ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Fıkhı Eseleri > Hanefi Fıkhı > Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi  (Okunma Sayısı 1173 defa)
30 Ocak 2010, 21:14:18
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« : 30 Ocak 2010, 21:14:18 »



Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi
ÖLÜ ARAZİLERİ İHYÂ ETMEK BAHSİ

METİN


Bu kitabın daha önceki kitapla olan ilgisi, burada da mekrûh olan ve olmayanlar gruplarına dahil

konuların yer alması şeklinde olduğu ümit edilir.

Hayat iki ceşittir:

A) Hâsse. Yani hisseden.

B) Nâmiye.

Burada «nâmiye» olan hayattan söz edeceğiz.

Bunun «mevât» diye adlandırılmasının sebebi onunla menfaatlerine imkânı olmadığından ve böyle

bir arazi üzerinde bina yapılmakla, ağaç dikmekle, nadasla veya sulamak suretiyle ihyâ

edilebilmesindendir.

Bir müslüman veya zimmînin, kendisinden yararlanılmayan bir araziyi ihyâ edebilmesi için, ihyâ

edilecek bu arazinin, köyün en ücrâ köşesinde durup sesi gür olan bir kimse bağırdığı zaman, o

arazide sesi işitilmeyecek kadar köyden uzak olması gerekir. Onu ihyâ eden müslüman veya zimmî,

Ebû Yûsuf´un katında ona sahip olur. Çünkü mülk olduğu takdirde mevât sayılmaz.

Eğer sahibi bilinmiyorsa lukata hükmüne geçer, orada tasarruf İmamındır. Eğer sahibi ortaya

çıkarsa sahibine iade edilir.

Eğer ziraat etmek suretiyle eksilmişse eksikliği de tazmin edilir. Bu görüş El-Muhtâr ve başka

kitaplarda yer aldığına göre, en seçkin görüştür. İmam Muhammed ise, köylülerin ondan

yararlanmaması şartına itibar etmiştir. Üç İmam da (yani Mâlik, Şâfiî, İbn Hanbel) böyle demişlerdir.

Ben derim ki: Bu görüş rivâyetin zâhiridir ve bununla fetvâ verilir. Zekâtu´l-Kübrâ´da da böyledir.

Bunu El-Kuhistâni zikretti. El-Burcundî de El-Mansûriye´den o da Kadıhân´dan böyle rivâyet ederler

ve fetvânın İmâm Muhammed´in kavli üzere olduğunu söylerler. Şurunbulâli´nin bunu nasıl

zikretmediğine hayret edilir. Hıfzedilsin.

Eğer bu hususta İmam kişiye izin vermişse araziyi ihyâ eder ve ona mâlik olur. İmâmeyne göre ise

harabe araziye kişi, İmamın izni olmadan da mâlik olur. Tabii bu da eğer kişi müslümansa böyledir.

Eğer müslüman değilse, zımmîyse, ittifakla İmamın izin vermesi şart koşulmuştur. Eğer kişi emanla

girmiş kimselerdense hiç bir zaman müslüman memlekette bir araziye sahip olamaz. Burada bütün

âlimler ittifak etmişlerdir. Kuhistânî.

Eğer kişi bir araziyi ihyâ ettikten sonra terkederse veya başkası gelip onu ekerse en sıhhatli görüşe

göre birincisi o araziye daha müstahaktır.

İZAH

«Mevât» kelimesi «sehâb» ve «ğarâb» kelimesi gibidir. «Ruhsuz nesneler» veya sahibi olmayan bir

arazi manasınadır. Kâmûs.

El-Muğrib adlı kitapta «mevât», harap arazi demektir. Mamur arazinin zıddıdır, denilmektedir.

El-Mısbâh´ta mastarla isimlendirmek türünden değerlendirmiştir. Çünkü «mevât» kelimesi aslında,

tıpkı «mevt» kelimesi gibi mastardır. «Mevât» kelimesinin lugavî tarifi budur. Şerhte bazı kayıtlar

ilâve edilmiştir ki, onlar da zikredilecektir.

El-İnâye sahibi dedi ki:

«İnsanların gıda maddelerinin bolluğuna sebep olması onun güzelliklerindendir. Mevât araziyi ihyâ

etmenin meşrûiyeti Resûlullah´ın şu hâdisiyledir:

«Kim ki ölü bir araziyi ihyâ ederse o yer kendisinindir.»

Şartları yeri gelince zikredilecektir.

Sebebi ise; mukadder olan bekânın ona bağlı olmasıdır.

Hükmü ise, ihyâ edenin onu mülk edinmiş olmasıdır.

«Bu konunun daha önceki konularla onu münasebeti ilh...» sözüne gelince; El-İnâye ve başka

kitaplarda da böyle demişlerdir.

«Hayat iki çeşittir: Birisi hâsse, birisi nâmiye iIh...» sözüne gelince; hayata hissin nispeti mecâzdır.

Çünkü hisseden hayat ile diri olan şahıstır. Hayatın kendisi değildir.

«Çünkü onunla menfaatlenmek yoktur ilh...» sözüne gelince, tıpkı hayvana benzetilmiştir. Çünkü


öldüğü zaman ondan herhangi bir menfaat sağlanmaz. İtkânî.

«Arazinin ihyâsı binâ yapmak iledir ilh...» sözüne gelince; El-İtkânî dedi ki: Mevâtın ihyâsından

maksat, gelişen hayata sebep olmaktır.»

«Kendisinden faydalanılmayan ilh...» Su kesilmiş veya su basmış veya kum kaplamış veya çorak

olduğu için kendisinden yararlanılmayan bir araziyi bir müslüman veya zımmî ihyâ ederse, başka

bir müslüman veya zımmînin de malı değilse, uzak olsa, İmamın izni de varsa onun mülkü olur. Bu

kayıt ile müslümanların muhtaç olduğu tuzluk benzeri araziler, tarifin dışında kalmış oluyor. Nitekim

bu husus daha ileride gelecektir.

«Eğer o arazi bir müslümanın veya zımmînin mülkü değilse ilh...» kaydıyla, vakfedilmiş ve harap

olmuş arazilerin ihyâsının caiz olmadığı öncelikle bilinmiş oldu. Remlî. Sultanî olan arazi de

yakında geleceği gibi böyledir.

«Eğer mülk ise ilh...» Yani belli bir kimsenin mülkü ise mevât da sayılmaz, ihyâ da edilemez.

«Eğer sahibi bilinmezse o lukatadır ilh...» El-Multeka´da dedi ki: «Mevât öyle bir arazidir ki, ister Adî

olsun, ister İslâm´da memlûk olsun ondan yararlanılmaz. Onun ister müslüman ister zımmî olsun

muayyen bir sahibi yoktur. İmâm Muhammed´e göre eğer o arazi İslâm´da mülk edinilmişse mevât

sayılamaz.»

Bunun benzeri Ed-Dürer, El-lslâh, Kudûrî ve El-Cevhere´de de vardır.

«Adî» sözüyle Âd zamanından beri harapmışçasına işaret edilmek istenmiştir. Bununla şârihin

El-Minah ve Şerhu´l-Mecmâ´a tabi olarak kullandığı ifadelerin aynı zamanda Kenz ve El-Vikâye gibi

metinlerin de ibaresi olduğu anlaşılmış oldu. Bu, İmam Muhammed´in de görüşüdür.

El-Hulâsa´da şu hüküm yer almaktadır:

«Buhârâ arazisi mevât sayılmaz. Çünku onlar taksime glrmlştlr ve İslâm´da bilinen en uzak

sahlplerlne veya varislerine tasorruf hakkı ve-rllir. Eğer bilinmezse tasarruf hâkime aittir.

Zeylâî dedi ki: «Kudûrî İslâm´daki sahibi bilinmeyen arazileri mevât araziler arasında saymıştır.

Çünkü bunun hükmü mevâtın hükmü gibidir. Yani imâm bunlarda mevâtta tasarruf ettiği gibi

tasarruf eder. Yoksa bunlar hakiki anlamıyla mevât değildirler.»

Bunun zarihinden anlaşılıyor ki, hakiki anlamda bir ihtilâf yoktur. Düşün.

«Eğer eksik olmuş ise eksiğini tazmin eder ilh...» Yani Hidâye´de yer aldığı gibi onu ekenler eksiğini

tazmin ederler.

«Mamur olan yerin en ücrâ köşesinde durur ilh...» ibaresi yani evler tarafından durur. İmar edilmiş

araziler tarafından değil. Kuhistânî, Tecnîs´ten.

«Cehûrî sesi» ise «yüksek sesli» demektir. Kâmûs.

«Ona mâlik olur ilh...» sözü, «ihyâ ettiği bir yerin rakabesine başkaları değil kendisi malik olur»

ifadesinin cevabıdır. Ebû Yûsuf´a göre eğer yarıdan fazlasını ihyâ etmiş ise, bütün araziyi ihyâ etmiş

demektir. Durru Müntekâ.

İmâm Muhammed; «Eğer mevât arazi ihyâ ettiklerinin ortasında kaIırsa o zaman ihyâ etmesi hepsini

kapsamış olur. Eğer bir köşede kalırsa ihyâ edilmiş hükmüne girmez.» diyor. Tatarhâniye.

Orada öşür vacip olur. Çünkü müslümana harâç yüklemekle başlamak câiz değildir. Ancak onu

harâç suyu ile sulandırırsa mesele değişir. Hidâye.

«El-Muhtâr´da ve başkalarında yer aldığına göre: Bu, tercih edilen sözüdür ilh...» Yani o zikredilen

uzaklık şartı en seçkin görüştür. Çünkü zâhire göre köye yakın olan kısımdan köy halkı mutlaka

yararlanır. Binâenaleyh hükümde bu durum esas alınır. Hidâye.

«İmâm Muhammed köy halkının irtifakı olmaması şartını dikkate almıştır ilh...» Hulâsası şudur:

İmam Muhammed ister uzak olsun, ister yakın olsun menfaatlenmenin hakikatini hükme esas

almıştır.

«Şurunbulâlî´nin bunu nasıl zikretmediğine hayret edilir ilh...» Yani fetvâya esas olan, zâhir rivâyet

oluşunu zikretmeyip bunun yerine: «Muhammed´den rivâyet edilmiştir» tabirini kullanır. Halbuki

kendisi açıkça «birinci görüş daha seçkindir» diyor. Bu ise hayret edilecek bir durumdur. Çünkü

fakîhler dediler ki: «Zâhir rivâyete muhâlefet eden hüküm, bizim arkadaşlarımızın mezhebi değildir.»

Hele «Bihî yuftâ (onunla fetvâ verilir)» lâfzı gelirse bu lâfız tasrih edilen lâfızların en kuvvetlisi

demektir. Anla.


«Eğer îmâm ihyâ edene îhyâ konusunda izin vermişse ilh...» Hâkim ise velâyet konusunda İmam

yerine sayılır. Tatarhâniye, En-Nâtifî´den.

Tatarhâniye´de Kitâbu´l-İhyâ´dan biraz önce şu mesele vardır: «Semerkandî´ye; Bir kişi Mevât

araziyi, ihyâsı için bir başkasını vekil tutsa, acaba bu ihyâ edilen arazi vekilin midir? Nitekim bir kişi

odun getirmek, ot getirmek hususunda vekil ettiği zaman onlar müvekkilin değil de vekilin olur.

Veya bu arazi diğer tasarruflarda olduğu gibi müvekkilin midir? Semerkandî: «Eğer İmam

müvekkile ihyâ için izin vermişse, arası müvekkilin malı olur.» dedi.»

«İmamın yani devtet başkanının izni olmadan da mevât araziyi ihyâ eden onu mülk edinir,

demişlerdir ilh...» Bu ihtilâftan bir takım meseleler çıkar ki, bazıları da şunlardır:

İmam bir kişiye ölü bir araziyi ihyâ etmesini emretse; fakat ondan yararlanmakla birlikte o arazi

kendi mülkü olmayacaktır, şartını koşsa: o kişi de emre binâen araziyi ihyâ etse, Ebû Hanîfe´ye göre

o kişi mezkûr arazinin mâliki olamaz. Çünkü bu şart Ebû Hanîfe´ye göre sahihtir. İmâmeyne göre

ise, o arazi söz konusu kişinin mülkü olur. İmamın şartına itibar edilmez.

İhtilâf noktası; cehâletten dolayı izin ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi
« Posted on: 17 Ekim 2019, 21:36:08 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi rüya tabiri,Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi mekke canlı, Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi kabe canlı yayın, Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi Üç boyutlu kuran oku Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi kuran ı kerim, Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi peygamber kıssaları,Reddü´l Muhtar / Ölü Arazi ilitam ders soruları, Reddü´l Muhtar / Ölü Araziönlisans arapça,
Logged
30 Ocak 2010, 21:18:18
Zehibe

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 31.682



Site
« Yanıtla #1 : 30 Ocak 2010, 21:18:18 »

METİN

Şunu da bil ki halkın su çekerek istifâde ettiği kuyuları da İmam, başkasına iktâ olarak veremez.

Zeylaî. Çalışmakla mülk edinilmemiş kuyular kastedilmektedir.

Eğer İmam, bu zahir cevherleri yani açıkta olan madenleri başkasına verirse, İmâmın bu iktâ´ının


hiçbir hükmü yoktur. Belki kendisine iktâ olarak verilenlerle diğer müslümanlar burada eşittirler.

Eğer İmamdan iktâ alan, müslümanları bu gibi yerlerden istifâde etmekten men ederse, saldırganlık

yapmış olur. Fakat buna rağmen topladığı şeyleri de mülk edinmiş olur. Çünkü o, menetmek

suretiyle saldırgandır ama, almakla değil.

İmâm tarafından müslümanları bu işten istifade etmekten menetmesi önlenecektir ve daimâ bir

şekilde bu yerlerde çalışması men edilecektir Ta ki İmamın ona vermesi sıhhatliymiş gibi

karıştırılmasın veyahut onunla beraber mustakır olan mülkler hükmüne girmesin Bunu allâme

Kâsım, «Ahkâm-u İcâreti İktâ´il-Cündiyy» adlı risâlesinde söylemiştir.

Nâdıh kuyunun yani deve ile kendisinden su çekilen kuyunun harîmi (başkasına yasak bölgesi)

Aten kuyunun harîmi gibidir. Aten, suyu elle çekilen kuyudur. Aten esasında kuyunun etrafında

develerin çöktüğü yer demektir. Bunların harîmi her taraftan kırk zira´dır. (Yani bu kuyuların her

tarafından kırk zira´a kadar ikinci bir kuyuyu kimse vuramaz, kazıyamaz.)

İmâmeyne göre nâdıh´ın harîmi altmış zira´dır. Eş-Şurunbulâliye´de Şerhu´l Mecma´dan naklen şöyle

deniliyor:

«Eğer kırktan fazla kuyu derinleştirilirse o vakit harîmi de fazlalaşır.»

Lâkin El-Kuhistânî bunu İmam Muhammed´e nisbet ettikten sonra: «İmamın kavliyle fetvâ verilir»

diyerek bu sözünü de Tetimme´ye nisbet etti. Sonra şöyle dedi: «Denilmiştir ki: Kuyuda ve çeşmede

takdir, onların arazileri hususunda zikredilen gibidir. Çünkü onların arazileri sert arazilerdir. Bizim

arazilerimize gelince, gevşektir; arazilerimizde kuyuların harîmi daha fazla olur ki, birinci kuyunun

suyu ikinci kuyuya akmasın.» Bu görüşünü Hidâye´ye nisbet etmiştir. El-Burcundî de bu görüşü

El-Kâfî´ye nispet etmiştir. Bu kaide hafzedilsin.

Bu hükümler, İmamın izniyle kişi kuyuyu mevât yani ölü arazilerde açarsa böyledir. Eğer mevât

olmayan bir arazide eşerse veya mevât olan arazide fakat İmamın izni olmaksızın eşerse hüküm

böyle olmaz. Musannıf böyle zikretti.

Kuhistânî´nin ibaresi ise şöyledir:

«Burada, eğer başkasının mülkünde kuyu eşerse harîme müstahak olmaz, hükmüne işaret vardır.

Eğer kendi mülkünde kuyuyu eşerse dilediği kadar kuyusuna harîm tayin edebilir. Bir de şuna

işaret eder ki; eğer su bir araziye galip gelirse, bu araziyi sahipleri terk eder, ölür veya inkirâza

uğrarlarsa, o araziyi ihyâ etmek câiz değildir. Eğer su oraya dönmemek üzere terk ederse ve orası

mamûr ve meskûn bir yerin de harîmi değilse, onun ihyâ etmek caizdir. Bunu Muzmarât adlı esere

nisbet etmiştir.»

İZAH

«Halkın su çektiği kuyuları da ilh...» ibaresinden sonra bazı nüshalarda bir fazlalık vardır ki, o

fazlalığın üzerinde bazı nüshalarda çizgi çekilmiş, bazılarından da düşmüştür. Düşürülmesi ise

daha evlâdır.

O fazlalığın ibaresi aynen şöyledir: «O kuyular ki çalışmakla elde edilmemişlerdir. Çalışmakla elde

edilen kuyuda su ise, tıpkı kaba konulmuş su gibidir. O suyu kim kaba koymuşsa o onun

mülküdür».

Bu ibarenin tamamı Şerhu´l-Mesâbîh´in: «Müslümanlar üç şeyde müşterektirler: Suda, mer´ada ve

ateşte» hâdisi üzerindeki şerhindedir.

Binâenaleyh müellifin «çalışmakla mülk edinilmemiş kuyular» ibaresi daha sonra gelen ibarenin

tekrarı sayılır, yani aynı manayı ifade ederler.

Müellif, «çalışmakla elde edilen» ibaresi yerine! «çalışmakla elde edilene gelince» deseydi daha

açık olurdu.

Müellifin : «Kaba konulmuş su gibi» ibaresi ise temsil değil. bir benzetmedir.

Müellifin «o suyu kim kaba koymuşsa onun mülküdür» ibaresine gelince, eğer: «kabın içindeki su,

koyanın mülküdür, kuyunun kendisi de yapanın mülküdür» demek istemişse bu açıkça anlaşılan bir

şeydir. Eğer maksadı «kuyunun içindeki su, zorla, yani kaba girmezden önce kuyuyu yapanın

mülküdür» şeklinde ise, bu hüküm menkule muhaliftir. Her ne kadar El-Bahr sahibinin Fâsid

Alışverişler konusundaki araştırmasına uygun düşse de, bu böyledir. Zira El-Valvâlciyye isimli

eserde şu hüküm yer olmaktadır:

«Eğer bir kişinin kuyusundan iznini almaksızın su çekerse ve kuyudaki suyu da kurutursa

kendisine hiç bir tazminat gerekmez. Çünkü kuyu sahibi kuyudaki suya sahip değildir. Eğer bir


kişinin kabındaki suyu dökerse ona: «Kişinin suyunu doldur» denilir. Çünkü kap sahibi suyun da

sahibidir. Su ise emsali olan nesnelerdendir. Döken kişi benzerini tazminatını öder.»

Şârih de bir sayfa sonra: «Yer altındaki su, hiç kimsenin mülkü değildir.» diyecektir.

«Eğer İmam bu cevherleri başkasına iktâ eder, o da mâni olursa ilh...» sözünde meneden, İmam

veya müslüman cemaattir. T.

«Mustakir mülkler» den maksat, daha önce mülkünde sabit olan şey demektir. T.

«Nâdıh kuyusunun harîmi, Aten kuyusunun harîmi gibidir ilh...» Kuyunun Nâdıh´a ve Aten´e izafe

edilmesi, aralarındaki asgarî benzerlikten ileri gelmektedir. Kuhistânî.

El-Misbâh adlı eserde denildi ki:

«Bir şeyin harîmi onun etrafındaki haklar ve ona ait olan merâfıktır. Bu haklara «harîm»

denilmesinin sebebi, bu hakların o şeyin sahibinden başkasına harâm kılınmış olmasıdır. «Nâdıh»

kelimesi, yeri yüklenmekte olduğu su ile ıslatan deveye işaret eder. Sonra bu nâdıh kelimesi, suyu

getirmese dahi her deve için kullanıldı.»

«Aten kuyusu gibidir ilh...» ibaresinde, çünkü aten kuyusunun hareminin kırk zira´ olduğunda ittifak

vardır. Fakat Nâdıh´ta ihtilâf bulunmaktadır.

«Her tarafından ilh...» Bazıları bunun yerine: «bütün taraflardan» ibaresini kullanmıştır. Yani her

tarafından on zira´dır. Çünkü Rasul-ü Ekrem´in : «Kim ki bir kuyu eşerse o kişi için o kuyunun

etrafında kırk zira vardır» buyurmuştur. Bu da onun hayvanlarına istirahatgâh olur. Sıhhatli olan

birinci görüştür. Çünkü harîmden maksat zararı defetmektir. Yani başka birisinin gelip de başka bir

kuyuyu onun harîminde eşmemesidir. Ta ki birinci kuyunun suyu ikinciye akmasın. İşte bu zarar,

her zaman için her taraftan on zira´ ile önlenemez. Çünkü araziler katılık ve gevşeklik bakımından

değişirler. İnâye.

«İmâmeyn´e göre Nâdıh Kuyusu (yani deve ile suyu çekilen kuyu) için altmış zira´ harîm vardır.

ilh...» Yani elle suyu çekilen kuyunun harîmi kırk zira´dır, Çünkü Rasul-ü Ekrem: Çeşmenin yani

gözenin harîmi beş yüz zira´dır. Suyu elle çekilen kuyunun harîmi kırk zira´dır. Deve ile suyu çekilen

kuyunun harîmi ise; altmış zira´dır.» buyurmuştur. Bir de deve ile suyu çekilen kuyuda, devenin

suyu çekmesi için dolaşmasına altmış zira´a ihtiyacı vardır. Bazen devenin ipi uzun olur. Ama elle

suyu çekilen kuyuda ise harîm, sadece elle su çekmek hususu içindir. Burada ihtiyaç daha azdır.

Binâenaleyh iki kuyu arasında biraz fark olmalıdır. Hidâye.

Tatarhâniye´de denildi ki: «El-Kübrâ adlı eserde bununla fetvâ verileceğine dair hüküm vardır.»

«Şurunbulâlî, Mecma´ın şerhinden naktetti ki; ilh...» Bu metinin benzeri Ğureru´l-Efkâr´da ve

Cevhere´de de vardır.

«Eğer kuyu kırkın üstünde derinteştirilirse ilh...» Yani elle suyu çekilen kuyu kırk zira´ın üstünde

derinleştirilirse veya deve ile suyu çekilen kuyu altmış zira´ın üstünde derinleştirilirse, ipi yani

kuyuya sarkıtılıp da suyu çekmek için kullanılan ip uzatılacak, nereye kadar giderse oraya kadar o

kuyu için harîm tayin edilecektir. İtkânî Et-Tahâvî´den.

Tatarhâniye´de El-Yenâbi´den naklen şöyle denilmektedir:

«Kuyu kırkın veya altmışın üstünde derinleştirilirse de harîminde bir fazlalık yapmaya ihtiyaç

yoktur. Kim kırk veya altmış zira´dan daha fazla bir harîme muhtaç ise, o harîme ihtiyacı kadar kısmı

ekleyebilir. Demek ki burada itibar takdire değil, ihtiyaca göredir. Böylece mana yönünden

meselede herhangi bir ihtilâf olmaz.»

Allame Kâsım, Tashîh´inde Muhtârâtü´n-Nevâzil adlı eserden rivayet ediyor ki: «Sahîh şudur ki;

Kuyuda, her taraftan ihtiyaç miktarı nazarı itibara alınır.»

«İmamın kavli ile fetvâ verilir ilh...» ibaresine gelince, «İmâmeyn´in kavliyle fetvâ verilir» hükmü de

geçti. Fakat metin ve şerhlerin zâhirine göre İmamın kavlini tercih etmek gerekir. Çünkü onlar

imâmın delilini o kadar takrir etmişler, o kadar teyit etmişlerdir ki, bundan daha fazlası olamaz.

Hidâye´de İmamın delili tehir edildi. Adeti olduğu gibi bu onun tercihini iktizâ ediyor. Allame Kâsım,

Tashîh´inde onun tercihini zikretmiştir. İmamın delilini tehir etti ve bu tehir Hidâye´nin âdeti olduğu

gibi onun tercihinin bu görüş olmasını gerektirir. Böylece Allâme Kâsım bu Tashîh´inde İmamın

delilini tercih etmiştir.

«El-Burcundî bunu El Kâfî´ye nisbet etmiştir ilh...» Böylece El-Velvâllcî de bunu böylece zikrederek

kesinlikle ifade etti. T.


Fakat Hidâye ile El-Kâfî´nin bunun için «kîl» (denildi) tabirini kullanması, bunun zayıf olduğuna[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &