ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslamda Bayanlar Dünyası (Tıbbi & İlmi Konular) ๑۩۞۩๑ > Müslüman Bayanlar ve İslami ilimler > Muslüman Bayanlar için Tesettür  > İslam Kaynaklarında Örtünme
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İslam Kaynaklarında Örtünme  (Okunma Sayısı 1370 defa)
29 Ekim 2009, 02:25:41
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« : 29 Ekim 2009, 02:25:41 »



Giriş

Müslümanların takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde Müslümanlar Kur'an'ı okudular, Sünnet ve Sîret'in (Hz. Peygamberin açıklamaları ve uygulamalarının) da yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidayet, bir rehber olarak gönderilen Kur'an bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca bir süre (yedi, sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nur sûresinde iki âyet örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi. Bu sûre iner inmez İslam kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar, on dört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücudun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik ve kültür istilası bazı Müslümanların kafalarını karıştırdı; kendi değerlerinin evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar; bunları başka düşünce ve kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar; bunu yapabilmek için yine dine dayanmak gerektiğinden usule uygun olmayan, zorlamalara ve saptırmalara dayanan içtihatlara(!) kalkıştılar. Bu yeni, zorlama ve uyarlama (kitabına uydurma) amacına yönelik içtihatların son yirmi, otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular on dört asırlık uygulamayı, Kur'an âyetlerini, hadisleri, fıkıh âlimlerinin icmâını bir yana bırakarak önce "madem ki, uygar dünya örtünmüyor; güzel ve doğru olan budur, biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için mûteber olmayan okuma ve yorumlama yollarına saptılar.

Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kaplamına alındı, derken sıra İlahiyat Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda okuyan ve dini uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız yasağa karşı direnmeye başlayınca bir yandan ceza uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden aldılar, "ya kırk katır, ya kırk satır" dediler, insanları en tabiî iki hak ve taleplerinden birini diğeri için feda etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dini bir gereklilik olmaktan çıkarmak için ilahiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey bulduklarını zannederek (veya iddia ederek) yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar. Biz bu yazıda, sekiz on yıl önce bana, Ezher Üniversitesi'ne ve Diyanet'e, (bir dergi adına Dr. Fahri Demir tarafından) sorulmuş sorular ile bunlara tarafımdan verilmiş cevapları okuyacaksınız. Sonunda göreceksiniz ki, bugün söylenenler yeni değildir ve insaflı olanlar için ikna edici açıklamalar yapılmış, cevaplar da verilmiştir.

Hollanda'da neşredilen Arayış ve İslâm Dergisi, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı'na, Mısır Müftülüğü'ne ve şahsıma 17 (on yedi) sorudan oluşan bir yazı göndermiş, bu yazıda özellikle yurtdışında bulunan Müslümanların örtünme anlayış ve uygulamalarından kaynaklanan güçlükleri ve olumsuzlukları dile getirmiş, örtünme emrinin dindeki yerinin incelenmesini, eğer bu emir kesin, olmazsa olmaz kabilinden değil ise -ki, yazıda bu hüküm, üstü kapalı olarak benimsenmiş gözükmektedir- bu hususun ilgililer tarafından ortaya konulmasını istemiştir.

"Bölüm-I"de, Arayış ve İslâm Dergisi'nin ileri sürdüğü görüşlere yer verilecek ve bunlar hakkında değerlendirmelerde bulunulacak, "Bölüm-II"de sorulara özlü cevaplar verilecek, görüşler tartışılacaktır.

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: İslam Kaynaklarında Örtünme
« Posted on: 05 Nisan 2020, 19:17:34 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: İslam Kaynaklarında Örtünme rüya tabiri,İslam Kaynaklarında Örtünme mekke canlı, İslam Kaynaklarında Örtünme kabe canlı yayın, İslam Kaynaklarında Örtünme Üç boyutlu kuran oku İslam Kaynaklarında Örtünme kuran ı kerim, İslam Kaynaklarında Örtünme peygamber kıssaları,İslam Kaynaklarında Örtünme ilitam ders soruları, İslam Kaynaklarında Örtünmeönlisans arapça,
Logged
29 Ekim 2009, 02:27:11
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #1 : 29 Ekim 2009, 02:27:11 »

Bölüm-I:

"İçinde yaşadığımız toplumda, "İSLAM" adı, "Şerîat Devleti" ve "Başörtüsü" gibi bazı kavramlarla özdeşleştiriliyor. Ayrıca, değişik kültür çevresinde yaşayan ve millî ve manevî değerleri korumayı hayatî bir mesele olarak kabul eden vatandaşlarımızdan önemli bir kısmı da başörtüsünü, namazdan da zekâttan da önde bir namus meselesi olarak görüyor; çocuğunun, büyüdükten sonra başörtüsünü takmayacağını, dolayısıyla temel dinî değerlerinden kopmuş olacağını düşünerek, çocuğunun okul çağından, hattâ ilkokul sıralarından itibaren başını örtmek istiyor ve onu buna zorluyor. Buna ilaveten, Hollanda'daki okullarda okuyan çocuklarımızın din dersine, burada görevli dinî öğrenim görmüş resmî din görevlilerinin ders verme istekleri, kısmen kabul ediliyor ise de, ilkokul için gerekli pedagojik formasyon ve dil (Hollandaca) eksikliği sebebiyle çoğunlukla reddediliyor. Bu konuların, kuruluşlarımız çapında müzakere edildiği bir toplantıda şöyle bir tecrübe intikal etti: Hollanda'nın Tilburg kentindeki kuruluşumuz, resmî din görevlilerinin okuldaki din derslerine girebilmesi için gereken teşebbüslerde bulunmuş. Önlerine çıkan engelleri aştıktan sonra, isteği kabul durumuna gelen okul yönetimi demiş ki; "peki madem öyle istiyorsunuz, hocanız okulumuza din dersine gelsin; fakat bir şartla: Uzun görüşmeler sırasında bizim edindiğimiz intiba odur ki, çocuklarınız hocanızın din dersine gelmesini istemeyeceklerdir. Çocuklarınıza soralım. Onlar arasında bir anket yapalım. Şayet çocuklarınız, hocanızın derse girmesini isterlerse, biz de yönetim olarak bunu kabul edeceğiz." Buradaki kuruluşumuz sekreterinin naklettiğine göre, çocuklarımız arasında anket yapılmış, camideki hocalarının kendilerine din dersine gelmesini isteyip istemediklerini sormuşlar. Alınan sonuç çok ilginç. Çocuklarımız demişler ki: "Hoca bizim kılık-kıyafetimize karışmayacaksa, hoca bizim başörtümüze karışmayacaksa, hoca bizim sporumuza karışmayacaksa, hoca bizim bazı haklarımızı engellemeyecekse gelmesini isteriz. Değilse gelmesin." Bir diğer husus da, bu ülkede bir çocuk başını örter de okula giderse, okul arkadaşları ona "dilenci" gözü ile bakmakta, hattâ bazan ona "dilenci" dedikleri bile olmaktadır. Bu tecrübe de, camiye Kur'an Kursu niteliğindeki öğrenim için gelen çocuklara, hocalarının başörtüsünün gereğini anlatmaları sırasında çocukların anlattıkları olaylardan elde edilmiştir. İşin diğer yönü ise, Avrupa insanınca, örf ve âdetin tesiri ile olacak ki, başörtüsünün "dinin vazgeçilmez gereği (zarûrat-ı dîniyyeden)" sayılmasının sebep ve hikmeti anlaşılmamakta, dolayısıyla İslâm'ın, mânâsı anlaşılmaz, pratiği olmayan bir din olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Eğer başörtüsü, maslahat-ı dünya gereği olarak emredilmemiş de ahiret sevabına müteallik vazgeçilemez dinî bir emir (zarûrat-ı dîniyyeden) ise, her şeye rağmen, onu, bizzat dinimizi nasıl savunuyorsak öylece savunmak boynumuzun borcudur. Şayet, Kur'ân-ı Kerîm'deki başörtüsü emri, örf ve âdet şartlarına bağlı, maslahat-ı dünya gereği bir irşad emri ise o zaman: a) Bir yandan, vatandaşlarımızı, içinde yaşadıkları değişik kültür muhitinde karşılaştıkları zorluklardan kurtarmak, b) Öbür yandan gayr-i müslimlere mübîn olan Kur'an emirlerini "anlaşılmaz" olarak göstermiş olmamak için, konuyu dergimiz vasıtasıyla herkese bildirmek istiyoruz. Eğer sonuç bu son şıktaki gibi tecelli ederse, bu ülkemizde nerede ise içinden çıkılmaz halini alan "başörtüsü" problemine de bir ışık tutmuş olur."

***

Soru-cevap kısmına geçmeden önce yukarıda ileri sürülen görüşler ve tesbitler konusunda bazı açıklamalar yapmayı faydalı buluyoruz:

a) İslâm adının, şerîat devleti ve başörtüsü ile özdeşleştirilmesinden maksat "İslâm eşittir başörtüsü ve şerîat devletidir." demek ise, başka bir ifade ile şerîat devleti ve başörtüsü yoksa İslâm da yoktur denmek isteniyorsa, bu anlayış isabetli değildir. Sünnî anlayışa, ehl-i Sünnet Müslümanlığına göre, gerek başörtüsü ve gerekse şerîat devleti "amel"e dahildir; bunlar dinin iman kısmı değil de amel, uygulama kısmı içinde yer alırlar. Amel imandan cüz olmadığına göre, "Başını örtmeyen kimse, şerîat devletini gerçekleştirmeyen toplum mü'min değildir, Müslüman değildir." denemez. Nitekim, namaz kılmayan, oruç tutmayan, farz olduğu halde zekât vermeyen, hacca gitmeyen, haram olduğu halde faiz yiyen, alkollü içki kullanan kimselere de, eğer imanları varsa, bütün bunların dinî hükümlerine inanıyor, farzı farz, haramı haram olarak biliyor ve kabul ediyorlarsa kâfir denemez. Bunların vasfı "fâsık mü'min"dir; yani bunlar imanı olan, fakat ameli olmayan, amel bakımından kusurlu ve günahkâr sayılan Müslümanlardır. Ancak yukarıda sayılan hususların imanın bir parçası, vazgeçilmez bir unsuru olmaması, önemsiz olduklarını ifade etmez. Amel bir yandan imanın güçlenmesini ve korunmasını sağlamakta, diğer yandan, iman edenlerin en yüce emelleri olan Allah rızasını kazanmaya vesile teşkil etmektedir. Bu iki yönüyle amel, İslâm'da vazgeçilmez bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Bunları korumak, bir bakıma İslâm'ı korumak, dinin hayatiyetini sağlamak mânâsına gelmektedir. Çünkü, uzun süre amelsiz olarak gayr-i müslim bir çevrede yaşamak, önce imanın zayıflamasına, sonra da sönüp gitmesine sebep olabilmektedir.

b) Bir kısım vatandaşımızın başörtüsünü, namazdan ve zekâttan önde bir namus meselesi olarak görmesi tartışılabilir; ancak ilk nazarda yanlış görülmez. Kişinin iman ve kimliğinin korunmasında bazen kılık-kıyafet, namaz ve zekâttan önemli olabilir. Bu, "Namaz kılmayalım, zekât vermeyelim, yalnızca başımızı örtelim." demek değildir. "Onları da yapalım, ancak öncelikle başımızı örtelim" demektir. Öncelik değerlendirmesi de içinde yaşanan şartların zorlamasıyla oluşabilir. Başörtüsü ile namusun ilgisine gelince; şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza namussuz demek mümkün ve caiz değildir; ayrıca her başını örten kadına da namuslu demek isabetli olmayabilir. Cinsî hayatta namusu, "meşrû olmayan cinsî tatminden kalben ve bedenen uzak kalmak" mânâsında alırsak; bunun, başörtüsü ile "birbirinden ayrılmaz" bir ilişkisi yoktur. Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da bulunabilir. Ancak meseleye İslâm ahlâkı ve ahkâmı açısından bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslâm, ileride isbat edileceği üzere, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret olduğunu, bunların yabancılara (nâmahrem olanlara) gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhârî, İstîzân, 12; Müslim, Kader, 20) Gözün zinası kadına ve erkeğe şehvetle, cinsî arzu ile bakmaktır; elin zinası da cinsî arzu ile dokunmaktır. Toplum içinde kadının ve erkeğin avret yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslümanın avret yerlerini açarak dışarı çıkması, İslâmî namus ve iffet kavramını zedeleyen bir davranış olmaktadır. Çocuğunun ileride örtünmesi gerektiğine inanan bir Müslümanın, küçük yaşında onu örtünmeye alıştırması, örtünme eğitimi vermesi de yadırganacak bir husus değildir.

Burada yanlış olan zorlamadır. Henüz örtünme ve ibadet ile yükümlü olmamış çocukları, ibadet ve örtünmeye zorlamak, eğitim kaidelerine aykırıdır ve caiz değildir. İleride çocukların, örtünme ve ibadetten nefret etmelerine sebep olabileceği için bu davranıştan mutlaka uzak durulmalı, zorlama yerine teşvik ve sevdirme çarelerine başvurulmalıdır.

c)
Hollanda'da anılan okulda yapılan anket sonucu çocukların, cami hocasını ancak "kılık kıyafetlerine ve sporlarına karışmaması" şartıyla din derslerine kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sonuca bakarak hemen başörtüsünü suçlamak, bu gelişmeye başörtüsünün sebep olduğunu îmâ etmek uygun olmasa gerektir. Burada bir kusur vardır; ancak bu kusur başörtüsü emrine değil, taraflardan birine aittir; ya cami hocası iyi niyetli olmasına rağmen ehliyetsizdir, öğretmenlik formasyonu eksiktir, kaş yapayım derken göz çıkarmıştır, çocukların nefretini kazanmıştır; yahut da çocuklar İslâmî eğitim açısından uygun olmayan bir çevrede olumsuz yönde şartlandırılmışlardır, peşin olarak İslâmî hayat onlara itici gelmeye başlamıştır. Ayrıca, çocukların ileri sürdükleri şartlar içinde ilgi çekenleri, üzerinde durulması gerekenleri var. Hiçbir hoca çocukların normal, İslâmî âdâb ve ahkâm ile çalışmayan sporlarına karışmaz, kimsenin meşrû haklarını da engellemez. Fakat, Batı'da, bazı ülkelerde ve okullarda spor dersi içinde yüzme de vardır. Okullardaki veya okul dışında bulunan spor salonlarındaki yüzme havuzlarına çocuklar ve gençler, kızlı erkekli mayolar giyerek girmekte, yarı çıplak bir vaziyette yüzmektedirler. Bunu hangi Müslüman caiz görür ki, cami imamı, yahut din bilgisi öğretmeni caiz görsün! Gençlerin mahrum edildiklerini söyledikleri hakları, kızlarla düşüp kalkmak, İslâm'ın haram kıldığı bazı davranışlarda bulunmaksa, din bilgisi hocasının bu konuda onları uyarması, bunların günah olduğunu söylemesi hâtâ mıdır? Hakları engellemek midir? Hür ve demokrat ülkelerde kanunları, nizamları çiğneyen kimseler uyarılmıyor mu, bu davranışlarında ısrar edenler engellenmiyor mu? Bir Müslüman'a göre ilâhî emir ve yasaklar kanun kuvvetinde olduğundan, bunlara riâyet etmek, bunları korumaya çalışmak niçin hak engellemek şeklinde değerlendirilmekte ve kınanmaktadır?

d) Eğer bir çevrede dilenciler başlarını örtüyorlarsa ve bu sebeple başlarını örten çocuklara, gençlere dilenci gözü ile bakılıyorsa bunun, örtünme karşısında bir zorluk, hattâ bir engel oluşturacağı düşünülebilir. Ancak buna karşı alınacak tedbir, başörtüsünden vazgeçmek değil, başını inancı gereği örtenleri, dilenmek için örtenlerden ayıran modalar, şekiller, renkler, kıyafetler bulmaktır. ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
29 Ekim 2009, 02:29:08
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #2 : 29 Ekim 2009, 02:29:08 »

Bölüm-II:

— Gazzâlî'ye ait ifadeden (el-Mustasfâ, c. I, s. 434-435) delile, emrin tavsiye için olduğunu değil, vücûb için olduğunu söyleyenin muhtaç olduğu anlaşılmıyor mu? Gazzâlî'nin koyduğu bu ölçüde ilmî bir tereddüt var mı? Gazzâlî'nin koyduğu bu ölçüde mutabık isek, başörtüsü emrinin vücûb ifade ettiğinin delili nedir?

— Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde geçen emirlerin bağlayıcı olup olmadıkları (vücûb ifade edip etmedikleri) hükmünü Gazzâlî'nin açıklama ve anlayışına dayandırmak istiyorsak, "bu hüküm, açık ve kesin olarak tevakkuftur; yani emrin gereklerinden birini belirlemek için başka delil ve işaret (karîneler) aramaktır; bunları bulmadıkça da durmak, bir hükme varmamaktır." Buna göre "emrin tavsiye için olduğunu" söyleyen de buna delil bulacak, "bağlayıcı olduğunu" söyleyen de buna delil bulacaktır. Gazzâlî'nin görüşü tevakkuf olduğuna göre, bunu tek taraflı alıp "emrin bağlayıcı olduğunu söyleyenin, Gazzâlî'ye göre, delil bulması gerekir" demek yanılgıdır; bu yanılgının sebebi de peşin hükümdür; önce bir şeyi hissî veya gayr-i dinî sebeplerle benimsemek, sonra da buna akıl ve nakil yönlerinden delil aramaya kalkışmaktır. Eğer, Gazzâlî taklit olunacaksa onun kitaplarına bakarak, doğrudan bu konuda (başı örtme, başörtüsü kullanma konusunda) ne dediğini araştırmak gerekmez mi? Biz Gazzâlî'nin bu konuda ümmetin icmâından ayrılmadığını, hür kadınların başlarının ve saçlarının avret olduğu görüşünde olduğunu biliyoruz ve bu sebeple de kadınların başlarını örtmeleri gerektiğini savunuyoruz. Bunu gereksiz bulanların, örtünme emrinin (bu emir bir bütündür, başı diğer yerlerden ayırmamıştır) tavsiye için olduğunu ileri sürenlerin buna delil bulmaları gerekecektir. Örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu gösteren delilleri ise biz aşağıda diğer sorulara cevap verirken sunmuş olacağız.

— Başörtüsü emrinin (mutlak tesettür başka), vücûb için olduğunu Cumhûr nerede söylüyor? Cumhûrun bu görüşü nerede naklediliyor? 20'nci asırdan önce, herhangi bir devirde bu emrin vücûb mu nedb mi ifade ettiği tartışılmış mıdır? Kim ne demiştir?

— "Mutlak tesettür (örtünme)" ile başörtüsü aynı âyetlerde ve aynı üslûb içinde hükme bağlanmıştır. Örtünme emrinin kadının başını da içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş ve hür Müslüman kadının baş ve saçlarının avret olduğunda, örtülmesi gerekli bulunduğunda, örtünme emrinin bu uzuvları da içine aldığında ittifak edilmiştir. Bu hüküm, bütün fıkıh kitaplarının namaz bahsi ile helal-haram konularına ayrılan "kerâhiye, hazr ve ibâha" bahislerinde yazılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde baş dahil olmak üzere avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili emir ve talîmatın bağlayıcı (vücûb için) olduğunda ittifak edildiğini, "özellikle ittifaklı meseleleri toplayan" icmâ kitaplarında da görmek mümkündür. Burada birkaç icmâ kitabından nakiller yapmakta fayda görüyoruz: "Ergenlik çağına gelmiş hür ve Müslüman bir kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğinde ve başı tamamen açık olarak namazını kılmış olması halinde namazı iade etmesinin gerekli bulunduğunda müçtehitler ittifak etmişlerdir." (İbnu'l-Munzir, el-İcmâ', s. 41) Bu ifadede "namaz kılarken" kaydı vardır, bu kayıt bizi yanılgıya düşürmemelidir; çünkü meselemiz, kadının avret yerlerinin tesbitidir, namazda örtülen yerler avret yerleridir ve yukarıdaki ifade başın avret olduğunu açıklar ve kesin olarak ortaya koymaktadır. (Ayrıca bak. Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 316) "Kadının eli ve yüzü müstesna olmak üzere bedeni ve saçının avret (kapatılması gerekli uzuv) olduğunda fıkıh âlimleri ittifak etmişlerdir. Kadının yüzü, elleri, hattâ tırnaklarının avret olup olmadığı konusunda ise görüş farkları (ihtilâf) vardır." (İbn Hazm, Merâtibu'l-icmâ, s. 29) "İlim sahipleri, namaz kılarken kadının başını örtmesi gerektiği, başı tamamen açık olarak kıldığı namazı yeniden kılması icabettiği hususunda ittifak etmişlerdir." (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. I, s. 633) "Alimler, avret yerlerinin mutlak olarak (namaz dışında ve içinde) örtülmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak bu örtünmenin namazın sıhhat şartı olup olmadığı konusu ile avret yerlerinin sınırlandırılması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. ... Kadının el ve yüzü hariç bütün vücudunun avret olduğu ulemâ çoğunluğunun görüşüdür. (Geriye kalan müçtehitlerden) Ebû Hanîfe'ye göre ayakları da avret değildir, Ebû Bekr b. Abdurrahman ve Ahmed b. Hanbel'e göre kadının bütün vücudu avrettir." (İbn Rüşd, Bidâye, c. I, s. 98-90) Bu nakillerde, kadının saçları avret değildir diyen bir âlimin bulunmadığı, başka bir deyişle kadının başının örtülmesi gerektiğinde ittifak ve icmâ bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu icmâ ve ittifakın dayanağı âyet olsun, hadîs olsun fark etmemektedir; icmâ bu nasların delâlet ve hükmüne kesinlik kazandırmaktadır. Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan Taberî (v. 33210/992), dördüncü asırda yaşayan Ebû Bekri'r-Râzî el-Cessâs (v. 370/980), beşinci asırda yaşayan Şâfiî mezhebinden el-Keyâ el-Herrâsî (v. 504/1110), çağdaşı, Mâlikî mezhebinden İbnu'l-Arabî (v. 543/1148) gibi birinci veya ikinci dereceden müçtehit veya mezhebe bağlı âlimlerin, ahkâm âyetleri ile ilgili tefsirleri elimizdedir. Bu tefsirlerde örtünme ile ilgili âyetlerin mânâ ve hükümleri incelenmiş, üzerinde birleşilen noktalar ile ihtilâf edilen hususlar açıkça kaydedilmiştir. Bunlara dayanarak, konunun ne zamandan beri tartışıldığını ve kimin ne dediğini tesbit etmek kolaylıkla mümkün bulunmaktadır. Bizim tesbitlerimize göre Sahâbe müfessirlerinden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde "hür, Müslüman kadınların, el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği" konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Nûr ve Ahzâb sûrelerinde yer alan âyetleri ile bunları açıklayan hadîslerin, "yüz, el ve ayaklar" dışında kalan yerlerin örtülmesi gerektiğini kesin ve bağlayıcı olarak ifade ettiğinde birleşilmiştir. Hiçbir fakîh "Başın veya örtülmesi gereken diğer yerlerin, dünya hayatında faydası bulunduğu için ve âdete dayalı olarak örtülmesi tavsiye edilmiştir, fayda ve âdet değişirse örtülmeyebilir." şeklinde bir görüş ileri sürmemiş, müçtehitler bu konudaki talîmatın devamlı ve bağlayıcı olduğunda birleşmişlerdir. (Örnek olarak bak.: Taberî, Câmi'u'l-beyân, c. XVIII, s. 82 vd; Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 314 vd.) Kadının saçı ve başı dahil olmak üzere örtünmesinin gerekli ve bu konudaki emir ve talîmatın bağlayıcı olduğunu müfessir ve fıkıhçılar nereden çıkarmışlardır? Bir kere "Emir vücûb içindir, bağlayıcıdır; aksine bir işaret bulunmadıkça böyle yorumlanır." diyen usulcülere göre ortada bir problem yoktur; ALLAH ve Rasûlü kadın ve erkeğin belli yerlerinin örtülmesini emretmiş ve istemişlerdir; baş ve saç da örtülmesi gereken yerler içindedir, bu emirler de bağlayıcı olduğuna göre örtünmek (başörtüsü, türban... kullanmak) gereklidir, farzdır, dinin vazgeçilmez bir isteğidir. İmam Gazzâlî gibi "Emrin bağlayıcı olup olmadığı belli değildir, bunun için ayrıca bir delil, karîne ve işarete ihtiyaç vardır, meselâ oruç emri bağlayıcıdır; çünkü seferde ve hastalık yüzünden tutamayanların nasıl tutacakları anlatılmış, böylece bağlayıcı olduğuna işaret edilmiştir..." diyenlere göre de bu konuda bir kapalılık ve problem yoktur. Çünkü, ALLAH Teâlâ örtünme ile ilgili âyetlerde şöyle bir seyir takip etmiş ve arka arkaya açıklamalar getirmiştir:

a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumalarını, iffetlerine sahip olmalarını istemiş, ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağını bildirmiştir.

b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsî arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan) sakınmalarını, iffetlerini korumalarını emretmiş, hemen bunun arkasından zarûrî olarak açıkta kalanlar (eller, ayaklar ve yüz) müstesnâ bütün vücudu kapatmalarını, güzel ve çekici yerlerini (zînet) nâmahreme açıp göstermemelerini istemiştir.

c) Başörtülerini boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamalarını emretmiştir.

d) Örtülecek ve açıkta bırakılacak yerleri sınırladığı gibi vücudunu kimlere karşı örteceğini ve kimlere karşı açabileceğini ayrıntılı olarak açıklamıştır.

e) Son âyetin sonunu "Ey mü'minler! Hep birden ALLAH'a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz!" şeklinde getirmiştir; bu ifade, gerek daha önceki davranışlar ve gerekse bu âyet geldikten sonra ona uymayan hareketlerin günah olduğuna, bunlardan kurtulmak için ALLAH'a tövbe edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. (Nûr: 24/29-31)

f) Bu âyetler nâzil olunca Müslüman kadınlar, bulundukları yerden ayrılmadan, etekliklerinin uygun yerlerini yırtarak başörtülerini bununla bağlamışlar ve bundan sonra hiç aksatmadan bu emri yerine getirmişler, Hz. Peygamber (s.a.) de bu âyetin uygulanmasını titizlikle takip etmiştir. Bütün bu karîne, delil ve işaretler, konumuz olan örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu emir âdete de bağlı değildir; çünkü o zaman cârî olan âdeti olduğu gibi bırakmak için değil, değiştirmek ve ıslâh etmek için gelmiştir, başörtülerini omuzlarından arkaya atarak boyun ve göğüslerini açıkta bırakan cahiliye kadınlarına yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir.

— Bir âyette aynı sîgalarla ifade edilen her konunun hükmü, aynı mertebede mi kabul edilmek icab eder? Böyle bir prensip hangi usul ve kavaidde mevcuttur? Usul ve kavâidde olması şart değil, âlim olmak da şart değil, akıl var yakîn var diyecek isek, o takdirde, Bakara, 177. âyetinde, birr-ü takva'ya ermenin şartları olarak iman, ibadet ve infak konuları aynı sîgalarla yan yana zikredilmektedir. Bu durumda iman konularının hükmü ile ibadet konularının hükmü; iman ve ibadet konularının hükmü ile i...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &