ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Kültürü > İslam Kültürü A-İ > Evliyanın Büyüklüğünü İnkar
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Evliyanın Büyüklüğünü İnkar  (Okunma Sayısı 840 defa)
28 Mart 2010, 18:06:21
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« : 28 Mart 2010, 18:06:21 »



Evliyanın Büyüklüğünü İnkar
Anadolu velîlerinden Kemal Ümmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin Sinan adında bir oğlu vardı. Bu oğlu ilim tahsîli yapmış, zâhirî ilimlerde çok yükselmişti. Ancak babasının büyük velî olduğunu bir türlü kabûl etmiyordu. Tasavvufta yükselmek, kemâle ermek istiyordu ve ken- dine rehberlik edecek yol gösterici bir mürşid arıyordu. Kuvvetli bir ilim tahsîli yapmış olduğundan hep kitaplarla meşgûl olurdu. Nihâyet bir gün babasına; "Herkes seni sevip sayıyor. Eğer beni önceden yetiştir­seydiniz, size itâat ederdim. Fakat zâhir ilimlerde bilginiz yok. Benimse çok müşkülüm var." dedi. Bunun üzerine babası; "Oğlum sen de murâ­dına erersin. Benim sözümü dinle, bu yolda gayret göster, Mekke´ye git, Kâbe´yi tavâf et. Safâ ve Merve arasında sa´y edip, Makâm-ı İbrâhim´e varınca, Allahü teâlâya yalvarıp duâ et. İki rekat namaz kıl. Selâm verip duâ ettikten sonra yanında ihtiyar bir zât görürsün. O zât senin gönlünün derdine çâre olur. O gönül sırlarından haberdârdır. Nice sırları ondan öğrenirsin." dedi.

Babasından böyle bir işâret alınca, Kâbe´ye gitmek üzere yola çıktı. Mekke´ye gitmek için bir gemiye bindi. Hava gâyet sâkin ve gemi yolcu ile doluydu. Yolculukları sırasında hava değişip rüzgâr esmeye ve deniz dalgaları coşmaya başladı. Sonunda gemi battı. Yolculardan kimi bo­ğuldu, kimi kurtuldu. Kemâl Ümmî hazretlerinin oğlu Sinân ise boğulmak üzere olup dalgalar arasında çırpınıyordu. Bu sırada babası âniden gö­züküp onu boğulmaktan kurtardı ve gözden kayboldu. Boğulmaktan kurtulduğu için Allahü teâlâya şükretti.

Kurtulan diğer yolcularla birlikte karadan yürüyerek yola devâm etti­ler. Ancak hallerinin ne olacağını bilmeden yolculukları sıkıntılı geçi­yordu. Bir müddet gittikten sonra çölde eşkıyâ yollarını kesip hepsini esir aldı. Sinan bu sefer de tuzağa düşmüş bir yabancı kuş gibi esir oldu. Allahü teâlâya tevekkül edip sabırla beklemeye başladı. Onu bir zindana kapattılar. Geceleri gözüne uyku girmiyordu. Çok halsiz ve zayıf düş­müş, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Ayrıca çok da iş­kence görüyordu. Bu ızdırap ve zindandan kurtulmak için hiçbir çârenin olmadığını anladı. O zaman Allahü teâlâya duâ edip, şöyle dedi:

"Yâ Rabbî! Bana lutfeyle, çok günâhkârım. Senin velî kullarından olan babama değer vermez ve inanmazdım. İnadım sebebiyle içinde bulunduğum bu sıkıntıya düştüm. Babama hiç teslim olmazdım. Onun sözlerini hiç tutmazdım. Kimsenin sözünü beğenmez ve yüzünü görmek istemezdim. Babama hiç baş eğmezdim. Yâ Rabbî! Benim çektiğim hep bu yaptıklarımdandır. Bana ihsân eyle kurtar beni. Şimdi kabahatimi anladım." diyerek gece-gündüz ağlardı.

Günlerce böyle çâresiz gam ve dert çekip kurtulacağı günü bekledi. Bir gün ellerini ve ayaklarını da bağladılar ve; "Şimdi senin gözlerine de mil çekip seni kör edeceğiz, artık dünyâyı görmez olursun ve bir yere gi­demeyip, buralarda kalırsın." dediler. Bu sözleri işitince, çâresizlik ve dehşet içinde çok ağladı. Artık tam çâresizlik içine düşüp gözlerini de kaybetme korkusu içindeyken birdenbire babası Kemâl Ümmî hazretleri karşısına çıkıverdi. Elini uzatıp; "Gözünü yum beri gel. Allahü teâlânın kudretini göresin. Hep âh edip inlersin." dedi. Sonra onu anlamadığı bir şekilde tutup Kâbe´ye bıraktı. Gözlerini açtığında Kâbe´nin yanında idi. Bu hallere çok şaşırıp, günahlarına ve kabâhatlerine pek ziyâde pişman oldu. Tam bir ihlâs ile cânu gönülden Kâbe´yi tavâf etti. Sonra Makâm-ı İbrâhim´e geçip iki rekat namaz kıldı.

Bu hâlini kendisi şöyle anlatmıştır: Makâm-ı İbrâhim´de iki rekat na­maz kıldım. Selâm verdikten sonra; "Yâ Rabbî bu yolda nice sıkıntılar çektim. Şimdi beni murâdıma erdir." diye duâ edip ellerimi yüzüme sür­düm. Bu sırada yanımda oturan yüzü örtülü bir ihtiyâr gördüm. Elini öp­tüm ve; "Efendim şimdi sizden ricâm, beni murâdıma kavuşturmak için himmet eylemenizdir. Derdime bir çâre ihsân edin." dedim. Bana; "Evli­yâya karşı inadı terkeyle, onlara îtimât göster. Görünüşlerine bakma! Onların bâtınlarına iç alemlerine bak. Neden gördüğünü ilimden haber­siz zannedersin. Zâhir ilimle Allahü teâlâya kavuşmayı mı murâd eder­sin! Zâhir ilmi olmayanı Hak´tan uzak mı sanırsın? Gerçi ilim kişiye fay­dalıdır. Fakat bu ilimle amel edilmeyince, faydası olmaz. Dünyaya düş­kün olmayan, haramlardan sakınan mevlasına kavuşur. Eğer bu sözleri anlayıp idrak ettiysen, mürşidine yol göstericine teslim olman gerekir." buyurdu ve bir hayli nasîhat etti.

Sinan Efendi bu nasîhatları dikkatle dinleyip çok göz yaşı döktü. Kendisine nasîhat eden zât yüzündeki örtüyü kaldırıp ona yüzünü gös­terdi. Baktığında onun babası olduğunu gördü. "Derdime yine babam çâre oldu." diyerek elini öpüp ayaklarına kapandı. Artık babasının büyük bir velî olduğunu açıkça görüp anladı. Ona teslim oldu ve duâsını aldı. Kâbe´deki hizmetçiler Sinan´ın yanına yaklaşıp; "Bu zât neden sana bu kadar yakın alâka gösterdi. Senin de ona karşı muhabbetin nedendir?" dediler. "Bu zât benim babamdır." deyince, hizmetçiler; "Bu zât elli se­neden beri beş vakit namazını Kâbe´de kılar. Biz onu hep burada görü­rüz." dediler. Kemâl Ümmî hazretlerinin oğlu Sinan, daha sonra babası­nın terbiyesinde tasavvufta yetişip mârifet sâhibi fazîletli bir zât oldu.

Horasan?da yetişen evliyânın meşhûrlarından Muhammed bin Hâ- mid Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: ?Câhillerin evli­yâyı inkâr etmesi, büyüklere dil uzatması, onları anlamaktan uzak olma­ların- dan ve kalblerinin hikmeti almamasındandır.?

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri sohbetlerinde, Allahü teâlânın velî kullarına karşı edepli olmayı ve kusur etmemeyi tav­siye etti. Bir defâsında buyurdular ki: Evliyâya dil uzatan, onlara karşı e- dep dışı harekette bulunan ve onları inkâr eden kimse, en kötü hâl üzere ölür.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Hakkı Bursevî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Evliyâyı inkâr etmeyip, muhab­bet bes- lemek lâzımdır. Çünkü hadîs-i şerîfte; "Kişi sevdiği ile berâber­dir." Buyu- ruldu. Kıyâmet günü bu büyükler sevdiklerine şefâat edecekle­rinden, onları sevmemek uygun değildir. Onlara düşman olmak insanın helâkine sebeb olur."

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâ- gî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:

"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."

Talebelerinden biri ona; "Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye so­runca; "O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî´nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."

Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.

"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şe­kilde göründü." buyurdu.

Abdurrahmân Tâgî hazretleri; olgun bir mürşidin, yol gösterici rehbe­rin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:

"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid´atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sı­ra- t-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi müm- kündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra piş­manlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid´at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlı­dır. İn- san sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhat- lerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâ- ni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye sok­tuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıka- rım.

Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe if­lâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.

Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağ- mur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üze­rine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur ver­medin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üze­rine ce- nâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî haz­retleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tara- fından, yeniden verildi."

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa´rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamanı emirle- rinden; Emir Muhammed Defterdâr ve arkadaşları her gece yatsı nama- zından sonra bir yerde toplanıp sohbet ederlerdi. Âlimlerin ilmin­den,...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.034


View Profile
Re: Evliyanın Büyüklüğünü İnkar
« Posted on: 20 Haziran 2019, 00:09:02 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Evliyanın Büyüklüğünü İnkar rüya tabiri,Evliyanın Büyüklüğünü İnkar mekke canlı, Evliyanın Büyüklüğünü İnkar kabe canlı yayın, Evliyanın Büyüklüğünü İnkar Üç boyutlu kuran oku Evliyanın Büyüklüğünü İnkar kuran ı kerim, Evliyanın Büyüklüğünü İnkar peygamber kıssaları,Evliyanın Büyüklüğünü İnkar ilitam ders soruları, Evliyanın Büyüklüğünü İnkar önlisans arapça,
Logged
28 Mart 2010, 18:07:37
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #1 : 28 Mart 2010, 18:07:37 »

Kalyâr fâciasından sonra, Sultan Nâsırüddîn Mahmûd çok kork­muş- tu. O zamanlar Delhi´de bulunan Sultan, vezîrini, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine yolladı. Yazdığı ilticâ yazısı kısaca şöyledir:

"Kıymetli efendim! Kalyâr fâciasını işittim. Çok müteessir oldum. Kıyâmüddîn Zamvan´a benzemekten korkuyorum. Bu sebeple size sığı­nıyorum. Lütfedip emir ve tâlimâtlarınızı gönderirseniz, onlara göre hare­ket ederim."Gönderdiği iltica mektubuna karşı, Ferîdüddîn-i Genc-i Şe­ker, sultanın ve âilesinin ilticâsını kabûl etti. Ancak Kalyâr´ın harab olmuş arâzisine kimsenin girmemesini ve Delhi´deki halîfesi Nizâmüddîn-i Evli- yâ´nın teveccühlerine kavuşup gönlüne girmesini tenbih etti."

Alâeddîn-i Sâbir hazretleri´nin dergâhında onun menkıbe, kerâmet, söz ve güzel hallerinin toplandığı Hakîkat-i Gülzâr-ı Sâbir isimli eserden bâzı kı­sımlar okunuyordu. Zamânın meşhûrlarından bir çoğu da orada idi. Yal­nız Mahdûm Sâbir´in dergâhında hizmetçi olan biri, kitabın bâzı yerlerine îtirâz etti ve îtirâz mahiyetinde çeşitli sorular sordu. Daha o anda bütün vücûdu cüzzâm illetine, hastalığına yakalandı. Pis pis kokmaya başladı. Cemâattekilerin hepsi, bu hâdiseye şâhit oldular ve kendisine;

"Bu, Alâeddîn Sâbir´in hayatına âit yazılara olan inançsızlığının ce­zâsıdır. O kimse tövbe edip pişman olmasına rağmen, o hâliyle oracıkta vefât etti."

Birgün, Mahraca Lanjit Singh isimli biri, Kalyâr´a gelip dergahı yık­mak üzere, bir grup askerle Delhi´den yola çıktı. Hâce´nin dergâhına yaklaştıkları sırada, askerlerin hepsinin gözleri bir anda kör oldu. Felâ­ketin sebebini anlayıp, Hâce Mahdûm´dan özür dilediler ve onun talebe­lerinden oldular. Bundan sonra, Allahü teâlânın izni ile hepsinin gözleri açıldı. Eskisinden daha iyi görür oldular.

Hindistan´ı İngiliz işgâlinden sonra orada bulunan iki İngiliz ava çık­mışlardı. Avlanırken, Hâce Mahdûm´un dergâhının yanına kadar geldiler. Avcılardan birisi, orada bulunan bir maymunu, hiçbir sebep yokken keyif için öldürdü. O anda kendisi de öldü. Öteki İngiliz çok korktu. Arkadaşı­nın cesedini bırakarak kaçıp gitti.

Hindistan´da bulunan Meşhûr Ganj Nehri üzerinde bir kanal açıla­caktı. Kanal planını hazırlamak vazîfesi bir İngiliz mühendisine verilmişti. Bunun hazırladığı plâna göre kanal, tam Hâce Mahdûm´un dergâhından geçiyordu. İnsanlar bu duruma karşı çıktı. Bütün karşı çıkmalara rağ­men, İngiliz mühendis, Hâce Mahdûm´un dergâhının yıkılması plânından vazgeçmedi. Kendisi, dergahın yakınında bir çadırda kalıyordu. Bir gece yatarken, birden kendisini, çadırın orta direğinde başaşağı olarak asılmış buldu. Görünüşte, içeri giren ve çıkan olmamıştı. Sabahleyin durumu farkeden yardımcıları kendisini çözdüler ve bunun, kendisine, Hâce´yi rahatsız etmemesine dâir bir îkâz olduğunu, dergâhı yıkmak kararından vazgeçmesini söylediler. Bu hâdise üzerine çok korkan mühendis, Alâ- eddîn Mahdûm´un dergâhını yıkmak kararından vazgeçtiği gibi, her gittiği yerde, ondan hürmetle bahsetmeye başladı.

Irak evliyâsından Ali bin Heytî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, bir kısım âlimler ve büyük bir grup cemâat, ziyârete gittiler. Ali bin Heytî, onlara uzun bir sohbette ve nasîhatta bulundu. Herkes çok memnun ve mesrûr oldu. Sâdece içlerinde, âlim görünüşlü birkaç kimse kalblerinden îtirâzda bulundular. Ali bin Heytî, kimlerin îtirâz ettiğini anladı ve herkes evine dağıldıktan sonra, îtirâz eden âlimlerin evlerine teker teker ziyârete gitti. Herbirinin yanına geldiğinde, yüzlerine dikkatlice bakarak ayrıldı. Ali bin Heytî´nin âlimlere o bakışı ile, onlarda bildikleri ne kadar ilim varsa hepsi gitti. Bütün ilimlerini unuttular. Hattâ Kur´ân-ı kerîmi dahi ezberden okuyamaz oldular. Bir ay kadar bu hâl devâm ettikten sonra, yaptıkları hatâyı anladılar. Toplanıp Ali bin Heytî hazretlerinden özür dilemeye gel­diler. Tövbe ve istigfâr edip, elini öptüler, affedilmeleri için yalvardılar. Bunun üzerine Ali bin Heytî özürlerini kabûl edip, onları affetti. Bir sofra kurdurup hepsini dâvet etti. Yemeğe başladılar. Daha birinci lokmada, unuttukları bütün ilimler kendilerine iâde edildi.

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki: "Benim Zeyd isminde bir am­cam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâz- da bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?" dedi. Câfer-i Sâdık´ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."

Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık´a îtirâzda bulunmadı.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında, Konya´da Tâceddîn adında evliyâyı ve hâllerini inkâr eden biri vardı. Mevlânâ hazretlerinin de aleyhinde bulunurdu. Bu kişi bir gece kendisini nasılsa Cehennem kapısında durmuş gördü. Ce­hennemliklerin durumunu olduğu gibi seyretti. Orada bir adamı eli ayağı bağlı olduğu hâlde bir Cehennem´den çıkarıp, öteki Cehennem´e soku­yorlardı. Dört kişi de orada durmuş; "Ey tâlihsiz kişi! Bu aman vermeyen ağır ve acıklı yükün altından kurtulman için velîlerin sözlerini oku." di­yorlardı. Tâceddîn bu heybetten orada donup kalmıştı. O zavallı kişi; "Bana Allahü teâlânın rızâsı için birkaç kelime öğretiniz." diye ricâ edi­yordu. Bu sırada kendisine Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî´sinden birkaç beyit öğrettiler. O da bu beyitleri okudu. Okur okumaz bütün zincirleri ve bağları üzerinden çözüldü. Sonra da Cennet tarafına yönelip gitti. Tâced- dîn uykudan uyanır uyanmaz Mevlânâ´nın medresesine koştu. Yolda Mevlânâ hazretleri ile karşılaştı. Mevlânâ hazretleri ona; "Ey Tâceddîn! Bir yerde sâdece velîlerin sözleri insanın böyle imdâdına yeti­şir ve yar- dım isteyenlere yardım ederse, artık onların sohbetinin neler yapacağını ve onlara karşı beslenen sevginin bereketinin insanı nerelere ulaş- tıracağını düşün." buyurdu. Gördüğü rüyâya Mevlânâ hazretlerinin vâkıf olduğunu anlayan Tâceddîn, ellerini öpüp sâdık talebelerinden biri oldu.

Evlîyanın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında kelâm ehlinden İbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu. Bâzı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. "Bunların reisleri kimdir?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî´dir dediler. İbn-i Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî´ye birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî buna buyurdu ki: "Bizim yolumuz, bâkî olanı, fânî olandan ayırmak, bâkî olan için, faydası olmayan her şeyden uzak durmaktır." Bu cevap, İbn-i Küllâb´a gelince; "Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkânsız." deyip, Cüneyd-i Bağdâdî´nin bulunduğu meclise gitti. Ona tevhîd hakkında bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî´nin verdiği cevaptan hayrette kalıp; "Bu cevâbı tekrarlar mısınız?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî daha değişik bir şe­kilde cevap verdi. İbn-i Küllâb´ın hayreti daha da artıp; "Bu cevâbı da tek­rar eder misiniz?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb; "Söylediklerinizi kavrayabilmem, ez­berleyebilmem imkânsız. Bâri bunları söyleyin de yazayım." dedi. Haz­ret-i Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer, bütün bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım." buyurdu. Bunun üzerine İbn-i Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî´nin büyüklüğünü kabûl ve ona hayranlığını îtirâf etti.

Halep bölgesinde yetişen velîlerden Şeyh Ebû Bekr bin Ebû Vefâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Halep´te Şeyh Hâlid isminde bir zât vardı. Şeyh Ebû Bekr´in büyüklüğüne inanmazdı. Kendisi fakir olup, Ulvâniyye tarîkatı üzere câmide insanlara nasihat ederdi. Fakat Şeyh Ebû Bekr´in hallerini iyi görmez; "O, şerîate aykırı hareket ediyor, onun yanına gitmeyin." diye devamlı kötülerdi. Bir gün Haleb´e yeni bir vâli tâ­yin edildi. Vâli, Şeyh Hâlid´in vâzlarını ve iyi hallerini duyunca, onun zi­yâretine gitti. Görüştüklerinde ona hâlini, ne ile geçindiğini sorunca, Şeyh Hâlid, serveti, bir maaşı olmadığını, sevenlerin, dostların yardımı ile geçindiğini, kimseden de bir şey istemediğini, mescidde müslüman- lara nasihat etmekle meşgul olduğunu söyledi. Bunun üzerine vâli kula- ğına; "Beni dinlersen İstanbul´a git. Sultan, hâlini öğrenirse sana maaş bağlar." dedi. Bu teklif Şeyh Hâlid´in hoşuna gitti. Yol hazırlıklarını yaptı- ğı sırada Şeyh Ebû Bekr ziyâretine geldi. Şeyh Ebû Bekr kimseye gitmezdi. Fakat o gün talebelerine; "Kalkın Hâlidciğin ziyâretine gidelim." dedi. Mescidin önüne gelince, içeri girmeden kapının önünde durdu. Şeyh Hâlid bu ziyârete çok şaşırdı. Şeyh Ebû Bekr ona; "Sana yaşını sormaya geldim. Bana söyle kaç yaşındasın?" diye sorunca; "Seksen yaşındayım." dedi. Bunun üzerine Şeyh Ebû Bekr; "Ey Hâlid! Sen bu zamâna kadar hangi gün aç ve çıplak kaldın. Nereye gidiyorsun. Allahü teâlâdan hayâ etmiyor musun?" deyince, Şeyh Hâlid´in gözünden yaşlar akmaya başladı ve; "Beni ayıplama! Ben kararımdan vazgeçtim..." dedi. Şeyh Ebû Bekr´in büyüklüğünü, Allahü teâlânın velî bir kulu olduğunu anlayıp, o günden sonra çok hürmet gösterdi. O güne kadar söyledikle­rinden tövbe etti.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin büyüklüğünü inkâr edenlerden biri, Ebû Saîd´in; "Âlemde hiç kimse helâl lokma bulamayıp haram yese, biz haram yemeyiz." sözünü duymuştu. Kendisini imtihân etmek istedi. Helâl para ile bir oğlak satın aldı. Haram para ile de, birincisine çok ben­zeyen başka bir oğlak aldı. Bunları kızarttırıp, hizmetçisi ile Ebû Saîd´e gönderdi. Kendisi de önden gidip, onların bulunduğu yerde oturdu. Hiz­metçi kızarmış oğlakları getirirken karşısına iki sarhoş çıkıp, haram para ile alınan oğlağın bulunduğu tepsiyi alıp yedile...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
28 Mart 2010, 18:08:52
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #2 : 28 Mart 2010, 18:08:52 »

Hocalarının emri üzerine, talebelerin herbiri büyük gayret sarfedip, is- tenilen fetvâları hazırladılar. Mevlânâ Şâh Kubâd?ı sevenlerin geldikleri bir günde, ona, Molla İvaz?ın onun hakkında fetvâ hazırladığı ve gelmek üzere olduğu bildirilince, sadece; ?Hasbünallah? dedi, aslâ alınmadı. Mol- la İvaz talebeleri ile mahalle kenarına kadar geldiği hâlde, onda her­hangi bir değişiklik olmadı ve normal hâlini bozmadı. Molla İvaz bu du­ruma kı- zıp; ?İlimdeki zayıflığını göstermemek için böyle yapıyor, dışarı çıkmıyor. Artık iyice anlaşıldı ki, hakkında isnâd edilenler gerçekten doğru.? diye düşündü. Bu düşünceler içerisinde Şâh Kubâd?ın bulunduğu odaya girdi. Şâh Kubâd, onlar gelince ayağa kalktı ve; ?Buyurun efendi­ler.? diyerek oturmaları için yer gösterdi. Oturduklarında, Mevlânâ Şâh Kubâd başını önüne eğdi. Bu sırada Molla İvaz talebelerine; şimdi söze başlayın diye işâret etti. Fakat talebelerden hiçbiri, kendilerinde konuşma tâkati bula- madı. Konuşması için hocalarına ricâ ettiler. Molla İvaz da ko­nuşmak is- tedi, fakat o da konuşamadı. Şeyh Şâh Kubâd?ın tasarrufunun kendilerini kapladığını anlayıp; ?Şeyh hazretleri, biz misâfiriz, bize ilim sofranızdan bir şeyler ikrâm edin.? diyerek ricâda bulundu. Bunun üze­rine Mevlânâ Şâh Kubâd, kelâm ilminden tasavvufî bir tarzda söze baş­ladı. Mevzûlar hâlinde anlatırken, kelâm ilminin derin meselelerine daldı. Orada bulu- nanlar, onun anlattıkları derin bilgiler karşısında hayran kal­dılar. Çünkü birkaç gün önce Molla İvaz?dan Şerh-i Mevâkıf?ı okurken, bir cümlenin î- zâhı talebelere kapalı gelmiş, onu halletmeleri mümkün ol­mamıştı.

Şeyh Şâh Kubâd, kelâm mevzûlarını anlatırken, onların anlamadık­la- rı o cümleyi de kolay ve anlaşılır bir şekilde anlatıverdi. Talebeler şaş­kın bir hâlde birbirlerine bakarlarken, Molla İvaz da Şâh Kubâd hazretle­rinin tasavvuf ilmindeki kuvvetini ve gözleri önünde olan kerâmetini gö­rünce, ister istemez; ?İnsaf dînin yarısıdır.? diyerek, Şâh Kubâd hakkında söyle- diği sözlere tövbe edip, helâllik diledi ve talebeliğe kabûl edilmesini ricâ etti. Bunun üzerine Mevlânâ Şâh Kubâd; ?Sen ki, Şirvân memleke­tinde kırk meclisli Molla İvaz olasın da, bir ümmîyi hoca edinesin? dedi. Molla İvaz; ?Sultânım, Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize hakîkat göste­rildi. Bi- zim ve bizim gibilerin sû-i zanlarından ve yanlış düşüncelerinden zât-ı â- liniz uzak imişsiniz. Fakat şu âna kadar siyah çehremiz, saf, temiz ve parlak bir aynaya rastlamadı. Kendi ayıplarımızı görmeyip, ayıpları­mızı başkalarına isnâd ettik. Elhamdülillah şimdi kendi kötü cemâlimizi gör- dük. O parlak ayna ile şereflendik. ?Mümin, müminin aynasıdır.? ha­dîs-i şerîfinin mânâsınca, sizin parlak ve cilâlanmış aynanıza bakmak sûretiy- le; kendi hatâlarımızı gördük.? diyerek, hâlini arz etti. Şâh Kubâd hazret- leri de, Molla İvaz?ı ve talebelerini affederek, hepsini talebeliğe ka­bûl etti. Molla İvaz ve ona tâbi olan talebelerden bâzıları, bu yolda çok yüksel- diler. Zîrâ Mevlânâ Şâh Kubâd, onlara hizmeti kendisine vazife edinmişti.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden, kelâm âlimi ve şâir Şeyh İbni Nûh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kıymetli şiirleri ve güzel sözleri vardır. Bir defâsında; "Allahü teâlânın evliyâsının büyüklüğünü inkâr edenlerin, bu büyükler hakkında uygun olmayan, ileri geri sözler söyle­meleri, küçük bir sivrisineğin, bir dağ üzerine üflemesine, üfürmesine benzer. Nasıl ki, o dağın o üfleme ile yerinden ayrılması mümkün değil ise, inkârcıların sözleri sebebiyle, büyüklerde bir değişiklik olması da böyle imkânsızdır."

Evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn bin Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir köyden geçiyordu. Orada kendisinin büyüklüğünü, yüksekliğini inkâr edenler vardı. İbn-ür-Rıfâî, o köyde cimriliği ile tanınan bir kimse­den bir tavuk satın almak istedi. O da verdi. Tavuğu kesip pişirdiler ve birlikte yediler. Bâzı köylüler kemiklerini kapalı bir kaba koydular. Tâcüd- dîn bin Rıfâî´nin büyüklüğünü inkâr edenler de orada idi. İmtihân etmek ve kendisini zor durumda bırakmak için; "Bu tavuğun civcivleri vardı. Şimdi onlar anasız kaldı." dediler. İbn-ür-Rıfâî, bunların maksatla­rını anlayıp, yedikleri tavuğun kemiklerinin bulunduğu kapalı kaba işâret etti. Allahü teâlânın izni ile o kaptan bir tavuk çıktı ve civcivlerin yanına gitti. Onun bu kerâmetine gözleriyle şâhid olan inkârcılar, hemen tövbe ve istigfâr edip inkârlarından vazgeçtiler.

Irak´ta Tâcüddîn bin Rıfâî hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden biri vardı. Ona dil uzatır, eziyet ve sıkıntı verirdi. Fakat Tâcüddîn hazretleri buna hiç cevap vermez, hep sabrederdi. Bir gün bu kimse, Şam´a gitmek üzere yola çıktı. Yolda hastalandı. Ağzından kan gelmeye başladı. Has­talığı ağırlaştı. Nihâyet yolda öldü. Bu sırada Tâcüddîn bin Rıfâî talebe­leri ile sohbet ediyordu. Sohbet esnâsında; "Bizi inkâr edip, eziyet ve sı­kıntı veren falan kimse, Şam yolunda, falan yerde hastalandı ve öldü. Fakat öldüğü yer yol üstü olmadığından, cenâzesi orada günlerce güneş altında kalır, kimse göremez." dedi. Talebelerinin hepsi hayrette kaldılar. Sonra o kimse, gittiği Şam seferinden dönmedi. Merak edip araştırdılar. Hakîkaten durum, Tâcüddîn bin Rıfâî´nin bildirdiği gibi olmuştu.



TERZİ BABA




Erzincan?da yetişen, bir büyük evliyâdır,

Ledünnî ilimlerde, o, geniş bir deryâdır.

Anne ve babasının, isteği üzerine,

Küçükten başlamıştı, terzilik mesleğine.



Dünyâya zerre kadar, hiç etmezdi muhabbet,

Âhiret ahvâline, ediyordu hep rağbet.



Her iğne batırışta, zikrederdi Rabbini,

Zîrâ Allah sevgisi, doldurmuştu kalbini.



İğneyi çekerken de, Allah derdi o yine,

Zîrâ O?ndan gayrisi, hiç gelmezdi kalbine.



Halîm ve selîm olup, mütevâzi idi pek,

Hâlini, insanlardan, gizler idi Mübârek.



Fakîrleri çok sever, bunu belli ederdi,

Onlar ile oturmak, çok hoşuna giderdi.



Bir fakîr seyyah geldi, Erzincan?a bir zaman,

Üstündeki paltosu, görünmezdi yamadan.



Kirli ve yırtık idi, sökülmüştü her yeri,

Onu diktirmek için, gezdi hep terzileri.



Ve lâkin hiç birisi, dikmedi paltosunu,

Hattâ eline bile, almadı kimse onu.



O zavallı fakîre, hiç kıymet vermiyerek,

Savdılar başlarından, istihzâ eyleyerek.



Dediler ki: ?Şurada, git bul Terzi Baba?yı,

O diker üstündeki, bu pejmürde abayı,



Böyle âdi işleri, vaktimiz yok yapmaya,

Götür bunu, o yapsın, gelme artık buraya.?



Zavallı fakîr yolcu, buldu Terzi Baba?yı,

Dedi: ?Diker misiniz, üstümdeki abayı??



Buyurdu ki: ?Tabiî, bırak onu sen bana,

İnşAllah hemen başlar, bitiririm yarına.?



ldı onu, yıkadı, temizledi ilk önce,

Söküklerini dikip, tâmir etti güzelce.

Ertesi gün o fakîr, geldiğinde dükkâna,

?Paltonuz hazır? deyip, kalktı ve verdi ona.



Lâkin öyle bir hâle, getirmişti ki onu,

Fakîr tanıyamadı, kendinin paltosunu.



Zîrâ baktı, yıkanmış, temizlenmiş, dikilmiş,

Yepyeni gördü onu, sanki hiç giyilmemiş.



Çok sevinip şükretti, Allahü teâlâya,

?Borcum ne kadar?? diye, sordu Terzi Baba?ya.



Buyurdu ki: ?Borcun yok, âfiyetle giy onu,

Zîrâ ben, Allah için, diktim senin paltonu.?



Fakîr açtı elini, dedi ki: ?Yâ İlâhî!

Evliyâ kullarından, eyle sen, bunu dahî.?



O günlerde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî de,

Talebesinden olan, Abdullah-ı Mekkî?ye,



Bir icâzet vererek, demişti ki kendine:

?Sen de bu emâneti, verirsin bir ehline.?



Gönderdi sonra onu, hemen Anadolu?ya,

Ki aldığı feyzleri, saçıversin oraya.



Buyurdu: ?Oralarda, bulunca bir ehlini,

O nasipli kimseye, ver bu emânetini.?



?Peki efendim!? deyip, bir grup insanlarla

Anadolu?ya doğru, Bağdat?tan çıktı yola.



Mesâfeler katedip, Erzurum?a geldiler,

Oradan da Erzincan, şehrine yöneldiler.



Erzincan sınırına, yaklaşınca mübârek,

Bir an yoldaşlarına, yüzünü döndürerek,



Dedi ki: ?Hocamızdan, aldığım emâneti,

Vereceğim o şahsın, yakındır vilâyeti.



Zîrâ bana bir koku, geliyor ki bu yerde,

O zât, bu yakınlarda, bir yerdedir belki de.?

Erzincan sınırına, doğru ilerledikçe,

O kokunun şiddeti, artıyordu gittikçe.



Ne zaman ki az sonra, Erzincan?a geldiler,

Gökyüzünden o yere, nûr yağıyor gördüler.



Hem Abdullah-ı Mekki, hem dahî diğerleri,

Gördüler gökten inen, o nûr-u illâhîyi.



?Aradığım şehir, burasıdır? diyerek,

Kenar bir mahâllede, ikâmet eylediler.



Onlar teşrîf edince, bu beldeye nihâyet,

İnsanlar akın akın, eylediler ziyâret.



Her gelen hayran kaldı, onun sohbetlerine,

Ziyâretçi sayısı, çoğaldı günden güne.



Lâkin o, gelenlere, tek tek dikkat ederek,

Birini arıyordu, emâneti verecek.



Nihâyet Terzi Baba, teşrîf etti oraya.

O içeri girince, hemen kalktı ayağa.



Çağırıp, tam yanında, oturttu kendisini.

Şaşırttı bu iltifat, cemâatin hepsini.



Ona olan ilgiden, hayrete düştüler hep,

Dediler: ?Bir terziye, bu iltifat ne acep??



Lâ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
28 Mart 2010, 18:09:23
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #3 : 28 Mart 2010, 18:09:23 »

Kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında, Taşkend´de şeyhlik iddiâsında bulunup, irşâd makâmına ku­rulup oturan pek çok kimse vardı. Bunlar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretle­rine karşı kıskançlık ve ayrılık gösterirlerdi. Neticede, hepsi tek tek silinip gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Bagistan´dan Taşkend´e gelip, tâ- libleri irşâd ile meşgûl olduğu zaman orada bir âlim vardı. Etrâfında çok talebe toplanmıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin tasarrufunu ve üs- tünlüğünü görünce, hasedinden çatlayacak hâle geldi. Bir gün mecli­sine gidip, tasarrufu ile Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini tesir altında bıra­kıp, müflis göstermek istedi. Gözlerini Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine dikip, tesir altında bırakmak için bütün gayretini topladı. Altından kalkıl­maz bir yük havâle etmek istiyordu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, onun tesi- rini defetmeye koyuldu. Böylece bir saat geçti. Nihâyet Ubeydullah-ı Ah- râr ayağa kalkıp, o kişiye yaklaşıp yanında duran hav­luyu çekti ve yüzüne çarparak; "Aklı bozulmuş bir divâne ile ne uğraşıyo­rum!" dedi ve oradan uzaklaştı. Bu karşılık üzerine kendinden geçip yere yuvarlanan âlim, aklını bozdu ve bütün bilgisini kaybetti. Pazarlarda çırıl çıplak gez- meye kalkışacak kadar aklî dengesini kaybedip, perişân hâle düştü.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında bir takım din câhilleri türeyip, tasavvufu ve mânevî halleri inkâr ettiler. Öyle oldu ki, mescidlere gelen- lere mâni olmaya, mescidleri kapatmaya çalışırlardı. Acemağa Câmii etrâfındaki bâzı azgın kimseler Ünsî Hasan Efendiye de zarar vermek is- tediler. Ünsî Hasan Efendi onlarla görüşmek istemedi. Onlar Şeyh Ünsî Hasan Efendiyi Acemağa Câmiinden uzaklaştırmayı karar­laştırdılar. Hat- tâ öldürmeye kasdettiler. Aralarında Hasan Efendinin bir kısım gâfil tale- beleri de vardı. Bir gün Hasan Efendinin karşısına çıkıp küfre sebep olan sözlerle onu rahatsız ettiler. Hasan Efendi gelenlere Kur´ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okuyup nasîhat etti. Lâkin onlar taşkınlıklarında ıs- rar ettiler. O zaman Hasan Efendi; "Sizler bizleri ve yolumuzu inkâr edersiniz. Hak yolda giden sâlih kimselere zarar verirsi­niz. Hattâ bizi öldürmek istersiniz. Biz de size bu fırsatı vermeyiz." bu­yurdu. O dakika oraya gelmiş bulunan azgınlar birer ikişer düşüp can verdiler. Nasıl öldükleri anlaşılamadı. Kısa zamanda her biri bir sebepten ölüp gitti.

Bir gün birisi yere düşüp can vermek üzere iken Şeyh Hasan Efendi­nin önde gelen sâdık talebelerinden Kebâbî Ahmed Dede gelip durumu Hasan Efendiye haber verdi ve yardım etmesini istedi. Ünsî Hasan Efendi ona; "Var sen işinle meşgûl ol!" buyurdular. O zaman Ahmed De­deyi bir hal kapladı ve titremeye başladı. Sonradan bu hâli soruldukta; "Az kalsın ölüyordum." dedi. Daha sonra Ünsî Hasan Efendi; "Allahü teâlâya şükürler olsun ki, bu câmi ve etrâfı inkârcılar gürûhundan temiz­lendi." buyurdu.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir zaman hasta oldu. Evinden çıkamadı. Babası ve annesi bu duruma çok üzüldüler. Seyyid Yahyâ bu hal ile odasında yatarken birden karşısında hocası Şeyh Sadreddîn hazretlerini gördü. Ona hitâben; ?Ne yatıyorsun oğul, kalk ayağa!? dedi. Elinden tutup ayağa kaldırdı, sonra kayboldu. Seyyid Yahyâ?nın hastalığı tamâmen geçmişti. Hocasının gelmesini ve Yahyâ?nın iyileşmesini hizmetçilerinden birisi gördü ve gidip Seyyid Be- hâeddîn?e haber verdi. Seyyid Behâeddîn oğlunun yanına geldiğinde ha- kikaten onun rahatsızlığının geçtiğini ve hiçbir şeyinin kalmadığını gördü. Sonra; ?Bu senin hocan, âlim ve kerâmet ehli geçinir, neden düz yollar varken görünmeden gelir?? dedi. Seyyid Yahyâ da; ?Babacığım! Sebebi, yolların dikenli olmasıdır. Dikenler mübârek ayaklarını yara eder.? dedi. Bunun üzerine babası; ?Yollarda diken yok ki.? dedi. Seyyid Yahyâ; ?Si- zin inkâr dikenleriniz var ya!? diye cevap verdi. Bu söz üzerine Seyyid Behâeddîn, oğlu Seyyid Yahyâ?nın peşine düşüp Sadreddîn haz­retlerinin huzûruna gitti. Îtirâzına tövbe etti. Sâdık talebelerinden oldu.

Sadreddîn hazretleri de, Seyyid Behâeddîn?in nefsini kırmak için, bir sene Seyyid Yahyâ?nın emrini dinlemesini söyledi. Seyyid Yahyâ bu hu­susta; ?Bu bir sene, bana öyle zor geldi ki, helâk olacaktım.? buyurdu. Bir sene sonra Sadreddîn hazretleri, Seyyid Yahyâ?ya baba-oğul münâse­betlerine göre hareket edip, babasının emrini dinlemesini söyledi. Seyyid Yahyâ Şirvânî, bir zaman sonra Sadreddîn-i Hamevî?nin dâmâdı oldu.

Seyyid Yahyâ hazretleri, Şeyh Sadreddîn hazretleri hayatta olduğu müddetçe ona canla başla hizmet etti. Şeyh Sadreddîn hazretleri vefât etmezden önce bütün talebelerini ve sevdiklerini toplayıp onlardan söz aldı ve Seyyid Yahyâ?ya tâbi olmalarını bildirdi. Seyyid Yahyâ hazretleri hocasının vefâtından sonra Şirvan yakınındaki Şemâhî?de, sonra da Bakü?ye giderek orada ikâmet etti. On binden fazla talebesi oldu. Bun­lardan üç yüz altmışı velîliğin yüksek derecelerine çıktı.

Âriflerin ve evliyânın büyüklerinden ve meşhûrlarından Yâkût-i Arşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, bir defâsında zamânın sultânı, zi­yârete gelmişti. Geldiğinde, Yâkût hazretlerini, Habeşli siyâhî bir kimse olarak görüp, kalbinden; ?Bu siyah bir köledir. Bu kimse büyük bir zât olabilir mi?? diye geçirdi. Yâkût hazretleri, kerâmet olarak sultânın bu dü­şüncelerini anlayarak, onun yanına yaklaştı. Başına yedi defâ dokundu; ?Ama bu, nîmetlendirilmiş bir köledir.? buyurdu. Sultan hatâsını anlayıp, Allahü teâlânın velî kulları hakkında görünüşe göre hüküm vermenin veyâ görünüşe aldanarak onları aşağı görmenin ne kadar çirkin ve tehli­keli olduğunu anlayıp, önceki düşüncelerine pişmân oldu. Bu hâdiseden sonra sultan, yedi ay daha yaşayıp vefât etti. Böylece, Yâkût hazretleri­nin sultânın başına yedi defâ vurmasının hikmeti anlaşılmış oldu.

Evliyânın meşhûrlarından Yûsuf bin Abdürrahîm Aksûrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zamânında mevki ve makam sâhibi emîrlerden biri onu küçümseyip, velî olduğunu kabûl etmemişti. Bir gün karşılaştıkların- da, o emîre şöyle demişti: "Evliyâya îtirâz eden sen misin? Hâlbuki sen, falan kimsenin yanında bir köçek sayılırsın!? Aradan bir müddet geçti, evliyâya karşı edebsizlikte bulunan o emîr, mevki ve makâmını kaybetti. Sonunda köçeklik yapmak durumunda kaldı.

Evliyânın büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri ile ilgili olarak, Necîbüddîn Şîrâzî isimli bir zât şöyle an­latıyor: Bir zamanlar velîlerin sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. Mütâlaa ettim. Bana gâyet hoş geldi. Bu sözü araştırdım. Kimin sözüdür, bundan başka eserleri var mıdır, bu zâtı bulayım da, önüne diz çökeyim dedim. Bir gece rüyâda, heybetli, vekarlı, ak sakallı, pek nûrânî bir zâtın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdesthâneye gitti. Abdest alacaktı. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştı­rıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın ya­zıyla Âyet-el-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. ?Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!? buyurdu. Abdest aldı ve; ?Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim.? buyurdu. Hangisini verirseniz, bence sevgilidir dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. Sonra: ?Beni bilir misin? Ben, o okuduğun parçaların müsannifiyim. Sen onu arzulu­yordun... Ben Ebû Yâkûb Yûsuf-i Hemedânî´yim Ona, yâni o okuduğun yazılara Zînet-ül-Hayât adını verdim. Ayrıca Menâzil-üs-Sâlikîn ve Menâzil-üs-Sâyirîn gibi sevilen eserlerim de vardır.? buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan muhabbetim çok arttı.

İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin Fetâvâ-i Hadîsiyye isimli eserinde anlatıldığına göre, Ebû Saîd Abdullah, İbn-üs-Sakkâ ve Seyyid Abdül- kâdir-i Geylânî ilim öğrenmek için Bağdat?a geldiler. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri o zaman çok gençti. Hâce Yûsuf-i Hemedânî hazretle­rinin, Ni- zâmiyye Medresesinde vâz ettiğini duymuşlardı. Bunlar, onu zi­yâret et- meye karar verdiler. İbn-üs-Sakkâ; ?Ona bir soru soracağım ki cevâbını veremeyecek.? dedi. Ebû Saîd Abdullah; ?Ben de bir soru sora­cağım. Bakalım cevap verebilecek mi?? dedi. Küçük yaşına rağmen bü­yük bir edeb timsâli olan Abdülkâdir-i Geylânî de ?Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sâdece huzûrunda beklerim, onu görmekle şerefle­nir, bereket- lenirim? dedi. Nihâyet Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin bulun­duğu yere vardılar. O anda orada yoktu. Bir saat kadar sonra geldi. İbn-üs-Sakkâ?- ya dönerek; ?Yazıklar olsun sana, ey İbn-üs-Sakkâ! Demek bana, cevâ- bını bilemeyeceğim suâl soracaksın ha! Senin sormak istedi­ğin suâl şu- dur. Cevâbı da şöyledir. Ben görüyorum ki, senden küfür ko­kusu geli- yor.? buyurdu. Sonra Ebû Saîd Abdullah?a dönerek; ?Sen de bana bir su- âl soracaksın ve bakacaksın ki, ben o suâlin cevâbını nasıl vereceğim. Senin sormaya niyet ettiğin suâl şudur ve cevâbı da şöyledir. Fakat sen de edebe riâyet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek.? bu­yurdu. Sonra Abdülkâdir-i Geylânî?ye döndü. Ona yaklaştı ve; ?Ey Abdülkâdir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resûlünü râzı et­tin. Ben senin Bağdat?ta bir kürsîde oturduğunu, çok yüksek bilgiler an­lattığını ve; ?Be- nim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir.? dedi­ğini sanki görü- yor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyâyı, senin onlara o- lan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş hâlde olduk­larını görüyor gibiyim.? buyurdu ve sonra gözden kayboldu. Kendisini bir daha göre- mediler.

Aradan uzun seneler geçti. Hakîkaten Abdülkâdir-i Geylânî yetişti. Zamânında bulunan evliyânın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek de­rece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zâtlardan herkes gelerek, ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &