ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Tasavvuf Eserleri > Rabıta ve Nakşibendilik > 31 Sıbğatullah Arvasi
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: 31 Sıbğatullah Arvasi  (Okunma Sayısı 928 defa)
08 Haziran 2010, 15:42:09
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« : 08 Haziran 2010, 15:42:09 »



31. Sıbğatullah Arvâsî:(Öl. H. 1287/M. 1870)

Abdulhakîm Arvâsi'nin dedesinin amcası oğludur. Hz. Hüseyn'in so­yun­dan gelmektedir ve mürîdleri tarafından «Silsile-i Sâdât»'ın 31'incisi olarak kabul edilir. Sıbğatullah'ın şöhreti, özel­likle cumhuriyetin ilk yılla­rında Abdulhakîm Arvâsi tarafından İstanbul'a taşınmış, bu suretle de O'na geniş bir muhit ka­zandırılmıştır. Çünkü Sultan Reşad zamanında Sıbğatul­lah'ın oğulları ve ya­kın­ları tara­fın­dan düzenle­nen bir ayaklanma yüzünden Arvâsî Ailesi büyük bir darbe ye­mişti. Daha önce de işaret edildiği gibi aile büyüklerin­den Şeyh Şihâbüddîn, Muhammed Şirin ve (Kâmran İnan'ın dedesi) Seyyid Ali, Bitlis'de (Gökmeydan Mahallesi'nde) 1913'de idam edilmiş­lerdi. Nitekim modernist Nakşibendîler, Sıbğatullah'ın, (İdam edi­lenler hariç!) sülale­sinin önemli tüm isimlerine, hazırladıkları ansiklopedi­lerde yer ve­rerek, onları âdetâ göklere çıkararak pro­pagandalarına alet et­mişlerdir! İdam edi­len yukarıdaki isimleri ise (Bir kur­nazlık örneği olarak) kitaplarına geçir­memişlerdir! Çünkü günümüzün genç kuşağı, yakın geç­mişin bu “kirli olaylarını“ eğer  öğrenecek olursa bu durum mo­dernist Nakşibendîle­rin tarîkat propagandalarını olumsuz etkileyecek faâliyet ve mu­hitlerinin genişleme­sini engelleyecektir!

1940'lardan beri İstanbul'da bir asker emeklisi tarafından organize edi­len Arvâsîler'e bağlı modernist Nakşibendîler, gerek Arvâsîler'e karşı olan Kufra Şeyhleri'ni, (yani Küfrevîler'i), gerekse Başka bir ayaklanmayı yö­netmiş bulunan Palu Şeyhleri'ni aforoz etmişlerdir. Onun için Arvâsîler'in dışında kalan «Doğulu Şeyhler»'e bağlı diğer irili ufaklı Nakşibendî cemaatleri de, misilleme olarak Modernist Nakşibendîleri «TC» rejiminin sempatizanı olarak damgalamış­lardır.

Tâhâ'nın mürîdlerinden Küfrevîler'e gelince, bunlar, başlıca iki sebep­ten dolayı artık günümüzde çökmüş bulunmaktadırlar.

Nedenlerden birincisi, -yukarıda da işaret edildiği gibi- bu ailenin, diğer şeyhlerle paylaştığı geleneksel aristokrat statüyü aşarak zamanla sosyetik bir kimlik kazanmasıdır. Aslında onlardaki bu köklü değişim büyük öl­çüde, yaşanan sürgün hayatının doğal bir sonucudur. Aile büyüklerinin, Libya'da, Fizan Çölü'nde yaşadığı ilk büyük sürgün, Birinci Dünya Savaşı'ndan bir süre öncesine rastlar.

Küfrevîler'e, pahalıya mal olan bu sürgünün nedeni ise vaktiyle Ağrı­'da cereyan etmiş bulunan çok ilginç bir olaydır. 1900'lerin başında uzun süre «Doğu halkı»'nı meşgul eden bu hadise, ancak ağızdan ağıza nakledil­diği için bütün ayrıntılarıyla bilinmemektedir. Rivâyetlerden saptanabildiği ka­da­rıyla olay özet olarak şudur:

Halîfe Bekko adındaki fanatik bir mürîd, (tarîkatta cezbe diye anılan -sözde- mistik bir coşkuya kapılarak) bir gün aniden havlamaya başlar, an­cak bu garip davranış, tepki ve tiksinti ile karşılanacağına, tam tersine, aileye bağlı geniş çevreyi oluşturan binlerce insan üzerinde aynı duyguları körükle­yici bir etki yaparak onların da havlamasına neden olur ve bu du­rum gün­lerce sürer. Bu ürkütücü olayı dehşetler içinde seyreden böl­genin yetkili­leri, İstanbul Hükümeti'ni durumdan haberdar edince bu ce­maatin rûhâni li­deri olduğu gerekçesiyle müteveffa Muhammed Küfrevî'nin oğul­ları Fizan'a sürülürler.

Bu toplu havlama olayında râbıtanın, kalabalık mürîd toplulukları üzerindeki korkunç şartlandırıcı etkisini unutmamak gerekir.

Ailenin ikinci sürgünü ise Cumhuriyet dönemine rastlamaktadır.

Bilindiği üzere Selanik Yahudileri, cumhuriyetin kuruluşunu izleyen günlerde, Müslümanların, her bakımdan yetersiz ve güçsüz bulunmasını fırsat bilerek devleti hemen ele geçirince yanlış bir benzetme ile Nakşibendî şeyhlerini İslâm âlimleri diye damgalamaya başladılar. Önceden hazırladık­ları bir senaryo ile Hınıslı bir Nakşî şeyhini komplolarına alet ederek sahne­ledikleri bir isyanı gerekçe gösterip «Doğu»'daki bütün şeyhleri batı kentle­rine sürmek için gerekli olan bahaneyi de böylece yaratmış oldular. 

İşte bu olay üzerine özellikle Ağrı, Muş, Bitlis, Bingöl, Diyarbakır, Siirt ve Mardin'den, İstanbul, Bursa, İzmir, Manisa, Muğla Konya ve Zongulda­k'a 1926-1932 yılları arasında sürülen «Doğulu Nakşî şeyhleri» ara­sında ta­bi­atıyla Küfrevîler de vardı.

Ancak Arvâsîler gibi bu ailenin büyükleri de diğer tüm «Doğulu şeyh­ler»'den farklı olarak sürgündeki sosyal ortama entegre oldular. Dolayısıyla her iki ailenin de çocukları buralarda hem Türkleşmiş, hem de (çok azı müs­tesnâ) tekke ve medrese hayatından uzaklaşarak gördükleri modern eğiti­min de etkisiyle geçmişlerinden kopmuş ve laikleşmişlerdir. Nitekim bu değişimin canlı bir kanıtı olarak bütün «Doğulu Nakşî şeyhleri» arasında yal­nızca sözü edilen bu iki ailenin çocuklarını ilkin politika arenasında gö­rü­yo­ruz. Arvâsîler'den Kâmran İnan, Küfrevîler'den ise Kasım Küfrevi, bu siv­rilmiş popüler Nakşibendîlerin başında gelirler. 

Şu var ki Arvâsîler'i aile dışından temsil edebilecek (önceden yetiştiril­miş) profesyo­nel Nakşibendîlerin, mevcut bulunmasına karşın, Küfrevîler'de böyle bir çevre yoktu. Bu da onların erimesini çabuk­laştı­ran ikinci bir neden oluşturdu. Aynı zamanda gittikçe tabandan kopan bu aile­nin büyükleri, son zamanlarda hem mürîd takımının gözünü ve gönlünü dol­durabilecek dini ve mistik bilgiden yoksun kaldılar, hem de dış görü­nüm olarak Nakşî şeyhlerinin geleneksel kılık ve kıyafetinden soyut­landı­lar. Bununla birlikte aile nüfusunun artık iki üç kişiyi bile geçmeyecek ka­dar azalmasına karşın astronomik düzeylerdeki zenginlik ve servetin içinde âdetâ yüzmenin de etkisiyle insanlara tepeden bakmaya başladılar. Bu su­retle aile ile mürîd kitlesi arasında uçurumlar oluştu.

Vaktiyle yüzlerce insanı, râbıta sayesinde köpek gibi havlatabilen salta­natlı bir Nakşibendî site ailesinin bu şekilde tarihe karışması, dene­bilir ki bi­rinci derecede râbıta silahının son zamanlarda bu aile tarafından kullanıla­maması­nın sonucudur. Diğer nedenlerin hepsi ayrıntıdan ibarettir.

Bu ailenin erimesindeki ikinci neden ise karşıtları tarafından yüz yıl bo­yunca girişilen amansız savaştır.

«Doğulu Nakşibendî şeyhleri» arasında en çok sivrilmiş olabilen bu iki düşman aileden Küfrevîler'in silinmesine karşın Arvâsîler'in, günü­müze kadar ününü korumada en büyük rolü oynamış olan şahıs, esasen Abdulhakîm Arvâsî'dir.

Peki Abdulhakîm Arvâsî  kimdir ? 

Son yetmiş yıldır, Nakşibendîliğin Halidî Kolu'nun, başta İstanbul ol­mak üzere Batı Anadolu'da yerleşmesinde en büyük rolü oynamış kişiler­den biri de işbu Abdulhakîm Arvâsî'dir. O'nun, daha yakından tanınabilmesi için özellikle üç noktanın aydınlatılması gerekir.

Bunlardan birincisi, Arvâsî'nin kökeni ve ailesidir. İkincisi, yetiştiği dö­nem ve çevrenin, tarihi ve sosyal şartlarıdır. Üçüncüsü ise O'nun kişili­ği­dir.

Önce şunu kaydetmek yerinde olur: Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış dönemine rastlayan zaman kesiti içinde meydana gelmiş o kadar ilginç ve es­rarengiz olaylar vardır ki, sebep-sonuç ilişkisi bakımından bu olaylar ince­len­diğinde ancak tarih, sosyoloji ve siyaset biliminin uzmanları tarafından ortak­laşa yapılacak analizlerle bunların içyüzü ortaya çıkabilir. İşte iç içe sarmalan­mış Nakşibendîlik, râbıta ve Arvâsî olayları da bunlardan biridir.

Çünkü biriken tarihi faktörlerin itişi altında XIX. yüzyılın başlarından iti­baren belirsizlik girdâbına sürüklenen Türkiye'de bir kimlik bunalımı or­taya çıkmış bulunuyordu. Bu durumda yönetim, ülke ve toplum adına hangi de­ğerleri kabul ve neleri red edeceğini bir türlü kestiremiyordu.

Yönetimlerde, günümüze kadar sürmekte olan bu bocalamanın kronik evresi, «TC»'nin kurulduğu yıllara rastlar. İlginç olan şey, genelde tarîkatla­rın, özelde ise Nakşibendîliğin bu döneme özgü (red ya da kabul edilme ter­cihleri arasında) sürekli bir gel-git durumunda kalmış olmasıdır.

İşte Arvâsî ve O'nun faaliyetleri, dönemin bu çerçevedeki belirgin olay­la­rındandır.

Önce Arvâsî'nin sıradan bir Nakşî şeyhi olmadığını belirtmek gerekir. O'nun ayrıca bir teorisyen olduğu «Râbıta-i Şerîfe» adı altında kaleme aldığı kitaptan anlaşılmaktadır. Bunun ise önemli nedenleri vardır. Bunların ba­şında O'nun kökeni ve mensup olduğu aile gelmektedir.

Abdulhakîm Arvâsî, orijin bakımından Hz. Hüseyn'in soyundandır.

Aslında yaklaşık bindörtyüz yıldır, Hz. Ali'nin soyundan gelip çeşitli top­lumların potasında erimiş belki yüz binlerce «seyyid» ve «şerif» yaşamış ve yaşamaktadır. Fakat bu hanedâna mensup bazı aileler vardır ki günümüze kadar yaşadıkları toplumlar içinde önemlerini ve sosyal mevkilerini koru­muşlardır.

İşte bunların başında 656 göçmenleri olarak bilinen Kuzey Hâşimîleri  gelmektedir ki Arvâsîler de bunlardan biridir.

Hicrî 656'ya rastlayan mîlâdî 1258 tarihinde Abbasî Devleti Moğollar ta­ra­fından yıkılınca bu aileler Bağdad'dan kuzeye doğru kaçmış, ve önceleri Musul, Cizre, Hısn'ul-Kehf (Hasankeyf), Hazro, Âmid (Diyarbakır), Mardin ve Şirvan  (Siirt)'a yerleşmiş, daha sonraları Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yavaş yavaş «Doğu Anadolu»'nun çeşitli yörelerine dağılmışlardır.

Unutmamak gerekir ki Kuzey Hâşimîleri, ikinci yurtları olan Bağdad'ı bu dehşetli olaydan sonra terk edip, yaşam, gelenek ve inanış bakımından epey yabancısı oldukları topluluklar arasına yerleşince bu tarihten sonra günü­müze kadar geçmiş olan yedi yüz yıllık süre boyunca kültürel yapıla­rında, kuşkusuz çok büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklikle­rin en be­lirgin olanları, dilde ve rûhânî düşünce biçiminde ortaya çıkmıştır. Nitekim üçüncü yurtları olan -bugünkü adıyla- «Doğu» ve «Güneydoğu Anadolu»'da bu ailelerin çoğu, kısa zaman içinde Kürtleşmiş, Erzurum'a ve Erzincan'a in­tikal edenler Türkleşmiş, yalnızca Siirt ve Mardin gibi (Daha Emevîler za­manında) buralara göç etmiş olan Arap kabilelerinden...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.034


View Profile
Re: 31 Sıbğatullah Arvasi
« Posted on: 17 Temmuz 2019, 07:27:50 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: 31 Sıbğatullah Arvasi rüya tabiri,31 Sıbğatullah Arvasi mekke canlı, 31 Sıbğatullah Arvasi kabe canlı yayın, 31 Sıbğatullah Arvasi Üç boyutlu kuran oku 31 Sıbğatullah Arvasi kuran ı kerim, 31 Sıbğatullah Arvasi peygamber kıssaları,31 Sıbğatullah Arvasi ilitam ders soruları, 31 Sıbğatullah Arvasiönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &