๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ => Sizden Gelenler (Tasavvuf) => Konuyu başlatan: Zehibe üzerinde 13 Ekim 2009, 11:17:59



Konu Başlığı: Seyr u Süluk-2
Gönderen: Zehibe üzerinde 13 Ekim 2009, 11:17:59
SEYR U SÜLÛK-2

Sülûk; vuslata istidat kazanmak.. vuslat temadisinin önemli bir vesilesi sayılan sürekli yolculuk mülâhazasıyla yaşamak.. fena huylara karşı her zaman ciddi bir tavır içinde bulunmak.. yaşaya yaşaya ahlâk-ı haseneyi tabiatının bir derinliği haline getirmek.. Hakk'ın kenzen bilindiği kalb evini, O'nun teveccühlerini konuk etmek için ağyar duygu ve endişelerinden temizlemek.. ve iç âleminde her an, azizlerden aziz bir misafiri ağırlamaya hazır bulunmak demektir ki. İbrahim Hakkı bu mülâhazaları şöyle seslendirir:

"Dil beyt-i Hudâ'dır ânı pâk eyle sıvadan,

Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde."

Başta da işaret edildiği gibi "sülûk" tabiri, böyle tek başına kullanıldığı gibi, "seyr u sülûk" şeklinde de kullanılagelmiştir. Bazen buna bir de "ruhânî" kelimesi ilave edilerek "seyr u sülûk-i ruhanî" denmiştir ki, bunların hemen hepsiyle anlatılmak istenen şey, Hakk'a vasıl olmak için, O'ndan gayrı her şeyden -tabiî bu şeylerden kendi nefislerine ve bizim heveslerimize bakan yönleri itibarıyla- yüz çevirerek sadece ve sadece O'na yönelmek; O'na tahsis-i nazar etmek; yolunu sarpa uğratmayacak Kur'ân ve Sünnet mümessili zâhidlerin vesâyetinde bulunmak; vesvese, şüphe, tereddüt ve hayret hallerinde onların irşadlarına başvurmak; acz, fakr ve ihtiyaçlarının şuurunda olarak her halinde O'na muhtaç olduğunun idrakiyle yaşamak; gönlünü, aşk u şevkle; hissini, ilahî tecellîlerin müşahedesiyle; iradesini ve bütün lâtifelerini istiğfarla -yani şer meyelanlarının köklerini kurutmak ve dua ile hayır temayüllerinin sürgünlerini güçlendirmekle- şahlandırmak, beslemek ve takviye etmek... gibi hususlardır.

İhlâs ve ihsan şer'î mânâlarıyla, seyr u sülûkün en önemli ayağı ve kuvvet kaynağıdırlar. Sâlikin gönlü, ihlâs hissi ve ihsan şuuruyla atarken, bazen sadece "Lâ ilâhe illallah" der, esma-i hüsnâdan birini veya birkaçını isbat makamında birden mülâhazaya alır ve "Lâ Halika, lâ Râzıka, lâ Musavvira... illallah" isbatıyla soluklar; bazen de tafsile açılarak her ismi ayrı bir mihrâb-ı teveccüh kabul etmek suretiyle, Hazreti Vâhibu'l-Hayat'ın güzel isimleri adedince kalbinden menfezler açar ve ihsan şuurunun araladığı kapı arkasını temâşâya yönelir; yönelir, bazen eşyada tecellî eden renk, tat, koku, şive, âhenk, nağme ve hikmetlerin çehresinde; bazen de, kalbin vüs'atine göre,

"  - Yüzler vardır o gün pırıl pırıl (o Güzeller Güzeli) Rabbi'lerine bakakalmış..." ufkunda seyahat üzere seyahatler tertip ederek vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur; yanar-tutuşur ve hissin, aklın, fikrin aciz kaldığı sırlı ve derin bir müşahede arzusuyla iman rampasına dayanarak irfan semalarına yükselmeye çalışır.. muhabbetini aşka çevirir.. aşkını şevkle besler.. cezb ü incizâbın kanatlarıyla sonsuzun enginliklerine açılır.. melekler burcuna yükselir, ruhânîlerden hoşâmedîler alır.. erilmezlere erer. görünmezleri görür; görür ama, aradığının şekil ve suretlerden münezzeh olduğu mülahazasıyla gözüne ilişen ve hatırına dalaşan her fotoğrafı şeytanî birer resim sayar ve

"Ne cism u ne arazdır, ne cevher ne mütehayyiz,

Yemez, içmez, zaman geçmez, bendir cümleden Allah.

Tebeddülden, tağayyürden dahi elvân u eşkâlden

Muhakkak ol müberrâdır, budur selb-i sıfâtullah."

hakikatlerine sımsıkı bağlı kalarak, mârifette hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın

"    " mülahazasıyla eğilir ve künh-i Bârî'nin nâkâbil-i idrak olduğunu haykırır; ne ölçüde kullukta bulunursa bulunsun '"

" itiraflarıyla inler aczini seslendirir; ne kadar çok ve içten O'nu anarsa ansın

"   " sözleriyle zikirdeki yetersizliğini mırıldanır ve sürekli yüzü yerde yaşar.

Dinin emirlerine saygıyı Allah'a yaklaşmanın en birinci vesilesi sayar, takvayı da en bereketli bir yol azığı. Bu çerçevede bir yandan nefsini terbiyeye tâbi tutarken diğer yandan da ruhunu tasfiyede asla kusur etmez. Terbiyeyi de, tasfiyeyi de din kurallarına bağlılık içinde gerçekleştirmeye çalışır; Şer'-i şerife uymayan her tezkiye ve temrin gayretini dinden uzaklaşma sayar ve böyle bir yolla elde edilmiş harikulade halleri de istidraç kabul eder. Seyr u sülûkün her kademe ve derecesinde yol selâmetine fevkalâde ihtimam gösterir; yol selâmetini dinî esaslara bağlılıkta görür ve Allah indindeki kadr u kıymetini de takva derinliğinde bitir. Ona göre Allah'ı ancak müttakîler bulur; "Müttakînin makamı cennet, içtiği de kâfûr olur'' (Anonim).

Gülşen-i Tevhid Sahibi bu mülâhazayı:



- Eğer eman istiyorsan din u takva bütün korku ve tehlikelere karşı en metin bir kaledir" sözleriyle ne hoş ifade eder.

Nefis terbiyesi, bütün dinî sistemlerde çok önemli bir esas kabul edilegelmiştir. Buradaki nefisten maksat, eskilerin ifadesiyle "nefs-i natıka" veya "nefs-i insanîdir" ki, Kur'ân'ın bir kısım işaretlerine dayandırılarak yedi ayrı mertebede ele alınmıştır:

Eğer nefs-i natıka sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna "nefs-i emmâre" veya "nefs-i hayvanî", din u takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp-kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Râbbine yöneliyorsa, buna da "nefs-i levvâme", fenalıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabb'ine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona "nefs-i mülheme", ihlâs-ı etem ve ubudiyet-i kamile içinde Rabb'i ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefse "nefs-i mutmainne", kendi murâdâtından vazgeçip Hakk'ın muradının itirazsız mümessil haline gelmiş ise artık bu da bir "nefs-i râziye" ve Hakk hoşnutluğunu en büyük bir gaye haline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor

" -Ben razı oldum Sen de razı ol" mülahazalarıyla dolup boşalıyorsa bu da bir "nefs-i marziyye"dir. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefse de "nefs-i kâmile" veya "nefs-i safiye" denegelmiştir.

Nefs-i emmâre mertebesinde bir mü'min, çok defa işlediği günahların ya farkında değildir ya da hayatını hesapsız yaşamaktadır. Hattâ namazında, niyazında, evrâd u ezkârında olsa da, henüz kendi kendini kontrol ve iç murakabe düşüncesi gelişmediği için, ne tam tâatin şuurunda, ne de ma'siyetin idrakindedir. Böyle birinin, her zaman elinden tutulmaya, havf u recâ dengesine uyarılmaya, mârifet, muhabbet ve mehâfet hisleri açısından derinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Sâlikin. bu ilk mertebede nasihat dinlemesi, kusurlarını hafızasına nakşedip sık sık kendini sorgulaması, ibadet u tâatte kararlı davranıp günahlara karşı da dişini sıkarak dayanması "cihad-ı ekber"in mebdei sayılır. Böyle bir mebde' yolcusu mübtedî sâlikin. mücahedesini devam ettirdiği ölçüde, duygu ve düşüncelerinde bazı farklılaşmalar hissedilmeye başlar; bunların başında da. yaptığı en güzel amelleri dahi yeterli bulmama ve olumsuz davranışlarının en küçüğünü bile ciddi ciddi sorgulama hususlan gelir ki; işte bu mertebe "nefs-i levvâme" mertebesidir.

Nefs-i levvâme mertebesindeki bir sâlik. limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O'na doğru yürümeye -bu yürüme kalbidir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır başlamıştır. Ama, yine de yer yer sapmalar yaşar.. kaymalara mâruz kalır.. bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sık sık sürçer ve düşer ama. her defasında nedâmetle toparlanır.. istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar.. vicdan azabıyla kıvranır.. zaman gelir iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münâcâtlaştırır ve hep inler durur. Nefs-i levvâme erbabı berzah yolcusu sayılır ve kalb ibreleri mihrâb-ı tâmmı tespit heyecanıyla tir tir titrer, fikirleri âfâk ve enfüs arası gel-gitler yaşar, dilleri de ya "Lâ ilâhe illallah" der, "Lâ maksûde illallah" mülahazasıyla O'na teveccüh ve iştiyakını ortaya koyar veya doğrudan doğruya O'nun "Maksûd-u bil hak" ve "Ma'bûd-u bil istihkak" olduğunu mırıldanır durur.

Hâlin iç mülâhazalara ulaştığı, kadem ve nazarın aynı ufku paylaştığı seviyeye ulaşan nefs-i levvâme yolcusunun gözünde en küçük hatalar zamanla en büyük günahlar gibi görünmeye, en küçük sürçmeler en büyük ma'siyetler gibi hissedilmeye başiar ki. o andan itibaren sâlikin nazarında ak-kara daha bir belirginleşir, iyi-kötü kendi renkleriyle birbirlerinden tam ayrılır ve o. günahların çirkin yüzünü tahayyül ettikçe hep tiksinti duyar, sevapları düşündükçe de, onlara gönlünce ulaşamamanın hacâletiyle kıvranır; ama ümitli, azimli ve kararlıdır. İşte böyle bir nefse Allah,

 - Biz, yolumuzda gayret gösterip mücahede edenleri, Bize ulaştıran yollara hidayet ederiz; şüphesiz Allah ehl-i ihsanla beraberdir" fehvasınca, iyiyi, güzeli, marziyatını ve marziyatına ulaştıracak esasları ilham eder ki, mebde'den uzaklığı itibarıyla bu açıdaki bir nefis de "nefs-i mülheme" pâyesiyle şereflendirilmiş sayılır.

Nefs-i mülheme mertebesinde bir hak yolcusu, bütün etvâr ve ahvâliyle "Hû" der O'na yönelir.. her şeyde ve her yerde O'nun sun'-i bediînin temâşâsıyla soluklanır.. her nesneyi bir hayret levhası gibi müşahede eder.. ve her tabloda yeni bir hissî takdirle şahlanır.. dili "Lâ ilâhe illallah" derken, kalbi ve bütün letâifi "Lâ ma'bûde illallah" hakikatini mırıldanır.. sürekli "Hû'' zamirinin ıtlâkındaki derinlikle nefes alırverir.. ve her nefes alış-verişiyle âdeta, kalbinde bir kor. bir kıvılcım gibi uyuyan aşk u şevki körüklemeye başlar.. ruhu "ataş" der inler; dili. "Ey sâki aşkın nârına yandıkça yandım bir su ver / Düşeli dilber derdine yandıkça yandım bir su ver" (Ge-dâî) nağmeleriyle arzuhal eder.. ve artık, dünyevî matlupları, zatları itibarıyla talepten vazgeçtiği gibi, ukbâyı da Hazreti Zât'a bakmayan yönleriyle ikinci derece mülâhazaya alır.. düşüncelerinde, tahayyüllerinde sürekli O'nun konukluğuna koşar.. sözlerini O'nun iştiyakıyla süsler ve O'na iştiyak uyarmakla derinleştirir. Dolarken O'nun vâridâtıyla dolar ve her doluşuyla ruhunda petekleştirdiği ballar balını müştak gönüllere sunmaya koşar.. sık sık Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi:

"Pâk eyle gönül çeşmesini ta dolunca!

Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca!

İnkârı kov, dil testisini o! çeşmeye tuttur.!

Ol âb-ı safâbahşile bu testi dolunca..."

der ve dolma istikametinde azmini kamçılar. Dolunca da:

"Ey tâlib-i feyz-i Hudâ gel halkaya, gir halkaya.!

Ey âşık-ı nûr-i hüdâ gel halkaya, gir halkaya!"

çığlıklarıyla bir velvele olur ve çevresine boşalır.

Bu noktaya eren bir sâlik, az yer, az içer, az uyur, hep hayret içinde bulunur ve dünya umuruyla da sırf esbab dairesi içinde bulunduğundan ötürü meşgul olur. Bu payeye ait sorumluluklarını yerine getiren ve Hakk'ın mevhibelerine karşı şükrünü edâ eden bir sülûk eri, bazen tecellî-i esmâ, bazen de tecellî-i ef âl ile nefes alır verir. Ne var ki o, seyr u sülûk-i ruhanîsini, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın vesayetinde ve Sünnet rehberliğinde sürdüremez ya da Kitab ve Sünnet mümessilleri rehberliğine sığınmazsa, ubudiyetinde şatahata girebilir ve bazen de niyaz makamında nazlanma inhirafına düşebilir. Bu ise apaçık bir sukuttur.

Nefs-i mülhemenin nihayeti, aynı zamanda "ilme'l-yakîn"in zirvesi "ayne'l-yakîn"in de matlaı sayılır. Sâlik, bu noktaya ulaşacağı ana kadar, nazarî olarak öyle düşünmesi ve öyle demesi gerektiği için her şeyin Hakk'tan olduğunu ifade eder; bu mertebenin zirvesine erdiği andan itibaren ise. bütün benliği ile:

" - De ki hepsi Allah'tan" mazmununu telaffuz etmeye başlar ve her telaffuzunda yepyeni itminan esintileri duyar.. ve dinin emredip Allah'ın da sevdiği her şeyi tabiatının bir buudu gibi zevketmeye başlar ki. böyle bir mazhariyeti de ancak, nefsinde itminana erenler hissedebilirler. Bunu duyan nefis bir "nefs-i mutmainne" ve bu makam da nefs-i mutmainne makamıdır.