ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > O Efsunlu Şehir
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: O Efsunlu Şehir  (Okunma Sayısı 587 defa)
18 Mayıs 2010, 20:13:49
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 18 Mayıs 2010, 20:13:49 »



O Efsunlu Şehir

Yaşadığımız dünyada her ölümlü, tılsımlı bir anahtarla kapılarını açacağı o şehri arayıp durdu. Kimilerine göre göğün katmanları arasındaydı, kimilerince okyanusların ötesinde. Kim bilir belki yanı başımızdaydı da farkında değildik. Kurumuş toprakların, bereket yüklü bulutları beklediği gibi o sırlı atmosferi bekleyip durduk. Biz sıradan insanların özlediği o atmosfer; düşünürlerin, sanatçıların, bilgelerin yüzyıllardır aradıkları, izini sürdükleri sırlı bir şehirdi: Mutluluk. Yaşamın çetin sınamalarının bir gün son bulacağı o efsunlu şehir.

Her insan mutluluk denen o sırlı mabedin kapısından girebilmek için hayat boyu nasıl mücadeleler veriyor, ne acılara katlanıyordu. Binlerce yıldır nice selvi boylu civanlar bu fırtınalı yolculuğu göze alıp çöllere vurdu kendini. Bazen uçurumların keskin kıyısında yol aldı, bazen bu tılsımlı şehrin bir ütopya olduğu düşüncesiyle yolculuktan vazgeçti. Birçok insan o şehrin kıyısına ulaşamadan göçüyordu bu dünyadan. Hepimizin varmayı istediği fakat çok azımızın ulaşmayı başardığı o eşsiz duygu evreni nasıl bir şeydi?

Zamandan ve mekandan sıyrılarak zamandan ve mekandan öte olabilmek miydi? Hayatın taşlı çakıllı yollarında yer yer karşılaşılan bir vaha olmalıydı. Olsa olsa o an, zamanın ve mekanın sınırsızlığı olabilirdi. Yani ölümden, acılardan, korkulardan sıyrılış anı. Hepimizin özlediği o sınırsızlık. Kimine göre aşk kimine göre maddi refah, sağlıklı bir hayat… Mutluluğa ulaşan patikalar oldukça fazla görünüyordu. Oysa o sınırsızlık hâlini birçok defa yaşayan sanatçıların, bilgelerin , düşünürlerin yani hayatı kavramada diğer insanlardan daha duyarlı olanların bir kısmı kaybolup gitmiş, bu yolculuk onları intiharın kollarına itmişti.

Gerard de Nerval bu şehrin sınırlarına yol alırken hazin bir sonla biten hayatı, bu acıları kaldıracak anlamdan mahrumdu. 1855 yılının ocak ayında Paris’teki Vielle Lanterne caddesinde, yağmurla bir kış gecesi kendisini kravatıyla bir fener direğine asarak intihar edecek, evinde kaldığı teyzesine intihar etmeden önce bıraktığı kağıda şu notu yazacaktı: “Bu akşam beni bekleme, çünkü gece siyah beyaz olacak.” Henüz 47 yaşındaydı. İntihar ettiğinde o şehre doğru uzanan yolculuğu da sona erecekti. Bu sırlı yolculukta Hemingway de aynı çizgide ilerleyecekti. Amerikalı roman ve hikâye yazarı, üslubuyla yirminci yüzyıl Amerikan ve İngiliz edebiyatını büyük çapta etkilemişti. 1961’de Idaho’da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak hayatına son verdiğinde altmış bir yaşındaydı. Virginia Woolf’e ne demeli? Hitler’in Avrupa’daki acımasız ilerleyişi karşısında Nazi tehlikesinden derinden etkilenmişti. Bir sabah mantosunu ve bastonunu alıp ırmağın kıyısına gitmiş, ceketinin ceplerini büyük taşlarla doldurarak suya atlamıştı. Kocasına bıraktığı mektupta: “Senin hayatını berbat etmeye devam edemem, yapabileceğim en doğru şeyi yapıyorum, bundan böyle savaşamam.” diyordu. O efsunlu şehri bulamayanlardan biri de Stefan Zweig’di. 1942’de Brezilya’daydı. 2. Dünya Savaşı patlak vermiş, Nazi saldırganlığı moralini bozmuştu. Petropolis’te kaldığı adreste Veronal adlı ilaçtan alarak intihar etmişti. Mektubunda: “…Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer yoktu. Ama altmış yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise uzun yıllar süren yurtsuz göçüm sırasında tükendi…” diyecekti.
Acılar denizinde yüzmüş ama sahili bulamadan güçleri tükenmiş bir dolu değeri böylesi bir sona iten neydi? İnsanlığın yaşadığı acılar karşısında anlaşılmaz bir duyarlılık mı onları bu sona sürüklemişti? Mesele psikolojik bir sarsıntı boyutundan öte olmalıydı.

Voolf, Hamingway, Zweig ve diğerlerinin elde ettiği başarılar, yaşadıkları aşklar veya refah içinde bir hayat onları mutlu edememişti. Maddi hiçbir değerin, başarının o iç huzuru sağlamadığını görüyorduk.

Batı’da hayatı anlamlandırma temelden bir sorun yaşıyordu. Başarılar, arzular gerçekleşiyor ama bu, kişiye mutluluğu getirmiyordu. Ve bir kısım insanlar o huzurun kuşatamadığı mânâyı bulamadığından hayatlarına son veriyordu. Kişiyi kuşatan inanç evreninin surları yıkılınca umut da yaşama sevinci de yitip gidiyor gibiydi.

Biz böyle düşünmüyorduk. Mutluluk, acıların (imtihanın) içinden süzülen bir öz olarak beliriyordu hayatımızda. Şükrün ve umudun bizi dikenlikler arasından çekip çıkaracak erdemler olduğuna inanıyorduk. Bu inanç, acılara karşı ne aşırı bir kadercilik ne de iradenin tamamen esas alındığı bir yaşayışın karşılığıydı. İradenin etkisinin göz ardı edilemeyeceği kaderi bir anlayış bizi şükrün ve beraberinde umudun ufuklarına taşımaktaydı. Böylece o efsunlu şehre ulaşma arzusu her dem içimizde sönmeyen bir çerağa dönüşüyordu.

Acılar denizinin gizlerinde saklı olduğunu gören bilgelerimiz, düşünürlerimiz mutluluğun var olduğunu fısıldadı kulaklarımıza. Bu noktada Batı’ya göre şanslıydık. İşte bizim, gizemli şehri arama cehdimiz bu noktada gayret buldu. Az bulunan bu sırrı, hayatın her türlü şartında aramaktan yorulmuyorduk. Biz yaşarken mutluyduk. Değil miydi ki yüreğimizdeki şükür ve umut penceresiyle açılıyorduk hayata. Şartlar ne olursa olsun bu ateşi hiçbir olumsuzluk söndüremezdi. Aramayanlar bulamamıştır, ancak bulanlar da hep arayanlardır, diyordu düşünürlerimiz.

Hayatı herkesin katlanamayacağı kadar çetin sıkıntılarla geçmesine rağmen onu dipdiri bir gül fidanı kılan düşünceyi önümüze bir ışık gibi sunuyordu bilge insan. Dinim cevaz verse belki bin defa düşünecektim intiharı, diyordu. Fakat o böyle bir çileli hayatta bile ‘cehennemin alevlerinde yansam da gönlüm gül gülistan olacak’ diyebilme erdemini yakalamıştı. Böylesi bir hayatta ona bu huzuru yaşatan bakışı yakalamıştı. Hangi gaye kolay kolay denemeyecek bu sözü söyletmişti? Hayatını özetleyen şu ifadelerle o şehrin anahtarlarını veriyor gibiydi bizlere: “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” O büyülü şehrin uhrevî atmosferini tatmış, bize duyumsatma aşkıyla yanıp kavrulmuştu. Evet, o şehri bulmuştu bilge insan. Zorlu bir hayatta, bırakıp gitmek gibi kolay olanı seçmiyordu, bize ıstıraplı bir ömrün arka planındaki huzuru hissettiriyordu.

Mevlana farklı bir besteyle aynı şarkıyı söylüyordu: “Her meyvenin içi, kabuğundan iyidir; bedeni kabuk bil, içi de o sevgili. İnsan, pek güzel bir iç sahibidir; o soluktansan, bir soluk olsun o içi ara.” Böylece derunî bir yolculuğun aşkın bir boyuta ulaşabileceğini belirtiyordu. Maddeden sıyrılmış, mutluluğa taşıyacak ırmağa çağırıyordu insanı.

Sonra Tapduk Emre’nin sesi geliyordu yüzyıllar ötesinden. Çağdaşı Mevlana gibi Haçlı Savaşları, Moğolların yıkımları arasında, siyasî otoritenin zayıf olduğu, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllarda yaşamaktaydı. Zorlu bir süreçten geçiyordu Anadolu. Bunca sıkıntı içinde arayışın hangi vadide olacağını gösteriyordu bizlere. Hayattan vazgeçmeyi değil zorlukların aydınlatacağı o şehri: “Yunus Hakk’a bilişeli cân u gönül verişeli / Şol Tapduk’a erişeli gizli râzım açar oldum” sözleriyle işaret ediyordu sanki. Çağımızda sanatçımız; görünenin ardındaki gerçeği keşfedemiyor, edinilen dünya dolusu varlık gönlümüzdeki darlığı, sıkıntıları gideremiyordu. Bilgi, bizi hakikatin iklimine ulaştıramadan körleştiriyor, zaman hiç olmadığı kadar cömertçe kendini sunmasına karşın nasıl oluyorsa bizi bedeni bir çılgınlığa sürüklüyordu. İşte bu demde bizim inanç evrenimizle kuşatılan bir dünyayı muştuluyordu bilgelerimiz.

Batıda acılar, intiharın çıkmaz sokaklarına sürüklerken insanı; bizde şükür buudlu bakış, her dem yeni umutlara kapı aralıyordu. Ne makam mansıptı ne aşktı ne de gelgeç bir hazdı mutluluk. Bizi aslımıza yaklaştıran, insanlığımızın zirveleştiği makamdı. Yandıkça aydınlığı artan bir hayatın kıyısındaydı o efsunlu şehir. O, yanı başımızdaydı. Kolaycılığımız ve küçük hesaplarımızın ardında hep insanı çağırıp durdu.

Ramazan Kılçak

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.033


View Profile
Re: O Efsunlu Şehir
« Posted on: 19 Mayıs 2019, 13:51:17 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: O Efsunlu Şehir rüya tabiri,O Efsunlu Şehir mekke canlı, O Efsunlu Şehir kabe canlı yayın, O Efsunlu Şehir Üç boyutlu kuran oku O Efsunlu Şehir kuran ı kerim, O Efsunlu Şehir peygamber kıssaları,O Efsunlu Şehir ilitam ders soruları, O Efsunlu Şehirönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &