ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Tasavvuf Nedir ?  > Nefs Mücadelesi > Dünyanın Kötülüğü
Sayfa: [1] 2 3 4   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Dünyanın Kötülüğü  (Okunma Sayısı 4651 defa)
11 Aralık 2007, 05:05:32
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 11 Aralık 2007, 05:05:32 »



Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:               "(Ey kavmim) Beni yaratana bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim? Siz de hep O'na döndürüleceksiniz." (Yasin; 22)
Kur'an-ı Kerim, bütün insanlara ibret olmalıdır. Bu ayet-i kerime İsa aleyhisselam zamanında, salih kullardan Habib-i Neccar isminde bir zat hakkında inmiştir.
İsa aleyhisselam, Antakya halkına elçiler gönderdi, bunlar müşrik idiler. Allah-u Zülcelal'i tanımayıp putlara ibadet ediyorlardı.           Habib-i Neccar ismindeki bir zat, gizlice iman etmişti. Bu elçiler, inkar edildiği zaman, o zat geldi ve halkına şöyle söyledi:
"Bu elçiler sizden bir ücret istiyorlar mı?" Onlar şöyle dediler:
"Hayır, ücretsiz olarak, bize söyleyip hidayete çağırıyorlar." Habib-i Neccar:
"Öyleyse, niçin onlara tabi olmuyorsunuz?" dediğinde, ona  zulmetmeye başladılar. "Sen onlara iman mı ettin?" deyip onu taşlayarak, eziyet ve cefa içinde öldürüp şehit ettiler.
Ruhu daha dünyadan ayrılmadan, Allah-u Zülcelal ona, kıyamet gününde onun için hazırladığı cenneti gösterdi. O anda, onun için ne dediğini, Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede bize şöyle bildirmektedir:
"...Keşke kavmim, Allah'ın bana neler ikram ettiğini bilselerdi." (Yasin; 26)
İşte, bu ayet-i kerimeyi okuyarak, Allah'ın kendisine ikramını bilmeleri durumunda, müslüman olacaklarını düşündü. İnsan durup bir düşünürse, Habib de öldü, o zaman ona zulmeden insanlar da öldü. Fakat Habib nereye gitti, onlar nereye...
İçinde yaşadığımız zaman da aynen Habib'in yaşadığı zaman gibidir. Kim Allah-u Zülcelal'a samimi olarak yönelirse, Habib'e verdiğini ona da verecektir. Kim Allah'a düşmanlık yaparsa, Allah-u Zülcelal, onlara verdiği azabı, onlara da verecektir. Nitekim ayet-i kerimede onlara verilen azap hakkında şöyle buyrulmuştur:
"Sadece korkunç bir ses oldu. Onlar da hemen sönüverdiler." (Yasin; 29)
Bunlar Habib'i şehit edince, Cebrail aleyhisselam onların memleketini alt üst ederek, hepsini helak etti.
Dünyada helak oldukları gibi, Allah-u Zülcelal, kıyamet gününde de onlara nice azaplar verecektir. Dünya, insan için çok büyük bir düşman olduğu gibi salih amel yapması için de çok büyük bir fırsattır.
İnsanın zahiri vücudunda nasıl hayat varsa ki, dünya işlerini onunla yapar, vücudundaki hayatı, sağlığı kötü olduğunda, çok hasta olduğunda, bir şey yapmaya kuvveti kalmazsa; insanın manevi olarak da bir hayatı vardır.
Zahiri, vücuttan ayrı olan bu manevi hayat da hasta olur. Bu zahiri beden, nasıl ruhla hayatta kalıyorsa, manevi insan da imanla hayatta kalır. İnsan kafir olduğu zaman, o manevi insan ölür. Bunu şöyle de söylenebilir: İnsan kafir olduğunda, manen ölmüştür.
Hasta olduğumuzda nasıl doktora gidiyoruz ve doktor da bizi tedavi ediyor, Allah onun ilacını vesile kılıp bizi sıhhate kavuşturu-yor, biz de dünyevi işlerimizi yapmakta kuvvet buluyor isek; bu manevi olan insanın, ahiret insanının sağlığı da ibadet ve taatle, Allah'a kulluk yapmaktadır.
İnsan Allah'a itaat etmediği zaman, sağlığını kaybeder. Daha ne namaz kılabilir, ne zikir yapabilir, git gide küfre, Allah'ı inkara bile yaklaşır! Peki, o manevi insan niçin hasta oluyor? Cevabı çok basit, günah işlemekle...
Allah Zülcelal insanın kalbini, cam gibi saf, boş bir kağıt kadar beyaz yaratmıştır. İnsan bir günah işlediğinde, hemen o günahtan tevbe ederse, o günah kalbin üzerinde bir iz bırakmaz.
Tevbe etmezse, günah kalbin üzerinde siyah bir nokta bırakır. Bir günah daha yapıp yine tevbe etmezse, kalbin üzerine bir siyah nokta daha gelir. Bu şekilde, günahların bıraktığı noktalar, bütün kalbi kaplar, karartır. Kalp kapandığı, karardığı zaman da vücutta sağlık kalmaz, manevi insan; hasta, ölmek üzere olan bir kimse gibi olur. İnsan ölüm esnasında, sekaratta, nasıl dünyası için artık bir faydası yoksa, manevi insan da çok hasta olduğunda veya sekerattayken, kendi ahireti için bir kazanç sahibi olamaz.
Gördüğünüz gibi, günahlarla manevi insanı hasta ettiğimiz zaman, ahiretimizi de perişan etmiş oluyoruz. O manevi insanın uyanması, yeniden kuvvet ve sıhhat bulması, ancak Allah'ın zikriyledir. Allah'ın adının çokça anılmasıyladır.
Bu konuda Kur'an-ı Kerim'deki bir ayet çok açık ve nettir:
"Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra'd; 28)
Daha önce söylenildiği gibi, manevi insanın uykusu ve hasta olması da gaflet ve günahlar sebebiyledir.
Musa aleyhisselam, Tur-i Sina'ya, Allah-u Zülcelal ile konuşmaya giderken, bir insan keyiften nasıl oynuyorsa, o da Peygamber olduğu halde, Allah aşkıyla öyle keyifleniyor, cezbeleniyordu. Çünkü Allah'a aşık idi. İnsanın da Allah'a aşık olması lazımdır.
Anlatıldığına göre İbn-i Abbas radıyallahu anh şöyle demiştir:
"Kıyamet günü, dünya kır saçlı, gök gözlü, sırıtık dişli, müptezel davranışlı ve gören herkesin tiksineceği bir acuze (yaşlı kadın) kılığında Allah'ın huzuruna çıkarılır ve insanlara gösterilerek: "Bunu tanıyormusunuz?" diye sorulur. İnsanlar:
"O'nu tanımaktan Allah'a sığınırız." diye cevap verirler. Bunun üzerine onlara denir ki:
"İşte bu kendisi ile böbürlendiğiniz ve uğruna birbirinizin kanını döktüğünüz dünyadır."
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Dünya ve içindekiler lanetlenmiştir. Yalnızca Allah için olanlar müstesnâ!" (Tirmizi, İbn Mace)
Camii, ilim meclisleri gibi kutsal yerler de dünyadandır, sadaka vermek de dünya malıyladır, fakat bunlar mel'un değildir. Çünkü bunlar, Allah içindir.
Nice insanlar vardır ki, dünya ile cenneti satın alırlar. Dünyanın malı-mülkü, debdebesi onları Allah'tan uzaklaştırmaz. Bilakis Allah'a yaklaştırır. Dünya, insanı cehenneme sürükleyen şeylerdir.
Deniz kenarlarında çıplak gezmek, pis işlerle uğraşmak, içki içmek, kumar oynamak, ticaretle meşgul iken ibadeti terk etmek ve benzeri şeyler dünyadır. İşte bu dünya, kıyamet gününde insanın başına bela olacaktır.
İbn Abbas radıyallahu anh'dan rivayetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
"Allah-u Zülcelal, Musa'ya üç günde yüz kırk bin kelime ile hitap etti (konuştu). Musa insanların konuşmalarını dinleyince, kulağına gelen Allah Kelamının yanında kulların sözleri çok basit kaldı ona sıkıntı verdi. Allah'ın Musa'ya vahyettiği sözlerde şunlar yazılıdır:
"Ya Musa! İbadet yapanlar zühd ile (dünyaya muhabbet etmemek ile) olduğu kadar hiçbir amelle bana yaklaşamazlar. Bana yaklaşmak isteyenler, onlara haram kıldığım şeylerden kaçınmakla yaklaşırlar. Hiç kimse de bana ta'zim ederek (saygı göstererek) ve azabımdan korkarak ağlamasıyla olduğu kadar, hiçbir amelle kulluk edemez." Bunları dinleyen Musa aleyhisselam:
"Ey bütün yaratıkların Rabbi! Ahiret gününde tek söz sahibi! Ey azamet ve lütuf sahibi! O kullarına neler hazırladın? Onlara ne mükafatlar vereceksin?" diye sordu. Allah-u Zülcelal de şöyle cevap verdi:
"Zahidlere (dünyaya muhabbet etmeyenlere) cennetimi verdim. Orada diledikleri yerlerde kalırlar. Kendilerine haram kıldığım şeylerden sakınanları ise kıyamet gününde bütün kullarımı hesaba çektiğim vakit, onlara olan sevgim, merhamet ve lütfumdan dolayı hesaba çekmeden cennete koyarım. Azabımdan korkup ağlayanlar ve bana saygı gösterenler için cennette yüce yerler vardır. Onların makamına başkaları ulaşamazlar." (Taberani, Ebu Nuaym)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
"Dünya sevgisini kalbine indirmeyen kimseyi gördüğünüzde ona yaklaşın. Onunla dost olun. Çünkü ona hikmet verilir. (Siz de irşad olunursunuz.)" (Ebu Ya'la)
Adamın birisi, salih kullardan bir topluluğa gidip:
"Ben ne kadar ibadet yapıyorsam da bir lezzet alamıyorum." diye dert yanmış, çare istemiş. Ona:
"Her halde, senin kalbinde şeytanın kızı var!" demişler. Zavallı adam:
"Bu nasıl olur?" diye hayretle sormuş. Sonunda, kendisine içinde bulunduğu durumu teşbih yollu, şöyle açıklamışlar:
"Dünya şeytanın kızıdır. Kim dünyayla evlenirse, elbette şeytan, kızının yanına gelecektir. Sen şeytanın kızını, yani dünyayı kalbine koyduğun için o da kendi kızını ziyaret maksadıyla senin kalbine geliyor. O lanetlenmiş şeytan, oraya geldiği için de sen ibadetten zevk alamıyorsun. Halbuki, sen dünya sevgisini kalbine koysan da koymasan da dünyalığın ne artar, ne eksilir. Yani, dünyayı sevmen, dünyalığını artırmaz."
Gerçekten de dünya sevgisini kalpten silmek lazımdır. Her derdin bir devası bulunduğu gibi bunun da bir çaresi vardır.
Dünya sevgisi, kişinin kalbine geldiği zaman, Allah'a sığınarak;
"Ya Rabbi! Beni bundan kurtar, bu hâli benden al! Ben senin sevgini, senin muhabbetini istiyorum." diyerek Allah'a yalvarmalıdır. Allah-u Zülcelal mert ve cömert olduğu için onun kalbinden dünya sevgisini silecek; eline de bol miktarda dünyalık verecektir İnşaallah.
Elimize aldığımız, yemek dolu bir tabağı, düz bir zemine koyduğumuzda nasıl içindeki yemek yere dökülmez, tabağı yan tuttuğumuzda ise yemek dökülürse; biz de kalbimizi Allah'ın rahmetine, ihsanına, bağışlamasına o şekilde dümdüz bir şekilde açmalıyız. Eğer kalbimizi Allah'ın huzurunda, ıslah olmamız için O'na dümdüz açmazsak, O'nun rızasını, feyzini elde edemeyiz. Çünkü o bize değil, biz O'na muhtacız.
Bazı insanlar, seytan onları aldattığı için şöyle diyorlar:
"Eğer benim kaderimde olsaydı, namaz kılacak, zekat verecek, ibadet edecektim. Takdir edilmediği için yapamıyorum. Ben ne yapayım, elimden bir şey gelmez."
Bu çok yanlış bir düşüncedir. Allah-u Zülcelal insana cüz-i ihtiyari, seçme kuvveti vermiştir. Yani ibadet edip etmemek, insanın kendi isteğine bağlıdır. Dolayısıyla insan:
"Benim ibadet etmemi, Allah taktir etmediği için ben ibadet yapmıyorum, O'nun emir ve yasaklarına karşı kayıtsız kalıyorum, içimden gelmiyor." diyemez.
Bu nefis ve şeytanın insana apaçık bir oyunudur. Allah-u Zülcelal insanı, ibadet ve imanda serbest bıraktığı, inanıp inanmamak, yapıp yapmamak insanın elinde olduğu...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.032


View Profile
Re: Dünyanın Kötülüğü
« Posted on: 19 Nisan 2019, 12:15:18 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Dünyanın Kötülüğü rüya tabiri,Dünyanın Kötülüğü mekke canlı, Dünyanın Kötülüğü kabe canlı yayın, Dünyanın Kötülüğü Üç boyutlu kuran oku Dünyanın Kötülüğü kuran ı kerim, Dünyanın Kötülüğü peygamber kıssaları,Dünyanın Kötülüğü ilitam ders soruları, Dünyanın Kötülüğü önlisans arapça,
Logged
29 Eylül 2009, 16:07:49
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #1 : 29 Eylül 2009, 16:07:49 »

Amin...Amin...Amin...
Allah razı osun hocam çok güzel bir konuydu büyük bir zevk ve iştiyakla okudum
Dünyaya ahiretin tarlası olarak bakmalıyız ve ahirette ektiklerimizi biçeceğimizi bilmeliyiz
Kısaca dünyayı ahiret yurdunu kazanma vesilesi kılmalıyız
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
13 Haziran 2011, 03:36:43
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« Yanıtla #2 : 13 Haziran 2011, 03:36:43 »

Esselamu aleykum ; amin amin amin ecmain insaallah dikkat etmemiz gerekenler açık şekilde anlatılmış Allah'a samimi olarak yönelip dunya sevgisini gönülde yer etmemesi için dua etmeliyiz Mali , eşi , evladi ve dostu emanet olarak görmek gerekli.Rabbim razı olsun hocam bu konuları birkere değil birçok kez okumamiz lazım Dua ile..
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
13 Haziran 2011, 11:42:33
Hadice
Tecrübeli Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 5.942


« Yanıtla #3 : 13 Haziran 2011, 11:42:33 »

Ve aleyküm selam..Rabbim bizleri doğru yoldan ayırmasın içimizde dünya sevgisi bırakmasın inş...Allah razı olsun hocam


Dünya sevgisi, kişinin kalbine geldiği zaman, Allah'a sığınarak;
"Ya Rabbi! Beni bundan kurtar, bu hâli benden al! Ben senin sevgini, senin muhabbetini istiyorum."


Amin Amin Amin...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
06 Nisan 2013, 14:10:07
muhsin iyi

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 87


« Yanıtla #4 : 06 Nisan 2013, 14:10:07 »

Zühd, Züht Nedir, Tasavvufta Zühdün Mahiyeti   
 ‘Zühd, Arapça rağbetsiz olmak, yüz çevirmek demektir. ‘ Kuran-ı Kerim’de sadece Yusuf suresinin 20. ayetinde geçer: ‘Onlar Yusuf’a rağbetsiz idiler. Onu az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.’ Yani Hz. Yusuf’u (a.s.) elde tutmak istemiyorlardı. Onu hemen biraz para karşılığında köle olarak elden çıkarmak istediler.  Zühd de Hz. Yusuf (a.s) gibidir. Onu az çok elde edenler, peygamberlere yaraşan bir imana ve ahlaka sahip olabilirler. Ama insanların büyük çoğunluğu zühdün kıymetini bilmezler. Onu hemen dünyalık biraz paraya satarlar. Zühd yerine dünyaya bağlı kalmayı isterler.

   İslam tarihinde hicri üçüncü asırda başlayan tasavvuf, başlangıçta bir zühd hareketi idi. Sahabeler, tabiinler, tebe-i tabiinler içerisinde pek çok kişi ehl-i tasavvuf gibi dünyadan, dünya nimetlerinden yüz çevirmişler, ibadetlere, Allah’ın rızasına yönelmişlerdi.  Özellikle peygamberimiz (s.a.s) döneminde mescidin bitişiğindeki çardaklarda kalan Ashab-ı suffeyi tasavvuf hareketinin başında görebiliriz. Bunlar gecesi gündüzü ibadetlerle geçen, maişet hususunda çalışmayıp Allah’a tevekkül eden kimselerdi.

   Zühd konusu iyi kavrandığı taktirde bundan doğan tasavvuf ve tarikatlar kavram ve olgusu da doğru anlaşılacaktır.

   Dinin ruhu ahrettir. Bütün peygamberler, insanları ahrette ebedi yaşamı cennette geçirmek için hak dinlere davet etmişlerdir. İnsanların hak dinlere girmemesinde en büyük etken, dünya hayatından hiçbir fedakârlıkta bulunmamayı, haram helal demeden dünya hayatından yararlanmayı istemeleridir. Dünya hayatına razı olmaları, onu yeterli görmeleridir. Oysa hak dinler, bunda bir sınırlama getirmiştir. Haram ve helal sınırları ile dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu belirtmişlerdir. Kişi helal ve haram sınırlarına dikkat ettiği anda Müslüman ve mümin unvanlarına hak kazanmaktadır. Helal ve haram sınırları dünyanın sunduğu zevkleri ortadan kaldırmamakta, bunu insan onuruna uygun olarak düzenlemektedirler. Aslında haram olan şeyler, helallere göre hem çok azdır hem de helal olan şeylerden bunları karşılayan nice nimetler vardır. 

   Yüce Allah (c.c.), insanları dünya hayatına, dünyanın zevklerine, nimetlerine değil de ahrete talip olmaya pek çok ayetle teşvik etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
   ‘Ey inananlar! Eş ve çocuklarınızdan bir kısmı size düşmandır. Onlardan sakının… (Tegabün suresi, 14)’
   ‘Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir, imtihan konusudur (Enfal suresi, 28).’
   ‘Dünya hayatı gurur (aldanma) metaından başka bir şey değildir (Al-i İmran suresi, 181).’
   ‘Dünyanın metaı azdır. Ahret ise Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır (Nisa suresi, 77).’
   ‘Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir (En’am suresi, 32).’
   ‘Ahret dururken dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının geçimi ahrete nispetle çok azdır (Tevbe suresi 38).’

Bütün yaşamı Kuran-ı Kerim’i hayatına uygulamak olarak niteleyebileceğimiz peygamberimizin (s.a.s) dünya karşısında ahretin seçilmesi, dünyaya değer verilmemesi hususunda pek çok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan bir kaçı şunlardır:
‘Dünya sevgisi, her kötülüğün başıdır.’
‘Kimin himmet ve kaygısı dünya olursa Allah o kişinin işlerini dağıtır. Fakirliği gözünün önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyalık gelmez. Niyet ve himmeti ahret olanın işlerini Allah toparlar. Gönlüne zenginlik verir. O arkasını dönse de dünya ona gelir.’
‘Dünya sevgisi helake götürür.’
‘Ey Bilal, bu cihandan giderken zengin değil, fakir olarak gitmeye bak!’
‘Allah’ın seni sevmesini istiyorsan dünyada zahid ol.’ 

Tasavvuf ve tarikat yoluna tövbe kapısında girilir. Bu, büyük dış kapıdır. Tövbe günahlardan uzaklaşmaktır. Bu, manevi bir makamdır. Ondan sonra zühd gelir. Kişi tövbe ettikten sonra manevi halleri ve makamları yaşamak ve aşmak için kendisine helal olan şeylerde de bir kısıtlama yaparsa, daha doğrusu bunlara karşı da bir isteksizlik içerisinde bulunursa, vaktini dünya ile ilgili şeyleri talep etmeye ayıracağına ibadetlere ve Allah’ın rızasına verirse böylece zühd sahibi olur. Yoksa fakir kişinin hali zühd değildir. Kişi dünyadan elini çekmişse buna zühd denir. Elde edemiyorsa ona fakir kişi olarak bakmak lazımdır. Çünkü fakir kişinin kalbi dünyayı arzuluyor olabilir. Zühd hali, istek ve irade ile meydana gelmektedir. Fakirlik ise mecburiyetten kaynaklanmaktadır. Fakir insanların genellikle olduğu gibi gönülleri dünya ile dolu olabilir. 

Elbette fakir bir kişinin zühd halini elde etmesi, zühd yolunda manevi derecelere ulaşması varlıklı bir kişiye göre çok daha kolaydır. Zira fakir insanların bunda kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Zengin kişilerin ise en az varlıklarını gönüllerinden çıkarmaları gerekir ki bu da kolay bir şey değildir. Çünkü sermaye, mal mülk insanın kalbini çok meşgul eder. Kalbe milyonlarca damarla bağlı bulunurlar. Dinin özü ise kalpte yer alır. Böyle birisinin zühd sahibi olması şurada dursun ihlâsla ibadetlere ve Allah’a yönelmesi bile kolay kolay gerçekleşemez. Dikkat edilirse tarih boyunca tasavvuf yoluna girenler genellikle sermaye, mal mülk sahipleri değil de kaybedeceği bir şeyleri olmayan fakir kişiler olmuştur.

Zühd, tasavvufun temel kavramlarından birisidir. O yüzden usul-i aşere içerisinde yer alır. Bir insan tasavvuf ve tarikat yoluna girdiğinde nefsini usul-i aşeredeki kavramlarla terbiye ederek manevi makamları kat eder. Nefis bunlarla zinetlenmediği zaman tezkiye olmuş kabul edilemez. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, zühd, uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Zühd, tasavvuf ve tarikat yolunda tövbeden sonra gelir, adeta iç kapıdır. Zühd hali meydana gelmeden kişinin Allah’la başbaşa kalması mümkün değildir.  Böyle birisinin uzlette kalbi hep dünyalık şeylerle meşgul olur. Yine zühd hali gerçekleşmeden eldekine kanaat ve şükür de meydana gelmez. Zira zühde sahip olamayan kişi, dünyaya rağbet eder, tutkuyla ona yapışır. Bunları artırma dertleri ile kanaat ve şükür aklının ucuna bile gelmez veya bu konuda istenilen düzeye ulaşamaz. Zühd kişide hal ve makam seviyesine gelmeden kişinin Allah’a tevekkül etmesi de mümkün değildir. Zira kalpteki dünyalık şeyler, nefsin ve şeytanların vesveseleri sonucu kaybedilebileceği yönündeki kaygılarla kişinin Allah’a gereği şekilde tevekkül etmesine mani olur. Zühdün sağlayacağı huzur ve sükûn halleri gerçekleşmeden kişinin istenilen düzeyde daimi zikre kavuşması ve Hakk’a teveccühte bulunması da imkânsızdır. Bütün bunlar da nefsin Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermesini engeller. Nefis Allah’tan razı olmayınca Allah da kuldan razı olmaz. Dolayısıyla Allah’ın rızasını elde etme yolu olan tasavvuf ve tarikattan beklenen netice gerçekleşmez. Bütün emekler boşa gitmiş olur.

Dikkat edilirse, nefsin en çok zorlandığı husus, zühddür. Tövbe için Allah’ın tehditleri vardır. Kişi korku ile günahlarına tövbe edebilir. Ama zühd kişinin iradesine ve isteğine kalmış bir şeydir. Yaparsa tasavvuf ve tarikat yolunda büyük faydasını görür. Ama kişi, tasavvufta istenilen derecedeki zühd haline ermeden de İslam’ın emir ve yasaklarına dikkat etmek şartıyla kendisini kurtarabilir. Allah’ın rahmetine erebilir.

Haramlardan, şüpheli şeylerden zaten yüz çevirmek gerekir. Bu bir Müslüman’da ve müminde aranan temel bir vasıftır. Zühd değildir. Zühd Allah’ın Müslüman ve müminlere ancak helal ve mubah ettiği şeylere karşı söz konusudur.  Elbette bunun da bir ölçüsü vardır. Yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de bu konuda çeşitli ayetlerle bizlere yol göstermiştir. Bir ölçü vermiştir. Sınır çizmiştir: ‘Sonra bunların peşinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. Kendiliklerinden icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir (Hadid suresi, 27).’

Hıristiyanların Allah’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığın en temel özellikleri ömür boyu evlenmemek, manastırlara çekilmektir. Oysa yüce Allah (c.c.), insanı hem sosyal bir varlık olarak yaratmış hem de cinsel içgüdü ile donatarak evlenmesine zorlamıştır. Evlenmemek zina gibi büyük bir günaha kapı açabilir. Ayrıca kişinin kafasını sürekli cinselliğe takacağı için manevi ilerlemesine de büyük engel teşkil edebilir. Bu durum pek az insan için ancak bir istisna oluşturur. Elbette bunlar da cinsel enerjileri ya yeterli düzeyde olamayan veya cinsel enerjilerini başka sahalara yüceltebilen, örneğin bununla çeşitli ruhsal, zihinsel melekelerin işlemesine imkân oluşturabilen çok idealist kişilerdir. Yoksa insanların büyük çoğunluğu cinsel enerjilerini (şehvetlerini) evlilik yolu ile meşru zeminde tatmin edemedikleri zaman çeşitli sapıklıklara veya zinaya düşebilirler. Dolayısıyla bu yolla zühde girmek doğru değildir. Yukarıdaki ayette de zaten bu durum dolaylı bir şekilde yasaklanmaktadır. Nitekim ömür boyu evlenmemek, cinsel aletlerini kesmek… gibi yollarla kendilerini ibadetlere vermek isteyen sahabelere (Allah onlardan razı olsun) peygamberimiz (s.a.s) izin vermemiştir. Kendi sünnetlerinde evlilik bulunduğunu özellikle belirtmişlerdir. Zühd sahibi kişi, örnek olarak peygamberimizin yaşantısını (sünnetini) temel olarak almadığı zaman ilgili ayetin muhatabı durumuna düşebilir. Bu işin bir uç noktasıdır.

Zühdde dikkat edilmesi gereken diğ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 4   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &