Peygamberimiz´in Amcası Ebu Talib İle Şam'a Seferi Ve Bu Sırada Vukua Gelen Bazı

(1/1)

Sümeyye:
Peygamberimiz´in Amcası Ebu Talib İle Şam'a Seferi Ve Bu Sırada Vukua Gelen Bazı Alametler


Beyhaki îbn-i îshak´tan şöyle nakleder: Peygamberimizin dedesi vefat ettikten sonra kendisini amcası Ebû Tâlib himayesine almıştı. Kureyş´ten bir kafile ticaret için Şam´a çıkarken bu kafileye Ebû Tâlib de katılmıştı. Yanında Peygamberimiz de vardı. Kafile yoluna devam edip Busrâ denilen yere vardıkları zaman yük indirip istirahate çekildi. Burada Bâhirâ adında bir rahip vardı. Kendisi hıristiyanlarm en bayük alimi idi. Veraset yoluyla elde ettiklerini iddia ettikleri ilmin tamamına sahib bulunuyordu. Kureyş kafilesi bu sefer daha kalabalık idi. Daha önce kendileriyle ilgilenmeyen râhib Bahirâ, bu sefer onlar için yemek hazırlatıp kendilerini yemeğe çağırdı. Küçük büyük hür veya köle herkesin gelmesini de tenbihlemişti. Herkes geldi, fakat Peygamberimiz genç olduğu için eşyanın ve develerin başında bekçi kaldı.

Kureyş, Bahirâ´nın böyle bir ziyafet vermesini, gördüğü bir şeye yoruyordu. Şöyleki: O, kendisine mahsus yerde ibâdet ederken Kureyş kafilesinin gelişini görmüş, kafile gelirken içlerinden birinin üzerinde bir bulutun birlikte seyrettiğini farketmiş. Kafile gelip bir ağacın altına yerleştiği zaman ağacın dallarının, güneşte kalan Peygamberimiz´in üzerine doğru meylederek O´nu gölgelendirdiğini de fiarketmiş. Bu sebeble kendilerine fazla iltifat gösterip işin aslını iyice öğrenmek istemişti. Buna vesile olması için de büyük bir ziyafet verdi. Kureyş, ziyafet yerine geldiği zaman, Bahirâ´ya hitaben: "Biz buraya çok uğrardık. Böylesine bir iltifatı daha Önce görmedik" dediler. Bahirâ da şu karşılığı verdi: "Doğru söylersiniz. Fakat sizler misafirsiniz.

Hepinizin yiyeceği bir yemekle sizlere ikramda bulunmak istedim."

Ayrıca Bahirâ Peygamberimizin gelmemiş olduğunun farkına vararak: "Ey kavim! Ben sizlerin hepsinin gelmesini istemiştim, fakat içinizden gelmeyen de var!" dedi. Kureyş: ´´O gençtir, ağacın altında eşyalarımızın başında kaldı" dediler. Bahirâ: "Olmaz mutlaka onu da getiriniz" diye İsrar etti. Kureyş´ten biri de: "Gerçekten Ebû Tâlib´in yeğenini bu ziyafetten mahrum etmemiz, bize lâyık değildir" diyerek gitti ve Peygamberimiz´in koluna girerek kendisini getirdi. Peygamberi miz geldikten sonra Bahirâ hep kendisini dikkatle süzüp gözden geçiriyordu. Her şeyi daha önceden okuyup bildiği gibi buluyordu. Kureyş yemeği yedikten sonra dağıldı. Bahirâ Peygamberimiz´e hitaben: "Ey genç, Lât ve Uzza adındaki putlar hakkı için sana soracaklarıma cevap ver!" dedi. Peygamberimiz ise: "Ben hiçbir zaman Lât ve Uzza adına birşey yapmam! Benim en çok kızdığım şeyler putlardır!" cevabını verdi. Bahirâ´nm öyle söylemesi, Peygamberimiz´in kavminin öyle yemin ettiklerini daha önce işitmiş olmasmdandı. Peygamberimiz´den bu cevabı alınca: "Ey Muhammed, ALLAH adına, sana soracaklarıma cevap ver!" dedi. Peygamberimiz de: "Madem ki ALLAH adına soruyorsun, sen sor, ben de cevaplarını vereyim" dedi. Bunun üzerine Bahirâ, Peygamberimiz´in şahsi ahvâline, işlerine ve uykusuna varıncaya kadar pek çok şeyi sordu. Peygamberimiz de hepsinin cevabını verdi. Aldığı bütün cevablar, o hususlardaki bilgisine uygun oluyordu. Sonra Peygamberimiz´in arkasına bakıp iki omuzu arasındaki nübüvvet mührünü gördü. Sonra amcası Ebû Tâlib´e dönerek: "Bu genç senin neyin oluyor?" diye sordu. O da: "Oğlum" dedi. Bahirâ: "Bu, senin oğlun olamaz! Bunun babası yaşıyor olmamalıdır" dedi. Ebû Tâlib: "O, benim kardeşimin oğludur ve âdetimiz gereği ben O´na oğlum derim" dedi. Bahirâ: "Babasına ne oldu?" diye sordu. O da: "Öldü, o sırada anası bu gence hamile idi" dedi. Bahirâ: "Doğru söyledin" dedi ve ilave etti: "Sen hemen bu genci al ve memleketine götür! Bilhassa yahudilerden O´nu iyi sakla. ALLAH´a yemin ederim ki, eğer yahudiler onu görecek olsalar ve tanısalar, muhakkak ona büyük kötülük ederler, onu öldürürler. Zira senin kardeşinin oğlu olan bu zât için, çok büyük şeyler olacaktır."

Bunun üzerine Ebû Tâlib, ticaret işlerini derhal bitirip büyük bir acelecilik ile yeğenini alarak, Mekke´nin yolunu tuttu."

Derler ve iddia ederler ki, Ehl-i Kitap´tan olan Zübeyr, Temmâm  Dıni, Peygamberimizi görmüşler, ondaki bazı alametleri fark etmeler ve O´na kötülük yapmak istemişler. Fakat Râhib Bahirâ, kendilerini bu hususta teskin etmiş, ALLAH´ın irade ve takdirinin önüne geçilemiyeceği hususunda onları ikna etmiştir. Onlar da onu bu hususta tastik etmişler, Peygamberimiz´e kötülük yapma isteğinden vazgeçmiş ler ve dönüp gitmişlerdir. Bunu böylece konuşan halk, yine Ebû Tâlib´in aşağıdaki beyitleri de bu vesile ile söylemiş olduğunu konuşmakta ve

iddia etmektedirler: Ebû Talib´in söylediği beyitler şu mealde idi:

"Gönüllerin gamını gideren sözleri Muhammed´den işittiler de dönüp gittiler. Ferd veya toplu olarak söylenen şeylere dâir haberleri işittiler. Halbuki Zübeyr, Temmâm ve Diris, O´na kötülük kurmuşlardı. Önce inanmamışlardı amma, Bahirâ bu hususta kendilerini ikna etti de O´na kötülükten el çektiler, çekip gittiler. Diğer bazı rahiplerin yaptıkları gibi. Fakat Bahirâ bu hususta gerçekten çok yoruldu, mücadeleler edip ter döktü. ALLAH için nice güzel nasihatler verdi: "Bunun böyle olacağı bütün kitaplarda dahi her renk mürekkeble yazılıp anlatılmış değil midir?" diyerek ne diller döktü." [51]

Vâkıdî´nin şeyhlerinden nakli de bu mealdedir. Ancak onun rivayetinde ayrıca şöyle denilmektedir: "Bahirâ O´nun gözlerinin kızarıklığına da dikkatle baktı ve bunun geçici olup olmadığını sordu. Kendisine: "Gözlerimdeki kızarıklık hiç geçmez" denildi. Uykusunun nasıl olduğunu sordu. Peygamberimiz de: "Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz!" dedi. Neticede Bahirâ: "Biz bu nitelikleri okuduğumuz kitaplarda böyle bulmuştuk. Ve bizlerden bu hususta söz de alınmıştır" dedi. Bunun üzerine Ebû Tâlib: "Sizlerden kim söz almıştır?" diye sordu. Bahirâ da cevabında: "Zamanı gelince bunu böylece açıklamamız için ALLAH bizlerden söz almıştır. Buna dair ayetini, Peygamberimiz Meryem oğlu İsa´ya indirdiği kitapta göndermiştir" diye konuşmuştur.

îbn-i Sa´d´m Dâvûd bin Husayn tarikından çıkardığı haberde ise, Peygamberimiz´in o sırada yaşının on iki olduğu bildirilmektedir. Ayrıca Ebû Nuaym´in de Ali´den bir rivayeti var. Buradaki fark ise şöyle: "Peygamberimiz, Râhib Bahirâ´nın manastırına girdiği zaman, manastırın her tarafı nura buyandı. Bunun üzerine Bahirâ: "Bu genç, ALLAH´ın araplardan bütün insanlara peygamber olarak göndereceği zattır" demekten kendisini alamadı." [52]

Şimdi de yine îbn-i Sa´d´ın ve îbn-i Asakir´in Muhammed bin Akilin oğlu Abdullah´tan sevkettikleri bir rivayeti görelim. O demiştir ki: "Ebû Tâlib Şam´a sefere çıktığı zaman yanında yeğeni Muhammed´i de götürdü. Bir manastırda yaşamakta olan rahibin yanma indiler.

Râhib, Ebû Tâlib´e: "Bu genç neyin oluyor?" diye sordu. O da: "Oğlum" dedi. Râhib: "Bunun babası hayatta olmaması lazım" dedi. Ebû Tâlib: "Niçin?" diye sordu. Râhib: "Çünkü bu genç peygamber olacaktır" dedi. Ebû Tâlib: "Peygamber ne demektir?" dedi. Râhib de: "Peygamber vahiy yoluyla ALLAH´ın emir ve isteklerini kendisine bildirdiği ve bunları insanlara bildirmesi için mükellef kıldığı kimse" demektir cevabını verdi. Ebû Tâlib bunu yine anlayamadı ve: "ALLAH, bu senin dediğinden yücedir" demekten kendisini alamadı. Râhib son olarak: "Bu genci, özellikle yahudilerin şerrinden sakın!" tenbihinde bulundu.

Ebû Tâlib oradan ayrılıp yoluna devam etti. îleride yine bir rahibin yanında konakladı. O da benzeri soruları sordu ve benzeri cevapları aldı. Sonunda dedi ki: "Ey Ebû Tâlib, bu gencin siması peygamber simasıdır, gözleri de bir peygamber gözüdür." Ebû Tâlib, şaşkınlık içinde: "Sübhânellah! ALLAH, senin bu dediğinden uzaktır!" demekten kendisini alamadı. Yeğeni Muhammed´e dönerek: "Oğlum Muhammed, görüyor musun, adamlar neler de söylüyorlar?" dedi. Peygamberimiz de: "Amcacığım, ALLAH nelere kadir değildir ki? Sakın ALLAH´ın kudretini inkâr etme!" karşılığını verdi.

îbn-i Sa´d´ın çıkardığı diğer bir haberde ise, rahibin: "Bu genci, özellikle yahudilerden sakın! Çünkü onlar araplardan âhir zaman peygamberinin gönderilmiş olmasını çekemezler. Onlar O´nu, kendilerinden beklemektedirler" dediği belirtilmektedir. [53]


[51] Yâni onlar, her ne kadar onu öldürmeyi istedilerse de, ALLAH bunun böyle olmasını istemediği için, onlar istediklerini yerine getiremediler, böylece ALLAH O´nu, onların şer ve kötülüğünden korumuş oldu, demek istiyor

[52] Peygamber Bendımız´ın nurundan bahsederken, bunu hissi ve maddi bir nûr olarak anlamak ve anlatmak, doğru olmasa gerekir. Görmez misiniz ki, Aışe validemiz, geceleyin ö´nu aramaya çıktığı zaman, ortalık iyice karanlık olduğundan mescidde el yordamı ile arıyorken, nihayet eli Peygamberimizin ayağına dokunuverdi. Halbuki kendisi peygamberimizi göremiyordu. Kıssacıların anlattığı şekilde ve manada olsaydı, orasını Efendimizin nuru iyice ışıklandırmış olacaktı. Aişe validemizin bu arayışı ise, sıhhatli senetlerle rivayet edilmiş olup sahihtir. O halde Peygamberimiz´e ait olan o büyük ve eşsiz nuru, O´nun getirdiği hidayet ve hakikatin nuru olarak anlamamız lazımdır

[53] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/149-152.

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc