ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Safahat > Süleymaniye Kürsüsünde
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Süleymaniye Kürsüsünde  (Okunma Sayısı 835 defa)
20 Aralık 2009, 00:17:23
Ekvan
Varlıklar, alemler, dünyalar. (Evren).
Tecrübeli Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.233


« : 20 Aralık 2009, 00:17:23 »



Süleymaniye Kürsüsünde

Kardeşim Fatin Hoca?ya
Köprüden çok geçerim; hem ne kadar geçtimse,

Beni sevk etmedi bir kerrecik olsun ye´se,

Ne Halîc´in o yosun çehreli miskin suları;

Ne onun hilkate küsmüş gibi durgun kenarı!

Herkesin hissi bir olmaz. Meselâ karşıdaki

Sâhilin, baş başa vermiş, düşünen pis eski,

Ağlamış yüzlü, sakîl evleri durdukça, sizin

İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin,

Bak benim öyle değil. Siz de biraz şâir olun:

Meselâ, geçtiğiniz yalpa yapan tahta yolun,

Cedd-i merhûmu aceb sal mı demekten ne çıkar?

Geliniz farz edelim biz bunu: Sâbih bulvar!

Köprüler asma imiş Avrupa âfâkında...

Varsın olsun, o da bir şey mi? Bizim Şark´ın da

Böyle daldırma olur... Hem açınız âsârı,

Köprünün nerde görülmüş, hani, tahte´l-bahrı?

Anladım: Ben ne kadar şi´re özensem de, demek,

Seni, ey sevgili kâri ; bu telâkkî, pek pek,

Azıcık güldürecek.. Yoksa öbur yanda, hazin,

Bin hakîkat sırıtırken kıyısından denizin,

Diyeceksin ki: "Hayâlin yeri yoktur... Boşuna!"

Ya şu timsâl-i İlâhî de mi gitmez hoşuna?

Öyle ta´zîb-i nigâh eyleme bedbin olarak,

Bırak etrâfz da, karşında duran ma´bede bak:

Başka bir sâhile gehvâre-i emvâcından,

Böyle şeh-dâne çıkarmış mı yakınlarda zaman?

Ne seher pâre-i san´at ki ezelden mahmûr...

Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nûr!

Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci

Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!

Bu güher pârenin eb´âd-ı semâvîsinde,

Yorulan didelerin hâneden insin de,

Levse dalsın yeniden? Etme, yazıktır, olmaz;

Garba tevcîh ediver, gel onu sen şimdi biraz:

Dur da Ma´bûd´una yükselmek için ilme basan

Ma´bedin hâlini gör, işte serâpâ iman!

Yüce dağlar gibi, âfâka döşerken sâye,

O, bekâdan daha câzib kesilen, âbediye,

Bir nazar, zevk-i bedi´inin yeter tatmîn...

Durma öyleyse, urûc et o ziyâ âlemine.

O ziyâ âlemi bilmez ki karanlık ne demek?

O semâvî yuva kirlenmedi, kirlenmiyecek.

Onu i´lâ eden etmiş ebediyyen i´lâ.

Etse dünyâları tûfan gibi levs istîlâ,

Bu, semâlarda yüzen, şâhikanın pâk eteği,

Karşıdan seyredecektir o taşan mezbeleyi.

Yerin altında sinen zelzeleler fışkırsın;

Yerin üstünde ne bulduysa devirsin, kırsın;

Hakkı son sadme-i kahrıyle bitirsin isyan;

Edebin şimdiki ma´nâsına densin "hezeyan´;

Kalmasın, hâsılı, altüst olarak hissiyyât,

Ne yüreklerde şehâmet, ne şehâmette hayât;

Yine kürsî-i mehîbinde Süleymâniyye,

Kalacak doğruluğun yerdeki tek yurdu diye.



Yıkılır birgün olur mahkemeler, ma´bedler;

En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;

Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,

Beşerin hâfzzasından silinir Hakk´ın adı;

Gömülür hufre-i târîhe meâlî... Lâkin

Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin;

Yine insanlığa nâ-mahrem olan bîgâne,

Bu harîmin ebediyyen, giremez sînesine;

Yine yâdındaki Mevlâ yı şu dört tane minâr,

Kalbe merbût birer dil gibi eyler ikrâr;

Yine mâzîye gömülmez bu muazzam çehre:

Leş değildir ki atılsın o umûmi kabre!



Şimdi ey sevgili kâri ; azıcık vaktin eğer,

Varsa -memnun olacaksın - beni ta´kîb ediver.

Gireriz koynuna, düşsek bile şâyed yoıgun,

Karşıdan baktığımız heykel-i nûrânûrun.

Göreceksin: O harîmin ebedî zıllinde,

San´atın rûhunu seyyâl bulut şeklinde.

"Gördüğüm var... " deme! Gel bir de berâber görelim.

Nereden? Haydi şadırvan kapısından girelim:

Bir musanna´ kemer" üstünde kurulmuş Tevhîd;

Daha üstünde bir âyet ki: Hudâ´dan te´yîd,

Emr-i mevkût-i salâtın bize kat´iyyetine.

Şöyle bir baktı mı insan, kapının hey´etine,

Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn:

Mütenâzır iki mihrâb, iki âzâde sütûn.

Sonra göz yükseliyor doğru yarım kubbelere

Ki dayanmış biri sağdan biri soldan kemere.

İstalaktitle donanmış o hazin sîneleri,

Okşayıp nûr-i nazar, geçti mi artık ileri,

Geliyor kısmen açılmış iki heybetli kanat,

Ki te´ârîci, telâfifi ne müdhiş san´at!

Sankim evlâ mütefekkir, kocaman bir beyni,

Açıvermiş bize göstermek için her yerini.

Görüyor şimdi nazar girdi mi derhal içeri:

Aynı eb´âd ile tesbît edilen kubbeleri.

Avlunun sâha-i üryânına bin sâye-i nûr

Döşeyen bunca kemerlerle sütunlarda, vakûr

Bir tenâzur yoruyor görmek için irkileni.

Yalınız iç kapının üstüne yükseltileni,

-Mutlakâ medhali göstermek için olmalı ki-

Bir siyâk üzre atılmış, sıralanmış öteki

Kubbelerden daha yüksek, daha vâsi´ duruyor.

Aynı heybetli kanatlar göze tekrar vuruyor.

Aşar aşmaz eşiğinden bu musanna bâbın

Şu yanm kubbe - ki pîrâyesidir mihrâbın-

Çarpıyor çeşm-i temâşâya, asıl kubbe değil.

Buna eş lâzım, evet olmamak olmaz kâbil.

Yoksa ihmâl edilir şey mi tenâzur burada ?

İşte tam ondaki eb´âda nazîr eb´âda

Semt-i re´sinde duran aynı da mâlik, hele bak.!

"Bu yarım kubbeler elbette açık durmıyacak,

Mutlaka birleşecektir" diye beş hatve kadar

Atıverdin mi, görür kubbeyi hayretle nazar...

Ki dayanmış sanacaksın o yarım kubbelere.

Ama pek doğru değil... Karşıki dört yekpâre

Gıranittir taşıyan başları üstünde onu.

Kahramanlar ki asırlar bükemez bir kolunu!



Ma´bedin ,şimdiki ta´rife bakarsak, az çok;

Müstatil olması îcâb edecek! Öyle mi? Yok!

Şu, sütunlar ana dîvârına bağlanmak için,

Ara yerlerden atılmış müteaddid kemerin

Konarak sırtına şâhin gibi durmakta olan,

Kubbeler yok mu ya? Onlar buna vermez meydan.

Nerden îcâb ediyor sonra bu âvâre zehab?

O kadar ince tutulmuş ki tenâzurda hesab:

Hâricen kubbenin üstünden inen hatt-ı mümâs,

Ediyor her iki cânibde tamâmiyle temâs,

Tarafeynindeki san´atlı yarım kubbelere.



Artık ey sevgili kâri ; gel otur orta yere

Cebhe dîvârına bak camlara bak, minbere bak;

Sonra mihrâb ile mahfillere, kürsîlere bak.

İşte her cebhede, her yerde demâdem gönünen,

Lâkin esrâra bürünmüş gibi mübhem görünen,

Seni bîtâb-ı telâkkî bırakan âyâtın,



Kalarak mülhem-i âvâresi hissiyyâtın,

Dalgalansın da denizlergibi kalbinde celâl;

Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!

Vecde gel; vahdete dal, âlem-i kesretten uzak...

Yalınız Sâni´i gör; san´atı, masnû´u bırak!

Ben de bir yer bularak şöylece tenhâ dalayım,

Varlığımdan geçeyim, mahv-ı temâşâ kalayım.



Ma´bedin cebhe cidârındaki loş pencereler,

Güneşin sırtına bir ince tül atmış, esmer,

Mütemâdi sağıyor dâhile bir gölgeli nûr.

O inen perde-i seyyâl arasından manzûr,

Koca bir mahşer-i îman ki ezelden medhûş...

Sîneler vecd ile pür-cûş, dudaklar hâmûş!

Diz çöküp mermerin üstünde yalın kat hasıra,

Bekliyor hepsi münâcâtı: Onun şimdi sıra.

Esiyor cevv-i mehîbinde bu vahdet-zârın,

Ebedî nefha-i rahmet ki, o binlerce yığın,

Gölge şeklindeki eçbâha teayyün veriyor:

Tepeden tırnağa zerrât-ı vücûd ürperiyor.

İnliyor nâle-i gayret der ü divârından,

Dâr duydukça gelen sayhayı deyyârından.

Rûhlar yanmada bî-tâb-ı tecellî kalarak,

Dîdeler nâ-mütenâhî, ebedî müstağrak.

Akibet, başladı mahfilde hazin bir feryâd;

Yeniden coştu eninlerle o bî-hûş eb´âd.

Bir de baktım ki: O her saftan uzanmış kollar,

Varacak sanki yarıp boşluğu Mevlâ´ya kadar!

Şimdi üç bin kişinin sîne-i ma´sûmundan,

Kopan "âmîn"sadâsıyle icâbet-lerzan!

Sonra, bir okşanarak titreyen ellerle cibâh;

Döndü kürsîye o âvâre cemâ´at nâgâh.



Kimdi kürsîdeki? Bir bilmediğim pîr amma,

Hiç de bîgâne değil kalbe o câzib sîma.

Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destân,

O mehîb alnı, pek mûnis olan didân,

Her taraftan kuşatıp, bedri saran hâle gibi,

Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi!

Hele gözler iki mihrak-ı semâvidir ki:

Bir şuâıyle alevlendiriyor idrâki.

Ah o gözlerden inen huzme-i nûrânûrun,

Bağlı her târ-ı füsunkârına bin nıh-i zebun!



-Beni kürsîde görüp, va´zedecek sanmayınız;

Ulemâdan değilim, şeklime aldanmayınız!

Dînin ahkâmını zâten fukahanız söyler,

Anlatırlar size bir müşkiliniz varsa eğer,

Bana siz âlem-i İslâm´ı sorun, söyliyeyim;

Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim.

Şark-ı Aksâ´dan alın, Mağrib-i Aksâ´ya kadar,

Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var!

Beni yormuştu bu yıllarca süren yolculuğun,

Daha başlangıcı... Lâkin, gebereydim yorgun,

O zaman belki devâm eyliyemezdim yoluma;

Yoksa âram edemezd...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.034


View Profile
Re: Süleymaniye Kürsüsünde
« Posted on: 25 Mart 2019, 16:36:26 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Süleymaniye Kürsüsünde rüya tabiri,Süleymaniye Kürsüsünde mekke canlı, Süleymaniye Kürsüsünde kabe canlı yayın, Süleymaniye Kürsüsünde Üç boyutlu kuran oku Süleymaniye Kürsüsünde kuran ı kerim, Süleymaniye Kürsüsünde peygamber kıssaları,Süleymaniye Kürsüsünde ilitam ders soruları, Süleymaniye Kürsüsündeönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &