ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Denemeler > Kureyşin Hatibi
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kureyşin Hatibi  (Okunma Sayısı 656 defa)
21 Mayıs 2010, 05:27:25
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 21 Mayıs 2010, 05:27:25 »



Kureyş'in Hatibi

Seçkin bir muhitte dünyaya gelmişti; sözüne kulak verilir ve bir dediği de iki edilmezdi. Meclislerin aranan adamıydı; kalabalıklar, beyanındaki güce hayran kalır, cazibesine kapılıp giderdi. Dilindeki selâset, hitabetindeki cezâlet ve sözündeki insicâmdan dolayı kendisine, ‘Kureyş’in Hatîbi’ deniliyordu; hitâbet denilince akıllara gelen ilk isim o idi.

Şöhretini gölgede bırakıp konumunu sarsan haber Hira’dan gelmişti; ‘Muhammedü’l-Emîn’ bir vuslat yaşamış ve insanlığa yeni bir hitabetle geliyordu! Belli ki artık hitabet adres değiştirecek, o güne kadar çok cazip gelen ifadeler insanlar için bir şey ifade etmeyecekti. Bunu görmek için çok beklemelerine de gerek kalmadı; zira birer ikişer insanlar, eski hatiplerini yalnız bırakmaya başlamış, karşılarına çıkan yeni beyana gönül verir olmuşlardı.

Canını sıkan gelişmelerdi bunlar. Kendini, tarifi imkânsız bir sıkıntı içinde hissediyordu. Eski tadı kaçmış, kendisine rağmen gelişen hadiseleri yönlendiremediğine yanan birisi hâline gelmişti. Zira üç kardeşi, iki damadı ve onlarla birlikte iki kızı da, hitabet kürsüsünü değiştirenler arasındaydı. Omuzlarında yükselmeyi beklediği en yakın dayanaklarını kaybediyordu. Onu asıl yıkan hadise, büyük oğlu Abdullah’ın da bu beyanın cazibesine kendini kaptırıp babası Süheyl İbn Amr’ı hitabet kürsüsünde yalnız bırakmış olmasıydı.

Zaten bir süredir rekabet hissinin tetiklediği duygularına yalnız bırakılmanın acıları da eklenince Süheyl ibn Amr, sözünün hedefini değiştirecek ve Mekke’den gelen yeni habere karşı bayrak açacaktı. Zira bir tarafta kitleler önünde eğilip temenna dururken, en yakınındakilerin başka kapıya yönelmesini bir türlü hazmedemiyordu. Gerçi kulağına kadar gelen beyanlar hoşuna da gitmiyor değildi; ancak ne kadar güzel olursa olsun, kabile mantığının egemen olduğu bir muhitte öncelik yakınlarda olmalı ve aynı kanı taşıdığı bu insanlar, hitabet meydanında sadece ona kulak vermeliydi.

Karmakarışık duygular içinde yönünü tayine çalışırken Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ukbe ibn Ebî Muayt, Velîd ibn Mugîre, Âs ibn Vâil, Utbe ve Şeybe kardeşler gibi Mekke önderlerine kulak vermeyi denedi. Onlar da kendisinden farklı düşünmüyorlardı; imkân ve konumlarını kaybedeceklerinin endişesiyle açıktan tavır almış, ‘karşı taraf’ olarak niteledikleri düşünceye, doğru olup olmadığını anlamaya bile çalışmadan daha baştan ve toptan karşı çıkıyorlardı.

Şimdi ayaklarının yere daha sağlam bastığını hissediyordu. En azından yalnız değildi; Kureyş’in efendileriyle birlikte hareket ediyordu!

Kardeşleriyle damatlarına kızsa da onlar için yapabileceği bir şey yoktu; evleri ayrı, maişetleri ayrı ve yolları da farklıydı. Hıncını alıp da yola getirebileceği (!) bir oğlu Abdullah kalıyordu ortada ve bundan sonra o, akla hayale gelmedik işkencelere başvuracak, böylelikle oğlu Abdullah’ı önünde diz çökmeye zorlayacaktı. Sanki söz ustası Süheyl gitmiş ve adeta yerine, beyan meydanında kaybettiğini şiddetin yardımı ve kaba kuvvetin diliyle toparlamaya çalışan bambaşka birisi gelmişti!
Akşamlara kadar işkenceyle yoğurup her sabaha yeni bir mihnetle uyandırdığı oğlunu hizaya getirdiğini düşündüğü bir sırada Hz. Abdullah, onun elinden kaçacaktı; kendisi gibi mihnet kurbanlarıyla beraber gizlice Habeşistan’a hicret etmişti. Bu, Süheyl için yeni bir yıkım demekti ve artık çileden çıkmış, bütün bütün dengesini kaybetmişti. Kin ve nefretten başka bir şey düşünmüyor, dar kalıpların sığlaştırdığı dünyasına intikam hırsından başka bir hissi de misafir etmiyordu.

Bu duygularını tatmin edeceği fırsatı yakalaması uzun sürmedi; Mekkelilerin Müslüman olduğu şayiasının gelmesi üzerine, diğer Habeşistan muhâcirleri gibi oğlu Abdullah da yaklaşık üç ay sonra geri gelecek ve çaresiz, öfkeyle kabaran babasının nefret tuzağına düşecekti. Artık onun için günler, Habeşistan öncesine rahmet okutacak kadar karanlıktı ve günün birinde dayanamayıp Hz. Ammâr misâli, babasının arzusuna ‘evet’ demek zorunda kaldı. Bedir’e kadar da bu hâl üzere devam edecekti.

Bundan böyle Süheyl, kemikleşmiş bir cephenin adamıydı; yanına yaklaşıp da fikrine müracaat edildiğinde insanları kin ve nefretle yönlendiriyor, hiç olmadık isimleri bile hakka karşı şiddete teşvik ediyordu. Hâlbuki Ebû Kubeys tepesine çıkıp da o günlerde kendilerine hitap eden Habîb-i Kibriyâ’nın özü sözü doğru ve güvenilir bir insan olduğunu tasdik edenlerden birisi de o idi. Belki de en çok buna yanıyorlardı; onca gayrete rağmen bir türlü açığını bulamıyorlardı. Ebû Tâlib’in huzuruna girip de yeğenini kendilerine teslim etmelerini söyleyen, Allah Resûlü (sas) Tâif’e gittiğinde O’nu yeniden Mekke’ye sokmama kararı alan ve en son Dâru’n-Nedve’de Resûlullah’ı öldürme fikrinde birleşenlerin arasında Süheyl ibn Amr da bulunuyordu.

Hicret sonrasında daha da kasvete bürünen Mekke, tufan olup Medine’ye akmak üzereydi! Beklendiği gibi o gün Süheyl İbn Amr da Mekkelilerin kin ve nefret ağına rüzgar salanların başını çekenler arasındaydı. Şam’a giden kervanın tehlikeyle karşı karşıya olduğu haberini alır almaz Kureyş’i bir araya toplayacak ve onlara şöyle seslenecekti:

- Onlar sizin kervanınızın peşine düşmüş iken sizler, Muhammed ve arkadaşlarını kendi hallerine mi bırakacaksınız! Mal isteyene işte mal; silah isteyene de işte silah!

Söylediklerinin arkasında duran bir insandı ve bunu fiilen de gösterecekti; elindeki imkânları seferber edip Mekke ordusunu ayakta tutacak bağışlarla ‘cömertliğini’ ortaya koyuyor ve bunlarla Ebû Cehil ordusuna açıktan destek veriyordu!

Dize getirdiğini düşündüğü oğlu Abdullah’ı da Bedir’e yanında götürmüştü. Karşı çıkıyor gibi gözükse de kalben kurban olduğu Resûlullah’a karşı kılıç sallayacaktı Hz. Abdullah! Ne büyük bir imtihandı bu onun için. Ancak yollar Bedir’de buluştuğunda o, babasının yanından kaçacak ve Süheyl gibilerin düşman gördüğü Allah Resûlü’nün yanındaki yerini alacaktı. O gün Süheyl ibn Amr’ı yalnız bırakan sadece oğlu da değildi; yıllardır yedikleri ayrı gitmeyen müttefiki ve dostu Umeyr ibn Avf da saf değiştirmiş, Hz. Abdullah’la birlikte Medine ordusuna katılmıştı. Tam da artık ‘adam oldu’ diyerek yanında taşıdığı oğlu ile dostu Umeyr’in bu hareketi, kin ve nefretini bir kat daha artırmış, savaşa da bu hırsla başlamıştı! Ancak kaderin hükmü daha farklıydı; savaşın sonunda Süheyl ibn Amr da esirler arasındaydı.

Onu esirler arasında gören Hz. Ömer, hızlı adımlarla Allah Resûlü’nün yanına yaklaştı. Hitabetiyle Kureyş’i tetikleyen Süheyl’in haddini bildirmek için onu kendisine bırakmasını isteyecekti:

- Onu bana bırak yâ Resûlallah! Bırak ki dişlerini sökeyim ve sarkan diliyle bir daha hiçbir yerde ve ebediyen Sen’in aleyhinde konuşamasın.

Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı kanaatte değildi:

- Bırak yâ Ömer, diye başladı sözlerine. “Bırak ki gün gelir Süheyl ibn Amr da senin hoşuna giden şeyler söyler!”

Bedir’de nefislerine ve şeytana kurban gidenlerle birlikte başını kaybedeceğini düşündüğü bir sırada ona da hürriyet yolu gösterilmişti. Şiddet beklediği kapıdan gördüğü bu rahmet esintisine bir mana veremiyordu; öldürmeye hayatını adadığı bir insan, hayatını bağışlıyor, öldürmeye imkânı varken af yolunu tercih ediyordu! Aynı fırsatı kendisi elde etmiş olsaydı neler yapmazdı ki!

Mekke’ye döner dönmez bunu da unutacak, gördüğü iyilik aklına bile gelmeyecekti. Zira Bedir’de kalanlara gözyaşı dökmek bile yasaklanmış, Kureyş intikamdan başka bir şey konuşmaz olmuştu. Üstelik büyük oğlu Hz. Abdullah’tan sonra şimdi de, diğer oğlu Ebû Cendel Müslüman olmuştu. Artık daha tecrübeliydi; büyük oğlu Abdullah’a yapamadıklarını Ebû Cendel’e tatbik etmek istiyor, kaybettiklerinin hıncını ondan çıkarmaya çalışıyordu.

Uhud’a da aynı niyetle gelmiş, Hendek’te aynı duygularla hazır bulunmuştu. Ancak gülen taraf bir türlü onlar olamıyordu! Medine’den yayılan Nûr’u durdurabilmek için akla hayale gelmedik yollara başvurmuşlar, ama her seferinde yine elleri boş dönmek zorunda kalmışlardı.

Derken bir gün, 1400 ashabıyla birlikte Allah Resûlü’nün Mekke’ye doğru yola çıktıklarının haberiyle sarsıldılar; silahsız, ihramlarını giyip yanlarına da kurbanlıklarını almış ve sadece ‘umre’ vazifelerini gerçekleştirmek için geliyorlardı. Gelenler arasında oğlu Hz. Abdullah ile artık Müslüman olup Medine’ye hicret etmiş bulunan yakın dostu Umeyr de vardı.

Müslümanların geliş niyeti ne olursa olsun, Kureyş onları Mekke’ye sokmamakta kararlıydı; giderek güçleri zayıflıyor olsa da böyle bir çıkışı asla kabul etmeyeceklerini söylüyor, canları tenlerinde olduğu müddetçe böyle bir zillete karşı koyacaklarına dair yeminler ediyorlardı! Hemen bir durum değerlendirmesi yaptılar ve neticede aralarından dört kişiyi seçerek onları, bu krizi yönetmekle görevlendirdiler. Bu dört kişiden birisi Süheyl ibn Amr idi.

Umre yolcularını Hudeybiye’de durdurmuşlardı. Günlerce devam edip giden görüşmeler netice vermiyor ve bir türlü sonuç alınamıyordu. Mekkelilerin her türlü tahriklerine rağmen Efendiler Efendisi, onlarla sulh yapıp geri dönmeyi arzu ediyor, gerilimi tırmandıracak en küçük bir harekete bile izin vermiyordu.

Derken bir gün, uzaktan Süheyl ibn Amr’ın geldiği görüldü. Kamer misal yüzlerinde tebessüm belirmişti Sultan-ı Rusül’ün. Zira Süheyl’i tanıyordu. Onu Tâif dönüşünde de yoklamış, ancak o, “Âmir oğulları Ka’b oğullarına asla eman veremez.” diyerek Allah Resûlü’nün uzattığı eli sıkmamıştı. Belli ki gelişini onun için yeni bir fırsat olarak düşünüyordu:

- Umulur ki iş kolaylaştı, buyurdu önce. Zira Süheyl, kelime olarak “kolaycık” manasına geliyordu. Ancak o gün Süheyl’in işi kolaylaştırma gibi bir niyeti olmadığı gibi, her hamleyi çıkmaza sokma gibi bir tavrı vardı. Buna rağmen, tercihini sulhtan yana yapan Efendiler Efendisi’nin gayretleriyle sulh akdi imzalan...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.033


View Profile
Re: Kureyşin Hatibi
« Posted on: 22 Mayıs 2019, 23:38:59 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Kureyşin Hatibi rüya tabiri,Kureyşin Hatibi mekke canlı, Kureyşin Hatibi kabe canlı yayın, Kureyşin Hatibi Üç boyutlu kuran oku Kureyşin Hatibi kuran ı kerim, Kureyşin Hatibi peygamber kıssaları,Kureyşin Hatibi ilitam ders soruları, Kureyşin Hatibi önlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &