ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Dini Konular > Nurdan Damlalar > Nur hareketi niye mağlup edilemiyor?
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Nur hareketi niye mağlup edilemiyor?  (Okunma Sayısı 277 defa)
09 Ekim 2011, 21:54:14
Sefil
Yeni Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 28.807


« : 09 Ekim 2011, 21:54:14 »



Nur hareketi niye mağlup edilemiyor?

Nur hareketi, onca baskı ve fitneye rağmen bir türlü mağlûp edilemeyen manevî gücünü, İhlâs üzerine bina edilip samimi bir İstişare sistemiyle yürütülen özgün, bağImsIz, manevî ve fikrî bİr hareket olmasına borçlu.

Bediüzzaman, Eşref Edip’le sohbetinde, 1949’da yargılandığı ve uzun yıllar süren sancılı bir sürecin ardından beraatle sonuçlanan, ama bu karar kesinleşinceye kadar mahkemenin hükmettiği ceza süresini hapiste tamamladığı Afyon mahkemesinde dâvâyı açan savcının, Türkiye’deki Nurcuların sayısını 500 bin olarak ifade ettiğini söylemişti.
50’li yılların ünlü sosyalistlerinden Abidin Nesimi de Menderes’e yazdığı mektuplarda, DP iktidarını ayakta tutan en önemli gücün 500 bin Nur Talebesi olduğunu ifade etmişti.
Hayatı boyunca Nurcuları tek parti rejimi için en büyük tehdit ve tehlike olarak gören İsmet İnönü’nün talimatları çerçevesinde, istihbaratın Nurcuları yakından takip ettiği ve sayı tahminleri yaptığı da bilinmekte.
Bu tahmin ve tesbitlerin, zamanla, Türkiye’nin sosyal dokusunu mercek altına alan uluslar arası mahfillerin raporlarına da aksettiği görülüyor.
Özellikle AB adaylığının kesinleşmesinden ve üyelik müzakerelerinin başlamasından sonra bu küresel ilginin daha da artacağı kesin.
Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün European Stability Initiative adlı kuruluşun “Müslüman Kalvinistler” raporundan aktardığı sayı buna yeni bir örnek.
Buna göre, Nur hareketinin Türkiye’de tahmin edilen “taraftar” sayısı 5-6 milyonmuş.
Gerçi Bediüzzaman sayı çokluğunun kesinlikle önemli olmadığını, asıl olanın nitelik olduğunu, sayı çokluğunu öne çıkaran yaklaşımların, manevî hizmetin özünü oluşturan ihlâs sırrıyla uyuşmadığını ısrarla vurgulamakta.
Ama yıllardır çok zor şartlar ve ağır baskılar altında sabır ve sebatla verilen hizmetler neticesinde, Kur’ân’ın bu çağa dersi ve mesajı olan Risale-i Nur ortak paydasında buluşan—ve sayı olarak da çok önemli bir potansiyele erişen—bir camianın oluştuğu da bir vâkıa.
Mensup ve taraftarları 5-6 milyon olarak ifade edilen bir sosyal hareket, dünyanın neresinde olursa olsun dikkat çeker ve ilgi toplar.
Türkiye Cumhuriyetinin 83 yıllık tarihinde en çok konuşulan ve tartışılan sosyal hareketin Nurculuk olması da bu açıdan gayet normal.
Ancak normal olmayan, devleti yönetenlerin bu hareketi anlamaya çalışmak yerine, zor kullanarak üzerine gitmesi; baskın, tutuklama, dâvâ ve hapislerle yıldırmaya çalışması.
Ve bu yöntemlerle netice alamadığını görünce, hareketin içine fitne sokarak parçalama ve ortaya çıkan parçaları kendi amaçları istikametinde kullanma taktiğine başvurması.
Bilhassa bu taktiğin işe yaramadığı söylenemez. Ama başarılı olamadığı bir yer var. O da, ihtilâflara ve bölünmelere rağmen, Risale-i Nur gruplarının hiçbirinin menfî tarzda kullanılamaması ve teferruata ilişkin bazı konularda yorum farklılıkları olmakla beraber, Risale-i Nur ortak paydasında verdikleri hizmetleri kendi kulvarlarında devam ettirmeleri.
Onun içindir ki, iktidara gelmek için oya ihtiyaç duyan siyasetçilerin öncelikle dikkate aldıkları kesimlerin başında Nurcular geliyor.
Çünkü, aralarındaki—kısmen siyasî, çoğu da şahsî, hissî ve ârızî sebeplerden kaynaklanan—mevziî ayrılıklara rağmen Nur hareketinin mensupları, asla gözardı edilmemesi gereken bir sosyal realite olarak yorumlanıyor.
Nur hareketi, onca baskı ve fitneye rağmen bir türlü mağlûp edilemeyen manevî gücünü, ihlâs üzerine bina edilen, inkişafını para ve maddî organizasyon gibi vasıtalara bağlamayıp, gelişme sürecinde ortaya çıkan ihtiyaçları asla “haram para” karıştırmadan münhasıran kendi hizmetinin ürünleriyle finanse eden ve samimî bir istişare sistemiyle yürütülen özgün, tam bağımsız, manevî ve fikrî bir hareket olmasına borçlu.
 
Bir asırdır cevap bekleyen uyanış çağrısı
 
Geçen yüzyılın başında bu topraklardan yükselen bir ses, bu vatan ahalisine ve bütün İslâm âlemine sarsıcı ifadelerle şöyle bir çağrıda bulunuyordu:
“Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. ” (Divan-ı Harb-i Örfî, s. 57)
Bu uyanış çağrısının tılsımı hürriyetti:
“Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun. Benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasa idin, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık.” (a.g.e., s. 73)
Milleti esaret zindanından kurtaracak bu uyanış çağrısı, insanlara bunun yolunu da gösteriyordu:
“Şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile, sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik (ihtilâflarla bölünüp dağılmış) insanlara ‘Fen, san'at silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz’ emrini veriyor.” (a.g.e., s. 58)
Bu yorumlar, milletin geri kalmışlığından “ciğeri yanmış gibi feryadü figan ederek ah! ah! ah! vâesefâ” diyen ve çare arayan bir misyon adamına aitti:
Son çağın müceddidi Bediüzzaman Said Nursî’ye...
Bu hale düşmemizin sebebini “İslâmın özünü terk edip kabuğuna ve zahirine takılıp kalmamız” olarak tesbit ve teşhis eden Bediüzzaman, İslâmı yanlış anladığımızı, bu yüzden dinimizin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemediğimizi söylüyor; “O da ceza olarak bizi dünyada tedib için zillet ve sefalet içinde bıraktı” diyordu. (Muhakemat, s. 7)
Çıkış yolunu ise şöyle gösteriyordu:
“Geliniz, ona tarziye vereceğiz (özür dileyeceğiz). El birliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablül-metînine sarılacağız.” (a.g.e.)
Bu noktadan hareketle, “Hak neşvü nema bulacaktır. Toprakta gizlense de. Taraftar ve mültezimleri (bağlıları) muzaffer olacaklardır. Zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar da” diyerek, geçmiş asırların birikimi olan vehim, hayal ve hurafelere meydan okumuştu Bediüzzaman.
İslâm âlemini bu hale düşüren zihniyetin sahiplerini “fikir ve terakki cihetiyle ortaçağın yadigârları” olarak niteyen Said Nursî, din düşmanlarının ortaya attığı şüpheleri reddedip yüzlerine çarparken, güya din adına bilime ve çağın gelişmelerine karşı çıkıp direnenleri de “ahmak dost” olarak vasıflandırıyor ve vehimlerinin asılsızlığını gözler önüne seriyordu.
Ona göre, “bizi dünya rahatından ve ecnebileri ahiret saadetinden mahrum eden” sebep, bilimle dinin çatıştığı iddiası idi. Bu iddiayı “Köle efendisine, hizmetkâr reisine, oğul babasına nasıl düşman ve muarız olabilir?” sualiyle reddederek şöyle diyordu:
“Halbuki İslâmiyet fenlerin efendisi ve mürşidi ve hakikat ilimlerinin reis ve pederidir.” (a.g.e., s. 8)
Bu zamanda i’lâ-yı kelimetullahın maddeten terakkîye bağlı olduğunu belirten Bediüzzaman, “Medeniyet-i hakikiyeye girmekle i’lâ-yı kelimetullah edilebilir” hükmüyle de (Tarihçe-i Hayat, s. 30) bu mânâyı perçinliyor ve Müslümanların olması gereken yerin neresi olduğuna böyle işaret ediyordu.
Milletin geri kalmışlığından ciğeri yanmasına rağmen, onun dünyasında ümitsizliğe asla yer yoktu.
Aksine, İslâm güneşinin Müslüman âlemini aydınlatmasına engel olan en önemli sebeplerden birini, “tembelliği netice veren yeis” olarak tesbit ediyor; diğer sebepleri ise İslâm toplumlarındaki çeşit çeşit istibdatlar, İslâmın temel esprisiyle asla bağdaşmayan ahlâksızlık ve kargaşa olarak sıralıyordu.
İşte hürriyet-i şer’î, yani İslâm ahlâkıyla bezenmiş hürriyet, bu hastalıklardan kurtulmanın yolunu açacak ve Müslümanları yep yeni ufuklara taşıyacaktı.
Bediüzzaman’ın böylesine zengin ve güçlü bir arkaplana dayanan uyanış çağrısı hâlâ cevap bekliyor.
Ve dünya, bu cevabı verecek nesilleri gözlüyor.
 
Çağın beklediği ses: Bediüzzaman
Said Nursî, hayatta iken, devlete hükmeden—kendi tabiriyle—“büyük kafalar” tarafından bir türlü anlaşılamadı. Gerçi hâlâ da anlaşıldığı söylenemez...
Buna karşılık, millet ferasetiyle onu anladı ve bağrına bastı. Böylece, Risale-i Nur bütün Anadolu’da kökleşti.
Ancak halkın büyük ölçüde sezgilere dayanan bu insiyakî sahip çıkışı, elbette ki Bediüzzaman’ın dile getirdiği derin fikirlerin entellektüel seviyede idrak edilişi mânâsına gelmiyordu. Bunun ortamı da, muhatapları da yoktu.
Oysa Said Nursî, çağın nabzını elinde tutan bir tefekkür adamı olarak çok orijinal tesbit ve yorumlarda bulunmuş bir insandı. Ve bunlar hâlâ keşfedilmeyi bekliyor.
İnanılmaz bir konu çeşitliliği ve zenginliğine sahip olan Risale-i Nur Külliyatındaki tek bir bahis üzerine dahi ciltler dolusu tez çalışması yapmak mümkün. Ve gerekli.
Bediüzzaman, “iman kurtarma” misyonuna odaklanmış bir hizmet ortaya koydu. Ve bütün düşünce sistemini bu temel üzerine inşa etti. İnsanın Yaratıcı ile kopmuş veya zayıflamış bağını yeniden kurmaya ve pekiştirmeye yönelen son derece orijinal bir düşünce sistemiydi bu.
Bu sistem, çağın bilimsel ve teknolojik gelişmeleri ışığında kâinat kitabını ve âlemde carî yaratılış kanunlarını Kur’ân’ın rehberliği ile okuma esasına istinad ediyordu.
Böylece, materyalist cereyanların getirdiği din-bilim ikilemi bu yaklaşımla temelden çözülmüş ve aşılmış oldu.
Said Nursî varlık âlemine ve hayatın bütün alanlarına bu tevhidçi temel üzerine bina ettiği düşünce sistemiyle yaklaştı. Bu çerçevede hürriyet anlayışını da yine iman esasına dayandırdı ve insanın ancak Allah’la irtibatını kuvvetlendirdiği ölçüde özgürleşebileceğini vurguladı.
Keza gerçek bir özgürlük düzeninin ancak bu anlamda hürriyet bilincine sahip insanlarla kurulabileceğine; çünkü imanın insanlara hem Allah’tan başkasına boyun eğmeme cesaretini, hem de kendisi dışındakilere tahakkümden kaçınma şefkatini kazandırdığına dikkat çekti.
Hürriyeti imanın hassası ve imanı da hürriyetin esası olarak gören Bediüzzaman’a göre, istibdad-ı mutlakın kaynağı küfr-ü mutlaktan başkası değildi ve olamazdı.
Hayatını iman hi...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Nur hareketi niye mağlup edilemiyor?
« Posted on: 26 Ağustos 2019, 05:58:40 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? rüya tabiri,Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? mekke canlı, Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? kabe canlı yayın, Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? Üç boyutlu kuran oku Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? kuran ı kerim, Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? peygamber kıssaları,Nur hareketi niye mağlup edilemiyor? ilitam ders soruları, Nur hareketi niye mağlup edilemiyor?önlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &