müddetçe bu hâli kimseye söyleme yoksa zarara uğrarsın." bu­yurdu. O da söz verip evine yöneldi. Aradan bir müddet geçti. Bu zaman içinde herkes ona, hacılar dönünce hâlin ne olacak hanımından ayrıla­caksın." diyorlardı. O bunlara karşı; "Hayır ben hac yaptım." derdi. Bunu duyanlar, "Bu adam deli olmuş." diye alay ettiler.

Bir zaman sonra hacılar geri döndü. Hacılar o adamı gördüklerinde; "Sen ne zaman geldin?" diye sordular. Bunu işitenler güldüklerinde; "Siz ne diyorsunuz?" dediler. O zaman adamcağızın yanına hacda iken para aldığı adam geldi ve verdiği parayı istedi. O da ispat et, dedi. Sonra du­rum kâdıya intikâl etti. Alacaklı dâvâ edip; "Ben buna arefe günü şu ka­dar para borç verdim. İşte Mekke kâdısının imzâladığı ismi yazılı borç aldığına dâir senet." dedi ve senedi gösterdi. Sonra başka hacılar aynı şekilde şâhitlik yaptılar. Netîcede dâvâsında doğru olduğu, hacca gittiği anlaşıldı ve hanımından ayrılma tehlikesinden kurtuldu. Bu, Muhammed Harezmî hazretlerinin yardım ve kerâmetiyle olmuştu. Bundan sonra in­sanlar onun velî olduğunu söylemeye başladılar.

Büyük velîlerden Şeyh Osman bin Merzûk el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Şeyh Ahmed bin Berekât şöyle anlatır: Bir gece yatsı namazını evinde kıldı. Sonra mescide geldi. Bir müddet sonra ora­dan çıktı. Karanlık bir geceydi. Ben de yanındaydım. Yer, ayağımız al­tında dürüldü. Etrâfımızı nûrlar kapladı. Beldeleri, çölleri bir anda geçip Mescid-i harâma vardık. Kâbe´yi tavâf ettik. Gecenin bir kısmını namazla geçirdik. Sonra çıkıp bir anda Medîne-i münevvereye vardık. Resûlullah efendimizin mübârek ravdasını ziyâret ettik. Bir mikdâr da ibâdetle meş­gûl olduk. Oradan da çıktık. Bir anda Kudüs´e Mescid-i Aksâ´ya geldik. Ziyârette bulunup, ibâdetle meşgûl olduk. Sonra bir anda Mısır´a vardık. Müezzinler sabah namazının ezanlarını okuyorlardı. Câmiye girip, sabah namazını edâ eyledik. Bu sırada Osman Kureşî hazretleri bana; "Ben hayatta iken sakın bu sırrı kimseye söyleme!" buyurdu. Ben de bu vasi­yeti tuttum. Vefâtından sonra açıkladım."

Konya´nın büyük velîlerden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Şems-i Tebrizî hazretleri Konya´ya gelince, Mevlânâ hazretleri devamlı bununla sohbet edip, hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya´­nın ileri gelen diğer âlimleri buna üzülüp, hep birden şehri terk ederek Denizli´ye gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultânı çok üzüldü. Çünkü âlim­leri seven, onları koruyan biriydi. Bir Cumâ günü Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden ricâda bulunup; "Ben âlimler arasındaki şeylere karışa­mam. Bu iş, pâdişâhların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cumâ nama­zında âlimlerin bulunmaması şânımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup get...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &