ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans

๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ => Nurdan Damlalar => Konuyu başlatan: ღAşkullahღ üzerinde 24 Şubat 2010, 17:52:42



Konu Başlığı: Bir harf katipsiz olmaz biliyorsun
Gönderen: ღAşkullahღ üzerinde 24 Şubat 2010, 17:52:42
(http://www.risalehaber.com/images/news/66230.jpg)

 Bismillahirrahmanirrahim

Birâder, haşir ve âhiretin basit ve avâm lisâniyle ve vâzıh bir tarzda beyânını istersen; öyle ise şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:

Bir zaman, iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (Şu dünyaya işarettir.) gidiyorlar. Bakarlar ki herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp, muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahipsiz kalır.

O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasb ediyor. Hevesine tebâiyet edip her nevi zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

"Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin, beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat, intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehâlet et" dedi. Fakat, o sersem inad edip dedi:

"Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir; herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım" dedi. Hem, feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münâzara başladı. Evvelâ, o sersem, dedi:

"Padişah kimdir; tanımam?"

Sonra, arkadaşı ona cevaben, "Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer (Haşiye) gaibden gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun, hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel; en büyük fermanı sana okuyacağım."

O sersem döndü dedi:

"Haydi, padişah var; fakat benim cüzî istifadem ona ne zarar verebilir? Hazînesinden ne noksan eder? Hem, burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor."

Arkadaşı ona cevaben dedi:

"Yahu, şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem, sanâyi-i garîbe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur; dâimâ dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek; bu ahali başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada, herkes hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek" dedi. (Sözler, 10. Söz)

Haşiye: Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaibden gelir

Bediüzzaman Said Nursi

SÖZLÜK:

AHÂLİ : Halk.
AVÂM : Sıradan biri, fakir halk tabakası; okuyup yazması az olan; ilim ve irfânı az, basit yaşayışa sahip kimse.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
BEYÂNNÂME : Bildiri.
BİRÂDER : Kardeş.
DEHÂLET : Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
EVVELÂ : İlk önce.
FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
FRENGİ : Avrupa yazısı.
GAİB : Görünmeyen, gizli.
GASB : Başkasının malını rızâsı olmadan zorla almak.
HAŞİR : Toplanmak, birikmek; insanların öldükten sonra tekrar diriltilip bir yerde toplanmaları.
HEVES : Gelip geçici istek, arzu.
İLÂNNÂME : İlân yazısı; îlân vâsıtası.
İNAD : Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak
İRTİKÂB : Kötü bir iş yapma
İSTİHDÂM : Bir işte kullanmak için alıkoyma, çalıştırma, kullanma, hizmet ettirme.
KÂTİP : Yazan, yazıcı.
MÂLİK : Sahip olan, mülk sahibi; Allah
MANEVRA : Tatbikat, hareket kabiliyeti.
MEŞHER : Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.
MÎRÎ : Devlet malı, devlet hazinesine mensup.
MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
MUSANNA : Sanatlı bir şekilde yapılan.
MÜNÂZARA : Karşılıklı konuşma, tartışma.
NİHÂYET : Son.
SAFSATİYÂT : Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler
SANÂYİ-İ GARÎBE : Görenleri hayrette bırakan sanatlar.
SEFÂHET : Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük.
SİKKE : Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür.
ŞEDİD : Çok şiddetli, sıkı, sert.
ŞİMENDİFER : Demiryolu katarı, tren.
TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
TEBÂİYET : Uyma, tâbî olma, bağlanma.
TEBDİL : Değiştirme, yenileme.
TURRA : Mühür, padişah damgası, padişah imzası.
VÂZIH : Açık, âşikâr, besbelli.