ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Peygamberimiz (S.A.V) > Sizden Gelenler (Peygamber Efendimiz ) > Nebevi dert
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Nebevi dert  (Okunma Sayısı 416 defa)
11 Ekim 2010, 15:56:09
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 11 Ekim 2010, 15:56:09 »



Nebevi Dert



Evet, Hayber’i fethetmekten daha büyük bir kazanım… Herkes “Hayber” derken, O “hidayet” diyordu. Hayberlere sahip olmaktan daha büyük bir ticaret.  
 
   Düşünüyorum da; “İnsanlık tarihinin gelmiş-geçmiş en dertli insanı Hz. Muhammed’dir” dersem acaba abartılı bir ifade de bulunmuş olur muyum?    

Sanki tüm dertlerden bir pay O’nun nasibine düşmüştü. Hayatı bir dertler mecmuası, gam yumağıydı. Zaten O’nun için makbul insan, dert sahibi olan insandı. Dertsiz, gamsız, duyarsız insan hayatın anlam ve amacından kopmuştur. Evet, davası olanın, kuşkusuz derdi de olacaktır.

Ancak söz konusu Hz. Muhammed (Sav) olunca O’nun derdi daha bir farklı ve derin…
Kendisine risalet tevdi edilmeden önce bile, Mekke toplumunun derdi başka, O’nun ki başka idi.

Kabile savaşlarının yorgun düşürdüğü kanlı ve kirli Mekke’de O’nun iç dünyasında fırtınalar kopuyor, ruhu daralıyordu. İçini dökecek, derdini yanacak kimse de yoktu. Mekke sıkıyordu.

Çareyi Hira’ya gitmekte buldu. Artık Hira dert ortağıydı. İçini Hira’ya dökecekti…  Ruh Hira’da demlenecekti… Devran Hira’da değişecek, derman orada bulunacaktı…

Gerçekten O’nu Hira yollarına düşüren dert neydi? Neyin peşindeydi? Acaba O’nun ki dertlerden kaçış mıydı, yoksa bir arayış mıydı? Hira yollarını aşındırmanın sebebi ne olabilirdi?

Avcılık mı? Çobanlık mı? Dağcılık mı? Ya da piknik yapmak için mi? Tatil olsun diye mi? Sırf spor olsun gayesi ile mi yollara düşüyordu?

İnsanlarla değil de, dağlar ve taşlarla neyi paylaşıyordu? Ferhat gibi bir aşk macerasına mı tutulmuştu? Dağları delip Şirin’e mi ulaşacaktı? Yoksa O’nun ki kişisel bir hobi miydi?

Hayır hayır!.. Hiçbiri!.. O’nda olan muzdarip bir vicdanın anlam arayışıydı. Yani özetle “öze dönüş” hareketiydi.

    Hira’ya çıktı ama oraya kapanmadı. Yüzü Mekke ‘ye dönüktü, gözlerini oradan ayırmıyordu. Kirlenen Mekke, kuşatılan Kâbe nasıl kurtarılacaktı? “Özgürlük Evi” özgürlüğe muhtaçtı… “Güvenlik Evi”nin güvenliği yoktu… “Kıyam Evi”nin kıymeti bilinmiyordu…

Diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının çığlığı yüreğini yakıyordu…

Kan davalarından bitap düşmüş bu toplum nasıl dirilecekti? İnsanlık değerlerini ters yüz eden bu kokuşmuş kitle hangi adrese yönelecekti? Belirsizlik, başıboşluk insanların düştüğü bataklığı derinleştiriyordu.

İşte bu fotoğraf üzerinden kafa yoruyordu… Vicdanı sızlıyordu…

O engin tefekkür ikliminde bir ışık, bir işaret, bir imkân arıyordu. Bireysel bir teselli ve teskin peşinde değildi. Yüreğindeki sancı toplumsaldı. İnsanlığın düştüğü seviye vicdanını zorluyordu. Zihin durulması, ruhun sükûnu, yüreğin inşirahı için yol arıyordu.

İşte böyle bir ahvalde İlahi Kudret bu mükedder yüreğe müdahale ediyordu. Bu dertli insanın neyi dava edinmesi gerektiğine karar veriyordu:

“Oku.”

Beklenen, aranan; ses, ışık, işaret tamamdı.

Artık O Hira’da bir saat bile durmayacak, bir daha da oraya uğramayacaktı…

Tevhid meşalesi ile Mekke zulmünün ve zulmetinin üstüne yürüyecekti. Örtünüp-bürünmek yoktu. Tereddüt, telaş ve tasa yoktu… Gelen inzal inzarı gerektiriyordu.      

Bu saatten sonra kendisine ait bir hayatı yoktu. Yaşamını insanlığın felahına adadı. Onların hidayeti için çırpındı. Yeryüzünün ıslahı ve imarı için didindi…

Ateşe yürüyenlerin ellerinden tutup çeken müşfik bir eldi.

Tüm derdi bir kişinin daha iman etmesine vesile olmaktı…  Öyle ki, en azılı hasmı Ebu Cehli bile, hidayeti için duasına dâhil etmekte tereddüt etmemişti.

Amcası Ebu Talib’in iman etmesi için az mı çırpındı? Ebu Talip imandan yoksun can verirken, O’nun da üzüntüden neredeyse canı gidiyordu.

O kendisini taşlayan taş yüreklilere sadece acıyordu ve onların zürriyetinden hidayet üzere nesiller umuyordu.

Tek derdi vardı; o da insanlığın hidayet bulmasıydı.

Hüzün ve ızdırap içinde Mekke’ye dönerken, Cebrail devreye giriyor:

“- Yüce Allah kavminin senin hakkındaki sözlerini işitmiştir. Seni korumaya yanaşmadıklarını da bilmiştir. Ve sana, şu dağlar meleğini göndermiştir. Kavmin hakkında ne dilersen, O’na emredebilirsin” dedi. Bunun üzerine dağlar meleği O’na seslenip selam verdi ve sonra:

“-Ey Muhammed! Cibril’in dediği doğrudur, emrine hazırım. Eğer şu iki yalçın dağın, onların üzerine çökerek birbirine kavuşup onları ezmesini istersen, emret” dedi.

Peygamberimiz büyük bir sabır ve merhametle şöyle cevap verdi:

“-Hayır, ben bunu istemem. Ben Allah’ın onların soyundan, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan, yalnız Allah’a ibadet eden bir nesil çıkarmasını diliyorum. (Buhari)

Dağlar meleğinin dileği başka, Muhammed’in derdi başkaydı. Yeter ki bir kişi daha iman etsin. daha fazla çileye katlanmaya hazırdı... Hemen şimdi olmasa bile, mümkündür ki, bunlardan hidayet bulanlar olabilecekti.

Allah bu sevgili kulunun yüce derdini bildiği için önce Addas’ın, sonra da cinlerin Müslüman olması ile yüreğini ferahlatıyordu.

Müşrikler O’nun davetini reddettikçe O’nun hüznü büyüyor. İnsanların tepki ve tekzibi O’nu derinden sarsıyordu.

Kur’an-ı Kerim O’nun iç dünyasındaki ızdırabın boyutlarını nazarlarımıza sunuyor:

“Onlar, mümin olmayacaklar diye neredeyse kendine kahredeceksin (öyle mi?)” (Şuara-3)

Bu dertle aynı kapıyı onlarca defa aşındırıyordu. Yılgınlık yok. Yorgunluk yok. Ye’s yok. Kendini tüketircesine asılıyordu. Cehalet ve şirk içinde kaybolan her bir kişiden kendini sorumlu tutuyordu…

Yüce Allah teselli veriyor, tebliğin gerçekleşmesini, sonucundan daha önemli olduğunu hatırlatıyordu:

“Sana düşen sadece tebliğdir.” (Nahl-35)

Fakat O, bu ulvi amaç için habire çırpınıyordu.

Hayber’de herkes hasretle zaferi ve Hayber ganimetlerini beklerken O’nun önceliği farklıydı. Hz. Ali’ye sancağı teslim ederken ona şu uyarıda bulunuyordu:

“-Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın senin vasıtanla bir tek kişiye hidayet verip doğru yola iletmesi, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” (Buhari)

Evet, Hayber’i fethetmekten daha büyük bir kazanım… Herkes “Hayber” derken, O “hidayet” diyordu. Hayberlere sahip olmaktan daha büyük bir ticaret.

Gün oldu, bir Yahudi çocuğun, evine giderek hasta yatağında ziyaret etti, onun Müslüman olmasını umuyordu, nitekim öylede oldu.

Huneyn savaşı sonrası Hevazin’lilerden elde ettiği o devasa ganimet mallarını ve esirleri taksim ederken, O’nun hedefinde yine insanların hidayeti vardı.

İhsan, kerem ve sevgi ile insanların kalbini İslam’a ısındırmaya çalışıyordu. Birçokları daha fazla pay beklentileri ile gözleri kamaşırken, O yeni muhataplarına “Müellefe-i Kulub”a öncelik veriyordu. İslam’dan etkilenmeyen kalp, kılıçtan çekinmeyen kafa, rahatlıkla cömertlikle fethedilebilirdi. Bunun içinde her şeyi elden çıkarmaya hazırdı.

O’nun derdi, davası ne saltanat, ne de servetti. Tek amacı sabah-akşam Rabbi’ni tesbih etmek ve insanları tevhide davet etmekti.

O, bu dertle iliklerine kadar ürperirken bir kişiyi daha İslam’ın nurlu halkasına katmaktan başka düşüncesi yoktu. O’nun öncelikli yöntemi müşrikleri kılıçla temizlemek değil, vahiyle tezkiye etmekti.

Allah’ın hoşnutluğunu bu eylemde buluyordu. Bu sebeple her türlü bedeli ödemeye hazırdı.

Acaba bu sorumluluğu yüklenen o yüce yüreğin donanımı neydi?

İnsanlığın kurtuluşu için tüm benliğini ortaya koyan Hz. Resul(sav) sadakat ve istikametten ödün vermiyordu.

Hicret öncesi Mekke’de müstekbirler tarafından Daru’n-Nedve’de Hz. Muhammed’le ilgili gizli bir oturum gerçekleştirildi. Çıkan karar şuydu: Her kabileden eli silah tutan bir genç görevlendirilip bir suikast timi oluşturulacaktı. Bu tim gizli bir operasyonla Hz. Peygamberi ortadan kaldıracaktı. Haşimoğulları tüm kabilelerden hesap soramayacakları için olay fail-i meçhul kalacaktı. Allah (cc) Resulünü bu tuzaktan haberdar kıldı ve korudu. O gece Resulullah (sav) yatağına Hz. Ali’yi yatırdı. Ona birde isim listesi sundu. Yarın yanımda bulunan emanetleri sahipleri olan bu listedeki isimlere ulaştıracaksın, dedi.

Acaba bu listede geçen isimler kimlerdi?

Daru’n-Nedve’de O’nun ölüm fermanını imzalayan isimlerden de emanetini O’na bırakanlar vardı. Şimdi onlar O’nu ortadan kaldırmanın hesabını yaparken, O’nun derdi başkaydı. Onların emanetini sağ-salim kendilerine nasıl ulaştırabilirim, diye düşünüyordu. O an için derdi buydu. Verilen ders şuydu, katillerimiz bile emanetlerini bize bırakabilmeli, bizde de emanet ve sadakat zedelenmemeliydi.

Yıllar sonra Muhammedü’l-Emin Hudeybiye’de aynı “emin”liğini sonuçları aleyhine de olsa ahde sadakat göstererek sürdürüyordu. Antlaşma maddelerine göre Mekke’den bir Müslüman Medine’ye Müslümanlara sığınacak olsa iade edilecekti.

Hz. Peygamber (sav) ile Suheyl antlaşma yazmakla meşgul oldukları sırada Suheyl’in oğlu Ebu Cendel tutuklandığı yerden canını kurtararak, zincirleri ile birlikte gelip Müslümanlara sığındı. Kureyş temsilcisi Suheyl:

-Ey Muhammed, o sana gelmeden önce seninle benim aramda antlaşma sağlandı. Dedi. Resulullah (sav):

-Ey Müslümanlar, beni dinimden vazgeçirmek için, müşriklere mi bırakıyorsunuz?

Peygamber karşısında tepki veremeyen Müslümanlar öfke dolu bakışlarla kendilerini ölü gibi hissediyorlardı. Hz. Peygamber (sav):

-Ey Ebu Cendel, sab...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 11 Ekim 2010, 15:57:48 Gönderen: Sidretül Münteha »
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Nebevi dert
« Posted on: 20 Kasım 2019, 05:11:40 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Nebevi dert rüya tabiri,Nebevi dert mekke canlı, Nebevi dert kabe canlı yayın, Nebevi dert Üç boyutlu kuran oku Nebevi dert kuran ı kerim, Nebevi dert peygamber kıssaları,Nebevi dert ilitam ders soruları, Nebevi dertönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &