ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Tasavvuf Eserleri > Kutul Kulub > Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu  (Okunma Sayısı 2097 defa)
29 Aralık 2009, 17:26:07
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 29 Aralık 2009, 17:26:07 »



Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu Ve Düşünceler Hakkındadır

Bu fasılda kalp ehlinin kalplerine doğan his ve fikirleri, kalbin hu­susiyetlerini ve onun nurlar ve mücevherlerle donatılmasını anla­tacağız.

Allah Teala buyurdu ki: "Nefse ve onu şekillendirene, sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini ilham edene". (Şems/7-8) Yani nefse kötülük ve takva kabiliyetlerini yerleştirene andolsun. Yine O, şöyle buyurmaktadır: "Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne tür vesveseler vermekte olduğunu biliriz". (Kaf716); "Bunun üzerine nefsi ona, kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi ve onu öldür­dü". (Maide/30); "O sinsi vesvesecinin şerrinden, ki o insanların kalplerine vesvese verendir". (Nas/4-5); "Muhakkak ki şeytan sizin için bir düşmandır. Öyleyse onu düşman edinin. O ve hizbi, insan­ları cehennemliklerden olmaya çağırırlar". (Fatır/6); "Şeytan onla­ra hakim olmuştur da onlara Allah´ın zikrini unutturmuştur". (Mü­cadele/19); "Şeytan, sizi fakir olacaksınız diye korkutur, size kötü­lüğü emreder". (Bakara/268); Allah Teala, düşmanımız olan şeyta­nın ağzından şunu da haber verir: "Beni azgınlığa uğratmana kar­şılık ben de onları saptırmak için muhakkak Senin doğru yoluna oturacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım". (A´raf/16-17)

Bu meyanda Allah Resulü´nden de (sav) şu hadis rivayet edil­miştir. O buyurdu ki: "Şeytan Adem oğlunun bütün yolları üzerine oturur. O, îslâmın yolu üzerine de oturur ve şöyle der: Yoksa İsla­ma girip de kendi dinini ve atalarının dinini terk mi edeceksin? Ki­şi onun sözüne uymayıp islam girdiğinde bu kez hicret yolu üzeri­ne oturur ve şöyle der: Yoksa kendi toprağını ve semanı terkederek göç mü edeceksin? Kul, onu dinlemeyip hicret ettiğinde bu defa ci-had yolunun üzerine oturur ve şöyle der: Yoksa malını ve canını harcama pahasına cihad edip savaş mı edeceksin? Belki öldürülür­sün de karıların başkalarıyla nikahlanır. Kul bu yolda da ona kar­şı çıkıp cihad eder. -Allah Resulü (sav) bu noktada şunu söylemiş­tir:- Kim böyle yapar ve ölürse, onu cennete koymak Allah Tea-la´nın üzerinde bir haktır" [40]

Allah Teala şeytan hakkında onun ağzından şu sözleri de nak­lederek buyurmuştur ki: "Andolsun ki kullarından muayyen bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları olmayacak ku­runtulara boğacağım ve onlara mutlaka emredeceğim de hayvanla­rın kulaklarını yaracaklar, yine onlara emredeceğim de Allah´ın ya­rattığım değiştirecekler". (Nisa/118) Osman b. Ebi´l-As´dan (ra) şu hadis rivayet edilmiştir: "Dedi ki: Ey Allah Resulü, namaz ve kıra­at ile arama şeytan girdi. Allah Resulü de (sav) şöyle buyurdu: Bu, Hanzeb denilen bir şeytandır. Onun varlığını hissettiğin zaman on­dan Allah´a sığın ve sol tarafına üç defa tükür. Böyle yaptım ve Al­lah Teala onu benden uzaklaştırdı". [41]

Allah Resulü´nden (sav) rivayet edilen başka bir hadiste ise şöy­le buyrulmaktadır: "Abdestin de Velhan denilen bir şeytanı vardır. Ondan Allah´a sığının". [42] Başka bir hadiste de Allah Resulü´nün (sav) şu buyruğu rivayet edilmektedir: "Muhakkak ki şeytan Adem oğluna kanın aktığı mecralardan -damarlardan- girer" [43] Meşhur bir hadiste ise Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiç kimse yoktur ki bir şeytanı olmasın. Dediler ki: Peki senin de var mı ey Allah Resulü? Buyurdu ki: Benim de. Ancak Allah Teala ona karşı bana yardım etti de müslüman oldu". [44]

İbni Mesud (ra) der ki: Müsned bir tarik ile Allah Resulü´nden (sav) şunu rivayet ettik
: "Kalpte iki ses vardır. Bir ses melekten ge­lir ve hayrı öğütleyip hakkı tasdik eder. Diğer ses ise, düşmanın-sesidir ve şerri öğütleyip hakkı yalanlayarak hayırdan sakındırır"[45]Hasan el-Basri´den de (ra) şu söz nakledilmiştir: İnsanın kalbinde iki tane kaygı vardır. Bu ikisi kalpte dolaşıp dururlar. Bunlardan biri Allah´tan diğeri de O´nun düşmanından kaynaklanır. Allah Te­ala, kendi kaygısına bağlı kalan kuluna rahmet eder ve onun gere­ğini yaptırır. Düşmanından gelenle ise mücadele eder.

Mücahid, Allah Teala´nm "O sinsi vesvesecinin şerrinden". (Nas/4) buyruğunun tefsirini yaprken şöyle demiştir: Bu, insanın kalbinde yayılmış bir düzlüktür. Kul, Allah Teala´yı zikrettiğinde bu düzlük daralır ve boğulur. Allah´ın zikrinden gafil olduğunda ise bütün kalbine yayılır. Ikrime de şöyle derdi: Vesvese veren "Vis-vas´m yeri, erkek vücudunda kalbi ve gözleridir. Kadın vücudunda ise bir şeye yöneldiğinde gözlerinde, sırtını döndüğünde ise arka­sındadır.

Cerir b. Abede el-Adevi dedi ki: Ala´ b. Ziyad´a yakınarak şöyle dedim: Kalbimde vesveseye dair bir şey bulamıyorum, ne dersin? Bana şu cevabı verdi: Bu durum, hırsızların uğradıkları bir deliğin durumuna benzer. Eğer delikte bir şeyler varsa hırsızlar onları alırlar, aksi halde deliğin yanından ayrılıp giderler.

Ebu Salih de Ebu Hüreyre´den (ra) Allah Resulü´nün (sav) şu hadisini rivayet etmiştir:
"Kul bir günah işlediğinde kalbinde bir nokta oluşur. Eğer bu günahtan vazgeçer, istiğfar ve tevbede bulu­nursa, o zaman nokta silinerek kalp parlar. Eğer aynı günahı tek­rar ederse noktalar artar ve sonunda kalbi tamamen kaplar. İşte bu, Allah Teala´nm "Hayır hayır, fakat onların kazandıkları (gü­nahlar) kalplerinin üstüne pas bağlamıştır" (Mutffifin/14) ayetinde buyurduğu ´Rân=Paslanma´ halidir"[46]

Ca´fer b. Burkan´dan rivayet edilmiştir ki:
Meymun b. Mehran´m şöyle dediğini duydum: Kul, bir günah işlediği zaman, kalbine siyah bir nokta konur. Eğer tevbe ederse, bu nokta kalbinden silinir. Mü­minin kalbinin bir ayna gibi parlak olduğunu görürsün. Öyle ki şey­tan ona hangi yönden sokulmak isterse istesin onu derhal görür. Günahlarda ısrarlı olana gelince onun kalbi siyah noktalarla kaplanmıştır. Kalbi tamamen kararıncaya kadar da noktalanmaya de­vam eder. Sonunda şeytanın ne taraftan geldiğini göremez olur.

Kalplerin taksimi babında, Allah Resulü de (sav) şunu haber vermiştir:
"Müminin kalbi, tamamen tecrid edilmiştir ve içinde parlayan bir lamba bulunur". [47] Ebu Said el-Hudri, Ebu Kebşe el-Enmari ve bir kısmı da Huzeyfe´den (ra) olmak üzere şöyle bir ha­dis rivayet edilmiştir: "Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Kalpler dört çeşittir: Birinde parlayan bir lamba vardır ki bu, müminin kalbidir. Biri kara ve kirlidir ki bu kafirin kalbidir. Biri kapalı ve kapağı üzerine sıkıca bağlıdır ki bu münafık kalbidir. Bir kalp de vardır ki yaprak yaprak olup hem iman, hem de nifak doludur. Kalpteki iman, temiz bir suyla sulanan bakla tanesine benzer. Kalpteki ni­fak ise kusmuk ve irin ile beslenen bir yara gibidir. Bunlardan han­gisi daha çok besliyorsa kalpte ona hükmedilir[48] Hadisin başka bir lafzında ´Hangisi ağır basarsa kalp ona gider1 buyrulmaktadır.

Kendisinden daha doğru sözlü hiçbir varlık bulunmayan Allah Teala buyurdu ki:
"Allah´tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiği zaman, oturup düşünürler de derhal basiretlerine sahip olurlar". (A´raf/201) Rivayete göre kalbin cilası zikirdir" ve müminin kalbi, onunla basiret sahibi olur. Zikrin kapısı takvadır. Kul, takvası ile Allah´ı zikreder. Takva, ahiretin kapısıdır. Heva ise dünyanın kapısıdır. Allah Teala kullarına zikri emretmiş ve onun takvanın anahtarı olduğunu haber vermiştir. Çünkü zikir, bir ma­nada takvanın da vesilesidir. Takva, sakınma ve titizlenmedir. Bu meyanda Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onun içindekini zikre­din. Umulur ki sakınırsınız". (Bakara/63) Yine O, ilahi beyanı sa­dece takva sahipleri için izhar ettiğini haber vererek şöyle buyur­maktadır: "Allah ayetlerini insanlara işte böyle beyan eder, umulur ki sakınırlar". (Bakara/187)

Allah Teala başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:
"Ey insan, ikram sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki, seni yarattı, uzuvlarını düzenli ve dengeli kıldı". (İnfıtar/6-7); "Muhakkak ki Biz insanı en güzel surette yarattık". (Tin/4); "Biz her şeyden bir çift yarattık, umulur ki zikredip öğüt alırsınız" (Zariyat/49).

Üstteki ayetlerde geçen düzgünlük, dengelilik, çift olma ve ya­ratılış sureti gibi hususlar, zahirin araçlarıdır. Batının araçları ise, bedenin duyu organları ve kalptir. Bedenin araçları, onun zahiri sı­fatlarıdır. Kalbin araçları ise, batini olan his ve fikirlerdir. Allah Teala, hikmeti mucibince bunları da dengelemiş, iradesi gereği dü­zeltmiş ve sanatı gereği sağlam bir şekilde düzenlemiştir. Bunların başında da nefs ve ruh gelir. Her ikisi de melek ve şeytanın bulun­ma yerleridir.

Nefs ve ruh, kötülük veya takvaya çağıran varlıklardır. Bu iki varlık sayesinde iki mekanda yerleşik olarak ortaya çıkan iki güç vardır ki bunlar akıl ve hevadır. Bunlar da hakimin iradesiyle iki hükme tabi olurlar; ya tevfîk-i ilahi, ya da yoldan çıkma. Sonra kalpte iki parlak nur ortaya çıkar ki bunlar rahmet sahibi Hak Te-ala´nm merhameti gereği olan ilim ve imandır. Kalbin araçları, gaybi mana ve his güçleri de işte bu zikrettiklerimizden ibarettir. Kalp, bunların ortasında bir melek gibi yer alır ve onlar da muha­fızları konumunda olurlar...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu
« Posted on: 16 Eylül 2019, 17:12:05 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu rüya tabiri,Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu mekke canlı, Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu kabe canlı yayın, Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu Üç boyutlu kuran oku Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu kuran ı kerim, Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu peygamber kıssaları,Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duygu ilitam ders soruları, Kalp İşiyle Uğraşanların Kalplerine Gelen Duyguönlisans arapça,
Logged
29 Aralık 2009, 17:28:13
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #1 : 29 Aralık 2009, 17:28:13 »

Kalbe doğan hatırları, yani kalpteki his ve fikirleri açıklamak gerektiğinde Özet olarak altı noktada toplandıklarını görürüz: Kal­bin sınırları, arkalarında gaybm hazineleri bulunan kalbin mües­sirleri, kudret melekûtu ki bunlar Allah Teala´nm açık ve tam des­teğine sahip olan askerleridir. Kalp, melekût hazinelerinden bir hazine olup yaratanı onun içerisine korku ve arzuya ait latifeler tevdi etmiştir. Yine onda , Refik-i A´la ehli ve melekût-i edna sahip­leri için dilediği kadar azamet ve ceberut nurları varetmiştir.

İnsan kalbinin hatırına gelen hususlarla ilgili ilk taksimi, nefs ve şeytan kaynaklı hatırları zikrederek yapabiliriz. Her iki hatır da, müminlerin umumu tarafından yokedilemeyen hatırlardır. Her ikisi de zemmedilen ve kötülüklerine hükmedilmiş bulunan hatır­lardır. Bunların kaynağı, hevadır. Heva ise, ilmin zıddıdır.

Bu iki hatırdan sonra ruh ve melek kaynaklı hatırlar gelir ki bunlar da müminlerin havassı tarafından sahiplenilir ve asla yoke-dilmezler. Çünkü her ikisi de övülmüş olup sadece hak ve ilmin de­lalet ettiği hususlardan kaynaklanırlar.

Bunların ardından gelen Akıl hatırı ise, bu dört hatır arasında orta bir yere sahiptir. Çünkü akıl bazı durumlarda zemmedilen iki hatıra uygun bir halde bulunabilir. Aklın temyiz edildiği ve akledi-len şeyin taksim edildiği yer bakımından akıl, kulun aleyhinde bir delil olabilir. Kul, zorlama olmaksızın akledemediği bir yönden kendisine ağır gelmeyen ve nefsinin tercih ettiği bir şehvetle heva-sına uyabilir. Böyle bir durumda aklın hatırına uymak, kulu güna­ha sürükleyecektir.

Akıl hatırı, bazı hallerde övülen iki hatıra uygun düşerek melek için bir şahid, ruh için de bir destekçi olabilir. Kul niyetinin güzel­liğinden ve maksadmdaki doğruluktan dolayı mükafatlandırılır. Akıl hatırı, görüldüğü üzere, kimi zaman nefs ve şeytanın, kimi za­man da melek ve ruhun yanında olabilmektedir. Bu da sanatında ve yaratışında eşsiz olan Allah Teala´nm bir hikmeti icabıdır. Bu hikmete göre kul, akla uygunluk, delillerin sıhhati ve temyiz kabi­liyeti gibi unsurları kullanarak hayır ve şer arasında tercih yap­mak durumundadır. Bunun neticesinde kulun karşılaşacağı sevap veya çekeceği ceza, her halükarda kendi tercihinden kaynaklanmış olacaktır.

Allah Teala, insan bedenini hükümlerinin cari olduğu bir mec­ra ve hikmetine mebni olan iradesinin tatbik edildiği bir saha kıl­mıştır. Aynı şekilde aklı da hayır veya şerre götüren bir binek yap­mıştır. Akıl insan bedeninde hayır ve şerri terikesine atarak akıp giden bir binektir. Çünkü akıl, hükümlerin icra mahalli, tasarruf­ların kaynaklanma yeri ve insanın yaptıklarından sağlayacağı gü­zel nimetlerin veya acı azapların bilinme vasıtasıdır. Akıl kayıp ol­duğu zaman, kul akıldan uzaklaşıp gitmiş olur. Şehvet tatlı olma­dığında ise, nefs yitirilmiş olur. Çünkü bu haller, Allah Teala´nın kul üzerindeki hüccetinin zayıflatılması ve delilinin sağlam olma­ması anlamına gelmektedir. Zira akıl, hüccetin şahidi ve delili, nefsteki şehvet ise, imtihan vesilesidir. Kalpteki niyet de, hüccetin yoludur. Emir ve nehiylerin karşılığının görülmesi hakikatinin te­mel dayanağı da işte bunlardır.

Akıl, ayırdetme yani temyiz tabiatına, güzel veya çirkin görme kabiliyetine sahiptir. Nefs ise, hevayı emretme tabiatına, zevk ve şehvet kabiliyetine sahiptir. Allah Teala´nm lütuf ve hidayetinden kula düşen nasipler işte bu ikisidir. Kul, bunlar arasında doğru yolu bulma veya yoldan çıkma tercihine ve kabiliyetine sahip olmaktadır. Onların Kitab´dan paylarına gelince, Allah Teala bunu da taksim et­miş ve yukarıda zikrettiklerimizi teyid edip sabık ilminde herşeye yaratılış şeklini verdiğini, ardından da doğru yolu gösterdiğini bildi­rerek şöyle buyurmuştur: "İşte onlara Kitab´dan nasipleri ulaşır". (A´raf/37) Yine O, şeytanı dost edinenleri saptırmayı ve onları cehen­nem azabına sürüklemeyi kendi üzerine yazdığını beyan etmiştir.

Altıncı ve son hatır ise, Yakin hatırıdır. O, imanın ruhu ve ilmin ziyadesidir. Bu ikisi, sadece yakinden kaynaklanır ve yalnız ondan sadır olurlar. Bu hatır, müminlerin havassma mahsusdur ki onlar da, şehitler ve sıddıklardır. Yakin hatırı, ancak hak ile varid olur. Gelişi, bazan gizli kalsa ve anlaşılmasını zorlaştıracak derecede in­ce olsa da ancak ihtiyarî ilim ile ve tercih edilen bir murad için or­taya çıkarılabilir.

Yakin kaynakla hatırın delilleri ilk bakışta görülemeyecek ka­dar şeffaf ve istidlal yapılamayacak kadar kapalı olsa da bu hatır, maksudu ve murad edileni için hiç de gizli görülmez. Bunlar, Allah Teala´nm öğüt alma melekesiyle vasfettiği, Allah Resulü´nün de (sav) fetva vermekle görevlendirdiği nitelikteki müminlerdir. Allah Teala buyurdu ki: "Muhakkak ki bunda kalbi olan kimse için bir öğüt vardır". (Kaf/37) Ayette kalp sahibi olan kimse ile kasdedilen, Allah Teala´yı dost edindiği için kalbi O´mın tarafından korunan kimsedir.

Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Kalbine tesir eden şeyi bırak. Günah, kalpleri kaplayan şeydir". Yani kalplere işleyen ve incelik, saflık, yumuşklık ve latifliğinden dolayı onlara malik olan bir şey­dir. Yine O, kendisine iyilik ve günahı soran birine şöyle demişti: "Bu ikisi asıl olarak hayır ve şer işleridir. Fetva verenler sana fet­va vermiş olsalar da sen yine kalbine, sor". [49] Çünkü fetva veren kimseler, tevili ve zahirde varolan hususları bildikleri için sadece bunlara dayanarak ruhsat babında fetva verirler. Halbuki mesele­nin hakiki sahibi ve sorumlusu olarak senin bilgin onlarınkinden daha üstün olabilir. Batını bildiğin için, hakikati araman ve azime­te sarılman icap eder.

Zahir ehli, Allah´ın Kitabı´nm dilinin zahiri manasına dayana­rak O´nun zahiri hükümlerini bilirler. Bu hükümler, zahir ilmine sahip olanlar bakımından hüccet teşkil eder. Kalbiniz ise iman ile nurlanmış bir fakihdir ve meselelere onunla bakarsınız. Allah Tea-la´nın gizli olan batini hükmü de kalbin batini ilmi sayesinde orta­ya çıkar. Kalbin batini ilmi imanın hakikatmdan ibaret olup fayda­sı da sadece batini ilim ehline mahsustur. Allah Resulü (sav) bir so­ru sahibini ancak fıkıh ilmine vakıf birine gönderebilir. Bunun ak­si düşünülemez. Eğer kalp ilmi, fıkhın hakiki boyutu olmasaydı, soru sahibini fetva verenlerin yanısıra kalbinin fetvasını sormaya da yönlendirmez ve onun fetvasının güvenilirliğini teyid etmezdi.

Kalp ilmi, İlimlerin İlmi olmuştur. Çünkü Allah Resulü (sav) onu hüküm bakımından müftilerin fetvalarının önüne geçirmiştir. Bu durumda, başka alimleri taklid etmesi mümkün olmadığı için batın ilmine sahip olan alim de alimlerin alimi olmaktadır. Başka bir hadiste ise Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Şunlar fet­va verseler de, bunlar fetva verseler de iyilik, kalbin itmi´nan, nef­sin ise sükunet bulduğu şeydir".[50] Şüphesiz bu, zikir ile keşf sahibi olan bir kalbin, sekine ve iyilik ile sükun bulmuş bir nefsin işidir.

Allah Teala, müminlerin kalplerini vasfederken çok açık bir hi­tap ile bunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: "İman etmiş olan­lar ve kalpleri Allah´ın zikriyle yatışmış olanlar: Bilin ki kalpler an­cak Allah´ın zikriyle huzur bulur". (Ra´d/28) Yine O, şöyle buyur­maktadır: "Allah imanlarına iman katsınlar diye müslümanlarm kalplerine sekine indirdi". (Fetih/4) Allah Teala´mn kalplerin vasıf­larıyla ilgili olarak düşünülerek anlaşılabilecek ifadesi ise, düş­manlarının kalplerine dair indirdiği ayetlerde görülmektedir. Bun­ların gözleri, öğüte karşı perdeliydi ve hakka dair hiçbir söz de işi­temiyorlar di.

Bu babda şu ayeti zikredebiliriz: "Gayb ilmi onun yanında da şimdiden (ahirette günahının başkasına yükleneceğini) görüyor mu?". (Necm/35) Bu ayetin manası üzerinde tefekkür ettiğimiz za­man şunu görürüz: Allah Teala´mn, kendisini seven velileri O´na kulak verir, zikriyle mükaşefe yapar ve O´nun gaybma bakarlar. Al­lah Teala bunlar hakkında misal verirken her iki zümreyi de zikretmiştir. Bunlardan ilki kör ve sağırlardan teşekkül eden bir züm­re olup bunlar, doğru yoldan tamamen ayrı yollara sapmış ve bu yollar yüzünden de sırat-ı müstakimden uzaklaşmış kimselerdir. Diğer zümre ise, işiten ve görenlerden teşekkül eden bir zümre olup bunlar da, hidayet üzere yürüyen ve sırat-ı müstakime tabi olan kimselerdir.

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
29 Aralık 2009, 17:30:17
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #2 : 29 Aralık 2009, 17:30:17 »

Allah Teala ilk zümre hakkında şöyle buyurmaktadır: "Onlar hakkı işitmeye tahammül e demiyorlar di, hem de göremiyorlar di". (Hud/20); "Şüphesiz ki bunda, kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için uyandıracak bir öğüt vardır". (Kaf/37); "Allah sizi helak etmeyi murad ediyorsa, nasihatim size fayda etmez" (Hud/34). Allah Resulü (sav) burada mücmel olarak geçen ´kalbin sıfatı´nı beyan ederken onun ´takva´ olduğunu söylemiş ve eliyle kalbini işaret etmiştir.

Allah Teala, günahlarının çokluğu sebebiyle kilit vurulan kalple­ri zikrederken şöyle buyurmuştur:
"Şu hakikati hala anlamadılar mı ki, eğer Biz dilemiş olsaydık onların da günahlarının cezasını verir­dik. Ama kalpleri mühürleriz de hakikati işitemezler" (A´raf/100). Al­lah Teala, kalplerinin mührünü bozan şeyin takva olduğunu bildire­rek şöyle buyurmuştur: "Allah´tan korkun ve işitin" (Maide/108); "Al­lah´tan korkunuz. Allah size öğretiyor" (Bakara/282).

Allah Resulü´nden (sav) rivayet edilen bir hadiste şöyle buyur­duğu bildirilmektedir:
"Allah Teal, bir kul için hayır murad ettiğin­de nefsini kendine karşı caydırıcı, kalbini de kendi için öğüt verici kılar". Başka bir hadiste ise şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kimin kalbi kendisi için bir vaiz olursa, Allah Teala onun için bir koruyucu yaratmış demektir".

Allah Teala´mn "Rabbimiz, biz imana çağıran bir davetçiyi işit­tik" (Al-i İmran/193) buyruğunun tefsiriyle ilgili olarak şöyle bir tefsir yapılmıştır: ´Biz onu kalplerimizden işittik´. Bunun zıddı olan "Sanki onlar, uzak bir yerden çağrılıyorlardı". (Fussilet/44) ayeti­nin tefsirinde ise; ´Kalplerinden uzak´ açıklaması rivayet edilmiştir. Allah Teala, tevbenin de kalplerin meyil ve gayretinin neticesi olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Eğer ikiniz de Allah´a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz buna yöneldi". (Tahrim/4) Bu manada Allah Teala´mn başka bir buyruğu da şudur: "Halbuki intikam almaya kalkmaları için Allah´ın, Resulü ile kendilerini lüt-fundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tevbe ederlerse haklarında hayırlı olur". (Tevbe/74)

Kalbin körlüğü meselesine gelince bu hususta şu söz rivayet edilmiştir:
Gözler kör olmaz. Kör olan, sinelerdeki kalplerdir. Kalp ehli, halktan vaizler olmaksızın Öğüt ve ibret alan, zahirde bir cay­dırıcı olmaksızın kötülüklerden cayan kimselerdir. Yukarıda zikret­tiğimiz hatırlar müminlerin umumu için geçerli olan hatırlardır. Kalp, Allah Teala´nın gayb hazinelerinden bir hazinedir. Yukarıda anlattığımız hakikatlar ise, Allah Teala´mn askerleri olup kalbin çevresinde ikamet ederler. Allah Teala, bunlar arasında diledikleri­ni gizlerken, dilediklerini de izhar eder. Onlardan kimilerini yoktan yaratırken, kimilerini de tekrar tekrar yaratır ve kalbi bunlarla ge­nişletip yayar. Bazan da bunları eksilterek kalbi daraltıp sıkar.

Her kalp üç unsuru ihtiva eder. Yakin hatırları ki, kalpten asla ayrılmazlar. Ancak bu unsurların zayıflaması halinde yakin hatır­ları da zayıflar ve gizli kalır. Onlar kuvvetlenince, bu hatırlar da ortaya çıkıp bariz hale gelirler. Çünkü bu üç unsur, yakinin kalp içinde bulunduğu mekanı teşkil ederler.

Bu unsurlar
; îman, İlim ve Akıl´dır. İmanın yakin için ifade et­tiği yer, ateş topu mesabesindedir. İlmin yakin için ifade ettiği yer ise, tetik mesabesindedir. Aklın yakin için ifade ettiği yer ise, ateş­leyici mesabesindedir. Bu vasıtaların tamamı kalpte biraraya gel­diği zaman yakin hatırı kalp üzerinde etkin olur. Güç bakımından kalbin kuvvetini onu besleyen unsurların gücüyle kıyas edebiliriz. Kalbin saflık ve duruluğunu ise, onu besleyen kaynağın temizliğiy-le ölçebiliriz. Bu anlamda akim kalpteki yerini kandilin içindeki lambaya benzetebiliriz. Kandilin yağı ise ilme benzetilebilir ki lam­banın özü de budur. Onun desteği ile, yakin tezahür eder. Lamba­nın fitili ise, imana benzetilebilir. Lambanın esası ve temel unsuru fitil olduğu için, fitil ne kadar güçlü ve fitilin yapıldığı madde ne kadar kaliteli ise, yakinin tezahürü de o kadar güçlü ve kesin ola­caktır. Bu, imanın gücü bakımından vera´ ve titizliğe, kemaliyeti bakımından da korkuya benzetilmesi gibidir.

Kandilde kullanılan yağ, ne kadar ince ve saf olursa ateş konu­munda olan yakini o kadar açık ve net olarak aydınlatır. Bunu da zühdü besleyen ve nevayı terkeden ilmin durumuna benzetmek mümkündür. İlim, tevhidin mekanını teşkil eder. Tevhid ehlinin tevhid üzerindeki metanet ve kararlılığı, ilmin kapladığı yerin ge-nişliğiyle ölçülür.

Allah Teala bu babda şöyle buyurmaktadır:
"Bil ki Allah´tan başka´ilah yoktur". (Muhammed/19); "Artık bilin ki o Kurban ancak Allah´ın ilmiyle indirilmiştir ve O´ndan başka ilah yoktur". (Hud/14) Görüldüğü üzere Allah Teala ilmi, tevhidin önüne geçir­miş ve ilim, tevhidin önünde yeralmıştır. Kalp, Allah´ın ilmi üzerin­de genişledikçe ve dünya konusunda zahid oldukça iman bakımın­dan güçlenir ve sürekli yükselir. Çünkü kalp ilim ile yükseldikçe, başkalarının göremeyecekleri şeyleri görür ve kendinden gayrisi­nin bilemeyeceği incelikleri bilir hale gelir. Mümin de bununla bü­yür ve bu, onun imanının artıp güçlenmesini temin eder. Sonra iman ettiği herşeye şahid olur. Böylelikle nefsini takviye edip mü­şahede sahasını genişletir.

Kalp, Allah´ın ilmi, O´nun sıfatlarının manaları ve melekûtu üzerindeki hükümlerinin bilgisi bakımından zayıflayıp daraldıkça imanı da azalır. Böyle bir kalbin sahibi olan kul, sebeplere göster­diği düşkünlükten dolayı iman ettiği şeylere perde gerisinden şahit kılınırken, Allah´ın kelamını da yine perde arkasından dinler. Çün­kü o, hayır ve iyilikte yarışmayan bir kuldur. Böyle olduğu için de imanı giderek azalıp zayıflar. O, müşahedeleri yakından yapama­dığı için sadece hayal etmekle yetinir.

Allah Teala´ın sıfatlan ve kudretinin ayetlerinden yüzbin ma­na çıkarabilen, sonra da bunların tamamını yakından bizzat müşa­hede yoluyla keşfedebilen bir kul, elbette bu sıfat ve ayetlerden sa­dece on mana çıkarıp onları da perde arkasından görebilen bir kul gibi değildir. Bu kulların her ikisi de mümindir. Ama, gücü, eksik­lik ve fazlalığı, yakınlığı ve yüksekliği bakımından bu ikisinin ima­nı arasındaki fark, on ile yüzbin sayıları arasındaki fark gibidir. Müslüman bir kulun kalbindeki iman, yakin sahibi bir müminin kalbindeki imanın onbinde biridir.

Müminin kalbindeki iman, işte bu şekilde onun üstünde, yüzbi-nin altında bir dereceye sahip olur. Bunu akletme halimizi şu mi­sale benzetebiliriz: Bir kişi size ´Falan kişi muhakkak ki benim yammdadır dediği zaman, o kişinin onun yanında olduğuna dair bir bilgiye sahip olursunuz. Ama bu bilgi, yakini bir bilgi değildir. Çün­kü o falan kişinin, söz sahibi tarafından ona benzetilmiş başka bi­ri olması veya onun yanında iken bilahare oradan ayrılmış olması mümkündür.

İşte müslümamn imanı da buna benzer. Bir de size bu bilgi ve­rildiğinde o kişiye seslenir ve onunla perde arkasından da olsa ko­nuşursunuz. Bu durumda kişinin sesini duyduğunuz için orada ol­duğu hakkında daha kesin bir bilgiye sahip olmuş olursunuz. Ama bu da, kafi bir bilgi değildir. Zira insanların sesleri ve bedenleri birbirine benzeyebilir. Böyle bir konuşmaya rağmen o kişiyi evinde tutan kimse, evdekinin o olmayıp başka biri olduğunu söylediğin­de, seslerin ve bedenlerin benzeşme ihtimalinin var olmasından do­layı bilginiz hakkında kuşkuya kapılabilirsiniz. Gözünüzle yakini olarak görmediğiniz için böyle bir iddiayı savamaz, aksini isbat edecek delil bulamazsınız.

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
29 Aralık 2009, 17:34:55
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #3 : 29 Aralık 2009, 17:34:55 »

Müminlerin umumunun imanı da işte bu tür bilgiye benzer. Bu iman, istidlal yoluyla yakine ulaşmış habere dayalı bir imandır. Ama her halükârda şüpheden hali değildir, çünkü zan ile karışık­tır. Bu tür bir yakin, ariflerin müşahedeleri neticesinde hasıl olan yakine benzemez. Çünkü yakinin bu türüne, hayal ve benzetme ku­surlarının karışmış olmasından emin olunamaz.

Son olarak böyle bir haber ulaştığında kişinin yanma girip ara­da hiçbir engel ve perde bulunmaksızın onu görme durumu sözko-nusu olur. Böyle bir durumda, kafi yakin hasıl olur. Bu, yakin sa­hibi tarafından yapılan bir şahitliktir. Bu hasıl olduğunda bütün şek ve şüpheler ortadan kalkar ve bilgiyi taşıyan haber tahkik se­viyesine ulaşmış olur. İlmin bu halini de, yakini iman sahiplerinin imanına benzetmemiz mümkündür. İman ıstılahı hepsi için de ge­çerli olmasına rağmen, bu son mertebedeki bilgiye dayanan iman ile, önceki mertebelerde yeralan iman derecelerinin bir olması mümkün değildir. Çünkü ilki, sadece teyid edilmemiş bir habere dayalı bir bilgiye benzemektedir. İkinci seviyedeki ise, sese dayalı olan ve şüphe ihtiva eden bir bilgiye benzemektedir. Netice itiba­rıyla bütün müminler, İman´ ismini taşıma bakımından denk ol­malarına rağmen, sıfat ve mahiyeti bakımından yukarıdan aşağıya doğru çeşitli derecelere sahiptirler.

\ukarıda zikrettiğimiz bilgi çeşitlerini sıralamak gerekirse şöy­le diyebiliriz:
İlk türde verilen bir haberin tasdik edilmesine daya­nan, ihbarı bîr bilgi mevcuttur. İkincide ise, bizzat duyularak istid­lal edilip müşahedeye dayanmayan, fakat sahibi için kafilik arze-den bir bilgi hasıl olmuştur. Üçüncüde ise, bizzat müşahedeye ve yakine dayanan bir bilgi sözkonusudur. Allah Resulü (sav) bilginin bu son türünün en makbulü olduğunu beyan ederek şöyle buyur­muştur: "Haber, gözle görme gibi değildir. Haber veren de gözle gö­ren gibi değildir".[51]

Bilginin bu türüne misal olmak üzere şunu da zikredebiliriz: Gündüz gördüğünüz bir şeyi gözle gördüğünüz şekliyle kesin ola­rak tanır, yerini de hata etmeyecek şekilde bilirsiniz. Akşamın ka­ranlığında ona ihtiyaç duyduğunuzda ise, karanlıktan dolayı gözle göremediğiniz yerini istidlal yoluyla çıkarmaya çalışırsınız. Hüsnü zannın gereği, o şeyin gündüz olduğu yerde ve bulunduğu hal üze­re kalmış olmasıdır. Deliller işte böyle ve gaybidirler. Bunların mü­şahedelerle birlikte olması halinde hakikati ifade etmeleri müm­kündür. Mesela ay ışığında baktığınız bir cismi belli belirsiz ve ha­yal meyal görürsünüz. Halbuki aynı cisme güneş ışığının altında baktığınız zaman onu tam olarak olduğu hal ve şekil üzere görür­sünüz. İşte yakini imanın nuru ile sade imanın nurları arasındaki fark da buna benzer.

Müminlerin, imanın kemali noktasındaki farklılıklarını göster­mek için verebileceğimiz dördüncü misal de şudur:
Dört rekatlık bir farz namaz düşünün. Bir kişi gelmiş ve iftitah tekbirinden iti­baren namazın bütün rekatlarını imamla beraber eda etmiştir. Bir başkası ise, imamı ilk rekatın rükuunda yakalamış ve namaza de­vam etmiştir. Bir üçüncü şahıs cemaata ikinci rekat kılınırken ka­tılmıştır. Dördüncü bir şahıs cemaata üçüncü rekattan sonra katıl­mış ve cemaatla sadece tek rekat kılabilmiş tir. Bunların hepsi de namazı cemaat ile kılma sıfatına sahip olmuşlardır. Allah Resu-lü´nün (sav) "Namazdan bir rekatı idrak eden namazın tamamını idrak etmiş gibidir"[52] hadisi gereği cemaatın faziletine de nail olmuşlardır. Ama cemaata en baştan katılan ile, son rekatta katılan kişiler, sevabın fazileti bakımından denk değildirler. İşte imanın kemali bakımından müminlerin durumu da buna benzer. Mümin­ler, iman sıfatını taşıma noktasında bir olmalarına rağmen, iman­larının kemali ve hakikatları babında müsavi değildirler. Ahirette de aynı şekilde müsavi olmayacaklardır.

Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:
"Melekler, kalbinde zerre miskali, yarım miskal, çeyrek miskal, kıl kadar ve zerre kadar iman bulunanı ayırırlar. Geriye kalanlar, imanları zerre ile miskal ağırlığı arasında olanlardır. Bunların hepsi de cehenneme girerler, ama orada farklı yerlerde bulunurlar". Bu hadise dayanarak, kal­binde dinar ağırlığınca iman bulunan kimselerin dahi, işledikleri günahların büyüklüğünden dolayı cehenneme atılacaklarım söyle­yebiliriz.

Yine bu hadise göre, kalbinde zerre miktarı da olsun iman bu­lunan kimseler, cehennemde sonsuza dek kaimaycaklardır. Kalbin­deki imanı, dinar ağırlığından fazla olanlara gelince, ateşin bunlar üzerinde gücü olmayacaktır. Bunlar, iyi ihsanlar arasında yer ala­caklardır. Kalbindeki imanı, zerreden dahi hafif olanlar ise, cehen­nem ateşinden kurtulamayacaklardır. Çünkü bu kimseler, zahirde mümin adını taşıyor olsalar da Allah Teala bunlardaki günahkar­lık ve nifak halini yakinen bilmektedir. O, buyurdu ki: "Günahkar­lar, kesinlikle cehennemdedirler". (İnfîtar/14); "Oradan asla kaça­mayacaklar". (İnfitar/16)

Daha sonra miskal ve zerre miktarı da olsa, imana sahip olan­lar cennete gireceklerdir. Ama bunlar da cennetin değişik derecele­rinde yer alacaklardır. İmanı, miskal ağırlığından fazla olanlar, il-liyyunun da üstünde bir bir kata yerleşeceklerdir. Bunların üstün­de de her biri yerden göğe kadar yüksek olan yıldızlar boyunda olan katlarda yüksek derece sahipleri sıralanacaktır. Müminlerin hepsi de değişik makam ve farklı yüksekliklerde olmak üzere cen­nette toplanacaklardır. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "İnsan dışın­da hiçbir varlık, benzerinden bin kat hayırlı olamaz".

Gerçekten de yakin sahibi bir müminin kalbi bir müslümanın kalbinden bin kat daha hayırlıdır. Çünkü onun imanı, yüz mümi­nin imanından daha üstün, Allah´a dair ilmi de yüz müslümanın ilminden defalarca fazladır. Denilir ki üçyüz kişi olan abdal zümre­sinden bir kişinin kıymeti, üçyüz müminin kıymetinden daha bü­yüktür.

Ebu Muhammed şöyle derdi: Allah Teala, müminlerden kimisi­ne Uhud dağı ağırlığında iman bahşederken kimine de sadece zer­re miktarı iman bahşeder. Allah Teala buyurdu ki: "Eğer mümin-lerseniz, üstün olanlar da sizlersiniz". (Al-i İmran/139) Burada zik­redilen üstünlüğün ´Uluvv´ üst sınırı, yoktur. Çünkü kasdedilen yükseklik, iman ile sağlanan yüksekliktir. Her kalbin yükselmesi, imanının mikdarına bağlıdır. Bu sebepledir ki, alimler diğer mü­minlerden derecelerle üstün kılınmıştır: "Allah sizden iman eden ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir". (Mücadele/11) İbni Abbas (ra) bu ayeti tefsir ederken şöyle demiştir: Kendilerine ilim verilen alimler, müminlerden yediyüz derece daha yüksektir­ler. Bu derecelerden herbirinin mesafesi, yer ile gök arasındaki me­safe kadardır. Bir hadiste de şöyle rivayet edilmektedir: "Cennet ehlinin çoğunluğu, safdillerdir. İlliyyun ise akıl sahipleri içindir". -Allah Resulü (sav) bu meyandaki başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Alimin abide olan üstünlüğü, ayın diğer gezegenle­re olan üstünlüğü gibidir"[53]Bundan daha beliğ bir ifadede ise Al­lah Resulü (sav) ´Benim ümmetime olan üstünlüğüm gibi´ buyur­muştur. Müminler arasındaki yakin sahipleri, iman bakımından daha üstün bir derecededirler. Yakin sahipleri arasındaki alimler ise, çok daha üstün dereceye sahiptirler.

Kandilin yağı ne kadar beyaz ise, güzellik ve saflığı da o derece yüksek olur. Kusurlardan uzak, hal ve malların bulanıklığından beri olan sağlıklı akıl da buna benzer. Bütün bunları biraraya geti­ren ise kandilin kendisidir ki bu kandil de kalptir. Kalp ne kadar yumuşak, cevheri ne kadar latif ve kötü etkilerden ve bulanıklık­tan ne kadar uzak bir saflıkta ise, ilimler ve nurlar da o kadar faz­la olur. Kandilin camının cevherindeki saflık, onda kullanılan su­yun saflığına bağlıdır. Suyun saflığı da aynı şekilde özünün saflığı­na bağlıdır. Kalp ve akıl, bu ikisinin saflık ayarına bağlı olarak saf veya bulanık olurlar. Nurun yakıtı ise fitilin kuvvetine ve kandili

besleyen yağa bağlıdır. Bunlar ne kadar güçlü ve devamlı olursa, kalbin Allah´ı bilmesi ve yakin sahibi olması da o kadar güçlü olur. Bu, herşeyi bilen izzet sahibi Allah´ın takdiridir.

Üç unsuru barındıran her kalp cahilane heva, dünya sevgisi ve hırsa ait hatırlardan uzak duramaz. Sonra heva hatırı zayıflar ve kalp bu üç unsurun nefse hakimiyetlerine bağlı olarak güç kazanır. Bunların hakiki yönleri de, yakin hatırının yerine bağlı olarak güç­lenip zayıflamasına dair yukarıda zikrettiklerimize benzerdir. Bah­settiğimiz üç unsur; ilim, iman ve akıldır. Bu üç unsur, insan kal­binde birarada bulunur ve irade hangisiyle beraberse o galip gelir.

Ali´den (kv) şöyle bir söz rivayet edilmiştir: Allah Teala´nm yer­yüzünde kapları vardır. Onlar kalplerdir. Kalpler arasında Allah Teala´ya en sevimli gelenleri, en yumuşak, en saf ve en sağlam olanlarıdır. Daha sonra bunları açıklayarak şöyle demiştir: Sağ­lamlık dinde, saflık yakinde, yumuşaklık ise mümin kardeşleriyle ilişkide tezahür eder. Cevherlerindeki yakınlaşma ve benzeşme se­bebiyle kalpler kaplar gibidir. Onların en yumuşak, en saf ve en yüksek kaliteli olanları, krallar, eşraf ve iyi kimseler için uygun­dur. En katı ve en bayağı olanları ise çöpleri koymak için uygundur. Bu iki sınıf arasındakiler ise, bu ikisi arasındaki gayelere uygun düşerler.

Bu ikisini okka ve hassas terazilere benzetmek de mümkündür. Hassas terazi, altın tartmaya uygun iken kaba okka ve teraziler bakliyat ve hayvan tartmaya daha uygundur. İkisi arasında değe­re sahip olanlar da, kendilerine göre terazilerde tartılırlar. Herşey, tartılması uygun olan terazi ile tartılır. Her kabın layık olduğu ye­mek ve kişi varken, her´mal...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
29 Aralık 2009, 17:41:42
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #4 : 29 Aralık 2009, 17:41:42 »

Übeyy b. Ka´b bu ayetin tefsirini yaparken şöyle demiştir: Yani müminin nurunun misali.. O, ayeti bu şekilde anlıyordu. Yine o şu­nu söylemiştir: Müminin kalbi, içinde ışık saçan bir ampul bulunan lamba gibidir. Çünkü onun sözü de ameli de nurdur. O, sürekli nur içinde hareket eder. Yine o, Allah Teala´mn "Yahut üstünü yığın yı­ğın dalgalar kaplayan ve daha üstünde de bulutlar bulunan derin denizdeki karanlıklar gibidir" (Nur/40) ayetinin tefsirinde de Yani münafığın kalbi´ demiştir. Çünkü onun sözü de, işi de zulmet ve ka­ranlıktan ibarettir. O, sürekli karanlıkta hareket eder.

Zeyd b. Eşlem de Allah Teala´mn "Levh-i Mahfuz´dadır" (Bu-ruc/22) buyruğunun tefsirinde şöyle demiştir: Yani, müminin kalbin-dedir. Ebu Muhammed Sehl de şöyle derdi: Kalb ve sine, Arş ve Kür-si´ye benzer. İbni Ömer´den (ra) rivayet edilen bir hadiste Allah Re-sulü´ne (sav) şöyle denildiği nakledilir; "Ey Allah Resulü, Allah yer­yüzünde nerededir? Buyurdu ki: Mümin kullarının kalplerindedir". Kudsi bir hadiste Allah Teala´mn şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Gökyüzüm ve yeryüzüm Bana dar geldi. Mümin kulumun kalbi ise Bana yetti". Bu hadisin başka bir rivayetinde ´Leyyin ve Vadi´ olan kulumun kalbi Bana yetti´ ifadesi yeralmaktadır. ´Leyyin´, yumuşak-başlı, müsamahakar ve candan kimse anlamına gelirken ´Vadi´ keli­mesi de, mutmain, huzurlu ve sakin manalarına gelir.

Başka bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur: "Kulun giydiği en gü­zel elbise, sükunet içindeki huşu´ elbisesidir". İşte takva ehlinin giysisi de budur. Bu aynı zamanda Allah Teala´mn ariflere sürdüğü boyadır. Bir hadiste Allah Resulü´ne (sav) şöyle denildiği rivayeti edilmektedir: "Ey Allah Resulü, insanların en hayırlısı kimdir? Bu­yurdu ki: Sıcak kalpli her mümindir". Daha sonra bunu tefsir ede­rek şöyle buyurmuştur: "O, takva sahibi, arı duru, kalbindeki, kin, haset, saldırganlık ve aldatmaca bulunmayan kimsedir"[54]

Ariflerden biri de Allah Teala´mn "Ancak Allah´a selim bir kalp ile gelen hariç" (Şu´ara/89) buyruğu hakkında şöyle demiştir: Yani içinde Allah´tan gayrı başka bir kişi veya varlığın bulunmadığı bir kalple gelen.. Tefsir ehli ise aynı ayetin tefsirini yaparken ´Şirk ve nifak gibi hastalıklardan arınmış olarak gelen´ demişlerdir.

Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Ümmetimdeki şirk, karıncanın yürüyüşünden dahi gizlidir"[55] Şirkin bu türü, müminler arasında sadece sıddıklarda bulunmaz. Yine O buyurdu ki: "Ümmetimin münaûklarınm çoğu, (Kur´an) okuyanlarıdır [56] Nifakın bu türü ise, abidler arasında sadece arif olanlarda bulunmaz. Yakine dair hatır­lar bir şey üzerine varid oldukları zaman, gizliliklerinden ve kapa­lı oluşlarından dolayı delilleri zahirde ortaya çıkmaz. Bunlar, an­cak batini ilim, derin anlayış ve Kur´an´m manalarının incelikleri­ne vukufiyet ile bilinebilir.

Allah Resulü´nün de (sav) ifade buyurdukları üzere istinbatm batını
; Kitab´m anlaşılması ve tevilinin bilinmesi babmdandır. O, Ibni Abbas için (ra) buyurdu ki: "Allahım onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret". [57] Ali b. Ebi Talib de (kv) bu manada şöyle demiştir: Al­lah Resulü (sav) Kitabullah dışında bize hiçbir sır bırakmadı. An­cak Allah Teala´mn Kitab´ı anlama konusunda kula verdiği kabili­yet bunun dışındadır. Yine o, Allah Teala´mn "Hikmeti de dilediği­ne verir" (Bakara/269) ayetini tefsir ederken şöyle demiştir: Yani Allah´ın Kitabı´nı anlama melekesini, dilediklerine verir.

Söz söyleyenlerin en sadık olanı Allah Teala buyurdu ki:
"Onun hükmünü Süleyman´a derhal anlattık. Bununla beraber her birine bir hüküm ve bir ilim verdik". (Enbiya/79) Allah Teala, Süleyman´ı (as) özel bir anlayış ile donatmış ve babasıyla müşterek oldukları ilim ve hükümde, babasından bir derece yüksek olmasını murad ederek onun hükmünü babasının fetvasından üstün tutmuştur.

Ali b. Ebi Talib (kv) uzun bir konuşmasında şöyle demiştir
: Ya-kin dört şubeden ibarettir: Anlayıştaki basiret; Hikmetin tevili; İb­retin mev´izası ve Öncekilerin sünneti. Anlayışta basiretli olan, hikmeti tevil eder. Hikmeti tevil eden ibreti bilir. İbreti bilen de ön­cekilerden olur. Burada yakin ehli olanlardan murad, Allah Tea­la´mn batın hükümlerini bilen ariflerdir. Bunlar, yakine ait hatır­ları ayrıştırmayı ve onların icaplarını gayet iyi bilen kimselerdir. Çünkü onların gaybdan doğuşuna şahit edilmiş, Allah Teala´mn de­lici nuru, daima hazır olan yakınlığı ve etkili gücü sayesinde halle­rinin gereklerini öğrenmişlerdir. Allah Resulü de (sav) bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Al­lah´ın nuruyla bakar" [58] Yani o, yakin nuru ile bakar. Bu hadisin başka bir lafzında ise ´Alimin ferasetinden sakının´ denilmektedir ki bu da sanki önceki hadisi tefsir eder mahiyettedir.

Bu meyanda Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Keskin anlayış­lılar için bunda elbette ibretler vardır". (Hicr/75); "Andolsun ki ayetleri yakin sahipleri için açıkladık". (Bakara/118) Yani, yakin nuruna sahip olanlar için açıkladık. Ebu´d-Derda´ (ra) şöyle derdi: Mümin gayba çok ince bir perdenin gerisinden bakar. Hakk olan Allah Teala gaybı onların kalplerine bırakır ve onu dilleri üzerinde akıtır.

Ulemadan bir zat da şöyle demiştir: Müminin zannı kehanettir. Yani sıhhati, kesinliği ve vuku bulması bakımından sihir gibidir. Ulemadan başka bir zat ise şöyle demiştir: Allah Teala´mn eli, hik­met ehlinin ağızları üzerindedir. Onlar sadece Allah´ın kendileri için hazırladığı hakkı konuşurlar. Bir diğer alim de şunu söylemiş­tir: Eğer dilersen şunu söyleyebilirsin ki Allah Teala huşu ehlini, sırlarından bazılarına muttali kılar.

Ömer b. Hattab da (ra) ordu komutanlarına yazdığı bir mektup­ta şöyle demişti: İbret ehlinden duyduklarınızı iyi muhafaza edin. Çünkü onlar, kendilerine birtakım hakikatlann açıklandığı kimse­lerdir. Sözlerin en doğrusunu söyleyen Allah Teala da şöyle buyu­rur: "Ey iman edenler, Allah´tan sakının ki sizler için bir furkan va-retsin". (Enfal/29) Ayetteki Türkan´ kelimesi ile; şüpheleri yakin-den tefrik edip ayırmaya yarayan bir nurun kasdedildiği söylen­miştir.

Yine bu manada Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Kim Allah´tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yaratır ve onu ummadığı yerden rızık-landırır". (Talak/2) Bu ayetin tefsirinde de, çıkış kelimesi ile, insan­lara sıkıntı veren şeylerden kurtuluş, nzık verme, öğrenmeksizin öğretme ve tecrübe etmeksizin anlayış kazandırma fiillerinin kas­dedildiği söylenmiştir. Buna göre Allah Teala, kendisinden korkan takva sahiplerini, sağlam bir şahid ve açık bir hak ile ilim sahibi kılacaktır.

O, şöyle buyurmaktadır: "Bizim yolumuzda cihad edenleri yol­larımıza iletiriz". (Ankebut/69) Denildi ki, kasdedilen kimseler, ilimleriyle amel eden müminlerdir. Başka bir tefsirde ise şöyle de­nilmiştir: Allah Teala böyle kimseleri, hikmet sahibi alimler olmalan için kendi yolunda muvaffak kılacak ve bilmedikleri şeyleri kendilerine gösterecektir. Seleften bir zat da şöyle demiştir: Bu ayet, insanlardan uzaklaşarak kendilerini Allah Teala´nın kulluğu­na adayan müminler hakkında nazil olmuştur. Allah Teala, onlara bilmediklerini öğretecek hocalar gönderir veya günahlardan uzak kalmayı ve tevfîk-i ilahiyi ilham eder.

Bir hadislerinde de Allah Resulü´nün (sav) şöyle buyurduğu ri­vayet edilmiştir: "Kim bildiği ile amel ederse, Allah Teala onu bil­mediklerinin ilmine de varis kılar ve onu yaptığı ameller ile cenne­ti haketme yolunda muvaffak kılar. Kim de bildiği ile amel etmez­se, onu da cehennemi hakedinceye kadar amelde bulunmaya mu­vaffak kılmaz".

Hadiste geçen ´Bilmediklerinin ilmi´ ifadesinden maksad, sade­ce kalp amelleri ile elde edilebilen marifet ilimleridir.

Mesela, sınama yoluyla seçmeyi, belaya düşürme yoluyla imti­han edip seçmeyi, bol sevap ile cezalandırma arasındaki farkı, se­vabın eksilmesini, az veya çok vermeyi, halli ve akdi, toplamayı ve dağıtmayı bilmek, ariflere mahsus ilimlerdendir. Bu ilimler de, an­cak güzel bir fıkhediş, Rakîb olan Allah Teala´nın müşahedesi, vecdlerin ve kalplerin sıhhatine bağlı olarak ulaşılan yakınlık sa­yesinde elde edilebilirler.

Tabiundan bir zat şöyle demiştir: Allah Teala, bildiğinin onda biriyle olsun amel edene, bilmediklerini de öğretir. Huzeyfe (ra) şöyle derdi: Sizler bugün bildiğinin sadece onda birini yapmamak­la dahi helaktan kurtulanamayacak bir devirde yaşıyorsunuz. Öy­le bir zaman gelecek ki, bildiğinin yalnızca onda biriyle amel eden kurtulacaktır. Bir zat da şunu söylemiştir: Kul, ibadet ve gayret ba­kımından zenginleştikçe, kalp de kuvvet ve zindelik bakımından güçlenir. Kul tembelleştikçe, kalbin de zaaf ve gevşekliği artar.

Yakin ilminin, aklın madenine tesir etmesi oldukça zordur. Çünkü akli ilimler, yaratılmıştır. Onları üreten fikir ve düşüncedir. Akli ilimler, genellikle fikirlerin ürettiği, fıtratın değişik hatırlar­dan çıkarsadığı ilimlerdir. Bu ilimler de müminlerin keşifleri ve müslümanlarm övgü kaynaklarıdır. Yakin hatın ise, Ayne´l-Yakin yoluyla tahsil edilir. Kul, bu yönde nida eder ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &