ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Dini Konular > Dini makale ve yazılar  > On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu  (Okunma Sayısı 512 defa)
04 Eylül 2010, 10:33:21
Eflaki
Gökte oturan melek
Tecrübeli Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 9.997



« : 04 Eylül 2010, 10:33:21 »



On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu?

İki yıl önce İmam-Hatip liselerinin orta kısımları kapatılırken sıkça ifade edilmişti: “Din eğitimi on beş yaşından sonraya bırakılmalı.” Gerekçesi ise şuydu: “Çünkü çocuk hangi dine inanacağına büyüdüğünde kendisi karar versin.”

Toplumda ‘laik’ olarak bilinen kesimlerin bu tezi dillendirmelerinin ardında, dindar ailelerin çocuklarını baskıyla kendi dinlerine intisap ettirdikleri düşüncesi yatıyordu. Buna bir de, İmam-Hatip liselerinin orta kısımlarında verilen eğitimle katkı yapılmamalıydı. Onlara göre çocuklar saf ve masum yaşlarda akıl ve şuurları henüz yeterince gelişmemişken, aile ve okul tarafından zorunlu olarak bir din şemsiyesi altına sokuluyordu. Böylece çocuklara büyük bir adaletsizlik yapılmış oluyordu.

İlk bakışta son derece sempatik ve insalcıl bir yaklaşım gibi görünüyor. Belki de çocuklar kendilerini bu kadar düşünen birileri olduğu için mutlu olmalı(!) Dilerseniz, bu yaklaşımı şimdi biraz yakından ele alalım.

Birinci kabul: “Din akıl ve iradeyi elden alır”

Öncelikle bu yaklaşımın birtakım yanlış kabulleri var. Bu yaklaşımı savunanlar, “dinin, akıl ve iradeyi elden aldığını” düşünüyorlar. Eğer bir kimse bir dine mensup olursa, artık o aklını iptal etmiş, mutlak bir gücün itaat alanına girmiş kabul ediliyor. Bu, son derece hatalı bir algılama. Dini sadece metafizik alana ait, dolayısıyla test edilemez bir şey olarak görmekten kaynaklanıyor. Belki Hıristiyanlığın önceki yüzyıllarda ifratkâr biçimde bu dünyayı yok sayması, böyle bir düşünceye yol açmış.

Fakat din esasında kalp kadar, akıl işidir. Metafizik kadar, fizik dünyayı da kapsar. Bir kimsenin bir inanca sahip olması, onun aklından istifa ettiği anlamına gelmez. Akıl, daima inancı sorgular. Hatta akıl tarafından sorgulandıkça, güçlenir ve kök tutar inanç. “Güneşi her gün dünyanın önce bir yarısını, sonra diğer yarısını aydınlatması için gökte hareket ettirmenin ne büyük bir kudret gerektirdiğini” aklıyla bilebilen biri, elbette Allah’ın azametini daha iyi idrak eder; inancı da o nispette kuvvetlenir. Ayrıca bu büyük işlerin kendi başına olamayacağını düşünmek de, akıl işidir. Sanıldığı gibi akıl devreye girdikçe, inanç yok olmaz; tam aksine kuvvet bulur (eğer hakiki bir inanç ise).

Bu açıdan bakıldığında endüstri, bilgi, teknoloji.. adı verilen çağlarla birlikte yok olacağı düşünülen dinlerin yok olmadığını, içinde pekçok bâtılı barındıranların bile varlığını devam ettirdiklerini görmekte fayda var. Sadece bu bile, onların hakikatleri hakkında bize ciddi bir fikir verebilir.

Lafı uzatmayalım: Sahih bir dinî inanç asla “kör” değildir. Sürekli bir sorgulama ve akletmeyle ayakta durur. Benim asıl merak ettiğim sorular ise şunlar: Dinin aklı ve iradeyi elden aldığını savunanların, insana ve akla bu kadar itimatsız oluşlarının sağlam bir temeli var mı peki? İnsanı dine karşı bu kadar güçsüz göstermekle, insanın aklına kapasitelerine hakaret etmiş olmuyorlar mı? Eğer insan dine karşı bu kadar güçsüz ise, şu yeryüzünde dine isyan eden milyonlarca insan ne anlama geliyor?

İkinci kabul: “Din özünde baskıcıdır”

Bir başka yanlış kabul, “dinin özünde baskıcı olduğu”dur. Onlara göre din özünde baskıcıdır, aileler bu sebeple baskıyla çocuklarını dindar yaparlar. Bu da çok hatalı bir bakış açısı. Psikologların kişilik gelişimiyle ilgili olarak ifade ettikleri gibi, bir çocuğa din ya da din dışı herhangi bir ahlâk baskıyla benimsetilmeye çalışılırsa eğer, o ahlâk hiçbir zaman çocuğun kişiliğinde içselleşmez. Çünkü çocuğun ruhunda nefret duyguları uyanır.

Nitekim, bunun örnekleri hem dışarıda hem ülkemizde çoktur. Meşhur bir örnek olarak söz gelimi Aziz Nesin, kendisinin dinle ilgili olumsuz yaklaşıma sahip olmasında çocukluğunda yaşadığı birtakım olumsuz hatıraların etkili olduğunu belirtir. Onun gibi pek çok kişi de, çocukluk yaşantılarında babalarının sert tutumu yahut camide yaşadıkları acı bir iki tecrübeden bahsederler. Öyleyse, bu konuda illâ bir deterministik çıkarım yapacaksak, baskıcı din eğitimi alan çocukların dinsiz olacakları sonucunu çıkarabiriz.

Hemen belirtelim ki bu tarz bir “deterministik bakış” da bir diğer yanlış kabuldür ve haksız birtakım genellemelere götürür bizi. Dünya üzerinde hiçbir bilimsel araştırma, dindar ailelerin çocuklarının illâ dindar olduğu şeklinde (tersi ya da daha başka) bir belirlenimden söz edilebileceğini kanıtlamış değildir. Ünlü romancı Dostoyevski, romanlarında dindarlığın yahut dinsizliğin babadan oğula geçen bir şey olmadığına vurgu yapar. Sheakspeare ise, bunun daha ötesine, iyilik ve kötülüğün aynı insan bünyesinde bulunduğuna işaret etmiştir. Yani, tek bir insanın iç dünyası bile iyilik ve kötülüklerin kıyasıya savaş alanıdır.

Benzer şekilde, bir kalbin imanlı olup olmaması da, insanın iç dünyasında bir çatışma konusudur daima. Din ve iman, öyle gösterilmeye çalışıldığı gibi, hiçbir kalbe kolayca gelip yerleşmez. Yerleştiğinde de, orada kolayca kalmaya devam etmez. Pek çok faktör kişinin dini inancında etkilidir. Bazen çok küçük bir faktör dahi, kişinin ebeveyninin dini dışında bir inanca sahip olmasına sebep olabilir. İnsanın “iradî” bir varlık olması da bunu gerektirir zaten.

Üçüncü kabul: “Özgürlük dinin dışındadır”

Bir başka yanlış kabul de “özgürlüğün ancak din dışında olabileceği”dir. Aydınlanma’dan bu yana sıklıkla işittiğimiz bir düşüncedir bu. Özgürlüğün ne anlama geldiği anlaşılmadan, bu yargı hakkında aslında söylenebilecek fazla bir şey yok. O halde sormamız lâzım: “Özgürlük nedir?”

Eğer kastedilen, günah işleme özgürlüğü ise, şu bilinsin ki bütün insanların günah işleme özgürlüğü vardır, dindar insanların bile. Bu noktada bir körlük var: Din sadece günah işlemeyi yasaklar, yoksa günah işleme özgürlüğüne karışmaz.

Yok eğer, özgürlük ile insanın Allah’ı rab olarak kabul etmemesi kastediliyorsa, bunda da çok büyük yanılgılar var. Her şeyden önce, dine cephe alan insanların din dışını “mutlak özgürlük” alanı olarak görme ve gösterme hilesinden vazgeçme vakti çoktan geldi. Din dışı, hiçbir zaman mutlak özgürlük alanı olmadı, olamaz da. Tam aksine, tek bir Allah’ın rablığından vazgeçmek, sayısız esaretlerin başlangıç noktasıdır. Allah’ın rablığından vazgeçen insan, bırakın başka şeyleri, kendi duygularının esiri olmaktan bile kurtaramaz kendisini. Devamında da, devleti, sermayeyi, milleti, tarihi… tanrılaştırır.

Bu da çok doğaldır. İnsan tanrılaştırmadan yapamaz çünkü. Mayasında yaratılmış olduğu gerçeğini taşıdıkça bundan nasıl kurtulabilir ki?

Kendi elleriyle güneşi parçaladığında, ışık saçan her cam parçasına güneş muamelesi yapmaktan başka seçeneği kalmaz insanın. Çağımızda sıkça rastladığımız “devletin bekası için millete haksızlık edenler” “tarih böyle gerektiriyor diye insanı tarihin kölesi yapmak isteyenler” “milletin selâmeti için ferdi ezmekte beis görmeyenler” “parası olana karşı hemen kul tavrı takınanlar” “güçlüye karşı derhal tapınma refleksi içine girenler” bunun en iyi örnekleri değil mi?

Tüm bu aldatmacanın ortasında asıl gerçek ise gölgede kalıyor: Hakiki özgürlük dindedir ve “din ile”dir. Rab terbiyesi, insanı dünyanın köleleştirici maddi sebeplerinden kurtarır, onu yükseltir ve dünya şartları içinde bile olsa semavî bir varlık haline getirir. Bu açıdan bakıldığında, dünya insan özgürlüğü noktasında bir “bataklığa” benzer. Özgürlüğün bu bataklığın içinde bulunabileceğini düşünmekten daha büyük bir yanılgı da yoktur. Ancak ruhunu semaya yöneltenler, özgürlüğe doğru yol alabilirler. Dünya ve içindekiler de, ancak bu kişilere rablık taslayamaz, ruhlarını esir edemezler.

Dördüncü kabul: “Çocuk kendisine aittir”

“Çocuk büyüdüğünde hangi dine inanacağına kendisi karar versin” diyenlerin bir başka hatalı kabulü, çocuğun “kendisine ait” olduğunu farzetmeleridir. Fakat çocuğun kendi kendisine ayakta duramayacağını, dolayısıyla çocuklar adına bu işi devletin üstlenmesi gerektiğini düşünen de onlardır. Dolayısıyla onlara göre çocuğa “çocuk adına” devlet sahip çıkmalıdır. Devletin en öncelikli görevi ise, çocuğa “zararlı” etkilerinden dolayı onu ailesine karşı korumak olmalıdır!

Bu kabul de, büyük yanlışlar ve çelişkilerle dolu. Öyle ki şeytanın en adi bir yalanı en büyük doğruymuş gibi göstermesine benziyor. En başta, devletin ya da onu temsilen okulun, dünyaya gelen bir çocuğa karşı annesinden babasından daha şefkatli olabileceğini varsayıyor ki bu imkânsız. Hiçbir kurum, bir çocuğun iyiliğini kendi anne babasından daha çok isteyemez.

İkincisi, bu kabul “çocuk kendisine aittir” diyerek, ilk planda çocuğun acizlik ve muhtaçlığı yüzünden muhakkak bir veliye ihtiyacı olduğunu görmezden geliyor, ama anne babanın velayetinden kurtardıktan hemen sonra onu bir veli olarak devletin şefkâtsiz kollarına emanet etmeden de yapamıyor. 28 Şubat sürecinde Deniz Baykal, “Eğitim anne babalara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” derken bunu mu kastediyordu acaba? Herkes şunu çok iyi bilmelidir ki, hiçbir kurumun ilgisi ve faydası, sıradan bir annenin çocuğuna olan ilgisi ve faydasının üzerine çıkamaz. Beş yıldızlı otel gibi düzenlenen çocuk esirgeme kurumlarının bile çocukların bakımı ve eğitiminde düştüğü aczlere çok yakın zamanlarda şahit olmadık mı hep beraber?

Üçüncüsü, bu kabul toplumun düzenli bir yaşam sürebilmesi için en küçük sosyal birim olarak ailenin önemini bilinçli bir şekilde görmezden geliyor. Aileyi pasifize ederken, çocuğu ve devleti (okulu) öne çıkarıyor. Ailenin bu şekilde değersizleştirilmesinin toplum açısından çok büyük mahsurları var. Genç insanların gözünde değersizleştiği için evlenmeye karşı isteksizleşmeleri, anne-baba rollerinin hakkıyla yerine getirilemeyişinden tutun; toplum içinde aile-akraba ili...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu
« Posted on: 15 Kasım 2019, 10:27:32 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu rüya tabiri,On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu mekke canlı, On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu kabe canlı yayın, On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu Üç boyutlu kuran oku On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu kuran ı kerim, On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu peygamber kıssaları,On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Mu ilitam ders soruları, On Beş Yaşından Sonra Din Eğitimi Olur Muönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &