ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Kültürü > İslam Kültürü K-Z > Usul
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Usul  (Okunma Sayısı 684 defa)
01 Şubat 2010, 11:39:30
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 01 Şubat 2010, 11:39:30 »



Usul
Abdülazîz Bekkine (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Peki, demesini öğrenmek lâzımdır."
Osmanlı âlim ve velîlerinin en meşhûrlarından, büyük devlet adamı Ahmed İbni Kemâl Paşa (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamâ­nında Yavuz Sultan Selîm Han Mısır´ı tamâmiyle Osmanlı mülkü yaptık­tan sonra, bir müddet daha idârî teşkilâtı yerleştirmek üzere, burada kaldı. Bu sırada devlet adamları ve askerler asıl vatanları Anadolu´ya, di­yâr-ı Rum´a hasret kalıp dönmeyi arzu etmişlerdi. Fakat bu arzularını Pâdişâha söyleyememişlerdi. İleri gelenlerden bâzıları, İbn-i Kemâl Paşa hazretlerine durumu anlattılar. Çünkü Yavuz Sultan Selîm Han onu çok severdi. Ona dediler ki: "Ne zamâna kadar bu diyâr-ı gurbette hasret çe­keceğiz? Bu durumu Pâdişâh hazretlerine bir arz edip, gitmeye meyletti­remez misiniz?"

Bir gün Ahmed ibni Kemâl, Yavuz Sultan Selîm Han ile gezintiye çıktılar. Konuşmalar arasında Pâdişâh; "Ortalıkta ne sözler var, durum nasıl?" diye sordu. Kemâl Paşazâde bu soruyu fırsat bilip derhal konuyu ele aldı ve dedi ki: "Pâdişâhım! Yolda gelirken askerlerin Nil´de davarla­rını suluyorlardı. O askerlerden birinin şu türküyü söylediğini duydum.



"Nemüz kaldı bizüm mülk-i Arab´da,

Nice bir dururuz Şâm ü Haleb´de,

Cihan halkı kamu ayş ü tarabda,

Gel ahî gidelüm Rûm illerine."



(Nemiz kaldı bizim bu Arab diyarında, Şam´da ve Haleb´de niçin du­ruruz? Cihan halkı hep şenlik içinde yaşamakta, gel kardeş, Rum diya­rına, Anadolu´ya gidelim.)

Bu şiir, Yavuz Sultan Selîm Hanın çok hoşuna gidip; "Bundan sonra burada durmamızı gerektiren işler de kalmadı, döneriz." diyerek, İstan­bul´a döneceğini bildirdi. Bundan bir gün sonra, Yavuz Sultan Selîm Hana Kâbe´nin anahtarı ve diğer mukaddes emânetler teslim edildi ve İstanbul´a dönmek için ordusuyla yola çıktı.

Yolculukta bir sohbet sırasında söz Ahmed ibni Kemâl hazretlerinin hocası Molla Lütfi´den ve onun öldürülme sebebinden açılmıştı. Yavuz Sultan Selîm Han, ona:

"Tokatlı Molla Lütfi hocanız imiş. İlmi, irfânı yüksek, değerli, dört ba- şı mâmur bir ilim adamı iken katline sebeb ne oldu." diye sordu. Ke­mâl Paşazâde:

"Hocam hased-i akrân belâsına uğradı. Tam bir âlim, kâmil, müte- heccid (gece uyanıp namaz kılan), sâlih, dindâr bir kişi iken, düş­manı ço- ğalıp hased ettiler ve katline sebeb oldular." dedi. Bu habere fevkalâde üzülen Sultan:

"Molla Lütfi ilminin ve vakarının yanında şaka yapmayı çok seven biri imiş. Bâzan öyle şakalar yaparmış ki, işitenler şaka değil, gerçek zannederlermiş. Siz de üstadınız gibi öyle şakalar yapmaz mısınız ki gerçek zannedilsin?" deyince, İbn-i Kemâl hazretleri hemen şu cevabı verdi:

"Biz geçen gün sıramızı savdık. Şimdi sıra Pâdişâhımız hazretlerin­dedir." Bu söz üzerine bir müddet düşünen Yavuz Sultan Selîm:

"Yoksa o geçenki gün yeniçeriler ağzından söylenen kıt´a da öyle bir şaka mıydı? Yeniçeriler ağzından söylenen o sözler sizin sözünüz müydü?" diye sorunca da İbn-i Kemâl:

"Evet, doğrusu Pâdişâhımızın buyurdukları gibidir." dedi. O espiriyi çok beğenen Pâdişâh, İbn-i Kemâl hazretlerine ihsânlarda bulundu.

On iki imâmın onuncusu olan Ali Hâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânındaki insanlar, maddî veya mânevî bir sıkıntıya düş- se hemen huzûruna gelir hâlini arzederek çâre bulup, yardımcı ol­masını isterdi. Bir defâsında Samarra´dan çıkıp bir köye gitmişti. O git­tikten son- ra evine bir köylü gelip sordu. Bir köye gittiğini söylediler. Köylü kimse, Ali Hâdî hazretleriyle görüşmek için o köye gitti. Onu bulup huzû­runa çıkınca, Ali Hâdî hazretleri köylüye;

"Ne istiyorsun derdin nedir?" dedi. Köylü;

"Kûfe´den geliyorum. Ceddiniz hazret-i Ali´yi seven ve ona muhabbet besleyen bir kimseyim. Bir zaman birinden borç para almıştım. Ancak bir türlü ödeyemedim. Bu borç yükünün altında çâresiz kaldım. Kimden yar­dım isteyeceğimi de bilemedim." dedi. Borcun ne kadar diye sorunca da;

"On bin dirhem kadardır." dedi. Bunun üzerine;

"Kendini üzme ve merak etme! Hadi gözün aydın; inşâAllahü teâlâ borcun ödenecek!" buyurdu. Bir gece geçtikten sonra sabahleyin köy­lüye;

"Ey köylü kardeşim! Sana bir şey söyleyeceğim! sözümü dinle hiç îtirâz etme!" dedi. "Peki efendim hiç bir hususta size muhalefet etmeye­ceğim, ne emrederseniz yapacağım." deyince, Ali Hâdî hazretleri bir kâğıd alıp, kendi eliyle köylünün borcu kadar mikdarı yazıp kendinin bu parayı ödemek üzere borçlu olduğunu kaydetti. Sonra kâğıdı verip;

"Bunu al ben Samarra´ya dönünce yanıma gel, beni büyük bir kala­balık arasında oturup konuşurken görünce getirip bana ver. Borcunu benden ısrarla iste." dedi. Köylü;

"Peki efendim dediğiniz gibi aynen yapacağım." dedi. Ali Hâdî haz­retleri Samarra´ya döndükten sonra birgün sohbeti sırasında etrâfına pekçok insan toplandı. Halîfe Mütevekkil´in adamları da sohbette idiler. Sohbet sırasında kendisine yazı verilen köylü huzûra geldi. Ali Hâdî haz­retlerine yaklaşıp kâğıdı gösterdi ve borcunuzu ödeyiniz diyerek ısrarla istedi. Ali Hâdî hazretleri köylüye;

"Üç gün müddet tanı, üç gün sonra gel ödeyeceğim." dedi. Köylü dönüp gitti. Sohbet sona erince, halîfenin memurları sohbet sırasında olan hâdiseyi halîfeye anlattılar. Halîfe durumu öğrenince, Ali Hâdî haz­retlerine derhal otuz bin dirhem verilmesini emretti. Bu emir üzerine gö­türüp verdiler. O da alıp bir köşeye koydu. Bir müddet sonra köylü huzû­runa gelince, otuz bin dirhemin hepsini verip;

"Bunları tamamen al!" dedi. Köylü;

"Ey Resûlullah´ın torunu! Benim talebim on bin dirhem idi. Allahü teâlâ ihsân etti, o kadarını alayım." dedi. Bunun üzerine vallahi hepsini alacaksın. Bu, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği bir rızıktır." dedi. Köylü otuz bin dirhemin hepsini alıp gitti. Giderken kendi kendine Ali Hâdî haz­retlerini medhediyordu...

Büyük velîlerden Aynüzzemân Cemâleddîn-i Geylânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) zamânında Kazvin´in ileri gelenlerinden bir kimse, Şîrâ- z´a göç etmek istedi. Bu kimse, gideceği yerin pâdişâhının, Cemâleddîn hazretlerinin talebelerinden olduğunu biliyordu. Bunun için Cemâleddîn hazretlerine gelerek, Şîrâz pâdişâhına, oraya gittiği zaman kendisine ko- laylık göstermesi için bir mektup yazması ricâsında bulundu. Cemâled- dîn, kâğıt-kalem istedi. Getirdiler. Kâğıdın üzerine, "Bal ve Râziyâne (Dere otu cinsinden bir nevî ot adı)" yazdı. O kimse, bu mek­tubu da ala- rak yola çıktı. Şîrâz´a vardığında pâdişâhla görüşmek istedi. Pâdişâhın karın ağrısından muzdarip olduğunu, şu anda hamamda bu­lunduğunu söylediler. Hamama gitti. Pâdişâhın yanına girdi. Pâdişâhın, ağrılar se- bebiyle çok sıkıntıda olduğunu gördü. Yanına varıp selâm verdi. Pâdişâh selâmını alıp nereden geldiğini sordu. "Kazvin´den." dedi. Pâdişâh, Kaz- vin ismini duyunca, hocası Cemâleddîn hazretlerinin duru­munu, nasıl ol- duğunu sordu. O kimse iyi olduğunu bildirip, mektubu verdi. Pâdişâh mektuptaki iki kelimeyi okuyunca, hocasının kerâmet ola­rak bu sıkıntısı- nı, rahatsızlığını bildiğini ve bu ilâcı yazdığını söyledi. Hemen, bal ile, mektupta bildirilen ot getirilerek ilâç hazırlandı. Pâdişâh bu ilâcı kullandı. Allahü teâlânın izni ile ağrılarından hiçbir şey kalmadı. Pâdişâh, Allahü teâlâya çok şükretti. Hocasına olan muhabbet ve bağlı­lığı daha da arttı. Gelen kimseye de çok ikrâmda bulunup kolaylık gös­terdi.

Sultan Tuğluk, ilim sâhibi bir zât olmasına rağmen Çırağ-ı Dehli Nasîruddîn Mahmûd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine eziyet ederdi. Sefer ve yolculuklarında onu da berâber götürürdü. Bir kere onu kendi elbiselerine bekçi yapmıştı. Nasîruddîn Mahmûd bütün bunlara, hocasının sabır tavsiyesine uyarak tahammül edip katlanıyordu. Yine bir gün Sultan Tuğluk, Çırağ-ı Dehli hazretlerine altın ve gümüş kaplar içeri­sinde yemek gönderdi. Bu şekilde yemek göndermesi, şeyhe eziyet ve sıkıntı vermek maksadı ile idi. Çünkü, eğer gönderdiğim yemeği ye­mezse ona eziyet ederim. Yerse altın ve gümüş kaptan yedin bu sebeple dînin emrine uymadın derim, düşüncesindeydi. Nasîruddîn Çırağ yemek gelince bir şey demedi. Et bulunan altın kâseden biraz alıp önce eline koydu. Sonra elinden alıp yedi. Böylece hem sultanın emrine muhâlefet edip kendisini tehlikeye atmamış, hem de dînin emrine uymayan haram bir işi yapmamış oldu. Bu sûretle sultanın kötü plânı Allahü teâlânın iz­niyle bozuldu.

Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün yolda yürürken ayyâş, derbeder ve elinde saz bulunan bir genç, Ebû Osman´ı görünce sazını abasının içine sakladı. Ebû Osman´ın kendisine bu yaptıklarının kötülüğünü anlatacağını zannetti. Fakat Ebû Osman o- nun yanına şefkatli bir şekilde giderek, direk sözle ayıplayıp sakındır­madan onun anlayacağı ve kabûl edeceği bir tarzda; "Hiç çekinme, zîrâ insanların hepsi birdir, talebelerin hepsi aynıdır." dedi. Genç onun böyle merhametli davranışından, kendisinin kurtuluşunu çok arzu ettiğini an­ladı ve yaptığı işlerden ziyâdesiyle pişmanlık duyarak tövbe etti. Ebû Osman Hîrî hazretleri onun bu hâlini memnuniyetle karşıladı. Gidip gu­sül abdesti almasını ve tekrar yanına gelmesini söyledi. Genç gidip gusül abdesti alıp gelince, huzûruna oturtup, şöyle duâ etti: "Ya Rabbî! Bana düşen vazîfeyi yaptım. Gerisini sana havâle ediyorum." Duânın hemen ardından genci iyi bir hal kapladı. Gencin bu hâline şaşan birine ise, bu, Allahü teâlânın ihsânıdır demek isteyerek; "Hâle hâkim olan Allahü teâ- lâdır." dedi.

Ebû Osman hazretlerine talebe olup sohbetlerinde bulunan biri, bir gün huzûrunda eski hallerini hatırladı. Önceden tanıyıp görüştüğü bir kadını düşünmeye başladı. Bu hâli kerâmetiyle anlayıp, o talebeye baka­rak; "Utanmıyor musun?" diyerek îkâz etti. Talebe toparlanıp kendine geldi.

Ferganalı ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Usul
« Posted on: 17 Ekim 2019, 18:02:16 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Usul rüya tabiri,Usul mekke canlı, Usul kabe canlı yayın, Usul Üç boyutlu kuran oku Usul kuran ı kerim, Usul peygamber kıssaları,Usul ilitam ders soruları, Usulönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &