ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Fatiha Üzerine Mülahazalar
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Fatiha Üzerine Mülahazalar  (Okunma Sayısı 545 defa)
06 Eylül 2010, 16:07:19
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« : 06 Eylül 2010, 16:07:19 »



FATİHA ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

Hikmet Işık


Şimdi, إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ denilip Cenâb-ı Hakk’tan yardım istenildiğinde, insanın gönlündeki hususlar mücerrettir; mutlak ma’nâda bir yardım kasdolunmaktadır. Halbuki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ile bu tecrîd, tayin edilerek müşahhas hâle getirilir. Bu müşahhas ifadenin altında ise şöyle bir talep sezilmektedir: “Meyil, düşünce ve hissiyatımızı hareket ettirip, bizi muradımızın en hayırlı olanına erdir.. ve bizi ilmî, amelî ve nazarî olarak aradığımıza ulaştır. Bizi dünya hayatında sürçtürme ve rızan istikametinde daîm ve kaîm eyle...” Belâgat ilminden az nasibi olan kimse, bu iki âyet arasındaki âhenk ve tenasübü zevkederek, ruhunda derin bir huzur aydınlığına ulaşır ve bu huzur aydınlığında, dileme ve dilenmenin esas mahiyetini kavrar.
Esasen bütün yollar, Allah’tan gelir ve Allah’a gider. Allah’a gitmeyen yol yoktur. Çünkü kâinatta birbirinin içinde, eğri büğrü veya düz bütün yollar, Allah’ın kanunlarının cereyan şeklinden ibarettir. Bir yol vardır içki içilir, bir yol vardır zina edilir, bir yol vardır o yolda insan öldürülür. Bütün bu yollar Allah’ın kanunudur. Ama bu yolların bazısından Allah’ın gazabına, bazısından da Allah’ın rızasına gidilir. Kâinatta, yerine, konuluşuna ve ilgili olduğu şey ve hâdiseye istinad edilen kanunlar vardır. Fakat, ilim adına cehl-i mürekkeb içinde bulunan bazı insanlar, belki de kasdî olarak, aslında kâinatta var olan bu kanunların sadece varlığından haber veren insanlara, bu kanunların mûcidi adını vermişlerdir. Halbuki bütün kâinatın ve kâinattaki kanunların şahâdeti ile kâinatı ve kâinattaki kanun ve hâdiseleri vaz’ ve îcad eden Vaz’-ı Hakîkî ve Mûcid, yalnız ve yalnız Allah’tır (cc). Bu kanunların varlığından haber veren bir insana hiçbir zaman mûcid denemez. Bu, büyük bir hatadır. Esasen kâşif de denemez. İlle de bunlara bir şey demek icâb ediyorsa; o da hatanın en hafifi ve doğruya en yakını yine “kâşif” kelimesi olmalıdır. Çünkü kâinatı bir fabrika halinde kuran, bir saat gibi işlettiren ve tâ ölüme kadar uzayıp giden bu yolu vaz’eden Allah’tır. Niçin insanın başı koptuğu zaman ölüyor? Çünkü bu, Allah’ın bir kanunudur... Kanun, Allah’tan gelir, Allah’a gider. Ama bazısının gelişi Allah’tandır da, gidişi Allah’ın gazabınadır. Ve yine kanun da vardır ki Allah’ın lütfuna gider. Namaz kılma, sadaka verme, iyilik yapma hep birer kanundur ve hepsi Allah’ın rızasına giderler. Öyleyse biz kâinatta hayrın-şerrin, güzelin-çirkinin, insanın içinde hoşnutluk veya burkuntu hasıl eden herşeyin iç içe olduğunu görüyor ve bütün bu iç içe olan şeylerin ötesinde Allah’ın tasarrufunu müşâhede ediyoruz.
“Kanunlar Allah tarafından vaz’edildi” diyor ve bununla şu neticeye varıyoruz: Her hayrın yanında bir şer ve her şerrin yanında bir hayır vardır. Çok kere hayır dediğimiz yolun esasen şerre, şer dediğimizin de bir hayra dayalı olduğunu görürüz. Hayır ve şerrin birbiriyle iç içe olduğu bu kanunları vaz’eden ise Allah’tır. Hırsıza yol gösterme de bir hidâyettir. Ve işte Cenâb-ı Hakk: فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ “Onlar Cehennem yoluna hidâyet edin” (Saffât, 37/23) derken bu ma’nâya işaret buyurmaktadır. Onun içindir ki biz, Cenâb-ı Hakk’tan hidâyet isterken, bu yolun mutlak hayır yol olmasını ve neticede muradımıza ancak bu şartla ulaştırmasını istemiş oluyoruz. Yolun neticesinde bir hayır, ve hayır neticesinde de Allah’ın rızası yoksa, o yol Allah’ın belâsıdır. O yolda giden de Allah’ın belâsına maruz kalır.
İnsanın maddî yapısı çeşitli unsurlardan meydana getirilmiştir. Bu maddeler arasında ilk bakışta hoşa gidenler olduğu gibi, hoşa gitmeyenler de vardır. Fakat bunların hepsi belli bir hikmet ve gâye içindir.. ve bu maddelerden birinin eksikliği, bünyenin güç ve takattan düşmesine sebep teşkil eder. Ancak, bu kadar ehemmiyetli olan bu madde, yukarıda da söylediğimiz gibi, bizim için sevimsiz ve hatta tiksindirici durumda da olabilmektedir. İnsanın maddî yapısı böyle olduğu gibi, ruhî ve mânevî yapısı da böyledir. Evet, insanın bir yönünü meydana getiren his ve duygular arasında, çok sevimsiz ve tiksindirici olanları vardır. Meselâ insana verilen şehvet, öfke ve zaaf buudlu daha birçok duygular, ilk bakışta insanın içinde burkuntu hasıl ederler. Halbuki bunlar, hayrın içine karışmış birtakım şerlerden ibarettir.. ve Allah’ın yarattığı kanunlar dairesi içindeki yolların zarûri malzemeleridir ki, bunlarla bir yere gidilecektir. Eğer gidilecek yerde hayır düşünülüyorsa Allah’ın rızasına, ve eğer şer düşünülüyorsa Allah’ın gazabına gidilir.
Allah, insana bir şehvet duygusu vermiştir. Bu duygu ile kadın erkeğe, erkek de kadına karşı bir alâka duyar. Ve yine insanda, sevme duygusu ve bir mülk edinme duygusu vardır. Diğer bir duygu da öfke.. ve yanlış kullanıldığında milyonlarca insanın sapıtmasına sebep olan akıl... Bütün bunları insana veren Allah’tır.. ve insan, bütün bu duyguları olumsuz yönde de olumlu yönde de kullanabilmektedir. Bu duygular keyfiyette farklılık gösterse bile hayvanlara da verilmiştir. Ancak keyfiyetteki bu farklılık, küçümsenebilecek bir farklılık da değildir. Zira, bu duygular, insanoğlunda insanca, hayvanlarda da hayvancadır. Meselâ, insana verilen duygulara bir had ve sınır konulmadığı halde, hayvanların duygu ve hisleri belli bir sınırla sınırlandırılmıştır. İşte insana verilen bu duyguların bir ifrat, bir de tefrit yönü vardır.
Meselâ; insana hiç şehvet verilmeseydi, o, yemek istemeyecek, uykuya karşı ihtiyaç duymayacak, evlenmeyi düşünmeyecek, karşı cinslere arzu ve iştiyâkı olmayacak ve böylece nesil üremeyecek, dolayısıyla da insanlık tükenip gidecekti. Bir de bu işin ifrat durumu vardır. Bu durumda da insan saldırgandır, sınır tanımaz. Yukarıda geçen hadîs-i şerifte olduğu gibi harama bakan pencereleri açar, perdeleri kaldırır, sınırları aşar, haram dairesi içine girer ve Allah’ın hudutlarını ayaklar altına alır çiğner...
İşte, “şeriat, İslâm, doğru ve mûtedil yol” denilen sırât-ı müstakîm, bütün bu ifrat ve tefritlerden uzak bir orta yoldur. Bu İlâhî nizamı kendisine düstur edinenler de, sırât-ı müstakîm erbabı olarak vasıflandırılır. Kimdir bunlar? Bunlar haramdan tiksinti duyan ve helâle karşı istekli bulunan.. ve haram korkusuyla şüpheli olan şeyleri dahi yer yer terkeden Allah’ın mü’min kullarıdır.
Şehvet duygusunda gösterdikleri orta yol diğer duygularda da aynıdır. Onların dışında bulunanlar da, ya ifrat ya da tefrit içindedirler.
Irz, namus ve bütün mukaddesatı çiğnenirken öfkelenmeyen ve sadece suskun bir tepkiyle olanları sey-reden kimse, öfkenin tefritini yaşıyor demektir. Bir de, herşeye öfkelenen ve her hâdisede fırtına koparan tipler vardır ki, bunlar da işin ifratındadırlar. Halbuki mü’min, öfkelenecek şeylere karşı öfkelenir ve diğer hususlarda sabırlı davranır. Demek ki, eğer bu duygu verilmeseydi, pek büyük şer husule gelecekti... Belki öfke kendisi de şer gibi görünür, fakat bazen, bu şer birçok hayırlara dâyelik yapar. Bu hususta en güzel misâl Allah Resûlü’dür: Bir bedevi gelerek cübbesinin yakasından tutar ve çeker. Allah Resûlü gâyet sakin ve soğukkanlı sorar: “Ne istiyorsun?” Adam küstahca: “Hakkımı!” der. Ve Allah Resûlü (sav) mütebessim bir çehreyle yanındakilere: “Bu adama hakkını verin” buyurur.
Aynı insan, hakkın çiğnendiği ve hakikatin horlandığı bir yerde aslanlar gibi kükrer, o işin üzerine yürür ve hakkı hakim kılacağı âna kadar da dur-otur bilmezdi.
Onun içindir ki bütün vicdanıyla إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Resûller Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Ve bütün vicdanıyla اِهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ diyen yine O’dur. Evet ulvî mahiyetiyle bu işe tam mazhar olan sadece ve sadece Allah Resûlü’dür. Sırât-ı müstakîm erbabı küçük mes’elelerden kızıp öfkelenmez. Ancak, vatanına, dinine, mukaddesatına saldırmalar karşısında da kayıtsız kalamaz. Bu denge bozulup alt üst olduğu zaman sırât-ı müstakîm erbabı ortadan kalkmış demektir. Bu durumda إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyen cemaat da yoktur. Cemaat gibi görünenler de kuru kalabalıktır. Ve öyleyse o cemaat مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ e inanmamıştır ve nimetleriyle yeryüzünü sofra haline getiren, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ı tanımıyor demektir. Dolayısıyla her şeyi terbiyeye doğru sevk eden Âlemlerin Rabbi’nden habersizdir. Netice olarak da onlar, üzerlerinde Allah’ın gözetleyici olduğuna inanıyor sayılmazlar... Evet, sırasıyla ve tek kelime gibi, Fâtiha sûresinin içinde zincirleme olarak bütün bunları rahatlıkla takip edebiliriz...
Bir de akıl gücü vardır. Bu akıl gücünün ifratında diyalektik ve kuru mantık yapılır. Kitleler yanlış yollara sürüklenip götürülür, insanlık dalâlete atılır, yığın yığın yalanlar söylenir.. kitleler de şuursuz, hissiz katı cisimler gibi bunların arkalarından sürüklenir gider. Ta’dil edilmemiş bu mantık, aldatmada kullanılan bir mantıktır. Selim ve insaflı bir mantık sahibi kimse ise “Sözlerimi mihenge vurun; eğer yanlış ve kötü çıktıysa bana havale edin” diyerek gerçek mantığın ne işe yaradığını, mantığın tarik-i müstakîmini ve mantıkta doğru yolu tayin etmektedir. Mantığın bir de tefriti vardır. Evet, en basit mes’eleleri anlamama, akılsızlık ve bunaklık, mantığın tefritidir. Ve mantığın orta şekline gelince; kimseyi aldatmaz, kandırmaz, iyiyi kötü, kötüyü iyi göstermez; nasılsa, hangi fıtrata sahipse öyle görünmeye çalışır. Bu da mü’minin yoludur ki, Kur’ân’da: اِهْدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ derken, bizim de günde kırk defa Allah’tan istediğimiz bu yolu kasteder.
Bir de kuvve-i tabiîye vardır. Evet, insan bir yönüyle de tabiat dediğimiz, Allah’ın yarattığı yaratılış ağacının bir meyvesidir. O, Allah’ın san’atlarının sergilenme yeri olan tabiattan sıyrılıp çıkmıştır. İnsan tabiata dönük yönüyle tabiatperest olur. Her şeyi tabiatın içinde arar ve kendi menşeine bağlar. Çevresinde meydana gelen her şeyin menşeini de kendi menşei gibi görür. Kâinatı, gözündeki gözlüğün rengine göre müşahe...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Fatiha Üzerine Mülahazalar
« Posted on: 19 Ağustos 2019, 08:33:31 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Fatiha Üzerine Mülahazalar rüya tabiri,Fatiha Üzerine Mülahazalar mekke canlı, Fatiha Üzerine Mülahazalar kabe canlı yayın, Fatiha Üzerine Mülahazalar Üç boyutlu kuran oku Fatiha Üzerine Mülahazalar kuran ı kerim, Fatiha Üzerine Mülahazalar peygamber kıssaları,Fatiha Üzerine Mülahazalar ilitam ders soruları, Fatiha Üzerine Mülahazalarönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &