- İdrake Bir Gömlek Daha Çokkültürlülük

Adsense kodları


İdrake Bir Gömlek Daha Çokkültürlülük

Smf Seo Versiyon , -- Seo entegre sistem.

Array
hafiza aise
Sun 10 June 2012, 11:56 am GMT +0200
İdrake Bir Gömlek Daha Çokkültürlülük
Said YAVUZ • 52. Sayı / KİTAP


Yazılan kuramlar, çokkültürlülük üzerine ele alınan bütün felsefi argümanlar Türkiye için ufuk açıcı görüşler değil. İnsan hakları alanında samimi bir çaba olarak görebileceğimiz eserin Türkiye ayağı yok. İdrakimize giydirilecek deli gömlekleri daha bitmedi mi?

Elimizdeki eser, çokkültürlülüğün kökeni ne olursa olsun bütün bireylerin kültürel olarak tanınması anlamına geldiğini söylüyor ve bu sistemin insanî bir yönetim tarzını ikame ettiğini savunuyor. Avrupa’da teorik olarak yayılan “Farklılıklarımızla eşitiz” sloganını yedeğine almış bir düşünce. Özellikle bünyesinde farklı din, dil ve mezhepten insanı barındıran uluslar için demokratik tutuma destek içeren bir öneri. Kültürel çeşitliliği teşvik etmek dil ve dine ilişkin hakların korunması çokkültürlülüğün ilkeleri arasında sayılıyor. Yazarımız bunu Batı’daki entelektüellerin yorumları ile daha bir açımlıyor, sınırlarını tespit ediyor, dahası çokkültürcü yaklaşıma; ABD ve Batı’nın tarihindeki hazımsız politikalardan farklılıkları olduğu gibi kabul etmek evresine kadar geçirdikleri süreçleri bir bir irdeliyor. Çağdaş bir yenilik olarak nitelediği çokkültürlülüğü farklı kültürlerin tanınmasını temel alan tarihsel siyasi bir program olarak tanımlıyor. Buraya kadar her şey çok insanî görünüyor. Fakat kültürel farkların ya da özgürlüklerin tanınması, onların koruma altına alınması, rahatça yaşatılmasına olanak sağlanması gibi konularda somut örnekler ortaya konulduğunda tarihsel bir yanlış kapımızı çalıyor.

Mesela onlar için, kişilerin kendilerini ifade ettikleri vazgeçilmez haklarından biri de eşcinsellik! Böyle bir şey kişisel bir tercih midir; yoksa büyük bir sapkınlık mı? Sanki yeni bir durummuş gibi sapıklığı çeşitli şekilleriyle savunup özgürlükler alanına katıyorlar. Fakat sözkonusu durum Ali Ünal’ın dediği gibi bundan 4000 yıl önce Sodom ve Gomore toplumunda da görülmüş ilkel bir sapkınlıktan başka birşey değil. O halde bizler bunu çokkültürlülük çerçevesinde nasıl ele alabiliriz?

Yazar, çokkültürlülüğün sınırları da olabileceği vurgusunu yaparken mesela çok eşliliğin, görücü usulü evliliğin, aile baskısı nedeniyle başörtüsü örtmenin özgürlüğü kısıtlayıcı pratikler olduğu için yasaklanması gerektiğini söylüyor. Yani “Özgürlük diyoruz da o kadar da değil” anlamında! Şimdi çokkültürlülüğün böylece uydurma bir sistem olmadığı, bir takım insanî çerçeveleri olduğunu imlemek istiyor böylece. Peki, bizce aslında çok eşlilik, evlilik dışı ilişkilerden daha sağlıklı bir yapı ise... Nesli muhafaza etmenin bir yolu da bu ise? Nesli muhafaza mı? O da ne? Sperm bankalarını kuran ve böylece çocuk sahibi olma yoluna giden bir insan, nesli muhafaza etmek ne demek, ne bilir? O halde burada yollarımız ayrılıyor. Mesela görücü usulü ile evlenenlerin gerçekte severek evlenenlere oranla daha huzurlu bir evlilik sürdürdükleri muhakkaksa… Görücü usulünde de bir gönül rızası alınması gereğini yazarımız ıskaladığı için bunun kabul edilemez olduğunu bir çırpıda söyleyiveriyor.

Söylenenleri Türkiye’ye uyarladığımızda ciddi sorunlarla karşılaştığımızı görüyoruz. Yazılan kuramlar, çokkültürlülük üzerine ele alınan bütün felsefi argümanlar Türkiye için ufuk açıcı görüşler değil. İnsan hakları alanında samimi bir çaba olarak görebileceğimiz eserin Türkiye ayağı yok. İdrakimize giydirilecek deli gömlekleri daha bitmedi mi?

Kürt haklarına gelince; Kürtler ne İsrail’in işgal ettiği topraklarda yaşayan Filistinlilerdir, ne Almanya’da işçi olarak bulunan Türklerdir, ne Amerika’daki zencilerdir. Onlar bu ülkenin aslî unsurlarıdır. “İslam’ı kabul etmekle en büyük yanlışı yapmışız” diyen bir Kürt liderin bu sözleri, misyonerlik faaliyetlerinin cirit attığı bölgenin Güneydoğu Anadolu oluşu, özellikle Tunceli ve çevresindeki Aleviliğin Musevi ve İsevi unsurları olduğu vurgusunun sıkça yapılması bu vatanın savunulma ve kazanılma gerekçelerine yapılan salvolardır.

Burada İsmet Özel’e kulak verirsek şunları işitiriz: “Biz Türkiye’nin yekpare bir vücut teşkil ettiğini söylüyoruz… Türkiye bir mozaik değil. Türkiye farklı farklı unsurların bir araya gelmesinden oluşmuş bir milletin yaşadığı bir yer değil. Sadece bununla kalmıyor. Türkiye’de yaşayan insanlar bir kilimin desenleri de değil. Türkiye’de yaşayan siyasi görüşlerden birisinin sloganı o: ‘Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.’ Aynı kilim fakat farklı farklı desende. Bunu reddediyoruz. Çünkü bu son derece küçültücü ve rahatsız edici bir tarif. Biz kendimizi bir desen olarak görmüyoruz. Biz bir desen değiliz, biz desinatörüz. Yani bu topraklar iki kere bizim tarafımızdan vatan haline getirildi… Dizaynını yaptık. 13. yüzyılda yaptık, 20. yüzyılın başında bir kez daha yaptık. İstiklâl Marşı bize bunu öğretiyor”.

Çokkültürlülük Milli Kuruluş Dönemi yaşamamış yenidünya ülkeleri için bir nebze kolay uygulanabilirlik taşıyabilir. Ya kadîm kültürlerde? Çokkültürlülüğün bazı tehlikeli soruları var. Neden çoğunluğun dini ayrıcalıklı bir konuma sahip olsun? Neden sadece milli dil yurttaşlık hakkı olsun? Okullarda ne öğretilmeli? Her kültür kendini koruma içgüdüsü içindedir. Bir kültürü kültür yapan erimeye direnişidir. Kültürün taşıyıcısı olan dilin muhafazasının gereğini Orhun Yazıtları’ndan beri dile getiren bir topluma bu sorular yutturulabilir mi?

Bünyesindeki kimi gruplara özgürlük tanırken kendi varlığını tartışma konusu edecek bir yaklaşıma niçin girilsin? Evet, öyle deniliyor, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürt’üz, bu ülke bir mozaiktir. Bu sürgit devam ederse şu soruyu sormanın kaçınılmaz olduğu günler gelir ki bu çokkültür dayatmacılarının en çok istediği şeydir: Peki bu ülkede Türk nerede?