ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Denemeler > Düsünür adam düsünen adam
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Düsünür adam düsünen adam  (Okunma Sayısı 591 defa)
02 Eylül 2010, 13:49:39
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 02 Eylül 2010, 13:49:39 »



DÜŞÜNÜR ADAM, DÜŞÜNEN ADAM

Ziyaretine gittiğim bir dostumun, beni oradakilere hak etmediğim bir iltifatla tanıştırması, hakikat adına olduğunu sandığım fıtri bir refleksle, mahcubiyet duymama neden oldu.

 

“İşte gerçek bir düşünür”

 

Boş yere iltifat mı, hiçliğimizi itiraf mı ediyor bilmiyorum. Düşünce adına henüz kıvanç verici irtifa kazanamamış toplumda, kendimizce bir vasat tutturduğumuzu sanmanın faydasız avuntusunu paylaşıyor olmalı.

 

“Gerçek düşünürlük bana kaldıysa, başka talihsizlik aramanıza gerek yok” diyorum. Ekliyorum: “Bilmeyen bizi Pitagoras, Aristo, Hegel (gibi) falan sanacak. Belki bir kopyası akıl hastanesinin bahçesine konulan ‘Düşünen Adam’la benzeşebiliriz daha çok”.

 

Düşünüyor olmak varoluş bilinci için, ‘varlık bilinci’ düşünüyor olmak için, hayati önemde gerekliliklerdir. Ciddi mesele sahibi olmanın ilk emaresi, bu önemin idrakine bağlıdır. Bu idrak noktasına ulaşmak bile, yüklediği sorumluluklarla ortalama insanlar nezdinde, sahibine ayrıcalık sağlar. Eşrefi mahlûkat olarak yaradılışımızda rabbimizin bize bahşettiği ayrıcalıktan başka, ekstra bir ayrıcalık peşinde değiliz. Şimdi, şurada yapmak istediğimiz; varlığımıza onur kazandıran en önemli, öncelikli fıtri özelliğimizi keşfetmek, üzerinde düşünmek, onu daha işler vaziyete getirmektir. Bunu başarmak, ayrıcalık kazanmaya meyilli insan benliğinin, ruhun zaten yapısında var olan kıymeti yitirmeye yol açacak yozlaşmanın önünü alabilir. ‘Tanrı olmak’ hırsı ile konulan yolların; insanı, şeytanlaşmanın tam ortasına terk ettiği çok olmuştur. Yaptığımız, kendimizi anlama çabasından ibarettir denebilir. Varlığımızın hakikati ile yapay varlığımız arasında oluşan uzak mesafe, bu yöndeki çabaları önemsemeyi zorunlu kılmaya yeter. Az önce söylediğimiz gibi, dehşet bir anlam kayması yaşanan dünyamızda, yaradılıştaki anlamsal espriyi fark etmek bile, hiç olmazsa belli bir duyarlık seviyesinin ifadesidir. Arzulanan ölçüde kemale ermek için, bu kadarı yeterli olmaz elbette. Çünkü bu idrak noktası, tüm zamanı ve mekânı kuşatacak dünyamızın, gittikçe açılacak, yükselecek anlam bütünlüğünün inşa edildiği/edileceği zemini oluşturacaktır.

 

Madem düşünme istidadı ile yaratıldık, öyleyse düşünmek için ayrıca bir çaba gerektiren zorluklar olmamalı, diye aklımızdan geçebilir. Hilkatin hikmetine dair meseleleri olanlar nezdinde, bugün bu çabaya daha çok gerek duyuluyorsa eğer, hangi sebeple olursa olsun varlığımızın zayıflamış veya zayıflatılmış olmasındandır. Kendimizle aramızdaki uzaklık artmıştır. Bunu kestirme bir söyleyişle fıtratın ufuneti ile açıklayabiliriz. Öyle değil mi? Eğer fıtrat, yaratılış özünü yitirmemiş olsaydı; bir istidat, bir meleke olarak düşünmek, halitamızın vazgeçilmez unsuru olacaktı. Hakikat ve bilgi, adeta varlığın kendiliğinden deviniminden içimize düşecek veya o devinimin doğal gerekliliği olarak bizler bilgi ve hakikatin içine düşmekten kendimizi alamayacaktık. Bugün bin parçaya bölünmüş insan varlığımız, neredeyse hakiki özüne ait elde kalan tek bir parçası ile düşünüyor gibidir. O her bir parça insanı düşünür kılmaya yetiyor neredeyse.

“İşte gerçek bir düşünür”

Gülelim mi, ağlayalım mı?

Diğer yandan özellikle modern, pozitif yaklaşım, ancak o parçacığın elverdiği oranda bir insani öz içeriyor gibidir. Yaradılış hakikatimizi çevreleyen şeytani ilgiler, maddi varlığımızı yüceltmeyi birincil amaç edinerek, asıl benliğimizi nefsin arzuları karşısında önemsiz bir dereceye indirmiştir. Nefsin istekleri ruhun istekleri ile çatışır hale sokulmuştur. Nefsin ruha, ruhun nefse karşı, ancak diğerini alt etmesi halinde üstünlük kuracağı yanlışı, şeytani ayartmalarla azmanlaşan çarpık bir benlik ve özgürlük algısının koşullandırmasıdır. Her ne ise, eğer insan bütünlüğümüzü muhafaza ederek fıtratımız üzere varlığımızı sürdürse idik, bu manasız bölünme de düşünce kısırlığı da olmayacaktı. Bölünme algı ve kavrayış dünyamızı yerle bir etti. Yapı ve örgütlenmelerinin ana zeminini pozitif düşüncelere borçlu olan modern devlet ve ideolojiler, fıtri dokumuzun aşındırılmasında programlı bir rol oynadılar. Aşınma vasat olgunluğa bile sahip olamayan kitlelerin, büyük boşluklar oluşmuş benliklerini hiçliğe doğru kaydırdı. Hayata, varlığa, hakikate dair ‘ilgisizlik’, ‘kaygısızlık’ hali ‘üzüntüyü bırak yaşamaya bak’ propagandası ile özendirildi.

 

Kitlelerin benliksiz, düşüncesiz, tarihsiz, anı yaşayan karaktersizlikleri, ideolojik ulus devletlerin işine geliyordu. İdeolojik rejimler belirlenmiş politik amaçlar için gönüllü kurbanlar veya savaşçılar olabilecek ‘ulus’ yaratamadıkları durumlarda, hiç olmazsa yönettikleri halkların, başlarını ağrıtacak farklı arayışlar içinde olmalarını önlemek isterler. İdeolojik yapılar kültür havzalarından beslenmedikleri için, hayatın esnekliğinden, estetiğinden yoksun; sakil, katı, farklı olana tahammülsüz yapılardır. Tarihsel, kültürel birikimlerimiz, ruhumuzda, benliğimizde bir iz kalmamacasına silinmek istenmiştir. Silinmiş bir ruhun, silinmiş bir tasavvurun, silinmiş hafızanın silik kişilikte, silik kimlikli, silik benlikli silik adamları yapılmak istenmişizdir. Benim için bu adamı tahayyül etmek bile güç. Bu adam nedir, kimdir? Yaşamını nasıl kurar, yolunu nasıl bulur, nasıl hatırlar, nasıl çözümler, nasıl beğenir, nelere tepki verir? Hiç. Her şey silik, her şey hiçliğe dönük, hiçliğe ayarlı! Tüm iç ve üst değerlerinden soyunmuş, soyutlanmış varlık olarak insan hiçliğin, sözüm ona yaşayan canlı anıtı gibidir. Ne acı, ne yazık!..Yaşamak, düşünmek; çok bilinmeyenli bir denklemi çözmek gibidir. Bilinmeyenler çoktur. Her şey bilinmezlik içindedir. Üstelik onları yardımları ile çözeceğimiz bilinen veriler de kalmamıştır elimizde. İlgili konuyla, sıkıntıyla ilgili hafızamızda bir kayıt olsa; onun üzerinden, ötekini, berikini, başkasını tanımaya çalışacağız. Haydi düşünelim. Olmuyor.

Haydi düşünelim. Olmaz, olamaz.

Düşüncenin ekileceği, yeşerip, serpilip boy vereceği toprak kurumuş, kuraklaşmış.

Kodlar, kayıtlar silinince ne hatırlayış, ne ölçme, ne değerlendirme oluyor. Düşünce adına bir şey üretemiyorsunuz. Bu durumlarda, bir yandan, içinde bulunulan halin duygusal yansımalarla boş etkileri düşünce sanılabilirken, diğer yandan yine bu durumlarda genetik refleksler, ruhu uyandıracak ipuçlarına dönüşebilir. Şuursuz alışkanlıklar bile hayati öneme sahip olabilir. Ola ki o refleks ve alışkanlıklardan hareketle tekrar ruhumuza, benliğimize can verecek bir damar harekete geçsin. Böyle beter, böyle zor günler yaşamışızdır. Kendi elleriyle kendini hiçleştiren, aklına, ruhuna, kalbine kıyan başka bir toplum var mıdır acaba? Onların tecrübesi nasıldır? Hadi düşünelim. Ha deyince düşünülmüyor. Sağlıklı düşünmeye imkân veren çok yönlü, çok boyutlu bir zemin gerekiyor. Onu var kılıp, büyüten, besleyen zemin inhitata uğrayınca, düşünce varoluş bağlantılarından kopar. Varlık düşünce ile düşünce varlık ile ilgisiz düzlemlerde çırpınır durur. Daha ilk cümlemiz, önemli bir yanı ile bütün bunları ifade etmek içindi. Yine tekrar edelim: Düşünüyor olmak var oluş bilinci için, ‘varlık bilinci’ düşünüyor olmak için, hayati önemde gerekliliklerdir.

 

 

Düşünür müyüm? Düşünür müsünüz? Bu soruların ‘insan düşünen bir varlık’ olmasından hareketle cevaplanması ne kadar doğru ise, aynı tanımdan hareketle bizim anladığımız manada düşünür olmayı hak ettiğimizi sanmak da o ölçüde yanlıştır. Akşam yemeği için manavdan alacağımız ıspanakla, benliğimizi hakikat katında temsil eden varlığımızın olgun bir yetkinliğe nasıl ulaşacağını, genel anlamda belki aynı düşünme melekesi kapsamında karşılıyoruz. Maaşını borçlarına ve ihtiyaçlarına denkleştirme hesabı yapan memur da düşünür, mağara eğretilemesi ile idealar kuramını geliştiren Platon da. Arada birbirine geçişlerin çok zahmetli olduğu katlar vardır. ‘Düşünür’ olmakla ‘düşünceli’ olmak, bu iki çok farklı katlarda olmak gibidir. Düşünür olmak, hayatın tüm cilve ve cezberesini yaşıyor olmakla beraber, kendini düşüncenin peşine bırakmak demektir. Orada insan kendinin de içinde olduğu varlık alanının genişliğini, yüksekliğini yakinen fehmetme melekesi edinir. Gittiği her sonsuzlukta, çıktığı her yükseklikte kendini, kendinden bir parçayı bulmaktadır. Tamamlanmak, kendisiyle bütünleşmek için sürekli kendinden üste çıkmak, kendinden öte gitmek zorundadır. Söylemeden geçemeyeceğim: Düşünmek, insanın kendi sınırları içinde kendisini aşma çabasıdır.

 

/İlginçtir; kendimizi aştıkça kendi sınırlarımızın genişliğini fark ederiz. Meğer kendimizi daraltmak için ne çok çaba sarf etmişizdir. Aslında kendi sınırlarımızı aşmanın da geçmenin de imkânı yoktur. O sınırı geçmek insan doğasının, varlık skalasının dışına çıkmaktır. Çizgimizin ötesinde ve dışında var olacağımızı sanmak, vahim bir yanılsamadır. O geri dönülmez aşamada insan kalmanın imkânı olmaz. Bir yolunu bulup döndüğümüzdeyse, terk ettiğimiz yerimizde insan varlığımızı bulamama tehlikesi mevcuttur. Öyleyse kendi sınırlarımızı yeniden keşfetmeliyiz. O sınırların belirlediği insanlık ve kulluk alanı, sanılandan çok geniş ve yüksektir. Kendimizi küçük görme korkunç hastalığı, büyüklüğümüzle bulunduğumuz yükseklikten gafil olmamız yüzündendir. Bu muazzam alanı, küçülttüğümüz dimağ ve değerlerle kavramaya çalıştığımız için kendimize razı olamayız. Kendimizi aşmak bir anlamda kendi alanımızı keşfetmektir. Her aşma çabası sonrasında varlığımız genişler. Kendimizi aşmanın, aramanın, kendimize yönelişin hazzı sonsuz bir varoluş coşkusu oluşturur. Başta düşünce o coşkudan çıkar, tekrar o coşkuya döner. Aklımız, ruhumuz, benliğimiz de öyle. Çünkü o coşku, varlığı kendi içimizde hissetmenin, kendimizi o varlık içinde hissetmenin sonsuz eriyişidir. Siz buna sarhoşluk deyin isterseniz: Şuuru katlayarak artıran sarhoşluk!....
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Düsünür adam düsünen adam
« Posted on: 21 Ağustos 2019, 10:54:10 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Düsünür adam düsünen adam rüya tabiri,Düsünür adam düsünen adam mekke canlı, Düsünür adam düsünen adam kabe canlı yayın, Düsünür adam düsünen adam Üç boyutlu kuran oku Düsünür adam düsünen adam kuran ı kerim, Düsünür adam düsünen adam peygamber kıssaları,Düsünür adam düsünen adam ilitam ders soruları, Düsünür adam düsünen adamönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &