ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans

๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ => Kitabüt Tevhid => Konuyu başlatan: Vatan Var Olsun ! üzerinde 08 Temmuz 2011, 09:48:34



Konu Başlığı: Peygamberlerin Nübüvvetlerinin Îsbâtı
Gönderen: Vatan Var Olsun ! üzerinde 08 Temmuz 2011, 09:48:34
Peygamberlerin Nübüvvetlerinin Îsbâtı

Özellikle Muhammed s.a.v'in Peygamberiliğinin İsbatı

Peygamberlerin nübüvvetinin ispatı, özellikle Muhammed Sallallahu-aleyhivesellem'in peygamberliğinin ispatı kendi varlıkları ile vukubul-muştur. Sonra hissi ve aklî delil ve mucizelerle sabit olmuştur. Sonra ahvâlin zuhurunun muvafakati ile ki, o da kendilerine duyulan ihtiyaç­tan ibarettir. Kendi varlıkları ile ispat etme işini peygamberlerin gelme­leri hususundaki ifadelerle açıkladık. Bununla beraber peygamberimiz hakkında su zikrolunan hususlar da peygamberliğini ispat eden deliller­dendir. Peygamber aleyhisselâm, kendi yüzüne baktı, sonra dolunaya baktı, kendisi Ay'dan daha güzel idi. O, koku bakımından misk'ten daha âlâ ve güzel kokulu idi. Onun yaratılışı, güzellik bakımından kendisi gibi ile hiç bir kimsenin vasfolunduğu bilinmiyen hususlarla vasfolundu. Gözlerin çoğunu görürsün ki, yaratılışta âfetler sahibi olanlarla hayret içinde kıpırdarlar. Bu ise onun bütün âfetlerden berî olduğuna delâlet eder. Ve onu her ziynet ile ziynetlendirmiştir. O, yaratılışta en yüksek derecelere ulaşmış, en üstün şereflere nail olmuştur. Buna su hususlar delâlet etmektedir ki, onda hiç bir yalan görülmemiştir. Kendisinden hata bile sâdır olmamıştır. Onun düşmanlarından kaçtığı görülmemiştir. Ahlâkında da hiç bir kötülük yoktur. Bilâkis o, vasfolunduğu üzere idi. Ne mudârâ ederdi ve ne de münakaşa. Kendisinde kötü söz bilinmediği gibi kendi nefsi için de yardım istemezdi. Başkasına şefkat ve merha­mette bulunmakta Öyle bir noktaya varmış idi ki, o noktadaki hali üze­rine Allah-u Teâlâ'nın «...0 halde (Ey Resulüm insanlar inkârlarından dolayı helak olacaklar diye)  onlara üzülüp kendini mahvetme!»[241]  kavl-i celîli ile kendisine hitap edilmiştir. Ve yine bu hususta Allah-u Teâlâ, kendisine hitaben «(Ey Resulüm, Kureyş halkı) iman etmiyecekler diye, kederden nerde ise, nefsine kıyacaksın.»[242]   buyurmuştur.

Mahlûkatm helak olup yok olması bulunan hususa duyduğu hüznü dikkata şayandır. Nitekim, Aîlah-u Teâlâ; «Ey Resulüm, sabret; senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Kâfirlerin yüzçevirmesinden mahzun olma. Ve yaptıkları hileden de telâş edip sıkıntıya düşme.»[243] kavl-i celîli ile O'nu vasietmiş ve korumuştur. Ve yine Cenâb-ı Allah, O'nun hakkında «And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zah­met çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür; mü'minlere çok merhametlidir, onlara hayır diler.»[244] buyurmuştur. Cömertlikte o kadar ileri derecede bulunuyordu ki, bu bakımdan kendisine Allah'tan sitem bile gelmiştir. Allah-u Teâlâ, kendisine hitaben, «Elini boynuna bağlı kıl­ma, (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınan­mış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.»[245] buyurmuştur. Rivayet edilir ki, Peygamber aleyhisselâm, yarın için, bugünden bir şey alıkoymazdı. Azı­cık yumuşaması için, dünya metâı ve riyasetten özenilecek pek çok şey kendisine arzolundu fakat hiç birisine de cevap vermedi. Bilâkis Allah iğin beyler, ağalar, melikler, sultanlar ve en kuvvetli[246] şahsiyetlerin kar­şısına dikildi. Tâ ki Allah-u Teâlâ, mahlukatın kalbine korku vermek suretiyle kendisine ikramda bulundu. Allah için karşılarına dikildiği kim­selerle savaşmayı kasdettiği vukubulmasın ki, karşısında bulunanlar kendisinden korkmasın. Onun hakkında şöyle denmiştir : Ve Allah, seni insanlardan korumuştur. Bundan sonra insanlardan korkmamıştır. Pey­gamber aleyhissselâmın bu hususta[247] onlarla dostluk yaptığını hatırla­mam. Bunun içindir ki, kendisine tâbi olanlara çok şiddetli ve meşak­katli hâdiseler isabet etmiştir. Ümmetinin mülkünün ve hükümranlığı­nın doğudan batıya kadar yeryüzünü titretecek ve her taraftan duyula­cak ihtişama ulaşacağını vaadetmiştir. Düşmanlarının kalblerine atılan çe­şitli korkulardan ve heyecanlardan zikrolunan şey, hep rivayet edilenlerdendir. Düşmanları tarafından kendisine atılan her türlü kötülükten korunmuştur. Bu hususta uzak akrabalarına karşı da dostluğunu izhar etmekten çekinmemiştir.[248]Düşmanlarının, onun getirmiş olduğu Nûr'unu söndürmek, izini mahvedip silmek için fikir ve güç birliğinde bulunma­ları ancak getirmiş olduğu dinin zahir olup üstün olmasından başka bir netice vermemiştir.

Sonra hissî olan mucizeler : Ay'ın yarılması, ağacın Peygamberin ardından inlemesi, taşın kendisine teslim olması, açık seçik olan mucize­lerdir ki, onların hepsini bilmiş ve görmüşlerdir. Sonra az olan bir sudan, insanlardan bir çok kimsenin içip kanmaları, sonra beddua etmesiyle düş­manlarının kıtlık ve darlık içine girme belâsına maruz kalmaları, sonra peygamberin hürmetine kurtulmalarını istediklerinde kurtulmaları, az bir yemekle insanlardan bir çoğunun doyması, sonra Beyt-i Mukaddes hak­kındaki emir, sonra mağarada kendisini arayan kimselere geçmelerine dair vukubulan emir ki, Allah-u Teâlâ onların gözlerini kör etti. Ağacın inlemesi, devenin şikâyeti, pişmiş koyunun tekrar diriîip şehadet getirme­si, sonra kendisinin peşine düşen kimsenin atının yere batması, sonra Al­lah-u Teâlâ'mn «onlar elbette ki onu temenni etmezler» kavM celîli ile haber vermesi ki, bu husus Öylece vaki olmuştur. Sonra, siz Allah'a şirk koştuğunuz, şeriklerinizi çağırınız ve sonra bana hüekârhkta bulununuz, siz gözetilmezsiniz, demesi ile onların bu hususa gücü yetmemeleri, sonra düşmanlarının kendisine çok tuzak kurup Allah-u Teâlâ'mn onu bu tu­zaklardan kurtarması, münafıkların kendi nefislerinde gizledikleri husu­sun büyüklüğü ki, Allah-u Teâlâ; peygamberini ona muttali kılmıştır. Tâ ki onlar çok şiddetli inat içinde olmaları üe beraber kendilerinde bulunan hususu haber verecek bir sûrenin inmesinden korkuyorlardı; onlara için­de bulundukları ve tabi oldukları hususu açıklaması, Ebu Bekir ve eshabı hakkındaki sözü, bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «... Şimdi o, ölür veya öldürülürse siz ardınıza dönüverecek misiniz? (Dininizden dö­necek veya savaştan kaçacak mısınız?)»[249] ve yine Cenab-ı Allah şöyle bu­yuruyor : «... Sizden kim dininden döner de kâfir olarak Ölürse, bu gibile­rin yaptığı iyi şeyler, dünyada da Ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar Ce­hennem ehli olup orada ebedi olarak kalırlar.»[250]

Hasreti Ali'ye, kendisini dâvadan İnhiraf etmek[251] suretiyle büyük bir fitne çıkaranlar[252] tarafından gehid edileceğini bildirmesi ki, böyle ol­muştur. Ve Ammar'a «Seni azgın ve hadden çıkan bir cemaat şehid edecek­tir» diye buyurması; ve müminlere dünyayı fethedeceklerini vaadetnıesi; ve daha başka sayılamayacak kadar çok olan hususlardan ki, ümmetinin âlim ve güzide olanları bunu saymaya kalksalardı, kalemleri kifayet et­mezdi. Sonra bunların çoğu kendi düşmanları nezdinde de zahir olan hu­suslardandır. Bununla beraber gönderilen semavi kitaplarda onun peygam­ber olarak gönderileceği'[253] yazılmış idi. Bütün peygamberlerin dilleri ile o, müjdelenmiştir ve onun hakkında bütün peygamberlerden söz alınmıştır[254]. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Aklî delillere gelince; şunlardan ibarettir : Cenab-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm hakkında beyan buyurmuştur ki; Kur'ân-ı Kerîm, insanlardan ilim ve edebiyatın zirvesine ulaşan, dil ilminin her türlüsünü, en ince kısmını bilen kimsenin dahi benzerini getirmeye gücünün yetmesi ihtimalinin dı­şında olduğunu bildirmiştir. Sonra Allah'ın birliğini ispatlayan, Peygam­ber Aleyhisselâm'ın Peygamber olarak gönderilmesini açıklayan, hüccet ve deliller, Kur'ân-ı Kerîm'de vârid olmuştur. Bunları iddia eden kimse, o gün yeryüzünde yok idi. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'de[255] geçen zamanlarda vukubulan hadiselerin haberleri bulunduğu gibi ebedi olarak vukubulacak hususları da haber vermektedir. Gelecekte vaki' olacak musibetleri de açık seçik olarak beyan eder ki; bu hususların anlaşılması için akıl çalıştı­rıldığında onlara muttali' olabilir. Ebu Zeyd, delillerden duyu ile bilinenler­den o hususta eserlerde vârid olan[256] kâfidir[257] diyor.

Resûl-i Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem'in peygamberliğinin hak ol­duğunu ispatlayan aklî deliller ise; bir kaç vecih üzeredir : >

Birincisi : ResûluIIah'm (s.a.v.) peygamberliği taaccüp edilecek bir şey değildir. Bilakis geçen milletlerde aynısının bulunması âdet üzere de­vam edip gelirdi. Bunun içindir ki, onu kabul etmeyip reddetmek, ilk anda dahi batıl olur. Allah-u Teâlâ, bu husus hakkında şöyle buyurmuştur : «(Ey Resûîum; muhakkak ki biz seni Cennetle müjdeleyici, Cehennemle kor­kutucu bir peygamber olarak Kur'ân ile gönderdik. Hiç bir timnıetde yok­tur ki, içlerinde Cehennem ile korkutucu bir peygamber gelmiş olmasın) »[258], «Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik»[259]

İkincisi : Peygamber Aleyhisselâm'm, peygamber olarak gelmesinin kendisine ihtiyaç duyulduğu bir zamana, rastlaması; zira Allah-u Teâlâ'nm sünneti, yani âdeti, hidâyet sebebîerinin, insanların hidâyet yolundan uzaklaşıp hidâyetin kendilerinden zail olması anım müteakiben cari olma­sıyla beraber kendisinin teşrif ettiği saman fetret devri ve ilim Öğrenile­cek bir zamandı. Bu hususu beyan etmek Üzere Allah-u Teâlâ şöyle buyu­ruyor : «Ey yahudi ve hristiyanlar, şimdi size peygamberimiz geldi; kita­bınızda gizlemekte olduğunuz şeylerin bir çoğunu size açıklıyoruz[260]

Üçüncüsü : İnsanlarda ilim tahsil edilecek sebeblerin bulunmamalın­dan, kendilerine peygamber olarak gönderilen kimselerin, peygambere çok muhtaç bir durumda bulunmaları. Bu husus Allah-u Teâlâ'nm «(Çoğu okuma yazma bilmeyen) araplar içinde, soylarmdan bir peygamber gön­deren odur.»[261]. Kavl-i Celîli ile ve bundan başkası ile ispat edilmiştir.

Dördüncüsü : Peygamber Aleyhisselâmm mahlûkat için en açık ve belirli memleketlerden birinde bulunması. Çünkü dünya ve etrafındaki memlekteler halkının gayeye ulaşabilmeleri için en belirli bir yerdi orası. Allah-u Teâlâ, şöyle buyuruyor : «Şehirlerin esası olan Mekke halkını ve bütün etrafındaki memleketler halkını sakmdırasm ve hakkında şüphe ol­mayan o Kıyamet gününün dehşetini haber veresin diye, sana böyle arap-ça bir Kur'ân vahyettik..,»[262]

Beşincisi: İnsanlar, onun gelmesini §iddetle arzuluyor, rağbetlerini açıkça ifade ediyorlardı. İnsanlardan birinin kendisinde bulunan hastalığı veyahut her hangi bir musibeti gidermesi için Rabbisine duada bulunduğu zaman onun, hastalığının giderilmesi için yaptığı bu dua ve niyaza taaccüp edilmezdi. Cenab-ı Hak bu hususta da şöyle buyuruyor : «Eğer biz onları (kâfirleri) bundan önce (Peygamber ve Kur'ân gelmezden Önce) azap ile helak etmiş olsaydık...[263], «(Mekke kâfirleri Hz. Peygamber gelmeden ön­ce) yeminlerinin en kuvvetlisi ile Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine, azap ile korkutan bir peygamber gelirse muhakkak milletlerinin her hangi birinden daha çabuk doğru yolu bulacaklar...»[264] îgte bu beş husus, onların durumları hakkında delil getirilenlerdir. Sonra Nebiyy-i Muhteremin hal ve durumlarıyla onlara delil getirilen hususlar da vardır. Onlar da şunlar^ dan ibarettir :

1- Resûlullah (s.a.v.), Öyle bir kavim içinde doğup yetişmiştir ki, onların ne okumak için kitapları vardı, ne de tedrisat sistemleri... Bunun­la, beraber o, kavminden ayrılmadı. Okunmasına rıza gösterilen geçmiş bir kitapları da yoktu. Onların üzerine her hangi bir şey gelirse, nereden gel­diğinin yeri bilinmesi, o hususların zımnındandır. Bu hususu ifade babın­da AUah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Yoksa peygamberlerini (doğruluk, emanet ve güzel ahlâkla) tanımadılar da, onun için mi inkâr ediyorlar?»[265]

«(Ey Resulüm), işte bunlar gayb haberlerindendir. Sana bunları vahy ile bildiriyoruz.»[266]

2 - Peygamberimiz  (s.a,v.)  ümmî olarak yetişmiştir.   Ümmî olan okuyup yazmayı bilmez. Söylenenleri de tam manâsı ile ezberlemeğe muk­tedir olamaz. Onun söylenenleri kavraması, zaptetmesi ancak makul olan ruhanî bir şekilde olur ki, onunla fikir ve düşüncede yükselir. Onun delili ise, yanlış olma ve daha başkasının bulunması korkusundan şiirlerin riva­yetinde onun gibi bulunmaması ve bulunmasının da mümkün olmaması hususudur. Bunun içindir ki Kur'ân-ı Kerim'in ezberlenmesinde   onların taaccüp etmeleri daha da ziyadeleşmiştir. Allah~u Teâlâ, bu hususun be­yanı sadedinde şöyle buyurmuştur : «Bundan böyle, sana (Cebrail'in öğre­teceği üzere) Kur'ân okutacağız da unutmıyacaksm.»[267]  «Ey   Resulüm, vahy daha tamamlanmadan ona acele ederek,  (kelimeleri kaçırmayayun diye) dilini onunla depretme»[268]Bunun içindir ki, ezberlemekle vasfolunmuştur, diyen gerçekten o, nimetlerden verilen akıllardan daha kuvvetli kalblere sahip olan erkeklerden en kuvvetli kalbe sahip olanı idi diyor. Cenab-ı Hak «Sen bundan önce «Kur'an'm gelmesinden önce) hiç bir ki­tap okur değildin. Ve elinle de onu yazmazdın»[269]   buyurmuştur.

3 - Peygamber Aleyhisselâm'ın[270] ömrünün geçmiş günlerinde yazı ile, şiir yazmakla ve benzeri hususlarda[271]fikir alış verişinde bulunduğu as­la zikrolunmaz. Sonra onun gibilerinin delili ve Önde gelen kimselerin ken­disine rıza göstermekten aciz bırakacak hususların kendisinde bulunması mümkün değildir. O gibi hususlardan bir şeyle ta'n olunmaması da bunun delilidir. Hatta kendisine bu hususta dil uzatıldığından onlara Allah-u Te-âlâ'nm : «...O halde, iddianızda sadık kimselerseniz onun gibi bir sûre ya­pın getirin.»[272] kavl-i celîli ile cevap verince sükût ettiler. Bu hususta ken­disine üstün geldiğini iddia etmediler. Allah-u Teâlâ, yine buyuruyor ki : «De ki :   Eğer Allah dîleseydi ben Kur'an'ı size okumazdım...».[273]

4 -. Gerçekten Cenab-ı Hak onlara Peygamber Aleyhisselâm'm, ona kaygılanmayı terkettiklerinde kendilerini mazur   kılacak husus bulabili­yorlar mı? diye onun envalini düşünmelerini emretti. Onlar da düşündü­ler, ancak bir şey bulamadılar. Allah-u Teâlâ, bu hususu şöyle beyan bu­yuruyor : «(Ey Resulüm, kâfirlere) de ki: — Size sadece bir tek nasihat edeceğim : ...»[274]

5 - Cenab-ı Hak onlara, Peygamber Aleyhisselâm'm işlerine bak­malarını emretti. Kendisinde,   edebiyat   sanatına vakıf olanların dünya mükâfaatîarma nail olmaları için, krallara, sultanlara medhiyeler sunmak gibi hususlardan bir §ey bulabilirler mi? Bilâkis   Peygamber   Aleyhisse-lâm'a, insanları şeref ve izzete ulaştıran hususlardan kendisinde bulunan şeylerden ibaret olan dininden dönmesi için dünya makamlarından en üs­tününü, mal. ve mülkünden de en fazla ve bitmeyenini teklif ettiler. Yara­tılışı itibariyle devamlı olarak kendisinde bulunan hevâ ve hevese muha­lefet etme, lezzet verecek hususlardan nefsini menetmenin bulunduğunun bilinmesi

kendisinden razı olduğunu, Ahıret nimetlerinin en alâsını kendisine ihsan buyurduğunu bildirdiği için o, dünya metamdan hiç bir şeye meyletmezdi, Allah-u Teâlâ, «(Ey Resulüm) De ki : — Ben tebliğime karşı sizden bir ücret istemiyorum, ve ben düzenbazlardan değilim. »[275] — buyurmuştur.

6- Yine onlara, bütün dinlere bakmaları hususunda çağrıda bulun­mak suretiyle istidlal etmiştir ki, onun gibisinin   seçilmesini   gerektiren hususlardan aklen en güzel olanına sahip olduğunu ve en güzelini tebliğe memur kılındığını bilsinler. Bu hususta da Allah-u    Teâlâ, şöyle buyur­maktadır : «(Her peygamber de ümmetine şöyle)  demişti :    Atalarınızı, üzerinde bulunduğunuz dinden daha doğrusunu size getirdimse de mi? (bu­nu kabul etrniyeceksiniz?)...»[276]. «(Resulüm,) De ki : Ey kitap ehli; bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelimeye gelin...»[277].

7- Peygamber Aleyhisselâm, beşerin   gücünün   yetmiyeceğinden, imtinaı halinde ona delil olması için Kur'ân'dan bir âyet getirmelerini iste­mek suretiyle onlara tahaddi ederek aciz kaldıklarını   kendilerine belirt­miştir. Bununla beraber onlarda edebiyat sanatının en parlak bir devir yaşadığını görmüştür. O da iki nevi olarak bulunmuştur :

Birincisi : Şiir sanatının en parlak bir şekilde yazılması ve en hoş bir tarzda sunulması.

İkincisi : Olan şeyler hakkında söylenen sözlerden, birine ait olanını arapçanm en kuvvetli raanâlarıyla ifade etmek suretiyle kehanet sanatı­nın şöhret bulması. Sonra Kur'ân-ı Kerim'i nazmı ile şairlerin irad ettikle­ri[278] hususların ve manâsıyla da kâhinlerin ortaya koydukları sanatların çok üstünde olduğunu buldu. Böyle olunca Kur'ân-ı Kerîm'in[279] beşer sözü olmadığı vacip olur. Aynısı ile Allah-u Teâlâ, onların sözlerinin ve sanat­larının kendi kelâmına asla benziyemiyeceğini beyân buyurmak üzere şu âyeti celîleleri göndermiştir :                    '

«(Ey Resulüm, de ki yemin olsun, eğer insanlar ve dinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.)»[280]. «O, bir şair sözü değüdir. Siz pek az inamp tasvip ediyorsunuz.»[281]. «Kâfirler dediler ki, Rabb'inden bir mucize ge­tirse ya. Onlara evvelki kitaplarda olan apaçık delil gelmedi mi?»[282]. «Sana indirdiğimiz bu Kur'ân, hayır ve bereketi çok bir kitaptır...»[283]. «(Ey Resu­lüm onlara) de ki : Eğer doğru söyleyen kimselerseniz bu ikisinden (Mu­sa'ya indirilen Tevrat'tan ve bana indirilen Kur'ân'dan) daha doğru bir kitap getirin Allah tarafından da ben ona uyayım.»[284]

8- Peygamber Aleyhisselâm'a, muhalefet edip karşı gelenlere gös­termesi bakımından bu kuvvetli delilin kendisine verüeni tebliğ etmekle vazifelendirilen dinin[285] üstün gelmesini teyîd eden hususlar... Çünkü Ce-nab-ı Hak, kendisini, kullara dinî eserleri öğretecek, hidayet yolunu gös­terecek üstün şahsiyetlerin bulunmadığı bir zamanda göndermiştir ki, in­sanları uğradıkları fesad ve felâket rezaletinden kurtarsın.

Sonra Cenab-ı Allah Peygamber Aleyhisselâm'ı bu yüce makama, bu emsalsiz fesahat ye belagata ulaştırmasıyla bırakmamıştır; bilâkis ken­disine yardımını bol bol ihsan etmiş ve kendisine ikram ettiği makamda onu başarıya ulaştırmak suretiyle yerleşmesini ihsan buyurarak nimetini tam manâsiyle vererek, onu kuvvetlendirmiştir. Bu hususu açıklayan âyet­lerde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur : «Muhakkak ki biz, peygamberle­rimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında hem de meleklerin şahid duracağı gün (Kıyamette) muzaffer kılacağız»[286]. «Allah şöyle hüküm ver­miştir : — Yüceliğim hakkı için, muhakkak ki, hem ben galib geleceğim, hem peygamberlerim...»[287]. — Cenab-ı Hakk'ın bu hükmü kullarından ge­çen peygamberler için de vaki' ve sadır olmuştur. Sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm'm bütün insanlara peygamber olarak gönderilmesiyle özel bir durumu vardı, Allah-u Teâlâ, ona yardım etmeyi ve her muhalif olup düş­manlık izhar edene galip geleceğini va'detmiştir. Bununla bilinir ki, onun[288] kuvveti, beşerin yardımından hasıl olmamıştır. O, beşer yardımı ile dünya devletlerine talip olanlar, hükümdarlığa varis olmak ve yahut faydalana­cağı malı elde etmek için içlerinde sakladıkları   istek ve maksadlanna ulaşanlar gibi değildi. O, tıpkı Cenab-ı Hakk'm : «Seni bir yoksul iken, (Hz. Hatice'nin malı ile) zengin etmedi mi?»[289] kavl-i ceîîîinde beyan edil­diği gibi idi.

Peygamber Aleyhisselâm'm kuvveti, akrabası tarafından da gelmiş değildi. Bilâkis, onlar Peygamber aleyhisselâm'a diğer insanlardan daha fazla düşmanlık edip güçlük çıkaranlar ve getirmiş olduğu islâm nurunu söndürmek için en çok çalışanlar idi. Hatta onun aralarından tek basma çıkıp gitmesini zorladılar. Sonra bununla beraber, nefsin hoşuna gidecek şeylerden biri istemesin ki, onu kendisine vermesinler. Nefsin hoşuna gi­den her istediğini kendisine verirlerdi, fakat bu hususta onlara meyi bile etmedi. Bilâkis her türlü eza ve cefaya sabretti, her güç ve zor olan işi üzerine aldı. Onlardan ancak hak olanda kendisine icabet etmelerine razı oldu. Bu babta Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor : «And olsun, size, içinizden bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer...»[290] «Eğer siz, peygambere yardım etmezseniz, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi, yine eder...»[291] «Şüphe yok ki Allah, size bir çok savaş yerlerinde zafer ver­di; ve «Huneyn» gününde size yardım etti. O vakit, Huneyn'de çokluğunuz size güven vermişti de, bir faydası olmamıştı...»[292]. Allah'ın, Nadiroğulları-nm mallarından peygamberine verdiği ganimete gelince : Siz ona ne at koşturdunuz, ne deve...»[293]. Bunlardan başka daha sadık ve doğru olan deliller[294] vardır ki Peygamber Aleyhisselânı, Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği güç ve kuvvetle ayakta kalmış ve daima Allah-u Teâlâ'nm yardı­mına mazhar olmuştur.

9- Peygamber Aleyhisselâm'm kendisine inanmayanlara kargı öne sürdüğü delillerdendir ki, Allah'tan başka hiç bir kimsenin bilmediği gayb ilminden olanlardan her söyleyip vaad edilenin yerine getirildiği açık­ça bilinmiştir. İnsanların sanat eseri olan hilelerinden bazısiyle onu elde etmeyi isteyen kimse, kendi batıl düşünce ve işi ile peygamberin getirdiği hak olanı, batıl, doğru olanını da kendi yalanında eritmek isteyerek delâ­lete düşer. İstediğini göz boyamak, insanları kandırmak suretiyle elde eder. Allah Celle Celâluhû bu hususu, «Ey müşrikler, size haber vereyimmi, şeytanlar kimin üzerine inerler?»[295] kavl-i cehli ile beyan buyurup, ha­ber veriyor ki; gerçekten kâhinler bunları şeytanların yalanlarından alı­yorlar. Bu şeytanların yalanlarından elde ettikleri hususları, hak pırıltı­larından birine, yalan sözleri, ve batıl olan davaları sokuştururlar.

Bu mevzuda asıl olan şudur : Gerçekten kâhinliğin ekserisi, yalan-dolana, insanları kandırmağa, ve benzetme ve hayal kurma üzerine cari olan sihirbazlığa hamlolunmuştur. Peygamberlerin seçtikleri hususlar ise, onlar kendilerinde bulunan hususları sadık olan meleklerin söylemeleriy-le elde ederler. Elde ettikleri hususların içinde, doğru olan, ve tecrübe ve imtihanla sabit olan hak ve gerçekten başkası bulunmaz. Onların işleri, günler ve zamanların devam ettikleri müddet haktır ve sabittir. Bu husus, devamlı olarak böyle olmuş ve olacaktır.

Sonra Allah-u Teâlâ'nm kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm onun dininin bü­tün dinlere üstün kılındığını açıkça beyan etmektedir. Bununla beraber, Kur'ân-ı Kerîm, olanlar ve hâdiselerden haber vermektedir. Tıpkı Aîlah-u Teâlâ'nın şu âyetlerle beyan buyurduğu gibi : «O Allah'tır ki, Peygambe­rini her dinin üstüne çıkmak için, onu hidayet ve hak din ile gönderdi; is­terse müşrikler hoşlanmasınlar»[296]. «Onlar Allah'ın Nurunu (Şeriatını) ağızları ile (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasa-lar bile, Allah, muhakkak Nurunu tamamlamak diliyor.»[297]. «Yoksa onlar; biz yardımlaşır, bize karşı gelene zafer kazanır bir topluluğuz mu? diyor­lar.»[298]. «Muhakkak ki biz, (seninle alay eden) müstehzilere karşı kâfiyiz, (onları helak ederiz.)»[299] «Onlarla muharebe edin ki, Allah, sizin elleriniz­le kendilerini öldürsün ve böylece azap etsin...»[300]. «O kâfirler görmüyor­lar mı, biz, arazilerini (müslümanlara fethettirmekle) etrafından azaltıp duruyoruz...»[301]. «>... O kâfirler ise kendi yaptıkları yüzünden başlarına musibet inecek veyahut o musibet, yurtlanılın yakınma konacak...»[302]. «O vakit Allah, yük kervanı ve silahlı birlikten birini vaadediyordu ki, sizin olsun. Siz de, silahı bulunmayan kervanın size ait olmasını arzu edi­yordunuz. Halbuki Allah âyetleri ile hakkı ve islâmı açığa vurmayı ve kâfirlerin arkasını   kesmeyi diliyordu.»[303].    «Gerçekten   Allah  size vaadini doğruladı...»[304].

Kavimlere has olarak gelen âyetler vardır ki, gerçekten onların iman etmiyeceklerini ve Cehennem ehlinden olacaklarını ve sonra küfür üzeri­ne öleceklerini beyan eder. Bunlardan başka fani olan haberlerden varid olan her haber, düşünüldüğünde bilinir ki, onu Allah-u Teâlâ'mn bildir­mesi ile bilmiştir ki, kendisi için mucizeler olsun.

Bizim, Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.)'in hallerini ve durumlarını beyan eden hususlardan sayıp döktüklerimizi düşünen kimse, anlar ki; onun peygamberliğine delâlet eden bütün aklî deliller, inci misali dizilip beyan edilmiştir. Mahlûkatm en hayırlısı olan Muhammed Mustafa'ya Allah Cel-Ie Celâluhû salat u selâm etsin.

Sonra bütün peygamberleri kabul edip tasdik edenle bazılarını tasdik edip bazılarını inkâr edenler arasındaki hususa atfı nazar edip onlara ka­bul edip tasdik ettikleri şeyin manâsını veyahut ta seleflerinin tasdik et­tikleri şeyin manâsını kendilerine sorarız. Eğer verdikleri cevapta pey­gamberliği gerçekleştiren husus bulunuyorsa o manâlar, peygamberliği icabettiren manâlardandır. Böyle olursa aynı manânın Peygamberimiz Sallallahualeyhivesellem'de de bulunduğu için Peygamberimizin nübüvveti hakkında da aynı hususu ifafle etmelerini kendilerine ilzam ederiz. Her ne kadar âyet ve mucize, kendi zatı itibariyle muhtelif ise de. Çünkü pey­gamberlere mucize verecek olan hususun manâsı muhtelif değildir. Eğer mucizelerin zahirine bağlanırlarsa hiç bir peygamberde Peygamberimiz Muhammed Aleyhisseâlm'daki üstünlük ve taaccübü ifade edecek husus­ları bulamazlar. Veyahut da her ikisini bir iş üzere çıkarırlar. Her ne ka­dar bizim onlara muvafakatte bulunduğumuzu iddia etseler de. Çünkü bunun cevabı bir kaç veeihten meydana gelir :

Birincisi : Bizim varlığımızdan ve muvafakatimizin meydana çıkma­sından önce onların tasdik etmelerinin sebeb ve illeti kendilerinden soru­lur.

İkincisi : Bizde sabit olan hususla kabul ederiz ki; bize geçen peygam­berleri haber veren kişi peygamberimizdir. Halbuki siz, onu inkâr ediyor­sunuz. Böylece deliliniz düşer. Başka ne deliliniz vardır?

Üçüncüsü : Onlara iddia ettikleri şey ve kabul etmedikleri fark ile mukabele edilir.

Dördüncüsü : Şöyle denir : Gerçekten biz, Peygamberimizin nübüv­vetini ikrar edip kabul eden kimseleri kabul ederiz. O kimse, onların pey­gamberliğini iddia ettiği kimsenin kendisi ise, peygamberimizin nübüv­veti sabit olur. Hayır, eğer iddia ettiklerinin kendisi değilse, kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiğiniz kimselerden[305] peygamberimizin nü­büvvetine delâlet eden şey nedir ki, sizin murad ettiğiniz husus size tes­lim olsun? Yardım Allah'tandır. [306]


[241] Patır,   âyet,   8.

[242] Eş-Şûarâ, âyet, 3,

[243] En-Nahl, âyet, 127.

[244] Et-Tevbe, ayet, 128.

[245] El-İsra, âyet, 29.

[246] Kitabın aslında «el'akviyâu» kelimesi «li'l akviyâi»  olarak yazılmıştır.

[247] Kitabın aslında  «zâlike» kelimesi metinden  olduğuna işaret  edilmekle  birlikte  dip­notta varid olmuştur.

[248] Kitabın aslında «muvâlâtu» kelimesi «mevlâhu» olarak yazılmıştır.

[249] Âli Imran, âyet, 144

[250] El-Bakara, âyet, 217.

[251] Kitabın aslında «yuktelu» kelimesi noktasız olarak varid olmuştur.

Kitabın  aslında   .en'nâkibîne»  kelimesi noktasız  olarak  varid  olmuştur. Manası : înharaf edenlerdir. Bak:  Kamus'un  *nekebe»  maddesine.

[252] Kitabın aslında «elmuşârifîne» kelimesi noktasızdır. Mânâsı:   Fitne sahihleri de­mektir- Hadîs-i Şerifte «Siz» kapkaranlık fitneler gelmiştir.» Bak :   Kamus,  *eg'-gerefu» maddesi.

[253] Kitabın  aslında   «beasehû»   kelimesi  noktasızdır.

[254] Kitabın aslında  «aleyhim,  kelimesi  «aleyhi»  olarak  yazılmıştır.

[255] Kitabın aslında  «sümme mâ fîhi»  cümlesi   «temme  mâ fîhi'I ukûlu» olarak yazıl­mıştır.

[256] Kitabın aslında «fema» kelimesi «fîmâ» olarak yazılmıştır.

[257] Kitabın aslanda  «kafiyetün»  kelimesi *el'kafiyetu.  olarak yazılmıştır.

[258] Patır, âyet, 24.

[259] El-Mümünûn, fiyet, 44.

[260] El-Maide, âyet, 15-

[261] El-Cum'a,  âyet, 2.

[262] E§-Şûra, âyet, 7.

[263] Tâhâ, âyet, 134.

[264] Fatır, âyet, 42.

[265] El-Mümünûn,   âyet,  69

[266] Hûd, âyet, 49.

[267] El-A'lâ,  âyet,  6.

[268] El-Kıyâme,  âyet,  16.

[269] EI-Ankebût,  âyet, 48.

[270] Kitabın aslında  «anhu»  kelimesi  «minhu»  olarak yazılmıştır.

[271] Kitabın aslında  «durubuhû. kelimesi  «min durubihî»  seklinde ve noktasız olarak yazılmıştır.

[272] Yunus,  âyet, 38.

[273] Yunus, âyet, 16.

[274] Sebe\ âyet, 40

[275] Saâd,  âyet,  86.

[276] Ez-Zuhruf, âyet, 24.

[277] Âl-i İmrân,  âyet, 64.

[278] Kitabın aslında  .bihî*   kelimesi  «icabetim,   olarak yazılmıştır.

[279] Kitabın  aslında   «ennehû.   kelimesi  mükerrerdir-,

[280] El-îsrâ, âyet, 88.

[281] El-Hakka,  âyet,  41.

[282] Tâhâ,   âyet.   133.

[283] Sââd,  âyet,  29.

[284] El-Kasas, âyet, 49.

[285] Kitabın   aslında   -da'vetuhû»   kelimesi   «da'vetuhum»   olarak  gelmiştir.

[286] Gafir, âyet, 51.

[287] El-Mücâdile,   âyet. 21.

[288] Kitabın aslında «ennehû» kelimesi  «iz»  olarak gelmiştir.

[289] Ed1 - Duhâ, âyet, 8.

[290] Et' Tevbe, âyet, 28

[291] Et-Tevbe, âyet, 40.

[292] Et'  Tevbe,  âyet,  25.

[293] El-Haşr, âyet, 6

[294] Kitabın aslında «ve'l edilletu» kelimesi metnin dip notunda gelmiştir.

[295] Eş-Şûarâ, âyet, 221.

[296] Es-Saff, âyet, 9.;  El-Feth, âyet, 28,; Et-Tevbe, âyet, 33.

[297] Et-Tevbe,  âyet,  32.

[298] El-Kamer,   âyet,  44.

[299] El-Hicr, âyet, 95.

[300] Et-Tevbe,  âyet,  14.

[301] Er-Ra'd,  âyet,  41.

[302] Er-Ra'd, âyet, 31.

[303] EI-Enfal, âyet, 7

[304] Âl-i İmrân,  âyet,  152.

[305] Kitabın  aslında   «mimmen.  kelimesi «men»   olarak  yazılmıştır.

[306] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:337-349.