ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Tasavvuf Nedir ?  > Nefs Mücadelesi > Zikrin Adapları
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Zikrin Adapları  (Okunma Sayısı 15598 defa)
11 Aralık 2007, 13:28:57
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 11 Aralık 2007, 13:28:57 »



Zikir müridin kılıcıdır. Onunla düşmanlarıyla savaşır, düşmanlarını öldürür. Mürid, gelen afetleri zikir ile defeder. Bir cemaate, bir kavme bela nazil olduğu zaman, zikir onların içinde varsa, o belayı onlardan çevirir.
Alimler zikir kalbe yerleştiği zaman, şeytanın sara hastalığına düştüğünde ittifak etmişlerdir. Nasıl bazı insanları cin çarpıyor. İnsanlar da diyorlar, buna ne olmuş? Onu cinler çarptı, onun için sara'ya yakalandı, derler ya, şeytan da zikir yapan kişiye yaklaştığı zaman, o da o şekilde sara'ya tutuluyor. Şeytanlar onun etrafında toplanıyorlar, ne oldu buna? diyorlar. O zaman diğer şeytanlar:
“Bu zikir eden bir kimseye yaklaştı ve sara'ya yakalandı.”
İşte, zikir o kadar kıymetlidir. Zikir şeytanı bu kadar mahvediyor.
Ulema, zikirden menfaat elde etmek için, zikrin âdâblarını bin taneye kadar saymışlar.  Yalnız aşağıda sayacağımız yirmi âdâb, bu bin tane  âdâbın hepsini kendinde topluyor.
Bu âdâblara riayet eden kişiler, zikirden çok menfaat     alıyorlar, bunlara riayet etmeyenler de menfaatten biraz mahrum kalıyorlar. Bu yirmi  âdâbdan beş tanesi zikirden önceki âdâblardır. On iki tanesi, zikir halinde olan âdâblardır. Üç tanesi de zikir bittikten sonraki âdâblardır.

A- Zikirden Önceki Beş Âdâb:
1- Tevbe-i Nasuh’dur. Demek ki kişi, zikirden önce nasuh bir tevbe yapması lazımdır.
Nasıl tevbe edecek? Ona mahsup olmayan her şeyden irade olsun iyi niyet olsun ona menfaati olmayan şeylerden  tevbe edecek.
2- Zikir yapmak istediği zaman abdest veya gusül alacak ve temiz bir yerde oturacak.
3- Sûkut edecek; bütün âzâları huzurlu olacak.
Zikrin sadık olması için sadece kalpte Allah diyecek, dil ile telaffuz etmeyecek sadece Allah-u Zülcelal'in zatını düşünecek, Allah’tan başka hiç bir şey  düşünmeyecek.
4- Mürşidine  istimdadi râbıta yapacak. Sanki mürşidi yanında gibi olacak. Ondan istimdat taleb edecek. Bu istimdatla Mürşidi ona şefkat, merhamet etsin ki; zikirde huzurlu olsun.
5-  Mürşidine yaptığı istimdadın, hakiki olarak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den olduğunu bilecek.  Çünkü mürşid, peygamberle mürid arasında vasıtadır.

B- Zikir Halindeki 12 Âdâb:
1- Bir yerde oturması. Namazda oturduğu gibi âdâb üzere. 
2- Günlük virdini çekerken kıbleye doğru dönmesi gerekir. 
3- Temiz olması, elbiselerinin güzel kokulu olması lazımdır.
4- Elbiseleri helal yoldan alınmış olmalı.
5- Üzerine örtü örtmeli.
6- Gözlerini kapatmalı.
7- Mürşidini yanında hazır edecek. (râbıta yapacak).
8- Zikrinde sadık olacak.
9- İhlaslı olacak. Ameli sıddıkin makamına ulaşacak       şekilde sadık olacak. Sırf Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için zikir yapacak.
10- Yaptığı zikirden dolayı bir hal olduğu zaman mürşidine söyleyecek. 
11- Kalbi ile zikrin manasını düşünecek. Yani; Allah ile beraber olduğunu idrak edecek.
12- Kalbi Allah-u Zülcelal'den hariç her şeyden  uzaklaştıracak ve kalben Allah'a bağlanacak.

C- Zikirden Sonraki  Üç Âdâb:
1- Huzur ve huşu içinde kalbi Allah-u Zülcelal'den gelecek varidatı bekleyecek. Bazen otuz senelik ibadetten daha fazla varid (feyz bereket) olur. Bazen zühd olur, belaya sabır olur. Bazen korku olur. Bazen muhabbet gelir, Allah-u Zülcelal'e aşık olur. Bir dilenci gibi Allah-u Zülcelal'den gelecek ikramları bekleyecek. 
İmam-ı Gazâli Hazretleri buyuruyor ki:
“Bu varidat için âdâblar vardır. Kul Allah-u Zülcelal'in muktedir olduğunu bilecek. Zikreden şahsın bedeninde sanki bir kıl dahi hareket etmeyecek. Bir kedinin avını beklerken dikkatli olduğu gibi, kişide dikkatli olacak.”   
2- Zikreden kişi kalbinden havatırların hepsini silecek. Sadece Allah-u Zülcelal'in zatını kalpte mülahaza edecek. Kişi ancak bu murakabe ile zikrin semeresini elde edebilir. Bu âdâb olmazsa zikrin semeresini elde edemez. Kendi nefsin zem  eder; yani şöyle der: Ya Rabbi! Ben seni tam layıkıyla zikredemedim, gaflete daldım. Ya Rabbi sen kendi fazlın ve keremin ile kabul et.
3- Zikirden sonra soğuk su içmeyecek. Çünkü; zikir şevk ve hararet verir. Soğuk su ise o harareti söndürür. Bunun için zikir-den sonra soğuk su içmemesi lazımdır.
Zikreden kimse, zikirden sonra üç âdâbın üzerinde halis olarak durması lazımdır. Ancak bunlarla zikrin neticesi meydana gelir.   
Zikir kalbin anahtarıdır. Onu terk etmek doğru değildir. Velevki gafletle çekilse dahi. Çünkü Allah-u Teala ayet-i           kerimede şöyle buyuruyor:
"Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, hep Allah'ı  zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler." (Al-i İmran; 190-191)
Zikir kişinin üzerinde hal olduğu zaman Allah'ın  ismi o kişinin ruhuna karşı maşuk olur, mahbub olur.
Hatta şöyle derler: “Zikir eden kişinin başına taş düşmüş, kan onun başından yere dökülürken Allah yazılmıştır.”
İmam Ahmed b. Hanbel'den rivayet olunan bir hadis-i şerifte:
"Herhangi bir cemaat Allah-u Zülcelal'in zikrini yaparsa, sadece O'nun rızasını niyet ederlerse; Allah-u Zülcelal tarafından onlara bir nida gelir:
“Kalkın sıhhat ve afiyet oldunuz, sizin günahlarınız sevaplarla değiştirildi.” (Ramuzu’l-Ehadis:2/386,hd.10)




[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Zikrin Adapları
« Posted on: 17 Ekim 2019, 08:46:51 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Zikrin Adapları rüya tabiri,Zikrin Adapları mekke canlı, Zikrin Adapları kabe canlı yayın, Zikrin Adapları Üç boyutlu kuran oku Zikrin Adapları kuran ı kerim, Zikrin Adapları peygamber kıssaları,Zikrin Adapları ilitam ders soruları, Zikrin Adapları önlisans arapça,
Logged
22 Eylül 2009, 10:39:01
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #1 : 22 Eylül 2009, 10:39:01 »

Maşaallah ne güzel...
Her anımız zikir halinde olmalı Allahu tealanın buyurduğu gibi

"Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, hep Allah'ı  zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler." (Al-i İmran; 190-191)

Bu zikre devamda nefsimizi terbiye etmemizi sağlar

Allah c.c. razı olsun hocam...

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
07 Haziran 2011, 02:26:58
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« Yanıtla #2 : 07 Haziran 2011, 02:26:58 »

Esselamu aleykum , Subhanallah ne güzellik kalpten zikir ve adaplarina göre yapanlardan oluruz insaallah gönül sürur la doldu Rabbim (c.c.) razı olsun hocam.Fi emanillah.
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
30 Kasım 2012, 17:57:08
muhsin iyi

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 87


« Yanıtla #3 : 30 Kasım 2012, 17:57:08 »

Zikirde Amaç (Gaye, Hedef, Niyet) Nedir?
Bir hocanın kitabında şunu okudum. Düşüncesini eleştirdiğim, hatta karşı olduğum için değil de pek çok taraftarı, seveni olduğu ve onları da manevi olarak yaralamamak için hocanın adını vermek istemiyorum: ‘Allah Allah… diye zikirde gaye, tefekkürdür. Çünkü tefekkür en büyük ibadettir. Peygamberimiz (s.a.s) bir saatlik tefekkürün bir yıllık ibadete denk olduğunu söylemiştir…’ Bir sofi düşünün ki, bu tefekkür öncesinde en az beş bin kez kalbinden ‘Allah’ diye zikredecek. Sonra da Allah üzerinde düşünecek. Gerçi hiç kimse Allah’ın zatı üzerinde düşünemez. Bu hadis-i şerifle yasaklanmıştır. (Ama Allah’ın zatının huzurunda olma duygusu (ihsan), yani murakabe başka bir konudur. Bu tasavvufun gayelerinden birisidir.) Bu sofi hak yolda olaraktan Allah’ın sıfatları, güzel isimleri, varlıklar üzerinde tecelli eden manaları üzerinde düşünsün, kabul edelim. Size soruyorum, bunun için zikir yapması mı daha uygun olur, yoksa bu yolda yani tefekkür sahasında yazılmış kitapları okuması mı? Elbette düşünce kafayla yapıldığına göre bu yolda yazılmış kitaplar daha yararlı olur. Kaldı ki, sofi için tefekkür ihmal edilmemesi gereken bir ibadetse de onun asıl büyük derdi, gayesi Allah (c.c.) aşkıdır (muhabbetullahtır). Allah zikrindeki asıl gaye, kalpte Allah muhabbetini uyandırmak, geliştirmektir.

Elbette insanlar çeşit çeşittir. Tuttukları yol da bu açıdan büyük bir farklılık göstermektedir. İnsanların büyük çoğunluğu Allah’ı zikrederken sevap kazanma, ahrette cezadan kurtulma, cennete girme… gayelerini güderler. Bunlar yanlış şeyler değildir. Hatta övülecek hasletlerdir. Herkesin bu niyetlerle çekebileceği kadar bir zikir edinmesini tavsiye ederiz. Ben şahsen pek çok Müslüman’ın bu tür niyetlerle kendi kendilerine değişik zikirler edindiğine ve bunları şu kadar yıldan beri çekiyoruz dediklerine tanık oldum. Bundan daha güzel bir şey mi olur?.. Seneler bizi toprağa, kabre doğru yaklaştırıyor, böyle kişiler de yarın kabirde, ahrette kendilerine lazım olacak sermayelerine bir şeyler katıyorlar. Geçen zamanı, belli sayıda değişik zikirleri kendilerine günlük virt edinmekle lehlerine kullanmaktadırlar. Ama bu ebrarın (iyilerin, kitabı sağ tarafından verilecek olanların) yoludur. Mukarrebun (Allah’a yakın) olanların yolunda sadece Allah aşkı ve O’nun rızası için zikir yapılır. Sofinin de zikirdeki gayesi bu olmalıdır. Yoksa tasavvuf yolunda olması mümkün değildir.

Bilindiği üzere Vakıa suresinde cennetlikler iki gruba ayrılmışlardır: Eshabu’l-Yemin (Kitabı sağ tarafından verilecekler, ebrar), Es-Sabikunlar (İmanda ve amelde öne geçenler, daha doğrusu Allah aşkında ve rızasını elde etmede önde olanlar, mukarrebun) olmak üzere. İyiler, cennette yükseltilmiş döşeklerde otururken ileri geçenler, değerli mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler (bk. Vakıa suresi, 15,34). Elbette bu iki grup cennette olmakla büyük bir ikrama nail olmuştur. Ama bunların cennette birbirinden ayrılan dereceleri ve makamları vardır.

Nasıl bir deli aynı kelimeyi yüzlerce, binlerce kez söylerse sofi de ilahi aşkla, muhabbetle zikre yaklaşmalı, ‘Allah’ kelimesini mübarek bir delilikle veya şevkle söylemelidir. Bunda Allah’ın (c.c.) rızası dışında başka bir gaye gözetmemelidir. Zaten Nakşibendiyye tarikatında her yüz ‘Allah’ kelimesini zikirden sonra söylenilen (bazgeşt), ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ cümlesi de zikirde gaye olan bu aşk halinin rotasını vermektedir.

Nefis, şeytanlar zikri her zaman bulandırırlar. Onu dünyevi bir gaye için çekme yoluna sevk edebilirler. Bu elbette büyük bir yanlışlıktır. İnsanın ahretteki nasibini yok edebilecek büyük bir hatadır. Zira yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).” Zikrin tabiatında bir aşk hali, bir muhabbet zaten vardır. Yani insan zikir çekerken büyük bir duygu ve coşku seline istemese de kapılmaktadır. Düşünün, böyle kalbinde dünyevi bir gaye ile zikreden insanın halini. Ne kadar çirkin bir duruma düşmektedir. Elbette dualarımızda ahreti unutmamak şartıyla Allah’tan dünyalık şeyleri de isteyebiliriz. Bu meşrudur. Ama biz burada zikirde amaçta dünyalık şeyleri istemenin yanlışlığına değiniyoruz. Hele hele bir insan zikrin sağladığı bu aşk ve muhabbet duygusu ile dünyaya yönelirse dini açıdan manzara ne kadar korkunç olur!

Tabii sofi için en büyük tehlike başkadır. Zikirde sevap kazanma, cehennemden kurtulma, cenneti isteme… gibi gayelere düşebilir. Elbette bunlar meşru isteklerdir. Bu amaçlarla zikir çeken insanlar yanlış yolda değillerdir. Bilakis doğru yoldadırlar. Çünkü sonuçta bu meşru istekleri Allah’ın rızası dışına çıkmamaktadır.  Ama bunlara sofi denmez. Bu, tasavvuf yolu değildir.  Sofinin çıtası yüksektir. O Allah aşkını ve rızasını talep etmektedir. Bunlara, yani sevap kazanma, cehennem korkusu, cennet aşkına takılan sofinin gayesine ulaşması ise imkânsızdır. Hâlbuki Allah aşkı ve rızası elde edildiğinde sevap kazanma, cehennemden kurulma, cenneti kazanma gibi endişelerin bir manası kalmayacaktır. Böyle bir kul Allah (c.c.) indinde büyük ikramlara nail olacaktır. Dahası Allah dostu (veli) mevkisine çıkacaktır. Tabii tüm bunların elde edilebilmesi için sofiye öncelikle bir mürşid-i kâmilin rehberliği ve rabıtasına ihtiyaç vardır.

Sofi için zikirde en büyük tehlike ise, manevi hal ve makam elde etme, keramet sahibi olma isteğidir. Bu istekler saniyede olan şeylerdir. Çünkü kalp hadis-i şerifte de belirtildiği üzere saniyede halden hale girer, değişir. Onu bir yolda tutmak kolay değildir. Sofi bu cümle ile, yani  ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ diyerek hemen zikrini rotasına sokmalıdır. Nefis ve şeytanların telkinlerini boşa çıkarmalı, zikri Allah aşkı ve rızası için çektiğini belli bir sayıdan sonra hafif bir sesle yinelemelidir. Şeytanın ve nefsin bu tür vesveselerini sindirmelidir. Bu son durum, halleri yaşayan sofiler için mukadderdir. Yani sofinin zikir sırasında her saniye bu tehlikeye düşmemesi şaşılacak bir şeydir. Sofinin kalbini her yüz tane ‘Allah’ zikrinden sonra rotaya sokması zaruret halini alır. Bu cümle olmadan zikir gayesine uygun olarak çekilemez. Başka bir noktaya kayar. Nefsin ve şeytanların vesveseleri ile bozulur.

Biz nefsin ve şeytanların saniyelik vesveseleri ile zikirde gaye olan ilahi aşkın ve Allah rızasının bulanacağını, berraklığını yitireceğini belirtirken ilgili hoca zikrin yolunu tamamen şaşırtmaktadır. Daha başta onu başka bir mecraya kanalize etmektedir.  Bu hocanın tasavvuf ve tarikat yolunda önde gelen isimlerden birisi olarak tanınması ise akıl almaz bir şeydir.

Peygamberimiz (s.a.s) ‘Bir saatlik tefekkür bir yıllık ibadete denktir.’ demiştir. Ama başka bir hadis-i şerifinde   ‘Kalpteki bir cezbe hali, insan ve cinlerin bütün hayırlı amellerinden üstündür.’ diye buyurmuşlardır. Kaldı ki sofinin derdi mütefekkir (düşünür) olmak değildir. İlahi aşkı yaşamaktır. Biz elbette birini diğerinden üstün görme gibi bir yol tutmuyoruz. Sadece zikirdeki gayenin saptırılmasına itiraz ediyoruz. Bu apaçık bir aldatmaca, kandırmaca, en hafifinden sofiyi başka bir yola sokmadır.
 
Başka bir hoca ise zikirde gayenin murakabeye ulaşmak olduğunu, murakabe derslerinde zikre gerek kalmadığını söylemektedir. Hâlbuki böyle bir şey yoktur. Murakabe derslerinde zaman endişesi nedeniyle zikir dersleri biraz azaltılsa da zikrin tamamen terk edilmesi doğru değildir. Zira sultani zikrin (bedenin her hücresinin Allah diye titremesi) oluşması ve devamı için zikre ihtiyaç hayat boyu sürer. Bu zikir olmadan bir sofinin, hatta bir mürşidin şeytanların hücumlarından korunması mümkün değildir.

Zikir ile amaçlanan gaye ilahi aşk ve Allah rızasıdır. Bu gayeyi en güzel şekilde varlık âlemi göstermektedir. Öyle ki fena (yok olma) halinin güzelliği ile ileri derecedeki bir sofi adeta yaşarken ölümden sonraki halini yaşamaktadır. Toprak olmuş bedeni tüm varlık âlemi ile Allah’ı (c.c.) zikretmektedir:  “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih  eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”

‘Biz emaneti göklere, yere, dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahildir. (Ahzab suresi, 72)’ Tefsirlerde yukarıda söz konusu edilen ‘emanet’in insana yüce Allah (c.c.) tarafından verilen ruh olduğu belirtilmektedir. Burada anlatılan, tasvir edilen durum bir haldir. Yoksa dinlemekten, konuşmaktan, düşünmekten, irade sahibi olmaktan uzak olan dağlarla, yerlerle, göklerle yüce Allah’ın (c.c.) bizim anladığımız manada bir iletişimi gerçekleşmemiştir. Soğuktan tiril tiril titreyen, çok üşüdüğü yüzünden, gözlerinden,  ellerinden belli olan bir insanın hal dili ile bize yaşadıklarını anlatması gibi dağlar, yerler, gökler de Allah’ın onlara sunacağı emaneti karşısında hal dili ile bir tavır takınmışlardır. Yüce Allah (c.c.) yukarıdaki ayette bu varlıkların sunduğu emanet karşısında tavırlarındaki hal dilini konu edinmiştir.

Dağların, yerlerin, göklerin emanete (ruh sahibi olmaya) karşı tavır almalarının nedeni, zikirden geri kalma kaygı ve korkusudur.

Dağlar, yerler ve gökler daim zikir halindedirler. Aslında dağlar ile yerler birdir. Allah’ın azametine dikkat çektiği için yerlerin en yüksek noktaları olan dağlarla vurgu yapılmıştır. Burada yerlerle dağlarla kastedilen dünyadır. Gökler ile de bütün gök cisimleri, gezegenler, yıldızlar işaret edilmiştir. Onların, yani dünyanın, gezegenlerin, yıldızların emaneti yüklenmeye yanaşmamaları bu büyük vazifeyi (yani zikri) ihmal sadedindeki kaygıları ve ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
08 Ocak 2013, 14:09:18
muhsin iyi

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 87


« Yanıtla #4 : 08 Ocak 2013, 14:09:18 »

Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu   
Bir insan bir şeyleri yaparken bunların neye hizmet ettiğini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunları iyi bilmek lazım. Yoksa gözü kapalı kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve işin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir. Bunun dışında başka bir fayda umulmaz. Bu işin bir yönü.  Ama nasıl meyvesiz bir ağaç pek makbul değilse, yani insanlar ağaçları bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazı beklentileri vardır. Zikir nefis ağacını büyütür, yeşertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlı durumda olan insanı olgunlaştırır. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çıkartır. Yoksa yüce Allah’ın (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. İbadetler insanlara dünya ve ahret hayatları için yarar sağlarlar. Kısacası zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanları da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

   Zikir nefse nasıl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamları vardır: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

   Elimde bir zamanlar Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardı. Bir arkadaşım eline aldı. Şöyle bir ‘İçindekiler’ kısmına baktı. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarını aşmak mı gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kısaca anlatır mısın?’ dedi. Ben de birer cümle ile aşağı yukarı şunları söyledim: İşte, emmare nefis her türlü kötülüğü işleyebilecek bir türdedir. İslami ölçüleri olmayan kişiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliği tövbe etmiş olması, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanında züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artık Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluğa erişmiştir. Mutmainne olmuş nefsin en görünen özelliği Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razı olur. Marziyye ise Allah’ın (c.c.) insandan razı olduğu bir makamdır. Kamilede ise nefis Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış,  her türlü üstün ahlak ve faziletler kendisine huy olmuş durumdadır. Arkadaşım küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mı? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarını aşarım.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiği ile veya hayal dünyasında birkaç dakikada uzayın derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iş o kadar kolay ve çabuk gerçekleşmez. Çünkü nefis kolay kolay değişmez. Düşüncelerle nefis makamları aşılmaz. Nefis yaşantıyla değişebilir. Bu da çok uzun bir zamanı ve çalışmayı alır. Baksanıza insanlar bir suç işlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacağı dille eğitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazı nimetlerden mahrum bırakılarak cezaevlerine konulmakta, ıslahlarına çalışılmaktadır.

   Nefsi adam etmek kolay değildir. Halvetiyye tarikatında pek zikre değer verilmezdi. Adı üstünde onlar halvete (yalnız başına kalmaya, bırakılmaya) önem verirlerdi. Bunun için müritleri sık sık halvete alırlardı. Kırk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alırdı. Seneler sonra bazıları bir bakarlardı geriye, masallardaki söyleyişteki gibi ‘bir arpa boyu yol almış’ olurlardı. Yani nefisleri pek değişmemiş olurdu.

   İmam-ı Rabbaniye göre nefsin değişmesi demek, usul-i aşeredeki hususları nefse karakter olarak yerleştirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Tabii bu usuli aşeredeki hususlar nefis makamlarında kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlıktan çıkmıştır. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis işlediği günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaşmıştır. Bu makamdaki nefis sahibi yaşlandıkça o hayvana daha çok benzemeye başlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Şayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haşr olacağı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diğer hususlar ise biraz cılız olarak vardır. Nefs-i mülhimede tövbenin yanında züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmıştır. Diğer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kıvama ulaşamamıştır. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanında tevekkül bir elbise gibi kişinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmişlerdir. Diğer ahlaki vasıflar da yavaş yavaş güçlenmeye, kendisini göstermeye başlamıştır. Raziyye de ise usuli aşere aşağı yukarı tamamen kişinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiştir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleşmiş, derinleşmiş ve nefsin ayrılmaz parçaları, karakter unsurları haline gelmişlerdir. 

Gerçekten bu usuli aşere nimetleri ruhani birer elbise gibidirler. Müslüman’ı güzelleştirirler. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazılarında biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye başlar. Sayıları arttıkça ve belirginlik kazandıkça bu manada daha bir açıklıkla okunurlar ve o kişiyi daha bir güzelleştirirler. İnsanlar böyle kişilerden etkilenirler ama neden etkilendiğini pek bilmezler.

Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakınları da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düşmanlık gösterenlerle dostluk kurmayanları yüce Allah (c.c.)  övdükten sonra onları bir ruh ile destekleyeceğini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kişilerin nefislerini güzelleştirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayım. Bu ruhani elbise de usuli aşeredeki nimetlerden bir kaçı olsa gerektir.

Muhyiddin İbn-i Arabi iki yüzdenden fazla şeyhten istifade ettiğini belirtmektedir. Tevekkül bahsinde maruf olan bir şeyhten yararlanmak için birkaç yıl hizmetine girmiştir. Oysa bize kalsa tevekkülü birkaç kitaptan öğrenme yolunu tutardık.

Peki, bir insan Nakşibendiyye tarikatına mensupsa ne olacak? Zira Nakşibendiyye tarikatı Halvetiyye tarikatı gibi değil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek öyle nafile oruçlara rağbet ederler. Nefsi pek sıkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiği zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiği zaman nefy ü ispat zikrine sıra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardır? İşte ben bu yazıyı bunun için yazdım. Yazının başında da bu noktayı ima eden sorular sormuştum. Ama tabii buraya kadar bir girişten sonra ancak başa dönebildik. Zira konuya yabancı kişilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

Elbette zikir Allah rızası için çekilir ama zikrin nefse dönük yararları da olduğu kuşkusuzdur. Daha doğrusu nasıl ağaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiği değişimdir. Bu değişimlere nefis makamları dendiğini, nefsin de bu değişimleri usuli aşerede belirtilen hususları, yani ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiğini belittik. Evet, bir Nakşibendiyye tarikatındaki mürit nasıl gizli zikirle bu değişimi nefsinde gerçekleştirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarının üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasıl bir değişim olmakta, süreç nasıl işlemektedir? Kalp ve letaif noktaları ile nefsin nasıl bir ilgisi vardır? Dahası zikrin nefis makamları üzerindeki tesiri nasıl gerçekleşmektedir?

Kalp ve letaif noktaları ruhun adeta duyu organları mesabesindedirler. Dahası ruh bu noktalarda zikirle işlemeye, çalışmaya başladığında gelişmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadır. Yani kalp ve letaif noktaları ile nefsin doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Kalp ve letaif noktaları zikirle çalışmaya, işlemeye başladığında ortaya nur ve feyz çıkmaktadır. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh geliştikçe ve olgunlaştıkça önce nefsin ve şeytanların boyunduruğundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye başlamaktadır.

 İşte nefis makamları ve usuli aşere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla gelişip olgunlaşırken nefis de bu nefis makamlarını, daha doğrusu usuli aşeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadır. Adeta bedende ekmeğin, suyun enerjiye veya yağa dönüşmesi gibi bir durum yaşanmakta.

Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aşereyi oluşturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumları mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çıkmaktadırlar. Dolayısıyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan tıpkı aynadaki görüntü gibi nefse yansımakta, orada boy göstermekte, yerleşmektedir. Tabii nefsin değişimi uzun bir zamanı aldığı ve bu yansımanın nefse adam akıllı etkisi için yoğun çalışma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoğurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadır.   

Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktaları üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaşmak istiyordum.

Bilindiği üzere başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memeni...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &