Kurbanlık Develer Nasıl Kesilir?

(1/1)

Reyyan:
20. Kurbanlık Develer Nasıl Kesilir?

 

1767. ...Abdurrahman b. Sâbi'den rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (s.a.) ve ashabı kurbanlık develeri sol (ön ayaklan) bağlı ve geri kalan ayaklan üzerinde dikili olarak boğazlardı.[272]

 

Açıklama
 

Peygamber (s.a.) ve ashabı deveyi sol ön ayağı bağlı iken keserlerdi. Çünkü Allah Teâla ve tekaddes hazretleri Kur-'ân-ı Kerim'inde "Biz kurbanlık develeri de sizin için Allah'ın şeâirinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. O halde onlar ayakta duru(p boğazlanı)rlarken üzerlerine Allah'ın ismini anın. Yanları üstü düşüp öldük­leri vakitte ondan hem kendiniz yiyin, hem ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyip dilenen fakir(ler)e yedirîn.Onları, şükredersiniz diye, böylece müsahhar kıldık."[273] buyuruyor. Bu ayet-i kerimede geçen "savaffe" kelimesine İbn Abbas'ın "kıyam = ayakta" manasını verdiği Buhârî tarafından rivayet edil­miştir.[274]                       

Buhârî'nin İbn1 Abbâs'dan ta'Iikan rivayet ettiği bu hadisi, Hâkim Müstedrek'inde mevsûlen yine İbn Abbâs'dan şu lâfızlarla rivayet ediyor: "Üç ayak üzerinde kâim ve bağlı olarak kesiniz" İbn Mes'ûd (r.a.) ise tercümesini sunduğumuz ayet-i kerimedeki kelimesini şeklinde okumuştur ki (safine) kelimesinin çoğuludur. Bilindiği gibi "safine” kesilirken muzdarib olmaması için bir ayağı bağla­narak kaldırılan hayvan demektir.

Hayvanı bu şekilde kesmekten maksat, kesilen kurbanın, "yanları üs­tüne düştükleri vakit de ondan hem kendiniz yeyin, hem ihtiyacını gizle­yen ve gizlemeyip dilenen fakirlere yedirin"[275] mealindeki ayet-i kerimede belirtilen şekilde yere düşmesini sağlamak ve hayvanın keserken zar,ar%er-mesini önlemektir.

Konumuzu teşkil eden hadis deveyi sol ön ayağı bağlı olarak ayakta boğazlamanın sünnet olduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar Kadı lyâz, Tavus'tan, devenin yatırılarak boğazlanmasının efdal olduğunu nakletmiş-se de Nevevî bunun sünnete muhalif olduğunu söylemiştir. Nitekim bir numara sonra gelecek olan, "onu bağlı olarak ayağa kaldır. Peygamberi­nizin sünnetine tâbi ol" anlamındaki hadis-i şerif de Nevevî'yi doğrula­maktadır.

Her ne kadar Şevkânî Neylu'l-Evtâr isimli eserinde; "Hanefîlere göre deveyi ayakta kurban etmekle yatırarak kurban etmek arasında bir fark yoktur" diyerek Hanefîlerin bu konuda yanıldıklarını söylemek istemişse de gerçekte Hanefî'lerin bu konudaki görüşleri Şevkânî'nin dediği gibi de­ğildir. Çünkü Hanefîlere göre deveyi ayakta kurban etmek müstehabdır. Nitekim Hidâye'de "deve ayakta boğazlanır. Davarla sığır cinsi ise, yatırı­larak kesilir." denilmektedir. Kâsânî'nin Bedayiu's-sanâyi isimli eserinde de Hidâye'deki bu görüşlere aynen yer verilmektedir. Ancak Şevkânî'yi yanıltan Ebû Hanife'nin bir deveyi kestikten sonra "devenin kesilirken etrafındakilere zarar vereceğinden korktuğunu" ifade etmesidir. Gerçekte Hz. İmâma göre efdal olan deveyi ayakta kesmektir. Lâkin devenin zarar­lı olmasından korkulduğu zaman yatırılarak kesilmesini tercih etmiştir. Çünkü her ne kadar Hz. Peygamber develeri ayakta kesmişse de bu konuda bizim durumumuz onunkinden çok farklıdır. Zira 1765 numaralı hadis-i şerifte de açıklandığı üzere kurbanlık develer, kesilirken Resûl-i Ekrem (s.a.)'e zorluk çıkarmadıkları gibi onun eliyle kesilmek için daha önce onun bıçağının altına yatmakta birbirleriyle yarış ederlerdi.[276]

 

Bazı Hükümler
 

1. Develeri sol ön ayaklan bağlı olarak boğazlamak müstehabdır. Aralarında dört mezhep imamının bulunduğu cumhûr-ı ulemâ bu görüştedir. Kadı İyaz, Tâvûs'un "develeri yatırarak kesmenin daha faziletli olduğu" görüşünde olduğunu söylemişse de, Tâvûs'un görüşü sahih hadislere aykırıdır.

2. Davar ve sığır cinsini ise yatırarak kesmek müstehabdır.Bu cins kurbanlıklar sol taraflarına yatırılarak sağ arka ayağı serbest bırakılıp di­ğer üç ayağı bağlanarak kesilir.[277]

 

1768. ...Ziyâd b. Cubeyr'den; demiştir ki: Minâ'da İbn Ömer'­le birlikte idim. Kurbanlık devesini çökdürerek boğazlayan bir ada­ma rastladı (ve ona):

Onu bağlı olarak ayağa kaldır.'(Peygamberimiz) Muhammed (s.a.)'in sünnetine uy!" dedi.[278]

 

Açıklama
 

Metinde geçen "Peygamberimiz (s.a.)'in sünnetine uy!" ; cümlesindeki "sünnet" kelimesini nasb eden "uy!" fiili hazf edilmiştir. Bu kelimeyi mahzûf bir mübtedâya haber olmak üzere merfû okumak da caizdir. Bu durumda cümleye "Bu Peygamberinizin (s.a.) sün­netidir." şeklinde mânâ verilir. Nitekim hadisin bu şekilde rivayeti de var­dır. Harbî'nin "el-Menâsık" isimli eserinde bu hadis-i şerif, "Onu ayakta boğazla! Çünkü Muhammed (s.a.)'in sünneti budur," anlamına gelen lâ­fızlarla rivayet olunmuştur.[279]

 

Bazı Hükümler
 

1. Deveyi ayakta boğazlamak sünnettir.

2. Camlın sünnete muhalif bir hareketim görünce susmayıp ona doğrusunu öğretmek müstehabdır.

3. Sahâbinin "sünnettir" sözü, Buhârî ile Müslim'e göre merfû' ha­dis hükmündedir. Nitekim Buhârî ile Müslim'in bu hadisi delil olarak nak­letmeleri de bunu gösterir.

4. Devenin ayakta bağlı olarak kesilmesinden maksat, sol ön ayağının iple bağlandıktan sonra boğazlanmasıdır. Sığırla koyunu yatırarak kes­mek ve üç ayağını bağlayarak sağ arka ayağını serbest bırakmak müstehabdır.[280]

 

1769. ...Ali (r.a.)'den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) bana, deve­lerine bakmamı, derileriyle çullarını (fakirlere) dağıtmamı, kasaba bun­lardan bir şey vermememi emretti. Ve;

"Ona biz kendimizden (birşeyler) veririz." buyurdu.[281]

 

Açıklama
 

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Resûl-i Ekrem (s.a.) Vedâ Haccında kesilmek üzere yüz adet kurbanlık deve göndermişti. Bunları Hz. Ali ile ortak olarak gönderdiklerinden kesim sevabına da ortak olmaları için keserken bıçağı beraber çalmışlardı.[282] Resûlullah (s.a.) kesimden önce develerin bakımını Hz. Ali'ye havale ettiği gibi kesim­den sonra deri ve çullarının dağıtımı işini de Hz. Ali'ye havale etti. Bu hadis-i şerif Buharî ve Müslim'in rivayetinde, Resûlullah (s.a.) bana devele­rine bakmamı, etleriyle derilerini ve çullarını tasadduk etmemi, kasaba bun­lardan birşey vermememi emir buyurdu" şeklinde geçmektedir. Buhârî ve Müslim'in bu rivayetlerinde Ebû Davud'un rivayetinden farklı olarak; "Resul-i Ekrem'in, Hz.Ali'ye kurbanların etlerini dağıtmasını da emretti" ifadesi vardır.

Ulemâ kurbanlıkların çullarının dağıtımı konusunda özellikle kurban­lık develerin çulları üzerinde durmuştur. Çünkü deve çulları sahibinin mâlî gücüne göre değişmektedir. Ekonomik güçlerine göre bazı kimseler bu çul­ları nakışlı, süslü ve kıymetli taşlardan yapmışlardır. Genellikle kıymetsiz çul­ların hörgüç üzerine gelen kısmı hörgüce göre oyularak oraya yerleştirilip, düşmemesi sağlanırdı. Fakat bu çullar kıymetli kumaşlardan yapılmış olur­sa o zaman kumaşın kıymetini düşürmemek için oyulmazdı. Aynı zamanda da devenin kuyruğuna da iliştirilerek düşmemesi temin edilirdi.[283]

 

Bazı Hükümler
 

1. Bir kimsenin kurban işlerine bakmak, onu keserek etim dağıtmak gibi şeyler hususunda birini vekil tayin etmesi caizdir.

2. Kurbanın eti, derisi ve çulu fakirlere dağıtılır.

3. Kasaba ücret olarak kurban eti verilemez. İbn-Huzeyme'ye göre ha­disten murad, ücret olarak kasaba kurban eti vermemektir. Beğavî dahi "Şerhu's-Sünne" adlı eserinde aynı şeyi söylemiş ve "kasabın ücretini tamam verdikten sonra fakir ise, sair fakirlere olduğu gibi, ona tasaddukta bulunmakta bir beis yoktur" demiştir.

4. Kurban derisinin satılamayacağına kail olanlar bu hadisle istidlal et­mişlerdir. Kurtubî: "Kurban etinin satılamayacağına ulemâ nasıl ittifak et­tilerse, derisiyie çulunun hükmü de böyledir," demiştir. Evzaî, İmam Ah-med, İshak ve Ebû Sevr'e göre kurbanın derisini satmak caizdir. Şâfiîlerin bir kavli de budur. Bu zevata göre kurbanın derisi satılarak etinin sarfe-dildiği yerlere verilir. Hz. İbn Ömer'den bir rivayete göre kurbanın derisi­ni satarak parasını tasadduk etmekte beis yoktur. Hz. Ebû Hureyre'ye göre ise, kurbanının derisini satan kimse kurbansız kalır. İbn Abbas (r.a.): "Kurban sahibi deriyi ya tasadduk eder, yahut ondan kendisi faydalanır, başkasına satamaz," demiştir. İbrahim en-Nehâî ile Hakîm'e göre deriyi satarak.parasıyla kalbur, elek, balta, terazi gibi nesilden nesile intikal ede­cek demirbaş eşya almakta bir sakınca yoktur.                       

Hanefî ulemâsından Kudûrî kurban derisinin tasadduk edileceğim söy­lemiş, "Hidâye" sahibi de aynı şeyleri söyledikten sonra "Çünkü deri, kur­banlığın bir cüzüdür" demiştir. Bununla beraber elek ve tulum gibi evde kul­lanılan bir âlet yapılabileceğini, hatta kurban derisiyie tulum gibi devamlı surette işe yarayan birşey satın almanın istihsânen caiz olduğunu bildirmiş­tir. Bu babdaki ayrıntılı bilgi fıkıh kitaplarındadır.

İbn Ömer (r.a.) kurbanın çulunu Kabe'ye örtermiş. Sonraları Kabe için ayrıca örtü yapılınca tasadduk etmeye başlamış.

Kadı İyaz'ın beyânına göre hayvanı çullamak sünnettir. Ulemâ bunun deveye mahsus olduğunu söylerler. Çulun kıymeti kurban sahibinin mâlî var­lığına göre değişir.[284]

 

1770. ...Sâ'id b. Cübeyr'den; demiştir ki: Abdullah b. Abbâs'a:

Ey Ebû Âbbâs, ben, Resûlullah (s.a.)'ın girdiği ihramın zamanı hakkında sahâbîlerin görüş ayrılığına düşmelerine şaşıyorum, dedim. (Bana şöyle) cevap verdi:

Gerçekten bunu insanların en iyi bileni benim. Resûlullah (s.a.)'ın haccı, (sadece) bir kere olduğu için (insanlar) bu konuda ihtilâfa düş­tüler. (Şöyle ki:) Resûlullah (s.a.) hac maksadıyla (yola) çıktı. Zülhuleyfe'deki namazgahında iki rekât(lik namaz)'ını kıldı. Namazını bi­tirince bulunduğu yerde hacca niyet edip hac için yüksek sesle telbiye getirdi. Bunu kendisinden işiten kimseler kendisinden (işittikleri gibi) bellediler. Sonra (devesine) binip de devesi O'nu kaldırıp doğrultunca (ikinci) bir telbiye (daha) getirdi. Bazı kimseler de kendisinden bunu işitmiş oldular. İşte bu (ihtilâfın sebebi) oraya (halkın) bölük bölük gelmiş olmaları ve devesi onu kaldırdığı sırada Rasûlullah'ı telbiye getirirken işitenlerin, "Resûlullah (s.a.) telbiyeyi devesi kendisini kal­dırdığı zaman getirdi." demeleri, daha sonra Rasûlullah (s.a.) (de­veyle biraz daha ileri) gidip te Beydâ'nın tepesine çıktığı sırada ge­tirdiği telbiyeyi duyan diğer bazı kimselerin de; "Rasûlullah (s.a.) Beydâ tepesinde hacca niyet etti." demeleridir. Allah'a yemin olsun ki O, namazgahında ihrama girdi ve devesi kendisini kaldırınca tel­biye getirdiği gibi, Beydâ tepesine çıktığında da telbiye getirdi. Said (b. Cübeyr) dedi ki:

Abdullah b. Abbas'ın (bu) sözüne sarılan(lar) iki rekât(lık na­mazlarını bitirdikten sonra yüksek sesle telbiye getirirler.)[285]

 

Açıklama
 

İhram; haccı veya umreyi veya her ikisini edâ için mübâh olan şeylerden bazılarını nefsine geçici olarak haram kılmak onları yapmaktan sakınmaktır. Ayrıca ihram, hac, umre veya her ikisine bir­den (hacc-ı kıran) niyet etmek ve "lebbeyk AHahümme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, innelhamde venni'mete leke ve'1-mülk lâ şerike lek = Emret Allah'ım! Emrine amadeyim, emrine amadeyim, senin ortağın yoktur em­ret! Hamd sana mahsustur, nimeti veren sensin, mülk, kâinat üzerindeki ha­kimiyet ve tasarruf Senindir, Senin benzerin ve ortağın yoktur."[286] diye tel-biyede bulunmakla olur. Kısaca ifade etmek gerekirse ihram, niyet ve telbi-yeden (veya telbiye yerine geçen bir zikir veya kurbanlık bedenenin boynuna tasma't'akmaktan) ibarettir. Bu ikisi bulunmazsa hacca niyet edilmemiş olur.

Niyet için bu iki esasın bulunması şartı hacca mahsus özel bir durumdur. Bu hadis-i şerif Resûl-i Ekrem (s.a.)'in Veda Haccında ihrama nereden girdiğini açıkça ifade etmekte ve bu konuda gelen rivayetler arasında görü­len zahirî ihtilâfların arasım uzlaştırmaktadır. Bu yönüyle büyük bir ehem­miyeti hâizdir.[287]

 

Bazı Hükümler
 

1. İhrama, iki rekâtlık İhram namazından veya bir farz namazı eda ettikten sonra ve kıbleye karşı otu­rarak girmek müstehabdır. Hanefi uleması, Hanbelîler, İshâk ve Şafiî ule­mâsından bazıları bu görüştedirler. Delilleri ise, konumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle birlikte Sa'id b. Cübeyr'in İbn Abbas'dan rivayet ettiği şu hadis-i şerifdir: "Resûlullah (s.a.) namazdan sonra ihrama girerdi"[288] Ancak Tirmizî bu hadisle ilgili olarak şunları söylemiştir."Bu hadis garibdir. İlim adam­ları ihrama namazdan sonra girmenin müstehab olduğunu söylemişlerdir" demektedir.

Mâliki ulemâsına göre süvari için efdal olan hayvana bindiği zaman, yaya için ise yürümeye başladığı zaman telbiye getirmektir. Şafiî ulemâsının meşhur olan görüşü de budur. Delilleri ise Buhârî ve Müslim'in tahrîc ettik­leri: "Resûl-i Ekrem (s.a.) devesi kendisini kaldırarak doğrulttuğu zaman telbiye getirirdi."[289] mealindeki hadis-i şerifi ile Müslim'in yine İbn Ömer'­den rivayet ettiği "Resûlullah (s.a.) ayağını üzengiye koyupda hayvanı ken­disini kaldırdığı vakit Zülhuleyfe'de telbiye getirdi."[290] anlamındaki hadîsi şeriftir. Enes (r.a.)'da bu konuda şunları söylüyor: "Peygamber (s.a.) Me-dinede dört rek'ât Zulhuleyfede iki rekât namaz kıldı. Hayvanına binip de hayvan kendisini kaldırınca telbiye getirdi."[291] İmâm Nevevî'ye göre bütün bu hadislerin manaları birdir ve telbiyeyi deveye bindikten ve deve de yürümek üzere ayağa kalktıktan sonra getirmenin daha faziletli oldu­ğuna delâlet eder.[292] İhram için telbiyenin sözü geçen üç yerde de getiri­lebileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Ancak ihtilâf hangisinin daha efdal olduğu meselesiyle ilgilidir.

2. İhramlı için ihrama girerken, hayvana veya vasıtaya binerken ve her yüksek tepeye çıkınca tekbîr getirmek müstehabdır. Her ne kadar musannif Ebû Dâvûd bu hadisin sıhhati İle ilgili bir söz söylemekten çekinmişse de Hâ­kim, bu hadisin Buhârî ve Müslim'in sahihlik şartlarına uygun olduğunu söy­lemiştir. Bu hadisin râvisi Husayf hakkında bazı söylentiler varsa da Yahya b.Maîn, Ebû Hâtem, Ebû Zûr'a bu râvinin sağlam olduğunu söylemişler­dir. Nesâî'ye göre.de bu hadis sahihtir. Bütün bu rivayetler bu hadisin zayıf olduğu iddialarını çürütmek için yeterlidir.[293]

 

1771. ...Salim b. Abdullah’tan rivayet edildiğine göre, babası Ab­dullah b. Ömer şöyle demiştir: Şurası (sizin) Resûlullah (s.a.) hakkın­da iddiada bulunduğunuz Beydâ'nızdır. Resûlullah (s.a.) ise, atıcak mescidin yanında, yani Zülhuleyfe mescidinde ihrama girdi.[294]

 

Açıklama
 

Metinde geçen Beydâ, sahra ye çöl demektir. Fakat burada Zülhuleyfe'nin Mekke tarafına düşen ve oraya yakın  bulunan bir tepedir. Orada bina ve benzeri şeyler bulunmadığı için "çöl" anlamına gelen *'Beydâ" ismi verilmiştir.

Ulemâ Resûl-i Ekrem (s.a.)'in ihrama nereden girdiği konusunda ihti­lâf etmişlerdir. Bazılarına göre Zülhuleyfe mescidinde iken ihrama girmiş, bir takımları da mescidden çıktıktan sonra Beydâ denilen tepede telbiye ge­tirdiğini söylemişlerdir.

Hanefî imamlarından Tahâvî diyor ki; "Ulemâdan bir cemaat Resûlul­lah (s.a.)'ın Beydâ'da ihrama girdiği rivayetini kabul etmemişlerdir. Zira İbn Ömer'in rivayet ettiği bir hadiste Hz. İbn Abbas'm şunları söylediği ifade ediliyor:

"Ben bu hususu herkesten iyi bilirim. Resulullah (s.a.)'dan sâdır olan hüccet birdir. Halk o hüccet hakkında ihtilâf etmişlerdir. Resûlullah (s.a.) hacca niyet ederek yola çıkmıştı, Zülhuleyfe mescidinde iki rekât namaz kıldığı vakit orada hacca niyet ederek telbiye getirdi. Bazıları bunu işiterek belletmişlerdir. Sonra hayvanına bindi, hayvanı yola çekilince yine telbiye ge­tirdi. Bir takımları' da bunu görmüşlerdir. Çünkü halk dağınık tyr şekilde geliyorlardı.

Devesi yollandığı vakit telbiye getirdiğini işitenler:

Resûlullah (s.a.) ancak hayvanı yola çekildiği vakit telbiye getirdi, de­mişlerdir. Sonra Resulullah (s.a.) yoluna devam etti. Beydâ düzüne çıktığı vakit tekrar telbiye getirdi. Bir takımları da bunu görerek:

Resûlullah (s.a.) ancak Beydâ düzüne çıktığında telbiye getirdi, demiş­lerdir.

Gerçek olan ise şu ki, Resûlullah (s.a.) hacca namazgahında iken niyet­lenmiş ve hem hayvanına bindiği vakit hem de Beydâ düzüne çıktığında tel­biye getirmiştir."

Bundan sonra Tahâvî, "Biz de buna kâniyiz. Ebû Hanife ile Ebû Yû­suf, (r.a.) de bu görüştedir" der.[295] Evzâî, Ata ve Katâde'ye göre ise, Beydâ'da ihrama girmek müstehabdır.[296]

 

Bazı Hükümler
 

1. Hatalı söze yalan ve iftira demekte bir sakınca yoktur.

2. Medinelilerin mikatı Zülhuleyfe'dir.

3. İhrama girecek kimsenin iki rekât nafile namaz kılması müstehabdır.[297]

 

1772. ...Ubeyd b. Cüreyc'den rivayet olunduğuna göre Ubeyd, Abdullah b. Ömer (r.a.)'e:

Ey Ebû Abdurrahman! Görüyorum ki, sen arkadaşlarının yap­madığı dört şeyi yapıyorsun, demiş, İbn Ömer (r.a.) de:

Onlar nedir Ey İbn Cüreyc demiş. Ubeyd:

Senin Kabe rükünlerinden yalnız (iki rükün olan) Rükn-i Yemânîlere dokunduğunu gördüm. Ve yine gördüm ki "Sıbtiyye" denilen ayakkabıları giyiyorsun. Ve yine gördüm ki (elbiseni veya saçım) sarı­ya boyuyorsun. Bir de Mekke'ye vardığında başkaları hilâli gördük­leri vakit telbiyede bulunurken senin terviye gününe kadar telbiye ge­tirmediğini gördüm, cevabım vermiş. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer (r.a.) şunları söylemiş:

Rükünlere gelince: Ben, Resûlullah (s.a.)'i iki Rükn-i Yemânî'den başkasına dokunurken görmedim. Sıbtiyye denilen ayakkabıları giymemin sebebi: Resûlullah (s.a.)'i kılsız ayakkabı giyerken görmüş olmamdır. Onlarla abdest alırdı. Binâenaleyh ben de öyle ayakkabı giymeyi tercih ederim. Sarı boyaya gelince: Ben Resûlullah (s.a.)'i sa­rı boyalı elbise giyerken gördüm. Bu sebeple ben de san boyalı elbise­yi giymeyi severim. Telbiye meselesinde dahi Resûlullah (s.a.)'ı hay­van, kendisim kaldırıp doğrultuncaya kadar telbiye ederken görmedim.[298]

 

Açıklama
 

Rükn-i Yemânî: Kabe'nin, Yemen'e bakan cephesinde ve Hacer-i Esved'e varmadan önceki köşedir. Ka'be'yi sola

alarak tavaf ederken Hacerü'l-Esved'in bulunduğu köşeye varmadan önce­ki köşe, Yemen tarafına1 baktığı için bu isim verilmiştir. Biraz daha ilerleyin­ce Hacerü'l-Esved'in bulunduğu köşeye varılır ki, bu köşeye üzerinde Hacerü'l-Esved bulunduğu için Rükn-i Hacerî denildiği gibi, Irak tarafına baktığı için Rükn-i Irakî de derler. Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacerî aynı çizgi üzerinde bulundukları için tağlib yoluyla mecazen her ikisine birden "Yemâniyân" denilirken Hatîm tarafında kalan çizgi üzerindeki iki köşeye de, Şam tarafında bulundukları için "Şamiyân" denilir.

Ulemânın beyânına göre Yemâniyân denilen köşeler Hz. İbrahim (a.s.)'ın attığı temel üzerinde kalmışlardır. "Şâmiyân" denilen köşelerin yeri ise de­ğiştirilmiştir. Bu sebeple "Rükn-i Şâmi" denilen iki köşeye istilâm edilmez. İstilânı, "Yemânî" denilen köşelere, yapılır. Bilindiği gibi, "istilâm" elle do­kunmak, yahut öpmek demektir.

Bu hadis-i şerifin zahirinden anlaşılıyor ki, Abdullah b. Ömer'in dışın­da, Ubeyd'in gördüğü bütün sahabe ve tabiîler Ka'be'nin dört rüknünü de istilâm ederlermiş. Nitekim el-Hasen, Huseyn, İbnü'z-Zübeyr, Câbir b. Ab­dullah, Enes, Urvetübnü'z-Zübeyr, Mu'âviye, Câbir b. Zeyd ve Süveyd b. Gafele'den gelen rivayetler de, Ubeyd'in bu rivayetini doğrulamaktadır.

Bu konuda Ebu't-Tufeyl'den rivayet edilen bir hadisin meali şöyledir:

Biz, İbn Abbâs ile beraberdik. Mu'âviye, her rüknü behemehal istilâm ederek geçiyordu. Bunun üzerine İbn Abbas O'na şöyle dedi:

Resûlullah (s.a.) yalnız Hacerü'l-esved'i ve Rükn-i Yemânf yi istilâm etti." Mu'âviye (cevâb olarak);

Beytu'llah'ın mehcûr (istilâm edilemeyecek) tarafı yoktur, dedi.[299]

Tirmizî'ye göre bu hadis hasen ve sahihdir. Ebû Tufeyl'in bu hadisini Ahmed b. Hanbel de, Müsned'inde Mücâhid'den rivayet etmiştir. İmâm Ahmed (r.a.)'ın bu rivayetinde şu ilâve de vardır. "İbn Abbas,.... "gerçekte Resûlullah'ta sizin için güzel örnekler vardır" dedi.[300] Bunun üzerine Hz. Muâviye (İbn Abbas'a) "doğru söyledin" diye cevap verdi.[301] Ahmed b. Hanbel'in bu rivayeti Hz. Muâviye'nin Kabe'nin dört rüknünün de selamlanması gerektiğine dair olan görüşünden vazgeçtiğini gösterir. Ayrıca îmâm Mâlik'in Hişâm b. Urve'den rivayet ettiği bir hadisde de "Urve b. Zübeyr'in Beyt-i Şerifi tavaf ettiği zaman bütün rükünleri istilâm ettiği"[302] ifâde edilmektedir. Çünkü kardeşi Abdullah İbn ez-Zübeyr H.65 yılında Kabe'yi Hz. İbrahim'in temelleri üzerine bina etmişti. H. 73 yılında Hac-cac'ın Kabe'yi yıkmasına kadar bu hal üzere kaldı.[303] Bu süre içerisinde halk Kâbe-i Muazzama'nın dört köşesini de istilâm etmişlerdir.

Bu konuda İmâm Şafiî (r.a.) de şunları söylemiştir: "Hz. Muâviye'nin 'Beytullah'ın mehcûr (istilâm edilemeyecek) tarafı yoktur' sözüne gelince şunu ifade etmek isterim ki, biz hiçbir zaman Beyt'i ifclâm etmeyi terk etmiyo­ruz. Biz sadece Resûl-i Ekrem'in sünnetine uyuyoruz. Beyt-i Şerifin iki rük­nünü istilâm etmemek o iki rüknü terk etmek anlamına gelseydi, rükünler arasında uzanan duvarları ve taşları terk etmek de Kabe'nin büyük bir kısmini teşkil eden duvarları terk etmek anlamına gelirdi. Halbuki yeryüzünde Kabe inşa edildiği günden beri Kabe'nin köşeleri arasında kalan duvarları hiç bir kimse istilâm etmemiş, bu duvarlar istilâm edilmediği için de "Ka'be terkediliyor" diye tenkidde bulunan bir kişiye rastlanmamıştır.

Bu konuda İbn Ömer şunları söylüyor: "Resûlullah (s.a.)'m "Şâmiyân" denilen köşeleri istilâm etmeyişinin sebebi bu köşelerin, Hz. İbrahim'in attı­ğı temellerin köşeleriyle çakışmayışlanndandır. İbnü't-Tîn'in beyânına göre yukarıda geçen İmâm Mâlik'in rivayet ettiği, Urve b. ez-Zübeyr'in, Ka'be'nin bütün köşelerini istilâm ettiğini ifâde eden hadisi de bu açıdan ele almak mümkündür. Çünkü el-Ezrakî'nin Mekke Tarihi isimli eserinde de, açıklan­dığı gibi İbnü'z-Zübeyr, o devirde Ka'be'nin duvarlarını Hz. İbrahim'in te­melleri üzerine yeniden oturtup, tamamlamış ve inşaallahâ'at tamamlanınca Ten'-îm'e gidip oradan ihrama girerek umre yapmış ve tavafı esnasında Ka'be'­nin dört köşesini de istilâm etmişti. Hz. İbnu'z-Zübeyr, şehid edilinceye ka­dar Ka'be bu haliyle kaldı ve tavaf eden kimseler. Beyt'in dört köşesini de istilâma devam etti.[304] Fakat, hicri 73 yılında Haccâc'ın Ka'be'yi yıkma­sından sonra, bir daha Hz. İbrahim'in temelleri üzerinde inşaallahâ edilememiş­tir.[305] İshâk'dan rivayet edilen bir hadisin ifâdeleri de şu mânâya gelmekte­dir: "Âdem (a.s.) hac yaptığı zaman, Ka'be'nin dört köşesini de istilâm ederdi. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail de Beyt-i Şerifin inşaallahâsını bitirdikleri zaman Ka'­be'yi yedi defa tavaf ettiler. Ve her defasında Beyt'in dört köşesini de isti­lâm ettiler." Dâvudî'nin ifâdesine göre Hz. Mu'âviye'nin "Beytu'llah'ın meh-cûr (istilâm edilemeyecek) tarafı yoktur."[306] demesinin sebebi, Ka'benin ol­duğu gibi Hz. İbrahim'in attığı temellerin üzerinde yükselmiş olduğunu zan­netmesinden başka bir şey değildir. İşin aslı hiç de Mu'âviye'nin zannettiği gibi değildir.[307]

Abdullah b. Ömer (r.a.)'nın rivayetine göre, Resûlullah (s.a.) Hz. Âişe (r.anhâ)'ya,

"Sen kendi kavminin Ka'be'yi inşaallahâ ederlerken Hz. İbrahim'in attığı te­mellere göre inşaallahâ etmeyip O'nu küçülterek inşaallahâ ettiklerini biliyor musun?" deyince Hz. Âişe de; Ya Resûlullah, O'nu Hz. İbrahim'in attığı temellere göre yeniden inşaallahâ etsen, demişti. Resûl-i Ekrem (s.a.) de;

"Eğer senin kavminin beni küfürle itham etmelerinden korkmasaydım, bunu yapardım" diye cevâb vermiştir. Abdullah b. Ömer, dedi ki: "Eğer, Hz. Âişe Resûl-i Ekrem'den bu hadisi işitip de, nakletmiş olmasaydı, o za­man ben de, Resûl-i Ekrem'in rükn-i şâmileri selâmlamayışının sebebini bu iki rüknün Hz. İbrahim'in belirlediği köşelerin üzerinde yükselmeyişine bağ­lamazdım."[308]

Bilindiği gibi istilâm Hacerü'I-Esved'e elle dokunmak yahut öpmektir. Bunları yapamayanlar sopa gibi bir şeyle dokunarak, dokundukları şeyi öperler,                                                     

Sıbtiyye'denilen ayakkabılardan murâd, tabaklanmış sığır derisinden yapılan ayakkabıdır. (Bazılarına göre Sıbtiyyej, derisi üzerinde kıl bulunma­yan ayakkabıdır. Arapların âdeti deriyi tabaklamadan kılları ile ayakkabı yapmakmış.) Tabaklanmış deriler, Tâif gibi yerlerde yapılır. Bunlardan ya­pılan ayakkabıları zenginler giyerlermiş.

Hadis-i şerifteki sarıya boyanma tâbiri ile elbisenin veya saçın boyan­ması ifâde olunmuştur.

Ayakkabılarıyla abdest almaktan murâd, abdest aldıktan sonra onları yaş ayakla giymektir.[309]

 

Bazı Hükümler
 

1. Kabe’nin  rükn-i Yemani denilen iki köşesine dokunmak müstehabtır.

Kadı İyaz diyor ki: "Bugün Ka'be'nin rükn-i Şâmî denilen köşelerine istilâm yapılmayacağında ulemâ ittifak etmişlerdir. Bu hususta yalnız Asr-ı saadette bazı ashâb ve bazı tabiîn arasında ihtilâf vâki' olmuştur. Sonra hi­laf ortadan kalkmıştır.

Yine Kadı İyaz'in beyânına göre Haceru'l-Esved'ın bulunduğu rükn iki şeyle yani istilâm ve öpmekte, diğer Rükn-i Yemânî ise, yalnız istilâm ile hu­susiyet kesbetmişlerdir.

Rükn-i Şâmîler öpülmediği gibi, onlara istilâm dahi yapılmaz. Sahabe ve tabiînden bazıları onlara dokunmayı da müstehab sayarlarmış.

İbn Abdilberr: "Câbir, Enes, Îbnuz-Zübeyr, Hasan ve Hüseyin (r.a.) hazerâtının bütün rükünleri istilâm ettikleri rivayet olunmuştur," diyor.

2. "Sıbtiyyej" denilen tabaklanmış deriden mamul ayakkabıları giyme­nin caiz olduğu hususunda İbn Abdilberr, ulemânın müttefik olduklarını söy­lemiştir. Bazıları bunların kabristanda giyilmesini mekruh addetmişlerdir.

3. Sarı boya meselesi elbiseye olduğu gibi bedene de şâmildir.Bununla beraber mesele ulemâ arasında ihtilaflıdır.

Kadı İyaz'a göre hadisteki sarı boyadan mûrad elbiseninin boyanmasıdır.Fakat İbn Ömer (r.a.)'dan gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre kendi­si sakalını safran ile sarıya boyar, Resulullah (s.a.)'ın da böyle yaptığını söylermiş. Zira müellif Ebû Davud'un tahrîc ettiği bir" rivayette Peygamber (s.a.)'in sarı boyayla elbisesini ve sarığını boyadığı bildirilmiştir. Ashâb-ı Kirâm'ın birçokları ile tabiîn hazerâtımn sakallarını sarıya boyadıkları rivayet olunmuştur. Ebû Hureyre ile Hz. Ali (r.a.) bunlar meyanındadır.

4. İhlâl yani yüksek sesle telbiye meselesi dahi ihtilaflıdır.Bazılarına göre Zilhicce ayını karşılamak için telbiyede bulunmak efdaldir. İmâm-ı Şafiî'ye göre yola revân olmak üzere hayvan, yerinden kalktığı zaman telbiye getir­mek daha faziletlidir. İmâm Mâlik ile İmâm Ahmed'in kavilleri de budur. İmâm-ı A'zam'a göre namazı kıldıktan sonra oturduğu yerde telbiye getir­mek efdaldir.

5. Mîkatte ve Harem dâhilinde ikâmet eden kimselerin hac için ihrama, Minâ'ya hareket günü olan ve "terviye günü" denilen Zilhicce'nin sekizinci gününde ve yola çıkılacağı sırada girmeleri müstehabdır. İbn Ömer (r.a,) ile Şafiî ulemâsı ve bazı Mâlikîler bu görüştedirler. Ulemânın büyük çoğunlu­ğuna göre ise, efdal olan Zilhicce'nin birinci günü ihrama girmektir. Aslın­da bu tarihlerin hepsinde ihrama girmenin caiz olduğunda ulemâ ittifak et­miştir. İhtilâf sadece bu tarihlerin hangisinde ihrama girmenin daha faziletli olduğu konusundadır.[310]

 

1773. ...Enes (r.a.) den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) öğleyi Me­dine'de dört (rekât) olarak kıldı, ikindiyi de iki (rekât) olarak Zülhu-leyfe'de kıldı. Sonra geceyi Zülhuleyfe'de geçirdi. Nihayet sabah olunca hayvanına bindi. Kendisini, hayvan kaldırınca yüksek sesle telbiye getirdi.[311]

 

Açıklama
 

Resûl-i Ekrem (s.a.) hac için yola çıkmadan önce öğle namazını mukîm olarak, Medine'de dört rekât kılmıştır. İkin­di namazını ise, Zülhuleyfe'de seferî olduğu için iki rekât olarak kılmıştır. O gün geceyi Zülhuleyfe'de geçirmiş ertesi günü yine orada kurbanlık deve­lerinin hörgliçlerinin sol taraflarını çizerek işaretlemiş ve çıkan kanları eliyle sildikten sonra boyunlarına birer çift nalın takmış ve Beyt-i Şerife hareket etmek üzere devesine binmiştir. 1770 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açık­ladığımız gibi namazdan sonra ihrama girmiş, ayrıca hem devesine binince nemde devesi kendisini Beydâ tepesine çıkardıktan sonra yüksek sesle telbiye getirmiştir. Bu hadisin elrHasen tarikiyle gelen rivayeti "Resûhıllah (s.a.) Beydâ'da öğle namazını kıldıktan sonra umre ve hac için ihrama girdi, daha sonra da bineğine binerek Beydâ dağına tırmandı."[312] şeklindedir.

Metinde geçen "ehelle" kelimesi hac veya umre için ihrama girmek an­lamına geldiği gibi yüksek sesle telbiye getirmek anlamına da gelmektedir.[313]

 

1774. ...Enes b.Mâlik'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) öğle namazını kıldıktan sonra binitine binmiş, Beydâ dağına çı­kınca da yüksek sesle telbiye getirmiştir.[314]

 

Açıklama
 

1770 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımız gibi Resûl-i Ekrem (s.a.)'in ihrama ne zaman ve nerede girdiği farklı şekillerde nakledilmektedir. Bu farklılık hacda bulunan ashabın çok olması sebebiyle Peygamber (s.a.)'in her hareketini anında görememe­lerinden kaynaklanmaktadır. Her sahâbî sadece görebildiğini nakletmiştir. Kimisi Hz. Peygamberi namazdan sonra ihramlı görmüş onu nakletmiş, bineği üzerinde ihramlı görmüş onu nakletmiş, kimisi de Beydâ'da bineği üzerinde ihramlı görmüş onu nakletmiş ve hepsi de Hz. Peygamber (s.a.)'i gördükleri zaman o anda ihrama girdiğini zannetmişler. Gerçek; Hz. Pey­gamber Zülhuîeyfe mescidinde kıldığı namazdan sonra ihrama girmiş, da­ha sonra hem devesi kendisini kaldırınca, hem de Beydâ tepesine çıkınca yüksek sesle telbiye getirmiştir.[315]

 

1775. ...Âişe bint Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan; Sa'd b. Vakkâs (şöy­le) demiştir:

Peygamber (s.a.) (hacca gitmek için) el-für’ yolunu seçecek olursa;' bineği kendisini kaldırdığı zaman yüksek sesle telbiye getirerek ihra­ma girerdi. Eğer Uhud yolunu seçecek olursa, Beydâ dağı üzerine çık­tığı zaman yüksek sesle telbiye getirerek ihrama girerdi.[316]

 

Açıklama
 

el-Für': Mekke ile Medine arasında Rebeze'nin nâhiyelerinden büyük bir koydur. Medine ye 178 km. uzaklıkta­dır. Orada yirmi bin kadar hurma ağacı sulayan Rabaz ve Necef isimli iki pınar bulunmaktadır.

"Eğer Uhud yolunu geçecek olursa Beydâ dağı üzerine çıktığı zaman yüksek sesle telbiye getirerek ihrama girerdi," cümlesinde bir yanlışlık var­dır. Çünkü Uhud Medine'nin kuzeyinde, Mekke ise, Medine'nin güneyin­de bulunmaktadır. Bu bakımdan Medine'den Mekke'ye giden bir hacı ada­yının yolu hiçbir zaman Uhud'dan geçmez. Gerçek, Beyhakî'nin Yahya b. Ebî Talib vasıtasıyla Vehb'den rivayet ettiği ve şu ma'nâya gelen sözlerin ifade ettiği gibidir: "Eğer Mekke'ye gitmek için bir başka yolu seçecek olur­sa Beydâ dağı üzerine çıktığı zaman yüksek sesle telbiye getirerek ihrama gi­rerdi."

Bu yanlışlık râvi Muhammed b. Beşşâr'a aittir. Yine bu hadisin sene­dinde bulunan, Muhammed b. İshâk her ne kadar tedlîs yapmakla maruf ise de, güvenilir ve rivayeti makbul bir râvidir.[317]

 

 

[272] Beyhâkî, es-Sünenü'1-kübrâ, V, 237.

  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/7.

[273] el-Hac, (22), 36.

[274] Buhârî, hac 118.

[275] el-Hac (22), 36.

[276] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/7-8.

[277] Nevevî, Şerhu'l-Miislim, IX, 69.

  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/9.

[278] Buhârî, hac 106; Müslim, hac 358; Ahmed b. Hanbel, VI, 3.

  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/9.

[279] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/9.

[280] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/9-10.

[281] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/10.

[282] bk. 1766 no'lu hadis.

[283] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/10-11.

[284] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/11.

[285] Ahmed b. Hanbel, I, 260; Beyhakî, es-Sünenu'1-kübrâ, V, 37.

    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/12-13.

[286] Nesâî, menâsik 55.

[287] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/13-14.

[288] Nesâî, menâsik 56, el-Mübârekfûrî, Tuhfetu'l-ahvezî, II, 81.

[289] Buhârî, hac 28; Müslim, hac 28.

[290] Müslim, hac 27.

[291] Buhârî, hac 24.

[292] Nevevî, Şerhu Müslim, VIII, 94.

[293] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/14-15.

[294] Müslim, hac 23, 24; Tirmizî, hac 8; Nesâî, menâsik 56; Muvatta', hac 30. Ahmed b. Hanbel, II, 66, 154; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, V, 38.

    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/15.

[295] bk. Tahâvî, Şerhu Meâni'1-Âsâr, II, 123.

[296] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/15-16.

[297] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/16.

[298] Müslim, hac 25, 27; Beyhakî, es-Sünnenuıl- kübrâ, V, 37.

    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/16-17.       

[299] Tİrmizî, hac 35; ayrıca bk. Buharî hac 59; Müslim, hac 247.

[300] el-Ahzâb (33) 33.

[301] el-Fethu'r-Rabbânî, XII, 41.

[302] Muvatta', 3ıac 114; Zürkânî, Şerhu'1-Mu vatta III, 128.

[303] bk. K. Miras, Tecrid Tercemesİ, VI, 48, 56 (1. baskı).

[304] Ka'be ve Mekke Tarihi, s. 194.

[305] bk. Tecrid Tereemesi, VI, 56, 61.

[306] Tirmizî, hac 35.

[307] İtbn Hacer, Fethu'1-Bârî, IV, 219.

[308] Buhârî, hac 42.

[309] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/17-20.

[310] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/20-21.

[311] Buhâri, hac 24; Nesâî, menâsik 56.

    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/21.

[312] Nesaî, menâsîk 56.

[313] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/21-22.

[314] Nesâî, menasik 54; Ahmed b. Hanbel, I, 260. II, 18, 36, III, 320, 378.

   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/22.

[315] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/22.

[316] Beyhakî, es-Sünenü'1-kübrâ, V, 38.

    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/22-23.

[317] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 7/23.

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc