ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Tasavvuf Eserleri > Kutul Kulub > Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi  (Okunma Sayısı 1345 defa)
09 Ocak 2010, 15:46:50
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 09 Ocak 2010, 15:46:50 »



Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi, Açlığın Fazileti Ve Selef´in Beslenmede İzlediği Yol
Azık olarak niteleyebileceğimiz günlük öğün yemeklerine baktığı­mızda, Selef-i Salih´ten bir kısmının bedeni tamamen yorgun düşü­recek kadar az yediklerini görmekteyiz. Onları izlemek isteyen mü-rid, her öğünde bir çöreğin yedide birinin çeyreği kadar az bir mik­tar yemekle yetinir. Bu şekilde perhiz yapan biri, tam çöreği bir ay­da yemiş olur. Midesini buna alıştıran mürid, bu eksiltmeden dola­yı hiçbir zarar görmez. Sadece midesinin üçte birini dolduracak ka­dar yemiş olur. Bu, mutad yemeğin üçte biridir. Müridlerin izleme­leri gereken yol da budur.

Alimler arasında, öğünde yenen yemeğin miktarını aynen mu­hafaza edip öğünler arasındaki süreyi uzatanlar da olmuştur. Bun­lar, yemeğin miktarını eksiltmez, ancak öğünler arasındaki süreyi her defasında biraz daha uzun tutarlar. Bu uzatma, bedenin ta­hammül gücünün yettiği süreye kadar gider. Bunda asıl olan, bede­nin farzları eda etme gücünü yitirmemesi ve akli fonksiyonlarda zayıflamaya yol açılmamasıdır.

Bu yolu izlemek isteyen müridler, iftar yemeklerini gecenin ye­dide birinin yansına kadar uzatırlar. Sonuçta her yarım ayda bir geceyi aç geçirmiş gibi olurlar. Bu, gecenin yedide biri, onda biri ve onbeşte biri kadar uzatılabilir. Perhizde böyle bir yol seçenler, sü­reyi her gün daha da uzatarak yemeği eksiltmekten kurtulmuş olurlar. Öğünler arasındaki sürenin düzenli olarak artması, beden üzerinde olumsuz etkide bulunmaz. Ne farzları eda etmede bir güç­lük, ne de akli bir zaafîyet sözkonusu olur.

Her halükârda perhizde güzel bir irade, samimi bir kararlılık ve sağlam bir niyete sahip olunmalıdır. Bu durumda perhiz yapan kula yardım edilecektir. Perhizde böylesine samimi olan kul, onda devam­lı olacak ve her öğün aldığı gıdayı biraz daha eksiltecektir. Yemeğini azaltmak için özel bir çaba sarfetmesi de gerekmeyecektir. Çünkü is­tikrarlı ve kararlı olduğu zaman, midesi giderek daralacak ve açlığı arttıkça yemeği de azalacaktır. Bu süreç, açlığa dayanmada ulaşaca­ğı son noktaya kadar böyle sürüp gidecektir. Hadislerle övülen açlık halinin faziletine ulaşmak için, mideyi küçültmek şarttır.

Halk içinde kimileri, açlığın ilk derecesinin ertesi günün aynı vaktine kadar yemek yememek olduğunu söylemişlerdir. Bu, yirmi dört saat aç kalmak anlamına gelir. Açlığın en üst derecesi ise, yet­miş iki saat yemek yemeden durmaktır.

Açlığın zamana bağlı tasnifi yukarıda olduğu gibidir. Öğünde yenilen yemeğe göre ise şöyledir: Açlığın sının, nefsin katıklı ekme­ği çekmemesidir. Nefs, katıklı ekmeği katıksızla birlikte çektiği za­man kişinin açlığına hükmedilir. Bu da açlığın ilk seviyesidir. Bir başkası ise şöyle demiştir: Açlık noktası, canın ekmek çekmesi ve katıklı katıksız arasında tercih yapmamasıdır. Can belli bir ekme­ği çektiğinde o kimsenin açlığına hükmedilmez. Çünkü ekmeği seç­me arzusunu henüz muhafaza etmektedir.

Kişi, herhangi bir yiyecek arasında tercihte bulunamayacak de­receye geldiğinde, bu da açlığın en üst sınırını teşkil eder. Bu nok­ta, Allah Teala´nın beden için gerekli kıldığı gıdaya zaruret derece­sinde ihtiyaç duyma noktasıdır. Bu, kul için üçten beşe oradan ye­di güne kadar olan açlık sınırlarının en üst noktasını oluşturur. Aç­lığın bu seviyesindeki kulun hali, yaşayabileceği kadarıyla yetinme ve azığın zaruri olanıyla iktifa etmedir. Bu da ona ibadetleri yerine getirmesini sağlayacak gücü kazandırmaya yetecektir. Bu hal, ge­nel olarak sıddıklar zümresinin halidir.

Sıddıklar zümresine mensup bir zat şöyle demiştir:
Açlığın ölçü­sü şudur ki, kul tükürdüğü zaman tükrüğüne sinek dahi konmaz. Bu, midesinin boş olduğunu gösterir. Bu zatın tükrüğü ölçü olarak takdim etmesinin sebebi, besleyici ve yağlı maddelerden hali olan bir tükrük, sudan farksız olacaktır. Bu tür maddelere konma isti-dadıyla yaratılmış olan sineklerin, tükrüğe konmayışları onun her türlü besleyici değerden arınmış olduğunun kanıtıdır. Açlığın bu derecesindeki kulun tükrüğü, her türlü tattan uzak, mücerred su gibi olacaktır.

Öğün yemeklerini kaçırmamak, türlü lezzetler denemek ve do­yacak şekilde yemek yemeye gelince, alimler bunu mekruh gör­müşlerdir. Bu tarz bir yemek kültürüne sahip olanlar, ulema nez-dinde hayvanlarla bir tutulmuşlardır.

Karnı şişinceye kadar tıka basa yemek ise, ulema nezdinde nsk ve günahkârlık olarak değerlendirilmiştir.

Ariflerden bir zat bize şöyle bir hadise anlatmıştı: Ebu Bek-ran´a, ´Oğlun dün karnı şişinceye kadar yemek yedi, ne dersiniz?´ denildiğinde şöyle demişti: O haliyle ölse, onun cenaze namazını kılmam!

Farz ve nafile oruçlara gelince, alimler bunu yukarıda anlatılan ´açlık´ île kasdedilen hal olarak görmemişlerdir. Çünkü açlıkta nef­sin susturulması ve beşeri tabiatın bastırılması sözkonusudur. Oruç ise, bedenin alışabileceği türden bir ibadettir. Oruç tutan kimse, if­tarla birlikte beşeri tabiatının gücüne tekrar kavuşmaktadır.

Oruç tutan, iftarını türlü arzu ve lezzetlerle açar ve tıka basa yerse, tuttuğu oruç beşeri tabiatını güçlendirmekten ve nefsini da­ha da azdırmaktan öte gitmeyecektir. Böyle biri arzularının etkisi altına girerek ibadetleri ifada da gevşeklik ve rehavete kapılacak­tır. Giderek daha üşengeç ve tembel bir mizaca sahip olacaktır. Bel­ki beşeri tabiatı olmadık şekilde kuvvet kazanacak, nefsi de onun üzerinde görülmemiş bir hakimiyet kuracaktır.

Oruçlu, gündüzleri daha önceki adet ve alışkanlıkları aynen sürdürür, ehli dünyaya yakışan bir hal üzere devam eder ve arzu­larının peşinden oraya buraya giderse, kendine göre dış görüntüsü itibarıyla ahiret sebeplerden biri olan oruca sarılmış gözükse de, iç dünyası tamamen dünyaya hasrolmuştur. Bunun temel sebebi, il­minin yetersizliğidir.

Oruç esnasında yemeği azaltmak ve azık olarak yeteni kadarıy­la iktifa etmek, böyle birinin kalbi için daha güzel, amelinin sürek­liliği için de daha uygundur. Bu şekilde tutacağı oruç, yukarıda an­lattığımız oruca göre, ahireti bakımından da daha tatminkâr ola­caktır. Üstte anlattığımız oruç, müsrif ehli dünyanın orucudur. Onu, zühd sahibi ahiret ehlinin orucu olarak nitelemeye imkan yoktur. Yemeği azaltmak, mideyi küçültmek, arzu ve şehvetleri ter-ketmek ve şüpheli hususlardan uzak durmak gibi çabalarla nefsin kararlılığı kırılıp beşeri tabiatı sindirilerek adet ve alışkanlıklar zaafa uğratılabilir. Böyle yapıldığı takdirde ahiret iradesi güç ka­zanacak, müridin çaba ve uğraşı ahirete yönelecek ve kalbindeki dünya tadı çıkıp gidecektir.

Aç kalmak, mideyi küçültmek ve nefsani lezzetleri terketmek gibi uğraşlar, kulun zahidler arasında sayılmasına katkıda buluna­caktır.

Üsame b. Zeyd (ra) ve Ebu Yezid et-TaviTden (ra) şöyle bir ha­dis rivayet edilmiştir:

"Kıyamet günü insanların Allah Teala´ya en yakın olanları, dünyada açlık, susuzluk ve hüzünleri uzun süreli olan, derin bilgi sahibi müttakilerdir. Görüldükleri zaman tanınmaz, kayboldukla­rında aranmazlar. Ama arzın bütün parçalan onları tanırken se­manın melekleri de onları Övgüyle anarlar. İnsanlar dünya ile ni-metlenirken, onlar Allah Teala´nm taatiyle nimetlenirler. İnsanlar yatakları yayarken onlar alınlarını ve dizlerini yayarlar. İnsanlar peygamberlerin davranış ve ahlaklarını yitirirken onlar bunu çok iyi korurlar. Onların kaybı arzı ağlatır. Onlardan birinin bulunma­dığı belde, Allah Teala´nın gazabına maruz kalır. Onlar leşin üzeri­ne üşüşen köpekler gibi dünyanın üzerine üşüşenlerden değillerdir. Yedikleri kuru, giydikleri yamalıdır. Saçları dağınık, üst başları toz içindedir.

Görenler, onlarda bir hastalık olduğunu sanırlar. Kendi kendi­lerine ´Bunların kafaları karışmış, akıllarını yitirmişler* derler. Halbuki kalp gözüyle bakanlar, dünyanın onları terketmiş olduğu­nu görürler. Ehli dünya gözünde akılsız kimselerdir. Halbuki onlar, diğer insanların akıllarını yitirdikleri hususları akledenlerdir. Ahi-rette de onlar için izzet ve itibar vardır.

Ey Üsame! Herhangi bir beldede onları gördüğün zaman bil ki onlar o beldenin sigortasıdırlar. Allah Teala onların bulunduğu bir kavme azap etmez. Onların bulunduğu toprak rahmetlidir. Cebbar Teala da oradakilerden Razı´dır. Onları dost edin. Umulur ki onlar sayesinde sen de kurtuluşa erersin. Ölümün sana ulaştığı anda aç ve susuz olmayı başarabilirsen çok değerli derecelere nail olabilir, peygamberlerle birlikte bulunabilirsin. Ruhunun gelişi, melekler için sevinç kaynağı olur. Allah Teala da sana salat ve selam eder".

Uzun süre aç kalma haliyle bilinen bir çok alim vardır. Bunlar­dan kimisi onbeş, kimisi yirmi gün, kimisi de bir ay aç durabilmek­teydi. Örnek olarak İbni Amr el-Avefi, Abdurrahman b. İbrahim, İbrahim et-Temimi, Haccac b. Karaflsa, Hafs b. el-Abid el-Masısi, Müslim b. Sa´d, Züheyr ei-Bena´i, Süleyman el-Hawas, Sehl b. Ab­dullah ve İbrahim el-Havvas´ı zikredebiliriz.

Ebu Bekir-i Siddık (ra) altı gün aç durabilirdi. Abdullah b. Zü~ beyr (ra) ise yedi gün aç kalabilirdi. îbni Abbas´ın (ra) arkadaşı Ebu´l-Cevza´ da yedi gün aç duranlardandı.

Rivayete göre Süfyan-ı Sevri (ra) ve İbrahim Edhem (ra) üçerli günler halinde aç dururlardı. Biz de dokuzar ve beşer günlük süre­lerle aç duranlara şahit olduk. Ancak çoğunluk üçer günlük dönem­lerde aç kalmayı tercih ederdi.

Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Kırk gün kesintisiz aç kalma­yı başaran kimseye melekûttan bir kudret verilir. Aynı alimin şoy-j le dediği de nakledilir: Kul, gaybi melekûttan bir kudrete muttali olmadıkça zühdün hakikatine ermiş sayılmaz.

Başka bir zat ise şöyle demiştir:
Ku...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi
« Posted on: 23 Ağustos 2019, 05:49:37 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi rüya tabiri,Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi mekke canlı, Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi kabe canlı yayın, Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi Üç boyutlu kuran oku Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi kuran ı kerim, Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi peygamber kıssaları,Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhizi ilitam ders soruları, Azıkların Arttırılıp Eksiltilmesi Suretiyle Düzenlenmesi Müridlerin Perhiziönlisans arapça,
Logged
09 Ocak 2010, 15:54:23
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #1 : 09 Ocak 2010, 15:54:23 »

Müridlerin Perhizi, Açlığın Fazileti Ve Selef´in Beslenmede İzlediği Yol



Ebu Zer (ra) yadırgayarak baktığı değişiklikler hakkında konuşur­ken şöyle demiştir: Hurmanızı da arpayla değiştirdiniz! Eskiden elek yoktu. Elenmiş undan ekmek pişirdiniz. Bir öğünde iki tür ye­mek yer oldunuz! Yemek çeşitleriniz alabildiğince çoğaldı. Bir elbi­seyle gidip öbürüyle gelir oldunuz! Allah Resulü (sav) zamanında insanlar böyle değildi.

Ebu Zer (ra) şöyle demiştir
: Cuma günleri azığım bir ölçek (=2. 917 kg) arpadır. O´nun huzuruna çıkıncaya kadar da bunu arttıra­cak değilim. Çünkü Allah Resulü (sav) şöyle derdi: "Bana en sevim­li geleniniz ve Kıyamet günü bana en yakın oturacak olanınız, bı­raktığım hal üzere ölümü kucaklayandır [31]

Sahabemden bir topluluğun azığı da her cuma aldıkları bir ölçek buğdaydı. Hurma yediklerinde ise, bir buçuk ölçekle yetinirlerdi. Suffe Ashabı´nın yemeği, her gün iki hurmadan ibaretti.

Hasan (ra) şöyle derdi:
Mümin ceylana benzer. Bir avuç hurma, bir tutam kavut ve bir yudum su ona yeter. Münafik ise vahşi hay­van gibidir. Parçalar da parçalar, yutar da yutar. Ne komşusu için açlığa tahammül eder, ne de kardeşine lütufta bulunur. Siz karşı­lıksız iyiliklerinizi önüne koyun. Ebu Yezid el-Bistami (ra) şöyle derdi: Fakir içecek suyu buldu­ğunda, ona bakma farziyetiniz düşer.

Meşhur bir hadiste de Allah Resulü´nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Mümin bir bağırsakla yer, münafık (kafir) ise yedi bağırsakla yer". [32] Burada, çokluk ve israf babından bir misal verilmektedir. İlk bakışta anlaşılan, münafık ve kafirlerin, mümin­lerden katlarca fazla yemek yedikleridir. Hadise göre mümin, mü­nafık veya kafirin yedide biri kadar yemektedir. Araplar bu tür temsil ve teşbihlerde bir şeyin katlarını ifade etmek için yedi sayı­sını kullanırlardı.

Alimimiz Ebu Muhammed Sehl (ra) ise hadisi şöyle izah etmiş­tir:
Münafık ve kafirin yedi bağırsakla yemesi şu yedi illete işaret etmektedir: Aç gözlülük, tamah, hırs, arzu, gaflet ve alışkanlık. Bu­na göre bir münafık bu illetlere dayanarak yerken bir ´mümin ise, ancak zaruret halinde ve ayakta durabilecek kadar yer . Bazıları bu son cümleyi, hadismiş gibi Allah Resulü´ne (sav) izafe etmektedir­ler. Böyle yapanlar hatalıdır. O, imamımız Sehl b. Abdullah et-Tüs-teri´ye (ra) ait bir sözdür.

Bir defasında Ebu Muhammed´e (ra) müminin azığı sorulmuş­tu. O da şu cevabı vermişti: Onun azığı Allah Teala´dır. Soru sahi­bi, ´Size onun bedenini" ayakta tutan azığı sormuştum´ dedi. O da, ´Zikirdi dedi. Soru sahibi şaşkınlık içinde, ´Ben gıdasını sormuş­tum´ deyince, ´Gıdası ilimdir´ dedi. Soru sahibi, ´Yani bedenin yedi­ği´ deyince Ebu Muhammed şöyle demiştir: Bedenden sana ne! Ka­dimde sahibi kimse O´na bırak! Şimdi yine O ilgilenecektir!

O başka bir vesilede şöyle demiştir:
Beden bir sanat eseridir. Onda bir kusur varsa, Sanatkâr´ına geri verin!

Bir mecliste ´helal´ hakkında bir soru sorulmuştu. Şöyle bir ta­rifte bulundu:

Helal, başında Allah Teala´ya isyan içermeyen, sonunda Allah Teala´nın adı unutulmayan, yapılırken Allah Teala´nın adı zikredi­len ve bitirildiğinde de Allah Teala´ya şükredilen şeydir. Yemek hu­susunda ise şöyle demiştir: Müminler için azık; salihler için ayak­ta duracak kadar; sıddıklar içinse zaruret miktarıdır.

Kişinin belli bir öğünü varsa, bir günün tamamında iki somu­nun üstüne çıkmaması müstehaptır. Bu somunları da iki ayrı za­manda yemeli ve iki vakit arasını olabildiğince uzun tutmalıdır. Bunu ihtiyaca göre belirlemelidir. Candaki yeme isteği, alışkanlık ve arzuyu bastırmaya dayanmak zorunda değildir.

Bir somun, otuz altı lokmadan oluşur. Buna göre, bedenin sağ­lıklı bir şekilde hayatiyetini muhafaza etmesi için her saate üç lok­ma düşmektedir. Somunu bu şekilde yemek isteyen kişi, her üç lok­madan sonra bir yudum su içmelidir. Buna göre otuz altı lokma için, oni iki yudum su içilecektir. Bedenin sağlıklı bir şekilde deva­mı için bu diyet yeterlidir.

Konuyla ilgili olarak Ebu Zer´in (ra) şöyle dediği rivayet edil­miştir
: Allah Resulü (sav) devrindeki azığım, her cuma bir ölçek idi. Onunla tekrar karşılaşıncaya kadar bunu arttırmayacağıma yemin ederim. Buna göre Ebu Zer´in (ra) günlük besini, bir rıtl yani yak­laşık 460 gram olmaktadır.

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan temel husus, azığı mümkün olduğu kadar azaltmaktır. Bunu da Allah Resulü´nün (sav) şu hadisinde görmekteyiz: "Allah Resulü (sav) şişman bir adama baktı ve parmağıyla karnına işaret ederek şöyle buyurdu: Eğer o, orada değil de başka bir yerde olsaydı, senin için daha ha­yırlı olurdu [33] Allah Resulü´nün (sav) başka bir yerden kasdı, ahi-retti. Yani o kimse, karnına doldurduklarını kardeşleriyle paylaşa­rak ahiret azığına çevirseydi, onun için çok daha hayırlı olabilirdi. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere, yemeğin azı çoğundan daha ha­yırlıdır.

Ebu Cuheyfe (ra) Allah Resulü´nün (sav) huzurunda geğirmişti. Yediği tirit ve etten dolayı midesi gaz yaptığı için geğirmişti. ´Ben, bir şeyler yemiştim´ deyince Allah Resulü (sav) ´Geğirtini bizden uzak tut. Dünyada en çok doyanlarınız, Kıyamet günü en çok acı-kanlarınız olacaktır* buyurdu. [34] Ebu Cuheyfe (ra) bilâhare şöyle de­miştir: O hadiseden sonra, şu güne oturduğum hiç bir sofradan karnım tok olarak kalkmadım. Geçenler için de Allah Teala´nm be­ni affetmesini ümid ediyorum.

Hasan (ra), Ebu Hüreyre´den (ra) şu hadisi rivayet etmiştir:
"Al­lah Resulü (sav) buyurdu ki: Yünlü giyin, çok çalışın ve karınları­nızın yarısını dolduracak kadar yiyin ki semavatm melekûtuna gi-rebilesiniz".

İsa peygamberin de (as) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
Ci­ğerlerinizi aç, bedenlerinizi çıplak tutun, umulur ki kalpleriniz Al­lah Teala´yı görür. Bunu, Abdurrahman b. Yahya el-Esved, Tavus vasıtasıyla Allah Resulü´nden (sav) merfû olarak rivayet etmiştir.

Bu yolun en büyüklerinden biri sayılan Ebu Yezid el-Bistami´ye (ra), ´Bu bilgiye nasıl ulaştın?´ diye sorulmuştu. Şöyle cevap verdi: Aç bir karın ve çıplak bir bedenle!

Rivayete göre Tevrat´ta şöyle yazılıdır: Allah Teala şişman din adamına buğzeder. Bir kitapta ise şöyle yazılıdır: Ehli Beyt, iki tür etten nefret eder. Bu ikisi de aynı sened zinciriyle Allah Resu-lü´nden (sav) müsned olarak rivayet edilmiştir.

Rivayete göre İbni Mesud (ra) şöyle demiştir:
Allah Teala aşırı kilolu kari´ye buğzeder. Mürsel bir hadiste ise şöyle buyrulmakta-dır: "Şeytan Adem oğluna kandan nüfuz eder. Aç ve susuz kalarak kan damarlarını daraltın"[35]

Kul, iki açlık arasında doyduğu zaman, açlığı tokluğundan uzun sürmüş ve Ebu Cuheyfe (ra) hadisinde geçen tehditten uzak durmuş olur. Açlık ile tokluğu aynı uzunlukta olan kişi ise, bu iki­sini dengelemiş olur. Günde iki öğün yemek yiyen kimse ise, toklu­ğa tabi olmuş ve Ebu Cuheyfe (ra) hadisinde yer alan tehdide ma­ruz kalmış olur. Çünkü onun tokluk hali, açlık halinden daha uzun sürelidir. Bu, sünnete uygun bir davranış değildir. Bu, daha çok şı­marık müsriflerin gittikleri yola uygun bir harekettir.

Ebu Said el-Hudri (ra) şunu rivayet etmiştir: "Allah Resulü (sav) sabah yediğinde akşam yemez, akşam yediğinde ise sabah ye­mezdi". Selef-i Salih günde bir öğün yerlerdi. Allah Resulü´nün (sav) Aişe validemize (ra) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İs­raftan uzak dur! Günde iki öğün yemek israftır".

Allah Teala buyurdu ki
: "Rahman´m o has kulları, harcamala­rında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar". (Furkan/67) Buna göre günde iki öğün ye­mek israftır. İki günde bir öğün yemek ise eli sıkılıktır. Günde bir öğün yemek, her ikisinin ortasında dengeli bir yoldur.

Bu taksime bağlı olarak şunu söyleyebiliriz:
Dört somun yemek israftır. İki somun ise eli sıkılıktır. Öyleyse denge, üç somun ye­mektir. Bizce bu, azıkların en ölçülü olanıdır. Bir oturuşta dört so­mun yemek, bize göre hoş bir davranış değildir. Çünkü bu durum­da Ebu Cuheyfe´ye (ra) yönelen tehditten emin olamayız. Bu şekil­de yiyerek ilahi buğza muhatap olmaktan sakınmak gerekir.

Konuyla ilgili bir rivayette de şöyle denilmektedir:
"Tokluk için yenilen yemek, alaca illetine yol açar". Seleften bir zat ise şöyle de­miştir: Kulun, arzu ettiği her şeyi yemesi israftır. Sahabe genellik­le iki öğün yer, iki kez de içerdi. İki öğünden biri, vakitli olarak ye­nilen yemekti. Diğeri ise akşam içilen süttü. Öğün (=vecebe) keli­mesinin belli bir vakti belirlemesine misal olarak şu ayet zikredil­miştir: "Yanı üstü yere yıkılınca da onlardan hem siz yeyin". (Hac/36) Ayetteki Vecebet´ kelimesi, kurbanlık hayvanın yıkılması­nı ifade etmektedir.

İkinci öğün olan ´Gabûk´ ise, kimi zaman süt içmek, kimi zaman da bir avuç hurma yemekle geçiştirilen bir tür hafif atıştırmadır. Bu Öğün, yatsıdan sonra olduğu gibi öğleyin de olabilir. Bu öğünün sahur yerine geçmesi de mümkündür.

İçmeyle ilgili iki vakit ise şunlardır: Bunlara ´Alel=Ikinci´ ve ´Nehel=Birincf denir. Nehel, gün içinde içilen ilk süttür. Yenilen ana yemek gibidir. İkincisi olan Ale...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
09 Ocak 2010, 16:06:13
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« Yanıtla #2 : 09 Ocak 2010, 16:06:13 »

Hasan b. Yahya İbni Mesruk´tan şunu nakletmişti: Bir gün Sehl b. Abdullah ile karşılaşmıştım. Huzuruna girdiğimde çok sevindi ve beni öptü. O tam bir kararlılık ve boyun eğmişlik içindeydi. Ken­disine, ´Bu yola nasıl girdiğini ve azık olarak neler düzdüğünü an­latmanı istiyorum´ dedim. Şöyle cevap verdi: Her yıl üç dirhem har­cardım. Bunların biriyle hurma balı, biriyle yağ, biriyle de pirinç unu alırdım. Sonra senede üçyüz altmış kez bunları karıştırıp pişi­rirdim. Her gece bir öğünüm vardı vardı ve bu da iftarım olurdu. ´Peki şimdi ne yapıyorsun?´ diye sorduğumda ise şöyle karşılık ver­di: Belli bir vakte ve sınırlamaya gerek duymaksızın yiyorum.

Krallarla ilgili olarak anlatılan kıssalardan birinde şöyle bir ha­dise anlatılmıştır;
Hind kralı Halife Mansur´a bir takım hediyeler göndermişti. Bunlardan biri de filozof bir tabip idi. Halife Mansur bu değerli konuğunun çok güzel ağırlanmasını ve kendisine ihsan­da bulunulmasını emretti. Filozof onun huzuruna çıktığında şöyle dedi: Ey müminlerin emiri, size üç haslet getirdim ki bütün krallar bu üçünde birbirleriyle yarışırlar. Biz de bunları, ancak onlar için uygun görürüz. Mansur, ´Nedir onlar?´ diye sordu.

Filozof anlattı:
Bunların ilki sakalınızı siyaha boyatmanızdır. Sakalınızın rengi asla değişmemeli ve beyaz görünmemelidir. Hali­fe, ´ikincisi nedir?´ diye sordu. Filozof, ´Size öyle bir ilaç vereceğim ki, onun sayesinde dilediğiniz kadar yiyecek ´fakat şişmanlamaya­caksınız, çok yemeniz size sıkıntı vermeyecek´ dedi. Mansur, ´Üçün­cüsü nedir?´ dedi. Filozof onu da anlattı: Cinsel kudretinizi arttıra­cağım ve ilişkiniz çoğalacak. Dilediğiniz kadar münasebette bulun­sanız da bundan sıkılmayacaksınız ve ne gözünüz zayıflayacak, ne de kuvvetiniz eksilecek!

Halîfe Mansur filozofun anlattığı hasletler üzerinde bir müddet düşündü. Sonra başını kaldırıp şöyle dedi: Seni daha akıllı biri san­mıştım! Şimdi ´meziyet´ dediklerine bakalım:

Sakalları siyaha boyatmak, benim için gereksizdir. Çünkü bun­da aldanma ve aldatma sözkonusudur. Her şey bir yana sakallar-daki beyazlık heybet ve vakar ifadesidir. Allah Teala´nın bana nasip ettiği o nurları siyahın zulmetiyle değiştirmem sözkonusu bile olamaz.

Beslenme konusunda söylediklerine gelince, Allah´a andolsun ki aç gözlü biri değilim ve daha fazla yemek yemeye ihtiyacım yok. Çünkü çok yemek vücudu ağırlaştırıp olaylarla ilgilenmeme mani olacağı gibi sık sık tuvalete gitmemden başka bir şeye de yaramaz. Tuvalette ise sevmediğim şeyleri görmekten ve hoşlanmadığım ses­leri işitmekten başka bir şey yoktur,.

Kadınlar hakkında söylediklerine gelince, cinsi münasebet ak­lın yitirildiği anlardan biridir. Benim gibi bir halifenin, genç bir kı­zın önünde diz çökmesi kadar çirkin bir şey olabilir mi?

Şimdi kınanmış ve kovulmuş olarak kralına dön! Senin getir­diklerine ihtiyacım yok!

Sülük yoluna yeni girenlerden biri şunu anlatmıştır: Kasım el-Cû´i´ye giderek zühdün ne olduğunu sordum. ´Zühdün neyini soru­yorsun?´ dedi. ´Dediler ki zühd, ümidi kısa tutmaktır dedim. ´Zühd konusunda duydukların nedir?´ diye sordu. Ben de, ´Zühdün mal bi­riktirmeyi terketmek olduğunu söylediler dedim. ´Güzel, başka?´ dedi. Ben de zühdle ilgili olarak bütün duyduklarımı ona anlattım. Sükut ederek beni dinledi. En sonunda, Teki zühd hakkında sen ne diyorsun?´ dedim. Şöyle cevap verdi: Mide, kulun dünyasıdır. Kul, midesine sahip olabildiği ölçüde zühde sahip olur. Midesi ona sahip olduğu ölçüde de, dünya ona sahip olur!

Ümmetimizin hikmet sahiplerinden Vehb b. Münebbih de bu anlamda şöyle demiştir: Her şeyin iki ucu ve bir ortası vardır. Her hangi bir şeyi tek ucundan tuttuğunuzda diğer taraf sarkar. Orta­sından tuttuğunuzda ise dengede durur. Aynı şekilde mide de, uzuvların tam ortasmdadır. Onu iyi tuttuğunuzda uçlar da denge­de olur. Vücudun uçları ise, işitme, görme, konuşma organları ile avret mahalli ve ayaklardan oluşur.

Şeyhimiz İbni Salim de (ra) benzer manada şöyle demişti
: Mide­ye, arzu ettiği doygunluğu verirsen, diğer uzuvlar kendi arzularının da gerçekleştirilmesini isteyeceklerdir. Bu durumda iyice azacak olan nefs de sizi helake sürükleyecektir. Midenin arzu ettiği doy­gunluğu tam vermediğiniz de diğer uzuvlar da, verdiklerinizle yeti­neceklerdir. Bu da kalbinizin istikamet bulmasına vesile olacaktır.

Bişr b. el-Hars (ra) hastalanmıştı. Tabip Abdurrahman´a kendi­sine iyi gelecek yiyecekleri tavsiye etmesini rica etti. Abdurrahman da ona şöyle dedi: Benden yiyecek tavsiye etmemi istiyorsun, ama söylediğimde onları yemeyi reddedeceksin! Bişr ısrar ederek ´Sen hele bir söyle de bileyim´ dedi. Bunun üzerine Abdurrahman tavsi­yelerine başladı: Vücudunun düzelmesi ve tekrar eski sıhhatini ka­zanması için şu üçü gerekir: Mayhoş meşrubat içmen, ayva emmen ve bunların ardından isfîza yemen.

Bişr (ra), ´Mayhoş meşrubattan daha ucuz olup onun yerini tu­tacak bir şey biliyor musun?´ diye sordu. Abdurrahman, ´Hayır de­di. Bişr, ´Ben biliyorum´ dedi. Abdurrahman ne olduğunu sorunca da, ´Sirkeyle karıştırılmış hindiba´ dedi. Ardından, ´Peki ayvanın ye­rini alacak ve ondan daha ucuz bir şey biliyor musun?´ dedi. Abdur­rahman, ´Hayır deyince, ´Şam harnubu´ dedi. ´Peki, isfizadan daha ucuz olup onun yerini alacak bir şey biliyor musun´ diye sordu. Ab­durrahman yine ´Hayır1 deyince ´Ben biliyorum dedi. Abdurrahman, ´Nedir?´ diye sordu. O da ´İnek yağından çıkan ekşi su´ dedi.

Bu konuşmanın ardından Abdurrahman şöyle dedi
: Tıbbı ben­den daha iyi biliyorsun, bana niye soruyorsun ki?

Kul aç iken cinsi münasebeti arzu ederse yemek yememesi da­ha doğru olur. Böylelikle, nefsinin iki arzusunu birden karşılama­mış olur. Cinsi münasebet arzusu, namusunu muhafaza etme gibi ulvi bir gayeye dayanıyor olabilir. Nefsin yemek arzusu ise, müna­sebete kadar rahatlamak içindir. Yemekle münasebeti birleştir­mek, iki şehveti birden tatmin etmektir. Bu ise, nefsi güçlendirecek ve alışkanlığını körükleyecektir.

Kul, yemeğin ardından uyumamahdır. Böyle yapması halinde gaflet hallerinden ikisine birden düşmüş olur. Bu da kaygısızlığa ve kalbin katılaşmasına yol açar. Yemekten sonra namaz kılmak, otu­rup zikretmek gibi bir amelde bulunmalıdır. Bu, yemekten dolayı gereken şükür haline daha uygundur. Bu meyanda Allah Resu-lü´nün de (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Yemeğinizi na­maz ve zikir ile eritin! (Yemekten sonra) uyumayın, yoksa kalpleri­niz katılaşır".

Yemekten sonra kılınacak namazın asgari haddi dört rekattir. Bundan sonra da yüz tesbihatta bulunur. Her yemeğin ardından Kuran´dan bir cüz okumak güzeldir. Süfyan-ı Sevri (ra) karnının dolyduğu geceyi ibadet ile ihya eder, doyduğu günü ise namaz ve zi­kirle geçirirdi. O, bu halini şöyle misallendirirdi: Zenci doydu onu çalıştırın! Merkep doydu onu koşturun! O, açlık anında çok daha rahat görünürdü.

Bu yolu seçenler, ayda iki kez et ve yağlı yemek yemelidirler. Dört kez yemelerinde de bir mahzur yoktur. Selef-i Salih de böyle yaparlardı. Ali´nin (kv) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kırk gün bo­yunca et yemeyi terkeden kimsenin ahlakı bozulur. Kırk gün sü­rekli et yiyenin de kalbi katılaşır. O, devamlı surette et yemekten sakındınrdı. Etin de şarap gibi bağımlılık yaptığı söylenmiştir.

Ebu Muhammed Sehl (ra) Abadanlılar arasında yemeği azalt­makla tanınan zevata şöyle demiştir: Akıllarınızı muhafaza edin. Onları yağ ve yağlı etle buluşturun. Çünkü Allah Teala´nın hiç bir velisi eksik akıllı değildir.

Mürid tatlı veya meyva türünden bir şeyler yemek istediği za­man, bunları günlük ekmeğine karşılık olarak yemeli ve bununla açlık haline ara vermelidir. Yediği tatlı ve meyvalar, vücudunun ye­meğe ihtiyacı olduğunda kendisine destek olacaktır. Ama meyva yemeye alışmamalıdır. Çünkü bunda hem alışkanlık, hem de arzu­nun bir araya gelmesi sözkonusudur. Böyle yaptığı takdirde çabuk usanmaya başlayacaktır. Ekmek dışındaki yiyeceklerden bir veya iki kez tam doyduğu zaman, açlığı terketmeye yönelmesi veya ar­zusuna teslim olması sözkonusu olabilir.

Ebu Muhammed Sehl (ra), şeyhimiz İbni Salim´i (ra) elinde ek­mek ve hurma ile görmüş ve şöyle demiştir: Yemeğe hurma ile baş­la. Eğer yeterse tamamdır. Aksi halde ihtiyacın kadar da ekmek yersin. Çünkü hurma mübarektir. Ekmek ise, uğursuzluktur. Bu­nunla kasdettiği, Adem´in (as) cennetten çıkarılışına ekmeğin se­bep-olmasıydı.

Hurmanın bereketi ise şundan kaynaklanmaktadır: Allah Teala KuVan-ı Kerimede kelime-i tevhidi hurma ağacına benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: "Görmedin mi AUah Teala nasıl bir benzetme yaptı? Güzel söz (kelime-i tevhid), kökü yerin derinliklerinde sabit, dallan ise göğe uzanmış bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her za­man meyvesini verir". (Ibrahim/24-25) İbni Abbas (ra), ayette geçen ´güzel söz´ ile kelime-i tevhidin kasdedildiğini söylemiş, güzel bir ağaç olan hurma ağacı gibi bu ´söz´den daha tatlı bir söz bulunma­dığını beyan etmiştir.

Meyveler içinde, hurmadan daha tatlısı yoktur. Allah Resulü (sav) de, yumuşaklığı, tadı, kuvveti ve kökünün sağlamlığı bakı­mından mümini hurma ağacına benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: ´"Yaprağının dökülmemesi bakımından mümin gibidir [40]

Sehl (ra) şöyle demiştir: Yiyecek bakımından sırf ekmeğe ba­ğımlı olmazsan, senin için daha hayırlı olur. Onun bu sözle vermek istediği mesaj, ekmeğin de zaman içinde nefs tarafından ısrarla aranan bir bağımlılık doğ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &