Servet-Sermaye Üzerinden Alınan Vergiler
(1/1)
Sümeyye:
Servet-Sermaye Üzerinden Alınan Vergiler:

Kişilerin vergi ödeme gücü, şüphesiz mal ve servetleri ile öl­çülür. Mal ve servet kavramları, çok çeşitli manalara gelmekte­dir[150].

Çeşitli vergi sistemlerinde servet, patrimuan ve sermaye ver­gileri terimleri, birbirinden ayırd edilmeksizin kullanılmaktadır. Fakat iktisadî anlamda, bu terimler birbirinden ayrılır. Gerçek­ten, servet denilince, belirli bir anda, bir kişiye ait bütün menkul ve gayrimenkul malların iktisadî değer toplamı anlaşılır. Servete, her çeşit menkul ve gayrimenkul mallar, para ve alacaklar dahildir. Patrimuan (veya mamelek) ise, serveti, bir kişiye bağlayan hukukî ilişkidir. Böylece servet, iktisadî, patrimuan hukukî bir kavram olarak birbirinden şeklen ayrılır. Servet ile patrimuanın miktar­ları birbirine eşittir, fakat servet denilince, varsa borçlar dışarıda tutulur; oysa patrimuan denilince, varsa borçlar da kavrama girer.

Sermaye, bir iktisat terimi olup, servet ve patrimuandan, üre­timde kullanılmak için ayrılan kısımdır. Bu halde, sermaye, ser­vetin bir parçası olduğuna göre, ondan küçüktür. Sermayenin üre­tim işlerinde kullanılmasından meydana gelen değere, iktisat di­linde hasıla (verim veya randıman) adı verilir. Hasıla sermaye, sahibi bakımından değil, sermayenin bağlı olduğu işletme veya teşebbüs bakımından meydana gelen değerdir. Bir hasılanın, işletmede üretime katılan üretim faktörleri arasında, bunların üre­time katılmaları derecelerinde dağıtılmasında, bu faktörlerden her birisinin “gelir”i doğar. Buna göre, hasıladan emek faktörüne düşen paya ücret, sermayeye düşen paya faiz, müteşebbise düşen paya kazanç ve işletmede başkasına ait menkul ve gayrimenkul malların kiralık olarak kullanılmasından, bu malların sahibine ödenen paya, irat denir.

Şu halde mal, üretimde kullanılıyorsa “Sermaye” adını alır. Sahibine türlü gelir sağlayan ve üretimde kullanılmayan mallar da “Servet” kavramına girer. Sermaye, bir şahsın kendi teşebbüsünde kullandığı para ve menkul veya gayrimenkul mal­lara verilen bir isimdir. Bir kimsenin, başkasına 100.000 lira veya bir gayrimenkul vermiş olması halinde, bu değerler o kimse için sermaye değil, servettir. Buna karşılık, bu değerleri kendi teşebbüsünde kullanan borçlu için bunlar, servet değil, sermaye­dir[151].

İktisat ilminde, bir üretim unsuru olarak sermaye, tabiat ve emekten sonra üçüncü sırada yer alır. Bu unsurun, çeşitli ilim di­siplinlerinde, değişik tanımları ve anlamları vardır. Diğer taraf­tan, ekonomi ilminde de, sermaye unsurunun tam ve yeterli bir tanımı yapılamamıştır

Halk dilinde kullanılan sermaye ile çeşitli ilim dallarında yer alan sermaye arasında da anlam yönünden büyük farklar vardır. Genellikle halk dilinde sermaye, sahibine faiz, kira veya kâr şeklinde gelir sağlayan para veya her türlü varlık anlamına gelmektedir. Bu tanıma göre, para, tarla, maden ocağı, fabrika ve apartman gibi her çeşit gayrimenkul, hisse senedi, tahvil, bono, altın ve gümüş gibi her çeşit menkul kıymetler sermaye sayılmaktadır.

İşletme ekonomisinde sermaye, “Bir teşebbüse vaz ve tahsis edilmiş bulunan bütün kıymetlerin para ile ifadesidir” şeklinde tanımlanmaktadır.

Muhasebe ilminde ise, sermayenin, “Şirketlerde sermaye, hisse senetlerinin nominal değerlerini temsil eder; şahıs vasfını haiz işletmelerde ise, sermaye net aktife tekabül eder” şeklinde bir tanımı vardır.

Ekonomide çeşitli ekonomistler tarafından yapılan değişik tanımlara rağmen, sermayeyi, “Emek unsuruna yardımcı olan ve onun verimini yükselten üretilmiş ve üretime katılmış üretim vasıtaları” şeklinde tanımlamak genellikle benimsenmiştir.

Görüldüğü gibi, bu tanımda esas amaç, araçların “hem üre­tilmiş” olması, hem de “üretime tahsis edilmesi” keyfiyetidir. Bun­dan dolayıdır ki, makine, bina, ham ve yan mamul mal gibi üre­tilmiş ve üretime tahsis olunmuş her madde sermaye olmaktadır. Bu tanıma göre, toprağın da sermaye olarak kabul edilmesi gere­kir. Zaten, bazı ekonomistler, üretim amacıyla kullanılan toprağı sermaye olarak kabul ederler. Fakat bir kısım ekonomistler ise, toprağı, sermaye olarak kabul etmezler. Bunlara göre toprak, sınırlı ve belli olup çoğaltılması imkânsızdır. Bu sebeple de, toprağı ser­maye sayabilmek mümkün değildir.

Ekonomistler arasında sermaye olup olmadığı hususunda tartışma konusu olan diğer bir değer de paradır. Genellikle bütün ekonomistlere göre para, eğer kendisi bir üretim vasıtası olarak kullanılıyorsa, o takdirde sermaye anlamının kapsamına girmek­tedir. Meselâ kredi işlemlerine aracı olduğu için, bankacılıkta para, bir sermaye niteliğindedir. Eğer, para kendiliğinden bir üre­tim aracı olarak kullanılmıyorsa, bu takdirde paranın üretici bir özellik taşıyabilmesi ve dolayısıyla sermaye olabilmesi mümkün değildir. Bununla beraber, genel bir benimseyişe göre para, serma­yenin para ile ölçüldüğü ve paranın sahibine gelir sağladığı za­manımızda sermaye sayılmaktadır. [152]

Üretimde kullanılan mallar, yani sermaye üzerinden alındığı takdirde, her yıl alınan miktar kadar sermaye azalmış ve giderek bir süre sonra tükenmiş olacağı gerekçesiyle, vergi, genel­likle gelir üzerinden alınmakta, yani verginin konusu gelir ol­maktadır. Bununla birlikte bazan vergi, sermayeden de alınmaktadır.

Mevzuu servet olan vergilere Servet Vergileri denir. Vergi ödeme gücünün bir göstergesi olması bakımından, servetlerin de, çeşitli ülkelerde eskiden beri vergilendirme konusu oldukları görü­lür. Günümüzde, bu vergilerden elde edilen gelirlerin, bütün kamu gelirleri içindeki oranı düşük olmakla beraber, vergi adaleti, eko­nomik ve sosyal koşullar, başlıca vergi kaynakları olan gelir ve giderlerin yanında, bu kaynakların da vergilendirilmesini gerektirmektedir.

Servet vergisini, gerçek veya tüzel kişilere ait menkul ve gay­rimenkul malların -tamamını veya bir kısmını vergilendirerek-mülkiyet veya transferleri sebebiyle değerleri üzerinden alman vergiler olarak tanımlayabiliriz. Yurdumuzda, bina ve arazi vergi­leri (emlâk vergisi) ve motorlu taşıtlar vergisi, mülkiyet bakımından; veraset ve intikal vergisi, emlak alım vergisi ve taşıt alım vergisi de servet transferi bakımından alınan servet vergile­ridir. [153]                                   

Bu vergilerin belirgin niteliği, konusuna giren her çeşit mal­ların değerleri üzerinden veya sayısına göre hesaplanmasıdır.

Servet vergilerini doğuran olay, servetlerin gerek patrimuanda bulunması, gerekse başkalarına transfer edilmesi olay­larıdır. Buna göre, bir gayrimenkulden elde edilen kira veya faize verilen paranın getirdiği faiz, servet vergileri konusuna girmez. Bunun gibi, servetten ayrılan bir kısım değerin sermaye olarak kullanılması sonucunda elde edilen kazanç veya servetin bir kısmını, tüketim için kullanılması dolayısıyla yapılan gider de, servet vergilerinin konusu dışında kalır.

Servet vergileri, yapıları aynı olmakla beraber, ülkeden ül­keye, bazı isim değişiklikleri göstermektedir.

Servet vergileri, genellikle zaman, gaye ve matrah ve trans­fere göre çeşitlere ayrılır:

1) Zaman Bakımından: Servet vergileri, her şeyden önce de­vamlı (periyodik) servet vergileri ve geçici (arızî)   servet vergileri olmak üzere iki gruba ayrılır. Birinci grupta olanlar, belirli zaman aralarında yapılan servet değerlendirmelerine göre alınır. Geçici servet vergileri (veya olağanüstü servet vergileri) ise, genel olarak mülkiyetin değişmesi veya sosyal,  iktisadî ve malî amaçlar dolayısıyla alınır.

2) Gaye Bakımından:  Servet vergileriyle ya bunların irat­larından vergi alınması veya servetin bir kısmının vergi olarak alınması gayesi güdülür; Servetlerin iratlarından vergi alınması gayesiyle konulan vergilerin matrahı, servetin değeridir ve oran­ları küçüktür. Bunlara itibarî (nominal) servet vergileri veya şeklî servet vergileri denir. Buna karşılık, oranları yüksek tutarak, ser­vetlerin bir kısmını vergi olarak almak gayesini güden vergilere, gerçek servet vergileri denilmektedir. Veraset vergileri ikinci­lerin örneğidir.

3) Matrah Bakımından: Servet vergileri ya mükelleflerin bü­tün servetleri üzerinden, ya da servete dahil   malların bir kısmından alınırlar.  Buna göre, genel servet vergileri ve özel servet vergileri çeşitlen meydana gelir.

4) Transfer Bakımından: Servet vergileri, gerçek ve tüzel kişilerin patrimuanlarındaki menkul ve gayrimenkul   mal ve eşyadan,  mülkiyet vergisi olarak alınabildiği gibi veraset,  bağış veya alış -veriş işlemleri bakımından malların başkalarına devre­dilmesi dolayısıyla da alınabilir. Birinci halde vergiyi doğuran olay, malların mülkiyette bulunması, ikinci halde ise malların şu veya bu şekilde başkalarına devredilmesidir. İşte bu ölçüye göre servet vergileri, servetten alınan vergiler veya servet trans­ferinden alınan vergiler olmak üzere ikiye ayrılır.

Verginin servet veya gelirden alınması meselesi, özellikle 19. yy.'dan beri bazı tartışmalara yer vermiştir. Vergide adaletin daha iyi gerçekleşmesi bakımından verginin gelir üzerinden alınması, klasik iktisat düşüncelerine de uymaktaydı. Çünkü mülkiyet, bu devirlerde siyasi hayatın temeli olarak düşünüldüğü gibi, serma­yenin korunmasını sağlayacak olan tasarrufun da büyük fazileti olduğu kabul ediliyordu. Bu sebeple, servet veya sermaye vergileri­nin sermayeyi azaltacağı ve dolayısıyla üretimi baltalayacağı kuşkusu vardı. Bu hal özellikle vergi tekniği bakımından, gelir vergisi üzerindeki uygulama ve denemelerin daha fazla gelişmesini ve buna karşılık genellikle servet veya sermayenin be­lirlenmesi ve tespit edilmesi problemlerinin ikinci derecede kal­masını gerektirdi.

Servet ve sermaye üzerinden vergi alınmasını savunanlar (ki bunların çoğunluğunu sosyalistler oluşturur), bunun için çeşitli ge­rekçeler ileri sürerler:

1) Servet, sahiplerine iktisadî ve içtimaî çeşitli kuvvet ve yük­seklikler sağlar. Kazanç fırsatlarının onlar  açısından daha  bol olması, servetleri dolayısıyla duydukları haz bunlardandır. Ayrıca, onların toplumda etkili olmaları daha fazladır. Servet, yaşama se­viyesinin aynı kalmasını sağlar.

2) Servet vergileri, tüm servet unsurlarını içine alarak, her­kesi mükellef olmaya zorlar, hatta servetleri açısından hiç geliri olmayan ve dolayısıyla gelir vergisi mükellefi olmayanlar bile servet vergisi mükellefi olabilirler. Eldeki servet ister zîynet eşyası vb. malın tabiatı icabı; ister nakitler vb.'deki gibi sahiplerine gelir sağlamasın sonuç aynıdır.

3) Servet vergileri, bütün servet unsurlarını kapsamına aldığından, her dönümde tekrar eden vergilerle  tükenmeye yüz tutmamaları  için  âtıl   malların  üretime   tahsis   edilmesinde  zor­layıcı bir rol oynar. Oysa gelir vergisi, gelir getiren ve çalıştırılan malları kapsamına alır, iddihar edilen serveti konusu dışında bırakır,  öte yandan, sermaye ve servetin tespit edilmesi, gelirin tespit edilmesine göre daha kolay ve pratiktir; üstelik ziynet eşyası, arsalar,  sanat koleksiyonları, parklar gibi geliri olmayan, fakat ödeme gücü gösteren değerler de vergilendirilmiş olacaktır. Esasen bu mallar,  üretimde kullanılmadıkları için, verimsizdir,  vergile­mek suretiyle bu malların üretim alanına geçmeleri, yani zorlama ile verimli hale getirilmeleri sağlanır.

4)  Servet vergilerinin oranı ve miktarı, gelir vergisindekilere göre daha azdır. Servet vergisi, tam bir ödeme gücü ifade eden mal­lar üzerine konulacağından, adalete uygundur. Öte yandan bu ver­gilerin oranlarının,  servetlerinin bir kısmını alacak şekilde yük­sek tutulması halinde servetlerin aynı seviyeye getirilmesi gibi sosyal bir gayenin gerçekleşmesine yardım edilmiş olur. Geniş matrahlara dayandıkları için, servet vergilerinin,  büyük gelir sağlayacakları da ileri sürülmektedir.

5) İsminden de anlaşılacağı üzere, servet vergileri, yalnızca geçimini sağlayan ve servet sahibi olmayan kişileri mükellefiyet kapsamına almaz. Yalnızca servet veya sahiplerinden,  yani zen­ginlerden vergi alınacağı için,  siyasî bir gaye de gerçekleşme yo­luna girecektir; en önemli nokta da, servet sayılmadığı için emek­ten vergi  almmamasıdır.

6) Sermaye veya servetin, sahiplerine hastalık, iktisadî teh­like, işsizlik gibi hallerde bir güvenlik sağladığı açıktır. Kaldı ki servet, potansiyel bir kaynaktır ve sahibinin  gelecek  zamanları için devamlılık gösterir.  Özetle, vergi adaleti bakımından, servet vergileri en iyi bir temel olarak gözükmektedir; verginin servetten alınması gerekir.

Servet üzerine vergi konulmasını savunanlara karşı, çoğunluğu kapitalist iktisadın savunucusu olanlar da, servet üze­rine vergi konulmasının sakıncalı olduğu görüşündedirler:

1) Servet üzerine vergi konulması, çoğunlukla iddihar ve üre­tim isteğini kırarak hoşa gitmeyen sonuçlar  doğurur.  Gayrimenkuller ve fabrikalar gibi sabit sermayenin vergi konusu olması çok sakıncalıdır.

2) Vergi konusu servet-sermayenin tespiti hayli güçtür. Önce­likle, sermayenin tanımı ve tabiatı daima   tartışmalıdır. Bu düşüncelere göre, sermaye veya servetlerin tespit edilmesi, gelire göre daha kolay değildir;  vergi tekniği bakımından  bir  menkul veya gayrimenkul malın değeri, onun iradına göre bulunur.

3) Servet vergileri, serveti azaltacağı için, üretimi baltalar ve dolayısıyla gelecekteki kaynakları azaltır.   Sermaye üzerine her dönem vergi konması, sonuçta önemli bir gelir kaynağını tüken­meye götürür. Gelirin aksine, sermaye, yıllık olarak yenilenebilme yeteneği taşımaz. Bu sakıncaları dolayısıyla, sermayeye vergi yüklemek suretiyle gelirler azalacağından,  devletin vergi gelirlerinde de bir azalma görülecektir.

4) Öte yandan, yalnız serveti vergilemekle, servete dayanma­yan ve millî gelirin pek büyük bir kısmını oluşturan emek gelir­leri, vergi dışı kalacaktır; bu hal, vergi adaletine uymaz. Oysa ge­lir, vergi ödeme gücünü en iyi şekilde belirtir; gelir devamdı bir kaynaktır.

Görülüyor ki, sermaye ve servet üzerinden vergi alınması, kapitalist anlayışta, vergi bakımından adaletsizlik veya eşitsizlikler yaratmaktadır.  Bu bakımdan, servetin vergilenmesini zamanımız adalet düşüncesine pek uygun düşmemektedir. Fakat devletlerin büyük gelir ihtiyaçları karşısında gelir vergisi oran­larının çok artmış olması, onları servetlerinden de vergi almak yoluna götürmektedir. Öte yandan, servet vergileri, gelir vergileri­nin denetimi bakımından da bir araç olarak kullanılabilir. Ger­çekten, büyük servet sahiplerinin, gelirlerinin de fazla olması ge­rekir. Bunun tersine bir gelir beyanı, vergi idarelerinin kuşkusunu çekeceğinden, mükelleflerin dikkatli olmasını ve gerçek gelir be­yanında bulunmalarını sağlayabilir. Kaldı ki gelir vergileri de bazı sakıncalara yer vermektedir. Bu yüzden, bazı vergi sistemle­rinde hem gelir, hem de servet vergileri yer almıştır.

Bazı maliye uzmanları, servet-sermaye üzerine vergi ko­nulduğunda aşağıdaki esasların göz önünde tutulmasını öğütlemektedirler:

1) Bu vergi, oranı yüksek tutularak sermayenin büyük bir bö­lümünü tüketmemeli, aksine makul bir oranı  olmalıdır. Meselâ, yalnızca sermayeden doğan gelir vergiye konu olur, bizzat sermaye olmayabilir.

2) Vergi sistemi tek kaynaklı değil, çok kaynaklı olmalıdır. Bu anlamda, servet yanında, özellikle gelirler verginin kaynağını oluşturmalıdır.

3) Serveti belli bir rakamdan az olan servet sahipleri ile geli­rini yalnızca servetinden sağlayanın belli bir rakamdan az olan geliri vergiden muaf tutulmalıdır.

Servet üzerine zekât koymakla İslâm-sosyalistler vb. servet üzerine vergi konulmasını, hatta daha da ileri giderek verginin yalnızca servet-sermaye üzerinden alınmasını savunanları tarihen geçmiştir.

Servet-sermaye üzerinden alınan vergilerin zekâtla karşılaştırılması halinde, onun bu vergilerin zayıf taraflarını değil, iyi taraflarını ve öğütlenen esaslarını bünyesinde barındırdığını görmek güç değildir:

1) Zekât, her çeşit sermaye üzerine konulmamıştır. O, yalnızca artan ve gelir sağlayan servet üzerine konmuştur. Yerinde belirtildiği üzere, malda yalnızca fiilen artıcılık değil, potansiyel artıcılık da önemlidir. [154] Zekâtta nema, zekâtın artan ve fazlalık maldan alınması için şart koşulmuştur. Böylelikle, asıl kısım, ze­kâttan muaf tutulmuş olacaktır. Bu yüzdendir ki, -iddihar edilme­yen, israf derecesinde olmayan- kadının kullandığı mubah zînet eşyası, şahsî ikamet için kullanılan meskenler,  şahsî ihtiyaçlar için kullanılan elbiseler, ev eşyaları, binekler ve araçlar, silah, meslek âletleri, ilmi kitaplar zekâttan muaf tutulmuştur. Halbuki, emlâk vergilerinde oturulan ev, hatta bazı ülkelerde bütün menkul servet ve -ev eşyası bile olsa- artabilen mallar verginin kapsamı içindedir.

2) İslâm zekât sistemi, zekâtı, gayrimenkuller ve fabrikalar gibi sabit sermayenin bizzat kendisine yükleme mistir. Zekât, mütedavil sermayeden alınır.  Sabit sermayenin ise, yalnızca geliri ze­kâta tâbi olur. Böylece zekât, sahiplerinin üretim isteklerini sekteye uğratmaz, gelirlerini harcamaya zorlamaz ve yatırımı teşvik eder.

3) Zekât, az veya çok bütün sermaye için farz kılınmamıştır. Zekâtın farz olması için, “nisab” denen bir zenginlik ölçüsü esas alınmıştır. Bu miktar, nakit ve ticarî servet için 85 gr. altın olarak takdir edilmiştir. Aslî  ihtiyaçlardan  sonra  ve  bir  kamerî  yıllık süre geçince nisaba malik olanlar, zekât mükellefi olurlar.

4) Zekât sisteminde, sermaye zekâtının oranı yüksek tutul­mamıştır. Gerçekten, onun oranı, % 2.5 gibi çok makul ölçüdedir.

Zekâtta asl olan, serveti değil, onun artan ve gelir kısmını ze­kâta tâbi tutmaktır. Zaten zekâtın farz olması için şart koşulan bir yıllık süre, artış ve kazanç sağlanması için söz konusudur.



[150] İslam hukukunda mal kavramı için bkz Karaman, Mukayeseli Ulam Hukuku, cin, s. 12-23. Yavuz, İZM s 177-180; Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, s. 102-107; Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, s. 329-339.

[151] Erginay, Vergi Hukuku, s. 178-179; Erginay, Kamu Maliyesi, 77, 89; Nadaroğlu, age, s. 346-355.

[152] Zeytinoğlu, Erol, Genel Ekonomi, (İstanbul 1976), s. 55, 56-57.

[153] Erginay, Vergi Hukuku, s. 238; Erginay, Kamu Maliyeni, s. 89-101. İslâm'da servet transferi dolayısıyla alınabilen servet vergilerinden veraset ve intikal vergisi için bkz. Ahmed, İslâm İktisadı, s. 161-162.

[154] Bkz. aşağıda 25.4.2.
Navigasyon
Mesajlar
TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc