- Fütûhat-ı Medeniyye Yolculuğu

Adsense kodları


Fütûhat-ı Medeniyye Yolculuğu

Smf Seo Versiyon , -- Seo entegre sistem.

Array
hafiza aise
Wed 11 July 2012, 06:31 pm GMT +0200
Fütûhat-ı Medeniyye Yolculuğu: Şiar, şuur ve şiir güzergâhları
Yusuf Kaplan • 72. Sayı / DÜŞÜNCE


Bu metinde söyleyeceklerimi özetleyecek bir aforizma geliştirerek başlamak istiyorum yazıya: Medeniyet, çok yönlü, çok katmanlı bir aşk-ı hakîkat, meşk-i hayat, keşf-i marifet, kesb-i muarefe-i insan ve tabiat ve hakikate hayatiyet kazandırma izsürücülüğü; hulâsâ, -Mekke sürecinde hayat bulan- ilâhî şiarları, -Medine sürecinde hayat olan- nebevî şuurla, -medeniyet sürecinde herkese ve her şeye hayat sunan- ulvî şiire durdurma kutlu yolculuğudur. Medeniyet fikrini, tasavvurunu ve ufkunu yitirenler, hakikati, hakikat fikrini, hakiki yolculuk fikrini ve zeminini kaybetmekten de; aslî ruh-köklerini, ruh-köklerinin asil yönlerini, yönelimlerini, kaynaklarını, dayanaklarını, tutamaklarını, istikametlerini, iddialarını ve rüyalarını yok etmekten de; gökkubbelerini çökertmekten ve dünyalarının gözlerinin önünde çökmesini yalnızca seyretmekten de, nihayet üzerinde emin bir şekilde durabilecekleri, ikamet edebilecekleri, yeri ve zamanı geldiğinde muazzez kıyamlara koyulabilecekleri, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeksizin her dâim mukim olabilecekleri, oradan ufka, ötelerin ötesine bakabilecekleri, hayata, herkese ve her şeye ruh üfleyebilecekleri o muhkem yer’i yitirmekten de, dolayısıyla yersiz-yurtsuzlaşmaktan da; hâl böyle olunca da, içine düştükleri metafizik felâket anaforunun ortasında bir canlı cenaze gibi oraya buraya savrulmaktan da, sürüklenmekten de, daha da kötüsü, itilip kakılmaktan da asla ve kat’â kurtulamazlar.

İslam’ın idrakini asra söyleyebileceğimiz muhkem bir “yer” arayışı…
Çağımızın, dolayısıyla çağın insanının en temel varoluşsal sorunu nedir, diye sorulacak bir soruya verilecek yakıcı, silkeleyici, bizi derin düşüncelere gark edici cevap şu olabilir, kanâat-i âcizânemce: Hakikatin yitirildiği hakikatinin de yitirildiği hakikati.

Yalnızca hakikatin yitirildiği bir çağdan söz etmiyorum. Hakikatin yitirildiği hakikatinin de yitirildiği bir zaman aralığından, işte böylesine yok edici bir aralıkta yaşadığımızdan söz ediyorum aynı zamanda. İnsanlığın, temel varoluşsal sorunlarla boğuştuğu, belki de insanlık tarihinde daha önceki dönemlerde bu çapta, bu ölçekte görülmeyen, yaşanmayan bir metafizik felâketin ortasında, anaforunda oraya buraya sürüklendiği, yokolduğu ama yokolduğunu da unuttuğu, anlayamadığı, göremediği, dondurucu bir kış mevsiminin her alanda ve her düzlemde hükmünü icra ettiği bir zaman aralığı sözünü ettiğim…

İşte bu yazıda konu edineceğim, mesele edineceğim yakıcı, hayatî varoluşsal mesele bu: Başımıza neler geldiğini, neden geldiğini açıklayabilecek; buradan nereye, nasıl gidebileceğimiz, bu dünyaya esaslı, kanatlandırıcı bir ruh üfleyebilecek bir medeniyet fikrini nasıl geliştirebileceğimiz meselesini vuzûha kavuşturacak; yıkılan hakikat sarayının gökkubbesinin nasıl inşa edilebileceğini görmemizi, idrak etmemizi, anlamamızı, anlamlandırabilmemizi, ardından da bu dünyaya neler söyleyebileceğimizi ve söyleyeceklerimizi nasıl söyleyebileceğimizi kavramamızı mümkün kılabilecek muhkem, sarsılmaz bir “yer” belirlemek…

İslam’ı asrın idrakine söyletmenin, asrın idrakini İslam’a giydirmekle, İslam’ı tersyüz etmekle, tanınamayacak hâle getirecek kadar tahrif ve tahrip etmekle sonuçlandığını, böylesine çarpık bir çabanın bizi, asrın idrakinin prangalarına mahkûm ettiğini görebilmemizi; İslam’ı asrın idrakine söyletme yanılgısına başvurmak yerine, asra İslam’ın idrakini sunabileceğimiz, söyleyebileceğimiz, asırla İslam’ın idrakini bizzat İslam’ın idrakiyle konuşabileceğimiz, hem içinde yaşadığımız çağla, hem de bütün çağlarla, hiçbir çağın ağlarına takılmadan İslam’ın idrakiyle konuşmaya durabileceğimiz, İslam’ın çağrısını bütün çağlara, çağrılara ulaştırarak çağlayana dönüştürebileceğimiz sarsılmaz, muhkem bir oluş ve varoluş yeri, zemini tayin etmek. Bu yer’i muayyen kılmamızı, bu yer’de muhkem bir şekilde mukim olmamızı sağlayabilecek ve bunun sunabileceği hakikat aynasını belirginleştirmek… Kısacası, gönül rahatlığıyla, güvenle iskân edeceğimiz, mesken tutacağımız ve her şeyi sükûna erdirebileceğimiz bir yer, muhkem, sarsılmaz bir bakış açısı yeri inşa etmek… Unutmayalım: Durduğunuz yer, gördüklerinizi de belirler çünkü.

Hakikat yolculuğu: Çok katmanlı bir izsürücülük ve mükâşefe çabası
Halk “kültür”ünde, “okuyan” ve “gezen”den hangisinin olup bitenleri, eşyayı, dünyayı daha iyi bilebileceğine, anlayabileceğine ilişkin kıyaslamalar yapılır ve genellikle “gezen” lehine yargılara varılır. Anadolu insanının mayasının irfanî bir gelenekle ve ruhla karıldığı, yoğrulduğu gözönünde bulundurulacak olursa, bu kıyaslamanın oldukça anlamlı, nice hikmetler barındıran ve sunan hakîmâne bir kıyaslama olduğu görülecektir.

Çünkü gezme -ya da seyahat- de aslında bir “okuma” biçimidir. Kitab-ı kâinâtı ve tekevvünâtı okuma biçimi. Hem de bildik okuma biçiminden daha kapsamlı, daha bütünlüklü bir “okuma” biçimi. Allahu zü’l-Celâl ve’l-Cemâl, Kitab-ı Kerîm’inde ve Tenzîl’inde, bizi, “yeryüzünde gezip dolaşın, sizden öncekilerin başına neler geldiğini görün, hikmet nazarıyla bakın her şeye, olup bitenlere” şeklinde özetleyebileceğimiz çeşitli hitaplarıyla muhatap kılar.

Medeniyetimizde oluş ve varoluş çabası; esaslı bir yolculuk, arındırıcı bir yolda olma, iz sürücü, kanatlandırıcı, hayat bahşedici bir yola çıkma hâlidir. Yola çıkmak, hakikat yolculuğuna soyunmak anlamına gelir o yüzden. Hakikat yolculuğu, eşyayı, dünyayı, âlemi, insanı ve en çok da bu yolculuğa çıkan insanın zübde-i âlem olarak tarif edilen kendini/enfüs’ü keşif yolculuğudur aslında.

Adı üstünde, hakikat yolcusunun yolculuğu, bir yerde biten bir yolculuk değil. Dikey/bâtınî düzlemi sürgit tahkim etmeye dönük ama görünüş itibariyle yatay/zâhirî düzlemde -her dâim yeni boyutlar kazanarak- gerçekleştirilen bitmeyen, sahibine bitmez tükenmez hazineler, ikramlar ve ihsanlar sunan, z/engin lezzetler ve lütuflar tattıran bir keşif, dahası çift yönlü, hatta çok yönlü işleyen bir iz sürücülük, çok katmanlı bir mükâşefe yolculuğudur. Bu yolculuk bu dünyada başlar, ukbâ’ya kadar sürer gider…

Hakikat yolculuğunun ilk şartı, temel esası, kişinin bizzat kendisinin bu yolculuğa çıkmasıdır. Kişi, başkalarının anlattığı yolculuk hikâyeleriyle, yola çıkmış, yolculuk yükümlülüğünden kurtulmuş olmaz. Doğrudan, bizzat kişinin kendisi tarafından yapılmalıdır ki bu yolculuk, doğurgan bir yolculuk olabilsin. Kişi yolculuğun her anında yeniden doğsun, Hakk’ın hakikatinin tecellilerinin doğuşunu, hakikat güneşinin ışığının her yere yayılışını, her yeri aydınlatışını bizatihi müşahede etsin, hakikat hakikaten varolsun, kişi de hakikate yar olsun ve diyar diyar dolaşarak hakikat şarkıları bestelesin. Her dem hakikat şarkıları söylesin, Hakk’ın hakikatinin sesi, nefesi, gören gözü, işiten kulağı, tecelli mazharı/ yeri/ vücudu olsun. Ve hakikat, kişinin gözünde ve gönlünde, beyninde ve kalbinde yer etsin, yerleşsin yerli yerince…

İşte bu yüzden olsa gerek, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, “nur, vücud’la aydınlanır” demişti. Hakikat, varolabilmeli, varlığa bürünebilmeli, varoluşa gelebilmeli, varkılış imkânları bulabilmeli ve sunabilmeli ki, yola, aydınlık bir yolculuğa çıkılabilsin; bu yolculuktan gönlümüzü aydınlatacak, ruhumuzu ışıtacak, bizi aşka ve vecde getirecek bir hâsıla ve hayır husule gelebilsin, elde edilebilsin.

Yani, adına ister “gezme”, isterse “seyahat” diyelim, burada dünyada olup bitenleri anlayabilmenin yegâne şartı, “yolculuğa çıkmak”tır, hakikat yolculuğuna. Bizim irfanî geleneğimizde yolculuk, bir seyr hâlidir. Hazerde de, seferde de seyr hâlinde olduğunun şuuruyla hayatını idame ettirir bizim insanımız. Yaptığımız her işte, attığımız her adımda, çıktığımız her yolculukta bu şuurla hareket ederiz. Bu şuurun dayanağı, tutamağı, itici gücü şiar’lardır. Şiarların/şeâir’lerin varoluşsal kaynağı ise vahiydir.

Cömert, ikram sahibi kitabımızda, Hacc sûresinde, 32. ayet-i celilede, Allah’ın şeâirlerini yüceltmemiz, tazim etmemiz, aziz, azim ve muhterem kılmamız, muazzamlaştırmamız, muhkemleştirmemiz istenir bizden ve “Kim ki, Allah’ın şeâirlerini yüceltirse, bil/in/sin ki, bu, kalplerin takvasındandır” diye buyrulur.

Medeniyetin varoluş süreçleri: İlâhî şiar, nebevî şuur ve beşerî şiir
Burada insanlığa yeniden hayat bahşedebilecek bir medeniyet fikrinin, tasavvurunun yapı taşlarını döşemeye, belirginleştirmeye çalıştığıma dikkatinizi çekmek isterim.

Şöyle ki, şiar geliştireceğimiz medeniyet tasavvurunda Mekke sürecine; şuur Medine sürecine; şiir ise bizatihi Mekke ve Medine süreçlerinin teşekkül ettirdiği, hâsılası, mahsûlü olan medeniyet sürecine tekabül eder. Başka bir ifadeyle, Mekke sürecinde, Hakk, ilahi özün yansıması olan şiar’larla buluşturur insanı ve hakikat, hayat bulur ve münferit Müslim şahsiyeti inşa eder. Medine sürecinde, hakikat, ilahi öz’ün yansıması olan şiarları hayata geçiren peygamberî söz suretinde hayat olur, bizzat hayatın kendisi olur. Ve müşterek Mümin şahsiyeti inşa eder. Medeniyet sürecinde ise, hakikat, ilahi şiarların yoğurduğu peygamberî şuuru şiire durdurur, herkese ve her şeye hayat sunar ve kürevî muhsin şahsiyeti inşa eder.

Şiar olmadan, şuur olmaz; şiarlar şuur derecesinde benimsenmeden de şiir çıkmaz ortaya. Aslolan şiirdir çünkü. Meşâirlerin aziz ve azim kılındığı zirve hâli, şiirdir, şiirsel vecd hâlidir. Zira ancak o zaman, yalnızca şiir mertebesinde, vecd hâline bürünen şuur, şiarları meşairlere dönüştürebilir. Şiarların şuuru meşâirlere dönüştürdüğü an, hayatın, eşyanın ve her şeyin şiirsellik kazandığı, hakikatin hayatiyet kazandığı, vazgeçilemez hale büründüğü bir seyr-ü sülûk anıdır çünkü. İşte bu seyr-ü sülûk ânında, insan da, eşya da, bütün mevcûdat da, taayyün eder, birbirlerini keşf eder, hakikatin aynası olur ve birbirlerini, birbirlerinin sûretinde de hakikati yansıtırlar bize. Tam bu aşamada seyrlerini, hakikatin hakikatini keşfetmeleri hasebiyle seyr-u sülük’a, mülk âleminden melekût âlemine, melekût âleminden yeniden mülk âlemine yapılan bitmez tükenmez tatlar, lezzetler bahşeden, lütuflar ihsan eden “mekân”larda tekevvün gerçekleştirilen bir seyr-ü sülûk hâline dönüştürürler hakikat yolcuları.

Sonuçta, eşya da, mevcûdat da, insan da Hakk’ın hakikatinin mazharları/tezahür ve tecelli yerleri olur ve yüce, kozmik bir dansa koyulurlar. Hem teker teker, hem de hep birlikte…

Medeniyet fikrine doğru: Seyr’den temaşa’ya, bütün’e, bir’e, tevhid’e…
Seyr, sade bir yolculuktur; seyr-i sülûk aşamasında bu yolculuk deruni bir hüviyete ve mahiyete bürünür ve temaşa hali başlar. İnsan işte bu temaşa halinde bütünün künhüne, eşyanın hakikatinin bütüncül olarak künhüne vakıf olma şiirini keşfeder, şiiriyetini solur iliklerine kadar ve bütün yönleriyle, bütün boyutlarıyla bu şiiriyeti yaşar. İşte o andan itibaren, o bütün, tevhid biçiminde tezahür eder. Bir’e ulaşır insan, işte o zaman, kendinden geçerek “kendine gelir”, hakikatine erer. Hakikatle ve hakikatlice yürür bundan böyle…

Buradan gelmek istediğim yakıcı nokta şurası: Esaslı, köklü, vahiyle donanmış bir medeniyet fikrine ulaşmadan, eşyayı da, eşyanın hakikatini de, dünyayı da, dünyada neler olup bittiğini de ve en önemlisi de bizatihi hakikatin kendisini de anlayamaz, idrak edemeyiz. Medeniyet fikri, eşyayı, dünyada olup bitenleri bir bütün olarak görebilmemizin, kavrayabilmemizin yegâne şartı. Medeniyet fikrini yitiren insanlar ve toplumlar, hakikatle irtibatlarını da, kendilerini de, dünyalarını da yitirmekten kurtulamazlar.

Dolayısıyla bütüncül bir bakış, ancak medeniyet fikrine sahip olmakla elde edilebilir. Bütüncül bakışı yitirenler, parçalara, parçaların tek başlarına hiçbir anlam ifade etmeyen ve o yüzden de her şeyi parçalayan yıkımlarına, taarruzlarına, tasallutlarına, tahakkümlerine maruz kalmaktan, mahkûm olmaktan kurtaramazlar kendilerini.

İnsanlığı bugün varoluşsal, metafizik felâketin eşiğine sürükleyen şey, hakikatin yitirildiği hakikatinin yitirilmiş olduğu gerçeğini de görmemizi imkânsızlaştıran bütüncül bakışı ve bu bakışı mümkün kılan medeniyet fikrini yitirmiş olmamız. Başka bir ifadeyle, yolumuzu da, yol fikrini de, bizi esaslı bir hakikat ve keşif yolculuğuna çıkaracak istikamet şiarlarımızı, şuurumuzu ve şiirimizi de hayata geçirmemizi mümkün kılacak muhkem bir yerde ikamet etme, mukim olma mekânlarımızı, mekân fikrimizi ve imkânlarımızı da yitirmiş olmamızdır.

İşte bir yer’de hakkıyla mukim olamadığımız, dimdik, emrolunduğumuz gibi dosdoğru duramadığımız, aksine bedel ödemekten korktuğumuz için durduğumuz ya da durmamız gereken yeri terkettiğimiz için, hakikat yolculuğuna çıkmamıza imkân tanıyacak istikametin neresi olduğunu nasıl tayin edebileceğimizi de, bize hakikatimizi, bizatihi hakikatin hakikatini, yani kendisini ve kendimizi gösterecek ayna’yı nasıl tesis ve temin edilebileceğimizi de bilemiyoruz.

O hâlde bize ötelerin ötesine yapacağımız yolculuğun ipuçlarını sunacak bir mebde tasavvuruna/kalkış noktasına ve mead fikrine/varış noktasına, bu kalkış ve varış noktalarının nasıl tayin edilebileceğini, muayyen/bilinebilir kılınabileceğini gösterecek bir ayna’ya, bir bürhan’a ihtiyacımız var. Bu ayna ve bu bürhan, âyette de (Bakara, 143) belirtildiği gibi bizatihi Fahr-Âlem Efendimiz’den (s.a.v) başkası değil, tabiatıyla.

Kalkış noktası ile varış noktasını buluşturacak anahtar: Ümmîleşmek
Özetle, Efendimiz’in (s.a.v) neden Fahr-i Âlem olduğunu, zübde-i âlem olan insanın cevâmiü’l-kelîm (yani ilahi özün yansıdığı ve yansıtıcısı bütün muhkem sözlerin toplamı ve bizatihi kendisinde toplandığı yüce varlık ya da hem âlem-i hakikat, hem de alâmet-i âlem-i hakikat) olarak en zirve misalini temsil ettiğini idrak edebilmemizi, bunun alametlerini taayyün ettirebilmemizi, muayyen kılabilmemizi mümkün kılamadığımız sürece medeniyet fikrine ulaşmamızı imkân dahiline girdirebilecek, bizi istikamet üzere mukim kılabilecek bir hakikat yolculuğuna çıkabilmemiz imkânsızdır.

Peki, böylesi bir yolculuğa çıkabilmenin ilmini, alâmetlerini, talimatlarını nereden ve nasıl alacağız? Elbette ki, bizatihi Efendimiz’in (s.a.v) kendisinden ve O’nun gibi ümmîleşerek ve ümmîleştikçe… İşte bize dünyada olup bitenleri de, eşyayı da, insanı ve bütün mevcûdatı da idrak edebilmemizi, çağların ağlarına takılmadan yol katedebilmemizi, bütün çağlarla ve çağrılarla buluşarak çağrımızı çağlayana dönüştürebilmemizi, dolayısıyla her şeye hayat sunabilmemizi mümkün kılabilecek yegâne hayatiyet kaynağımız ve bize bütüncül bakışı armağan edecek medeniyet yolculuğumuzda izini sürebileceğimiz yegâne güzergâhımız, rehberimiz ümmîleşmektir… İyi de, ümmîleşmek ne, ne demek? Ve nasıl ümmîleşebileceğiz?