ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Denemeler > Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye  (Okunma Sayısı 515 defa)
06 Eylül 2010, 16:39:23
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 06 Eylül 2010, 16:39:23 »



içimizdeki savaş ve risâletün-nüshiyye


TARAF OLMAK

Yunus Emre, Risâletü'n-Nushiyye'de şu soruyu soruyor: “İmdi bilgil ki, kangi bölükdensin?” Tarama Sözlüğü'nden bölük kelimesinin, saç örgüsü, parça ve kısım gibi anlamlarda kullanıldığını öğreniyoruz. Zamanla kelimenin anlamı biraz daha genişlemiş, pay, hisse, fırka, takım, taife ve zümre anlamlarına kullanılır olmuştur. Ayrıca askerî bir tabir olarak da temel askerî birlik anlamını kazanmıştır. Bir dönem bölük komutanı anlamında bölükbaşı tabiri de yaygınlaşmıştır. Yunus'un sorusuna dönersek, “kangi bölüktensin?” derken, ilk anda, insanları yapıp ettikleri, inançları ve zihniyet yapıları itibariyle tasnif eden taraf göze çarpar. Nitekim koca şair, varlığın hammaddesi olan dört unsura verdiği anlamlarla insanın içinde cereyan eden bir savaştan sözeder. Bu soruyu da söz konusu savaşta kişinin öncelikle tarafını belirlemesine vurgu yaparak soruyor. Sonra da cevabı bizzat kendisi veriyor:”Kangısınun sözin dutarsan anun bölügindensin.”

Yunus, insanın sözünü dinlediği, sohbetinde bulunduğu, kültürel olarak aidiyet hissettiği ve hizmetinde bulunduğu tarafın bir üyesi olduğuna dikkatlerimizi çekiyor. Konuşan, dinleyen, gören, düşünen, seven-sevilen, nefret eden/edilen, üzülen-üzen, sevinen-sevindiren, âşık olan-âşık olunan, terk eden/edilen, etkilenen-etkileyen bir varlık olan insanın tarafa sahip olması da kaçınılmazdır. Bazen bu taraf olmak, tarafsızlık şeklinde tezahür eder. Dolayısıyla insanın mutlak tarafsızlığından sözetmek muhaldir. Bir yerde taraf var ise, bu taraflar arası ilişki, ya tesâmüh ve barışla sağlanır yahut da mücadele ve savaşla. Risâletü'n-Nushiyye'ye bir arada yaşama yahut çatışma tezi sunan bir eser değil. Ancak insana doğru tarafta yer alma bilinci kazandıran bir eser olarak değerlendirmek mümkündür.

Pek çok kimse, insanı seven, bir gönüle girmeyi en faziletli ibadet olarak takdim eden, her hangi bir ayrımcılığa gitmeden yetmiş iki milleti bir gören bu sevgi ve hoşgörü âbidesini, taraf gibi siyasi ve stratejik bir kavramla ilişkilendirmemizi yadırgayacaklardır. Olabilir. Şurası bilinmelidir ki, Yunus'un hoşgörüsü, hemen ben oldum, kemâle erdim, yetmiş iki milleti bir görüyorum edebiyatından çok yücedir. Çünkü bu bir duyuştur. Ve bu duyuşa ulaşmak için, kırk yıl Taptuk kapısına doğru odunu taşımak gerekir. Belki bir menkıbedir; ama Yunus, “Bu kapıdan eğri odun girmez!” derken Tabduk'un temsil ettiği tarafta olmuştur. Bir taraf olup mücadele etmeden, yorulmadan, çaba sarfetmeden, çatışmadan sahil-i selamete ulaşıp tarafsızlar tarafına geçmek mümkün gözükmüyor. Bu bakımdan Risâletü'n-Nushiyye'yi savaş edebiyatımızın başyapıtı olarak göstermek mümkündür.

 

İÇİMİZDEKİ SAVAŞ

Pek çoğumuz, Yunus Emre'nin işaret ettiği içimizde cereyan eden savaştan haberdar değiliz. Bu sebepten olsa gerek, hep dışarıdaki savaşlarla meşgulüz. Belki içimizdeki savaşın farkına varsak, içimizdeki çatışmayı sulha dönüştürerek kendimiz olacağız. Bu gayretin verdiği yorgunluk dolayısıyla veya kazanılan tecrübeler sebebiyle, savaşın tahribatlarını, alıp götürdüklerini ve kazandırdıklarını görerek, sosyal ve siyasî ilişkilerimizi ona göre tanzim edecek ve insanlık tarihini salt savaşlar tarihi haline dönüştürmeyeceğiz. Ne var ki, dünya tarihi, hep öteki tarafı imhaya dayalı bir savaşlar tarihidir. Bu tarihsel miras üzerine kurulu şiir ve edebiyat da ister istemez savaşla varolacaktır. Bu taraftan bakan, o savaşı kahramanlık destanı olarak yazacak, öte taraftan bakan ise, ihanetleri ve hezimetleri dile getirecektir. Söylenen her şiir ya ağıt olacak ya da kahramanlık türküsü. Milletler mitlerini bu şekilde inşa edeceklerdir.

Bu bakımdan Türk edebiyatı çok zengin bir geleneğe sahiptir. Günümüzde yazılan tarihi romanları, hikayeleri ve sözlü tarih derlemelerini bir kenara bırakalım, destanlar, gazavatnameler, fetihnameler, zafernameler, cenknameler, hamzanameler gibi savaşları ve kahramanlıkları konu edinen müstakil eserlerin yanında, zafer sonrası sunulan kasideler, kayıplar için kaleme alınan mersiyeler, yakılan ağıtlar ve söylenen türküler… Anlatıla gelen gazi ve şehit menkıbeleri… Bütün bunlar, sadece birer edebi ve estetik ürünler değil, aynı zamanda bir tarih inşasıdır da. Bu yönüyle tarihimiz, nedeni ve niçini üzerinde farklı izahlar yapılsa da büyük oranda savaşların tarihidir. Oysa savaş-barış ekseninde gelişen başka bir edebi geleneğimiz daha var; bunu çoğu kez göz ardı ediyoruz.

Hangi edebî gelenekten söz ediyorum? Bu geleneği, içlerinde cereyan eden savaşın farkında olanlar oluşturur. Bu edebiyat, dikkati, ötekine, orada dışarıda duran yahut tarihin bir döneminden kalan düşmana teksif etmiyor. Aksine insanın kendinde başlayıp, yine kendinde bitiyor. Bu savaşla ulaşılan zafer şudur: Kişinin kendi farkındalığına ulaşması… Bu öyle çok kolay ulaşılan bir sonuç değildir. Nitekim iç savaş, dışarıda cereyan eden savaştan daha zordur. Her şeyden önce savaşan bütün taraflar senin içinde dürülmüş durumda. Dışarıdan telkin sadedinde sadece lojistik destek alabilirsin. Bu yüzden iç savaş, cihâd-ı ekberdir. Bu savaşı kazananlar, içerde sağladıkları barışa paralel olarak, dışarıdaki barışı da tesis edeceklerdir. İşte yetmiş iki milleti bir görmek, insanı bağışlayabilmek, sevebilmek, yardım sever olabilmek, insanı olduğu gibi kabul edebilmek gibi yüce değerler buradan sonra başlıyor.

İç savaş, insanı insan olma bilincine çıkarıyor. İçteki hurafelerle örülü kesin inançlar, tutucu, dar düşünceleri ve kaygıları üreten fabrikalar teker teker yıkılıyor, taklit tahkike dönüşüyor, sıradan ve eğreti duran bilgi aynelyakîn hale geliyor ve bütün bu tecrübelerle insanın içi yeniden imar oluyor. Evvela içimizde kurmalıyız, muhteşem konaklar; içimizde hayat vermeliyiz, solmayan gül bahçelerine; içimizde akmalı ırmaklar; içimizde serinlemeliyiz. Velhasıl önce içimizde hayat bulmalıyız. Daha sonra erişilen bu hayatı, tadılan bu serinliği, duyulan bu ırmağın sesini, açan rengarenk çiçekleri ve kurulan köşkleri çıkarmak... Buradan sonra başlamalı, dışı inşa, bitmeyen barış ve buluşmalar… İçten başlıyor imar, dışa doğru taşıyor.

İç savaş, baştan sona muhteşemdir; insana, insanlık katar. Bu yüzden bu savaşın edebiyatı da güzeldir; okuyan, duyan herkesi tatlı bir meltem gibi kuşatır. Tasannusuz ve tasallufsüzdür. Sehl-i mümteni' söyleyişin piri Yunus'un Risâletü'n-Nushiyye'si, bu edebiyatın şaheserlerinden biridir.

 

YUNUS'A DÖNMEK

Risâletü'n-Nüshiyye, Yunus Emre'nin düşünce dünyasını ele veren en önemli eserdir. İnsanın yaratılmasını anlatarak söze başlayan şair, yaratılışın temel unsuru olan (anâsır-ı erba'a) toprak, su, hava ve ateşin, insanın sadece beden yönünü ifade etmediğini, bunların her biriyle insana geçen bir kısım sıfatlardan sözeder. Her bir unsurdan dörder sıfat insana geçmiştir. Toprakla ve su ile dörder iyi sıfat insana geçerken, yel (hava) ve od (ateş) ile dörder kötü sıfat geçmiştir. Herhangi bir insanda mutlaka olması gereken bu on altı sıfatın, sabır, iyi huy, tevekkül, mekremet (cömertlik), safâ, sehâ, lutf ve visal olmak üzere sekiz tanedir. Kötü sıfatlar da kizb, riyâ, tizlik, nefes, şehvet, kibir, tama ve hased olmak üzere sekiz tanedir. Daha sonra, bedene can ile gelen izzet, vahdet, hayâ ve âdâb-ı hâlden müteşekkil dört sıfattan daha bahseder. Böylece insan, yirmi sıfatla doğmuş olur.

Şaire göre, beden nefsî, cân ise, rûhî sıfatların kaynağıdır. İnsanlık, vücût iklimi içerisinde bu sıfatları dengelemekle ortaya çıkar. Ahlak bu temel dengeyi öğreten bir disiplindir. Bu dengeyi sağlamak, akıl ve îmân sayesinde mümkündür. Yunus, üç akıldan ve üç îmândan söz eder. Üç akıl, dünya düzenini öğreten akl-ı ma'âş, âhiret ahvâlini bildiren akl-ı ma'âd ve Allah'ın marifetini bildiren akl-ı küldür. İmân ise, akılda yerli olan ilme'l-yakîn îmân, gönülde yerli olan ayne'l-yakîn îmân ve cânda yerli olan hakke'l-yakîn olan îmândır. Ahlâk tekâmül hakkal yakîn îmâna ulaşmaktır. Diğer bir deyişle akl-ı kül ile idrak edip, güzel sıfatlarla donanmaktır. Bu ise, hemen elde edilen bir sonuç değildir.

 

 

İnsanın ve bütün mükevvenâtın oluşmasına kaynaklık eden dört unsurdan her biri dört sıfattan zuhur eder. Toprak, nûr sıfatından, su, hayat sıfatından; yel, heybet sıfatından ve od hışım sıfatından tecellî etmiştir. Bu sebepten toprak ve suyun yeri Uçmak (Cennet)'tir. Od ve yelin yeri ise, Tamu (Cehennem)'dur. Od ve yel ile, vücut iklimine dokuz kişi gelmiştir. Bunlar bin başıdır ve her birinin biner askeri vardır. Dolayısıyla insanın içinde, onun temel değerlerinden uzaklaşıp sefih bir hayatı yaşamasını arzulayan dokuz bin asker vardır. Öte yandan toprak ve su ile on üç kişi gelmiştir; bunlar da binbaşıdır ve her birinin bin eri olmak üzere toplam on üç bin askere sahiptirler. Bu on üç bin asker, binbaşılarının komutasında insanın manevî değerlerine bağlı, sıfatlarını dengelemiş, ruhen dingin yaşayıp cennete gitmesini sağlayan kuvvetlerdir. İşte içimizdeki savaş bu iki taraf arasında cereyan etmektedir.

 

Tamamen alegorik bir üslupla kaleme alınan eserde, insanın içinde bulunan iki ülkeden sözedilir. Bu ülkelerden birisi nefis ülkesi, ötekinin ise gönül ülkesidir. Bu iki ülkenin iki sultanı vardır, biri rahmânî, ötekisi ise şeytânîdir. Yunus, “İmdi bil ki hangi bölüktensin?” derken, bu iki zümre içerisinde tarafını belirlemesini ister. Ona göre, insanı iyi ve kötü bir yöne sevkeden ana âmil sevgidir.

                Neyi severisen imânın oldur

                Niçe sevmeyesin sultânın oldur

Hakîkî sevgi, insanın rahmânî tarafta yer almasını ister. Bunun ortaya çıkmasını sağlayan ise, akıldır. Gönül mülkünün sultanı olan ruh, bu savaşa aklın danışmanlığında çıkar ve onun yardımlarıyla zafer kazanır. Çünkü nefis ülkesinin ş...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye
« Posted on: 19 Ağustos 2019, 03:08:32 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye rüya tabiri,Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye mekke canlı, Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye kabe canlı yayın, Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye Üç boyutlu kuran oku Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye kuran ı kerim, Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye peygamber kıssaları,Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyye ilitam ders soruları, Içimizdeki savaş ve risâletün nüshiyyeönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &