Kuran okumanın anlamı

(1/1)

Sümeyye:
Kur'an Okumanın Anlamı

Kur'ân“ı Kerim, tüm insanlığın hidayeti adına nâzil olmuş son ilâhî mesajdır. Gönderiliş gayesi olan bu asıl görevini pek çok âyetinde serdetmiştir. Şimdi bunlardan birkaçını zikredelim:

"Bu Kur'ân, delilleri ile, fikirleri ve kalbleri aydınlatan basiret nurlarıdır ve iman edecek kimseler için hidayet rehberi ve rahmettir." (Câsiye 45/20); "Gerçekten bu Kur'ân, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir." (İsrâ 17/9); "... İşte bu (Kur'ân) Allah'ın hidayetidir ki, onunla dilediğine yol gösterir..." (Zümer 39/23); "Bu Kur'ân, hidayet rehberidir. Rablerinin âyetlerini reddedenlere ise, en fenasından gayet acı bir azap vardır." (Câsiye 45/11)

Âyetlerde Kur'ân'ın en doğru yola ulaştıran bir hidayet rehberi olduğu, reddedilmesi hâlinde insanın tahammül gücünü aşan zorlu bir azapla karşı karşıya gelineceği ihtar edilmiştir. Buradaki 'hidayet'in kapsamına, insanı, hem bu dünya ve hem de âhiret hayatını düzenleyerek mesut edecek, huzura kavuşturacak tüm hususlar dahildir. Zira Kur'ân“ı Kerim, hiçbir ayırım yapmaksızın bütün beşeriyeti kucaklayarak, karşılaşılan her türlü ihtiyaca en gerçekçi ve makûl cevaplar ve çözümler ortaya koymaktadır "Sizden öncekilerin tarihi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin çözümü Kur'ân'dadır..." (Tirmizî, Fezâilu'l“Kur'ân, 14)

Bütün insanlık, refaha kavuşmak ve mutluluğu yakalamak için tarih boyunca çok gayret sarfetmiş ve hâlâ bu gayesine ulaşmak ümidiyle çeşitli uğraşlar vermektedir. Günümüzde uygarlık, ilim ve teknik akıllara durgunluk verecek şekilde ilerlemesine rağmen ne hazîndir ki insanlık, hâlâ devâsâ problemler içinde kıvranmakta, haysiyet ve onuruyla bağdaşmayan çirkin ve acımasız muamelelere maruz kalmakta, derin ve onulmaz bedbahtlıklar içinde yüzmektedir. Kısaca, tablo vahimdir; problemlere çözüm üretimi yetersizdir; üretilenler de sadra şifâ verecek derecede değildir. Çünkü bu konuda göz ardı edilen çok önemli bir gerçek vardır ki o da, insanları hidayete erdirmek için indirilmiş olan Kur'ân'a sahici olarak gereken hassasiyeti göstermemek, ehemmiyet vermemek, meseleleri Kur'ân çerçevesinde ele almamaktır: "O gün Peygamber: 'Ya Rabbi, halkım bu Kur’ân'ı terk edip ondan uzaklaştılar!' der." (Furkân 25/30) Oysa insanların ulaştığı en ileri seviye olma iddiasındaki Batı medeniyetinin bir temsilcisi “Eckerman“ bir istekte bulunmaktadır: "Görüyorsun ki, bu Kitâb'ın öğrettiği esaslar, zerre kadar aksamıyor. Biz, bütün sistemlerimizle bundan ileri gidemiyoruz." (Ateşmen 1971, 156)

Aynı konuda İngiliz düşünür Ayşe B. Honey'in şu tesbitleri de önemlidir: "Bugün Batı dünyası, karanlık bir hayat içindedir. Benlik ve ruhunu kurtarmak için gösterilen hiçbir önemli ışık yoktur. Avrupa cemiyetinin aktüel durumundan haberdar olan herhangi bir kimse, maddî mükemmelliğin ve ilerleyişin arkasındaki bu umumî huzursuzluğu ve rûhî rahatsızlığı görebilir. Şimdi halk, kendi kötü durumundan kurtulmak için yol aramaktadır; fakat çıkar yolu görememektedir. Araştırmaları verimsizdir. Ortada tek bir çıkar yol görünmektedir: İslâm'ın gösterdiği yolda gerçek bedenî ve rûhî ihtiyaçlar arasında harikulâde bir âhenk vardır. İslâm, hakîkî muvaffakiyet ve kurtuluşa götürecek modern medeniyet yolunu göstermektedir. O, Batı insanına hayatın hakîkî gayesini ve Allah rızası için mücadeleyi tercih etmemiz gerektiğini öğretecektir. Bu, gelecekte de onun başarısını temin edecektir. Allah, bizi bu hayatta da âhirette de bağışlasın, selâmete erdirsin." (a.g.e. 49)
Anlaşılan o ki, tek yönlü gelişme insanlığa mutluluk getirememektedir. Öyle ise katiyetle bilinmelidir ki, insanoğlu, Mushaf–ı Şerif'in iki kapağı arasında bulunan, yani bütün Kur’ân'daki emir ve tavsiyelere uymadıkça huzur bulup saadete eremeyecek; en girift olanına kadar içine düştüğü bütün problemler, Kur'ân'da yer alan prensiplere uyulmak suretiyle ancak çözüme kavuşturulabilecektir. "Çağ, İlâhî İrâde'nin, yani Kur'ân'ın gerisinde kalmıştır; biz ise çağın da gerisinde bulunuyoruz." (Öztürk 1996, 7) tesbiti bu gerçeği veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. "İslâm, milletlerin üstünde bir medeniyet dinidir." sözüyle de Hacca F. R. Fezou, aynı hususa işâret etmiş olmalıdır. (Ateşmen, 48)

Görülüyor ki, Batılı düşünürler içinde bile bu konuda doğruyu görüp hakkı teslim edenler vardır. Bunlardan Fransız Anquetil Duperron: "Artık bâtıl itikatlarımızdan sıyrılalım da dünya üzerindeki önemli bir nüfusun tabi olduğu Kur'ânî hükümlere eğilelim." (Danişmend 1978, 49) derken; Raymond Lerouge de insanlığı bugün içinde bulunduğu bunalımlardan ancak Kur'ân“ı Kerim'in kurtarabileceğini: "İslâmiyet'in bugün maruz bulunduğumuz içtimâî meseleleri hemen hâllediverecek bir takım düsturlara mâlik olduğunu unutacak olursak..." (a.g.e., 57) şeklinde başlayıp devam ettirdiği sözleriyle açıkça deklare etmiştir. Stengass'ın şu ifadeleri de kayda değerdir : "Kur'ân, din adına insanları meşgul eden bütün büyük ve karışık meseleleri aydınlatmış ve insanın terakkisi ve yükselmesinin önünde hiçbir engel bırakmamıştır." (Ateşmen, 143)
O hâlde, elimizde aslını muhafaza eden yegâne ilâhî rehber olarak "bütün dînî ve dünyevî fazîletlerin" (H. S: Lider) (Ateşmen, 159) ve "daha büyük bir terakkînin menbaı" (T. Arnold) (a.y.) olan Kur'ân'a sarılmaktan başka çarenin olmadığını sadece kabul etmek yetmez, onu uygulamak lazımdır: "Hepiniz toptan, Allah'ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de, Allah kalblerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah, size âyetlerini böylece açıklıyor, tâ ki doğru yola eresiniz." (Âl“i İmrân 3/103) "Bir de şu: "İşte benim dosdoğru yolum. Ona tabi olun. Yoksa başka yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti." (En'âm 6/153)

Çünkü vahyin getirdiği esaslar dikkate alındığı takdirde mutluluğu yakalamak, refah ve huzura kavuşmak mümkündür. Aksi hâlde, her çeşidiyle kötülüğün içinden çıkma imkânı olmaz: "Şimşek nerdeyse gözlerini köreltecek. Önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık çökünce de dikilir kalırlar. Allah dileseydi kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah gerçekten her şeye kadirdir." (Bakara 2/20)

Şimdi böylesine önemli olan ölümsüz değerler kaynağından yeterince istifade etmek için ne yapmak gerekir? Başka bir ifadeyle Kur'ân'dan, insanı hidayete getirecek, dünyevî ve uhrevî mutluluğa erdirecek şekilde nasıl yararlanılır? Kısacası Kur'ân niçin indirilmiştir? Şimdi, çalışmamızın omurgasını teşkil eden bu mühim sorunun cevabını vermeye çalışalım. Kur'ân'dan gerçek anlamda yararlanmak için şöyle bir çizgi takip edebiliriz:

1. Kur'ân'ı Yüzünden Okumak :

"Bu Kur'ân'ı öğreniniz! Şüphesiz ki siz onu okurken, her bir harfine karşılık on sevap alırsınız. Ben, "elif lâm mîm" bir harftir demiyorum. Elif bir, lâm bir, mîm de bir harftir. Her harfe mukabil on sevap vardır." (Tirmizî, Fezailü'l–Kur'an, 16) Hadîste kısaca, Kur'ân okuyanın, okuduğu her harfe karşılık on sevap alacağı ifade edilmiştir. Hattâ Kur'ân'ı zorlanarak okuyanların bile sevaba nail olacağı, üstelik iki kat sevap alacağı haber verilmiştir: "Kur'ân'da mâhir olan, sefere denilen Kerim ve itâatkar meleklerle beraberdir. (Kur'ân'ı) güçlük çekerek/kekeleyerek okuyana ise iki kat ecir vardır." (Müslim, Salâtü'l“Müsafirîn, 244; Ebu Davud, Salât, 349) Buradan, zorlanarak Kur'ân okuyanın okuduğu her harfe karşılık yirmi sevap alacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak, yukarıdaki hadiste zikredilen "on" rakamından maksadın kesret (çokluk)ten kinâye, yani Kur'ân okuyanın çok sevap alacağı anlatılmak istenmiş olabilir.

Belki de bunun içindir ki, İslâm âlimleri tarafından Kur'ân okumanın, tesbih, tehlîl ve diğer ezkârdan daha fazîletli olduğu beyan edilmiştir. (Nevevî 1990, 24; Kandehlevî 1997, 380) Zikredeceğimiz şu hadis de bu görüşün doğruluğunu teyîd etmektedir: "Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 'Kur'ân, her kimi Beni zikretmekten ve Bana el açıp istemekten alıkoyarsa ona, isteyenlere verdiğimin en alâsını veririm. Allah'ın kelâmının diğer kelâmlara olan üstünlüğü, O'nun yaratıklarına karşı üstünlüğü gibidir." (Tirmizî, Fezailü'l“Kur’ân, 6/25) İşte böylesine mühim olan bir amelin önemini vurgulamak için olmalı ki, Resûlüllah (s.a.s), Kur'ân'ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenle ilgili olarak şu müjdeyi vermiştir: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir." (Buharî, Fezailü'l–Kur’ân, 21) Kur'ân okumanın ve dinlemenin pek çok faydasının olduğu muhakkaktır: "Öyle ise, Kur'ân okunduğunda hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız." (A'râf 7/204): "Allah'ın evlerinden (herhangi) bir evde, Allah'ın kitabını okuyan, aralarında mutalâa eden topluluğa sekîne iner; onları rahmet bürür, melekler kuşatır ve Allah kendi katındaki kimseler arasında zikreder." (Ebû Dâvûd, Salât, 349)

Müslüman düşünürler bir yana, Batılılar bile bu konuda görüş beyanında bulunma ihtiyacı hissetmişlerdir. Meselâ, Blachere şöyle der: "Vahyolunan Kelâmullah'ın yüksek sesle okunması, dinleyenleri mu'cizevî bir tesir altında bırakır." (Danişmend, 58) John Davenport, konuya ilişkin olarak, "Arapça bilmeyen bir kimse Kur'ân'ı dinlese, onun Arapça eserlere olan üstünlüğünü derhal anlar..." (Ateşmen, 133) derken, Jean–Paul Roux adlı müsteşrik de, okunan Kur'ân–ı Kerim'i dinlemenin önemini ve meydana getirdiği tesiri şu sözleriyle anlatmaktadır : "İslâm'ın yayılmasında Kur'ân okumanın, başka her türlü sözden daha büyük bir âmil olduğu bir çok şehâdetle sabittir. En muannit düşmanlar bile Kur'ân'ı dinler dinlemez birdenbire duraklıyorlar, ekseriya hemen imana gelip Kelime–i Şehâdet getiriyorlardı. Âyetlerdeki kelimelerde ne fevkalâde bir kuvvet ve kudret vardır!" (Danişmend, 63)

Jacques C. Risler'in : "... Kur'ân'ın kuvvet ve kudretiyle güzelliğini ve aynı zamanda lâfız asaletini takdir edebilmek için kendisini dinlemek lâzımdır. Kur'ân'ın âhenkli ve âdeta kafiyeli nesri öyle cazip ve nafiz bir letâfet ve zerafet neşreder ki, bütün fikirlerle tasvirler bir sıcaklık ve aydınlık içinde parlar..." (a.g.e., 66–67) şeklindeki sözleriyle, Mr. Rodvill'in şu itirafı da zikre değerdir: "Kur'ân'ı okudukça onun bizi teshir ettiğini, hayretlere düşürdüğünü ve sonunda bize üstünlüğünü tasdik ettirerek onun büyüklüğünden dolayı Cenâb–ı Hakk'ın huzurunda secdeye varmak istediğimizi görürüz..." (Ateşmen, 143) Burada yeri gelmişken, Meryem Cemile'nin görüşlerini de kaydetmek sanırız isabetli olur : "Kur'ân, öyle misilsiz bir belâgat hârikasıdır ki, onun tilâveti insanlara gözyaşları döktürür ve istiğrâka sevk eder." (a.g.e., 144) Ancak, Kur'ân'ı sadece yüzünden okumak yeterli değildir; bundan sonra, okunan Kur'ân'ı anlama safhası gelmelidir.

2. Kur'ân'ı Anlamak:

Kur'ân okumadaki asıl maksat, onu anlamaya çalışmaktır. Bu husus, âyetlerde gayet açıktır: "Düşünüp manâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik." (Yûsuf, 12/2); "Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik." (Zühruf 43/3); "Kur'ân'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur'ân Allah'tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı." (Nisâ' 4/82); "Öyle olmasa, Kur'ân'ı düşünmezler mi? Yoksa kalblerinin üzerinde üst üste kilitler mi var?" (Muhammed 47/24)
Aynı konuda, şu hadisi zikretmeliyiz: "Her kim Kur'ân'ı okur, onu anlayarak ezberler ve helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu Kur'ân sebebiyle onu Cennete koyar." (Tirmizî, Fezailü'l“Kur’ân, 13) Konuya dair Ebû Abdürrahmân es“Sülemî'nin şu sözü de anlamlıdır : "Biz, Kur'ân'dan on âyet öğrenince, onun helâlini“haramını, emrini“nehyini öğrenmeden başka bir âyete geçmezdik." (Kurtubî, 1/39)


Doç.Dr. Bahattin Dartma

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc