Reddü´l Muhtar / Vasiyetler

<< < (2/3) > >>

Reyyan:
M E T i N

Kişinin âli: ailesi ve kendisine nisbet edildiği kabilesidir. Buna göre, müslüman olan en son

dedesine kadar, babası tarafından kendine nisbet edildiği herkes bu tabirin içine girer. Ancak son

(en uzak) baba (dede) hariçtir. Çünkü o, ona izâfe edilir Kuhistânî. Kirmânî´den naklen.

«Çünkü o ona muzâftır... Yani ona mensuptur. Bundan maksat, ıstılâhî izafet değildir. Dolayısıyle

bir itiraz varid olamaz. T. Bu durumda bir kimse: «Alime vasiyet ettim» dese en üstteki dede buna

girmez. Çünkü al den maksat en üstteki dedeye nisbette kendisine ortak olanlardır.

Alî´in yakını uzağı, erkeği kadını, müslümanı kâfiri ve küçüğü büyüğü eşittir. Şayet, -ihtiyarda

denildiği gibi- sayılmayacak kadar çok olsalar, bu sözün içersine zenginler ve fakirlerden girerler.

Şerhu´l Tekmile´de belirtildiğine göre; eğer varis olmuyorlarsa, kişinin babası, dedesi oğlu ve

hanımı da âlî (ailesi) dirler. Kızların çocukları, kızkardeşlerin çocukları ve annesi tarafında olan

hiçbir akrabası bu sözün şumûlüne girmez. Çünkü çocuk annesine değil. babasına nisbet edilir.

i Z A H

«Kabilesidir...» Bu, aile sözüne atfı tefsir (izah için yapılmış bir atıf) dır. Hidâye´deki: «Çünkü âl

kişinin, kendisine nisbet edildiği kabilesidir» sözü buna delâlet etmektedir.

«Kendine nisbet edildiği...» Yani nesebine nisbet edildiği. Nesebine sözü hazfedilmiştir. Bundan

maksat şudur: Nisbette kendisine ortak olan ve kendisi ile birlikte en üst dedede de olsa

babalardan birisinde birleşenler onun âlidir. (Amcalar, babalarının amcaları, dedelerinin amcaları...

ve bunların çocukları...) Benim anladığım bu, Bunu tevzih edecek şeyler gelecektir. Yoksa mûsî

(vasiyyet eden) in kabilesi kendisine, ancak kabilenin babası olduğu zaman nisbet edilir.

İsaf´ta aynen şu ibareyi gördüm : «Adamın ehli beyti (ailesi) âli ve cinsi aynıdır. O, babaları kanalıyla

İslâm dönemindeki ilk babaya birlikte nisbet edildikleri (soyları bir olan) kişilerdir. İslâm

dönemindeki ilk baba; müslüman olsa da olmasa da İslam dönemini idrak eden babadır. Kendisiyle

birlikte bu babaya nisbet edilen erkek, kadın ve çocuk herkes onun ehli beytidir». Açıktır ki.

buradakl «kendisiyle birlikte nisbet edilen» İfâdesi musannıfın «kendisine nisbet edilen» sözünden

daha iyidir.


«Çünkü o, ona izafe edilir.» Yani vaziyyet muzafa (tamlanan)dır, muzafın ileyhe (tamlayana) değil.

(Yani bir kimse: Ali Hasen Hasanın âline şu malımı vasiyet ettim, dese Hasan değil, Hasanın âli alır.)

Kâfî´den naklen Zeylaî.

Tahtâvî şöyle der: «Bunda işaret ediliyorki; o (vasiyetin muzafa ait oluşu) ancak meselâ «Abbas

oğullarına âli Abbas´a vasiyet ettim» dediğinde kendisini gösterir. Ama «âlîme veya Zeyd´in âli´ne

vasiyet ettim» dese, o da en büyük baba değilse bu kaydın geçerliliği olmaz. Şayet:

«En büyük babaya onun ehlibeyti denilmez» diyerek gerekçe gösterseydi daha iyi olurdu.

Ben derim ki: Hidaye´nin ibaresi: «Falanın âline vasiyet etse...» şeklindedir.

«Şayet sayılmayacak kadar çok olsalar...» ihtiyâr´daki ifade, «sayılmıyor olsalar (çok olsalar) bile..»

şeklindedir.

«Hanımı...» Yani babasının sülâlesinden değilse. Sâlhânî.

«Kızlarının çocukları... bu sözün şumülüne girmezler.» Yani bu çocukların babaları, vasiyet edenin

sülâlesinden değilseler. Sâihâni.

METİN

Kişinin cinsi, babasının ehli beyti (ailesi) dir. Çünkü insan annesi ile değil babası ile cinslenir. Aynı

şekilde ehli beyti ve ehli nesebi de, âli ve cinsi gibidir. Yani hükümleri aynıdır.

İZAH

«Çünkü İnsan, babası ile cinslenir.» Yâni «ben, falan adamın cinsindenim» der. Gâyetü´l-Beyân´da :

«Çünkü cins, nesebten ibarettir. Neseb de babayadır» denilmektedir.T.

«Âli ve cinsi gibidir.» Bu, «aynı şekilde» sözündeki ismi işaretin merciini beyan içindir. Yâni, ehli

beyti ve ehli nesebi âli ve cinsi gibidir. Hepsinden maksat. annesinin değil, babasının kavmidir.

Onlar da, kendisine nisbet edildiği sülâlesidir.

Fetâvayı Hindîye de şöyle denilmektedir: «Bir kimse kendi ehli beyti (ailesi) için vasiyette bulunsa.

buna islâm dönemindeki ilk babanın, kendisi ile birlikte kendilerini topladığı kişiler girer. Buna göre

eğer mûsî (vasiyet eden) Hz. Ali veya Hz. Abbas´ın soyundan olsa vasiyetinin içerisine, Hz. Ali veya

Hz. Abbas´a baba cihetinden nisbet edilen herkes girer. Anne cihetinden nisbet edilenler ise

girmezler. Hasebi veya nesebi için yaptığı vasiyetler de aynıdır. Çünkü bu, anneye değil babaya

nisbet edilen şeyden ibarettir. Aynı şekilde, falanın cinsi için vasiyette bulunsa, babanın oğulları

vasiyeti alırlar. Lahme (akrabalık) de cinsten ibârettir. Falan´ın âline yapılan vasiyette, onun ehli

beytine vasiyyet demektir.» Özetle.

M E T İ N

Bir kadın, kendi cinsine veya ehli beytine vasiyette bulunsa, kendi çocukları vasiyete dahil

değildirler. Çünkü kadının çocukları kendisine değil, babaya nisbet edilirler. Ancak, oğlunun babası

(kocası) kadının babasının sülâlesinden olursa o zaman vasiyete dahildir. Çünkü bu durumda oğul

kadının cinsindendir. Dürer, Kâfi ve başkaları. Ben derimki; «Bundan anlaşılan; sadece anne

tarafından olan şeref müteber değildir.» İbn Nüceym´in fetvâsının sonlarında böyle denilmektedir.

Üstâdımız Remlî bununla fetvâ vermiştir. Ama bu (annenin şerefi) genelde bir meziyettir.

İ Z A H

«Bundan anlaşılanm... ilh...» Hindiye´nin Bedâî´den naklettiği şu sözlerde bunu teyîd etmektedir:

«Sâbit olduki; haseb ve nesep anne ile değil, sâdece baba iledir.» Annesi şeriflerden olan kişiye

zekât vermek haram olmaz, Haşimi bir hanıma denk olamaz ve eşraf için yapılmış olan vakfda vakfa

müştehak olmaz. T.

«Üstâdımız Remlî bununla fetvâ vermiştir.» Fetâvâsının nesebin sübûtu bahsinde söylediklerinin

özeti şudur: «Annesi şerefli olan için bir mikdar şerifliğin olduğunda şüphe yok. Aynı şekilde onun

çocukları ve ilâ nihâye torunları için de bir şeriflik söz konusudur. Ama nesebin aslı babalarladır.

Kendisine, Câferi Tayyar´ın oğlu Abdullah´ın hanımı olan Fâtımatü´z-Zehrâ´nın kızı Zeyneb´in

çocuklarının durumu soruldu. Onların şüpheye meydan vermeyecek şekildi eşraftan oldukları

cevabını verdi. Çünkü şerif, ister Alı, ister Cafer ister Abbas´a mensup olsun ehli beytten olan

herkestir. Ancak bunların şerifliği Hz. Peygamber (s.a.v.)´e nisbetlik şerefi değil. sadaka almanın

haramlığı şerefidir. Alimler, kızlarının çocuklarının kendisine nisbet edilmesinin Hz. Peygamberin

husûsiyetlerinden olduğunu söylemişlerdir. Husûsuyet de üst tabakaya aittir. Hz. Fâtımâ´nın dört

çocuğu; Hasan, Hüseyin, Ümmû Gülsün ve Zeynep Hz. Peygamber´e nisbet edilirken. Hasan ve

Hüseyinin çocukları o ikisine neticede de Hz. Peygamber´e nisbet edilirler. Zeyneb ve Ümmü


Gülsümün çocukları ise annelerine değil, babalarına nisbet edilirler. Hz. Fatımaya ve babası Hz.

Peygamber (s.a.v.)´e nisbet edilmezler. Çünkü onlar kızının çocukları (torunlarının çocukları) dırlar.

Dolayısıyle şeriatın «çocuğun nesebi annesine değil babasına tabidir» kaidesi onlar hakkında

uygulanır. Sadece Hz. Fâtıma´nın çocukları, haklarında hadis varid olması hususiyetlerinden dolayı

bu kaidenln dışında kalmışlardır. Bu hususiyetde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin´in zürriyetine

mahsustur. Ama aile için olan mutlak şeref hepsine şâmildir. Hz. Peygamber´e nisbet olan özel

şeref ise böyle değildir.»

Bu ifâdelerin aslı şâfîî mezhebi âlimlerinden İbn. Hacer «Mekki´ye aittir.

Ben derim ki: Sadaka almayı haram kılan, Hz. Peygamber´in sülalesinden olma şerefi, babaları da

aynı sülâleden oldukları zaman söz konusudur. Nitekim daha önce geçmişti.

Yukarıda anılan hadisten maksat; Ebû Hüreyre, Ebû Nuaym ve daha başkalarının tahric ettikleri şu

hadistir: «Adem oğullarının hepsinin asabeleri babalarına aittir. Fatıma´nın çocukları ise bundan

müstesnadır. Çünkü ben onların babası ve asabesiyim.»

M E T İ N

Bir kimse; akrabalarına, veya zî karâbetine (kendisine akrabalığı olana) -Nüshaların ibâresi bu

şekildedir. Doğrusu; zevî karâbetine (kendisine akrabalığı olanlara) dır.- veya erhâmına

(yakınlarına) ya da en sâbına (aynı nesebten olduğu kişilere) vasiyette bulunsa bu vasiyet

kendisinin mahremi olan yakın akrabalarının hepsine (zî rahımı mahremi olanlar) ve yakınlık

derecelerine göredir. Anne baba girmezler. -Babaya yakın (akrabaî diyen, âsî dir.» denilmiştir-,

küfür veya kölelik sebebiyle mirastan mahrum olsalar bile çocukları -nitekim (peşindeki) varis

sözünün umumu bunu ifade eder-, ve vâris bu vasiyete dahil değildirler. Zâhiri rivâyete göre; dede

ve oğulun oğulu ise dahildir. Bir görüşe göre ise dede ve oğulun oğlu da dahil değildirler. İhtîyâr´da

bu tercih edilmiştir.

Bu tabirler bizim «akraba. dediğimiz kişilerdir.Ancak ifâdeleri farklıdır. Onun için tabirleri aynen

almak zorunda kaldık.(Mütercim)

Bu şekilde yapılan bir vasiyet iki veya daha fazla akrabaya ait olur. Yani mirasda olduğu gibi

vasiyette de cem´in (çoğulun) en aşağısı ikidir.

İ Z A H

«Akrabalarına... vasiyet etse» Mültekâ´da buna, (metindeki ekârib kelimesine) «akrabası» ve

«zevû´lerhamı» sözleri de ilave edilmiştir.

«Nüshaların ibaresi bu şekildedir...» Kenz, Ğurer ve Islahta da böyledir.

«Doğrusu, zevî karabetine.. dir.» Yani Mülteka´daki gibi, ifâde çoğul (kendisine akrabalığı olanlara

manasını verecek şekilde) dur. Çünkü bir kimse; «zî karabetine: kendisine akrabalığı olana» sözü

ile tekil bir ifade •kullanarak vasiyette bulunsa ve kendisinin bir amcası iki de dayısı olsa, vasiyetin

tamamını amca alır. Çünkü kullandığı ifâde tekildir. Bir kişi vasıyetin tamamını alır. Zira o zaman

yakındır. Zeylaî. Ğurerul efkâr´da :

«Bir kimse karabetine (yakınına) zî karabetine (yakınlık sahibi olana) veya zî nesebine (kendisi ile

aynı nesebte olana) diyerek vasiyette bulunsa bütün ulemaya göre, bir kişi vasiyetin tümünü hak

eder» denilmektedir.

«... Ensâbına kendisi ile aynı nesebten olan kişilere)...» Zeylai: «ensûb» kelimesinin, «neseb»

kelimesinin çoğulu olması sebebiyle bu ifadeye itiraz etmiştir. Zeylaî´de : «Anne cihetinden

akrabası olanlar neseb sözcüğünün altına girmezler. Peki, burada nasıl girsinler?!..» der. Şiblî buna

: «Ensab sözünden maksat. nisbetin hakikatıdır. O da babadan olduğu gibi, anneden de sabittir.»

diyerek cevap vermiştir.

Ben derim ki: «Geçtiği üzere âlimler. «kişinin ehli nesebi»nden baba cihetinden olan nesebe itibâr

ettiler. Aralarında ne fark var ki?!..»

«Bu vasiyet zî rahimi mahremi olan akrabalarına ve yakınlık derecelerine göredir.» Meselenin özü

şudur :İmam Ebû Hanife bu konuda beş şarta itibar etmiştir. Bunlar vasiyet edilen malı alabilecek

olan kişi:

1 - Zû rahimi mahremi (mahremi olan yakın akrabası) olacaktır.

2 - iki veya daha fazla olacaklardır.

3 - Baba ve oğuldan başkası olacaktır,


4 - Varis olmayanlardan olacaktır,

5 - Vasiyet eden şahsa akrabalık derecesi önde olanlardan olacaktır.

Sahibeyne göre; islâm´daki ilk babasında birleştikleri bütün akrabaları vasiyet hak ederler.

Sahibeyn İmamı Azâm´a,mahremiyet ve yakınlık şartında muhalefet ettiler. Onlara göre, mahremiyet

olmasa bile akrabalık yeterlidir, akrabalarda da yakın ile uzak eşittir. İmamlann hepsi, vasiyete

müstehak olanların iki veya daha fazla kişi olacağı şartında müttefiktirler. Çünkü mûsî (vasiyet

eden)nin ifâdesi çoğuldur. İkiside çoğul gibidir. Yine bütün Hanefî imamları vasiyeti alacak olanın;

varis. baba ve oğul olmaması gerektiğinde hem fikirdirler. İtkânî, Muhteleften özetle. Zeylai ise

şöyle der: «Ebû Yusuf ve Muhammede göre: Hür, köle, müslüman, kâfir, büyük küçük, erkek ve

kadın eşittir. Ebû Hanife´ye göre ise vasiyet ancak iki veya daha fazla kişi içindir.»

Bu ifâdenin benzerini Sa´diyye sahibide Kâfî´den nakletmiş ve şunları ilave etmiştir: «Bu, kişinin üç

ümmüveledine (kendilerinden çocuğu dünyaya gelen câriyeleri), fakirlere ve mıskinlere vasiyette

bulunması konusundaki İmam Muhammed´in görüşüne aykırıdır. Çünkü Muhammed orada çoğula

itibar etmiş, burada ise etmemiştir.»

Ben derim ki: «Önceki rivâyete göre muhalefet söz konusu değildir. Sanki bu ikisi, iki ayrı rivâyet

gibidir. Düşün. Sonra ben, Hakâik ve Kuhistânî´de iki kavil gördüm. Bu ve İmam´ın görüşü. Kudûrû

ve Dürrü´l-Mültekâ´nın tashihinde belirtildiğine göre İmamın görüşü sahihtir.

TENBİH :

Gureru´l-Efkâr ve Şerhu´l-Mecma da. Hakâik´ten naklen şöyle denilmektedir: «Bu tabirlere. elekrabû

fe´l-ekrab (yakınlık derecesine göre) ifadesi ilâve edilse idi ittifakla, bunların çoğul oluşlarına itibâr

edilmezdi. Çünkü, ekrab: (yakın) sözü ferd (tek) ismidir. öncekini tefsir için söylenmiştir. Mahrem

olanda olmayan da bu tâbirin altına girer ama yakın akraba daha uzağına takdim edilir. Çünkü bu

durumda mûsî´nin şartı sarihtir.» Bu sözler. İhtiyar ve Şurunbulâliyye´de de nakledilmiştir.

Ben derim ki: «Bu 1230 senesinde; akrabalarına, yakınlıklarına göre (daha yakın olana) vasiyette

bulunan kişi hakkında çıkan bir fetvâdır. Bu vasiyete mahremi olmayanların da gireceğine fetvâ

verilmiştir. Nitekim o fetva bu naklin şarih ifadesidir.

«... Denilmiştir.» Mi´rac´ta şöyle denilmektedir: Bir hadiste «Babasına karîb (yakın) diyen ona isyan

etmiştir» buyurulmaktadır. ALLAH (c.c.) «Anababaya ve akrabaya vasiyet...» âyeti kerimesinde

akrabayı ana baba üzerine atfetmiştir. Bir şey hakikaten kendisinden başka olan bir şeye atfedilir.

Halkın dilinde «yakın (akraba)», birisine başka birisi vasıtasıyla yakın olandır. Mebsut´ta böyle

denilmiştir. T. Yanı ana baba ve oğul kişiye, başkaları vasıtasıyla değil kendiliklerinden yakın

olurlar.

«Nitekim (peşindeki) varis sözünün umumu bunu ifade eder.» Yani onlar. mirastan mahrum da

olsalar, akrabaya vasiyetin şumûlüne giremezler. Çünkü eğer onların vasiyetin şumûlüne girmeme

illeti varis olmaları olsaydı. ana baba ve çocuğun bu meseledeki vasiyet müstehık olmadıklarını

açıkça söylemeye ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü «ve varis» sözü ile onlar da bu hükmün dışında

kalırlardı. Zira varis sözü bunlara da şamildir. Bununla (varis sözü ile) yetinmeyip de, ana baba ve

oğulu açıkça zikretmesinden, onların varis olsalar da olmasalar da, akrabaya vasiyette vasiyete

müstehık olmadıklarını anlarız.

«Ve varis...» Buna, «varise vasiyet yoktur» hadisini gerekçe olarak göstermişlerdir. Bu ifadelerle

bundan maksadın; kişinin kendi akrabalarına vasiyet etmesi durumu olduğu, ama başkasının

vârisine vasiyet ettiğinde onların vasiyetin haricinde tutulamayacakları tarzındaki sözlerin

doğruluğu açığa çıkar.

«İhtiyâr da bu tercih edilmiştir.» Çünkü orada sadece bir görüş verilmiş ve şu söylenmiştir): «Lûgat

olarak yakın (karîb); birisinebaşka birisi vasitasıyla yakın olan ve aralarında cüziyet

bulunmayandır.» Ebu´s-Suud, Allâme Kâsım´dan o da Bedâî´den bunun sahih olduğunu

nakletmiştir. Sonra Ebu´s-Suûd, Hamevî şerhinde kendi el yazısı ile; onların (dede ve torun)

akrabaya vasiyetin şumûlüne girdiklerini yazmıştır. O esahtır.

Ben derim ki: Mevâhibin metninin ibâresi; «Muhammed, dedeyi ve torunları vasiyetin şumûlüne

dahil etmiştir. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf´tan zahir olan da budur.» şeklindedir. Nine de dede

hükmündedir.

«Bu şekildeki bir vasiyet iki veya daha fazla akrabaya ait olur.»Yani mûsî vasiyette çoğul bir ifade

kullanmışsa. Ama «yakınıma, yakınlık sahibime (zî karabetime)» demişse böyle değildir. Nitekim

bunu daha önce söylemiştik. Tahtavi ifade etti.


«Yani cem´in (çoğulun)... en aşağısı ikidir.» Şayet, «Çünkü cem´in en en aşağısı üçtür» deseydi

daha açık olurdu.

M E T İN

Akrabasına vasiyette bulunan kişinin, iki amcası ve iki dayısı olsa, mirasta olduğu gibi vasiyet

amcaları içindir. Ebû Yûsuf ve Muhammed amca ve dayıların her birinin vasiyetin dörtte birini

alacaklarını söylerler. » Şayet mûsî´nin bir amcası ve iki dayısı olsa vasiyetin yarısını amca, diğer

yarısını da dayıları alır. Sahibeyne göre, üçün üçte birerini alırlar. Eğer tek bir amcası olsa, o

vasiyetin yarısını alır, diğer yarısı varislere iade edilir. Çünkü onda hak sahibi olan birisi yoktur.

Eğer bir amcası ve bir halası olsa, akrabalıkları eşit olduğu için, vasiyeti almada da eşittirler. Şayet

akrabaya vasiyette bulunanın mahremi yoksa vasiyet batıl olur. Ebû Yusuf ve Muhammed´e göre ise

batıl olmaz.

İ Z A H

«...Vasiyet amcaları içindir.» Çünkü onların akrabalığı dayılardan daha yakındır. Zira onların

yakınlıkları baba yönündendir. İnsan da babasına nisbet edilir. Nitekim nikâhta velâyet dayıya değil

amcaya aittir. Bununla amcaların hüküm bakımından daha yakın oldukları sabit olmuştur. İtkânî. Bu

hüküm. musînin varisinin amcalardan başkaları olması durumundadır. Mesele bundan sonraki

meselede de gelecektir.

«Ebû Yûsuf ve Muhammed amca ve dayıların, dörtte birerini alacağını söylerler.» Çünkü daha önce

geçtiği üzere onlar yakınlığa itibar etmezler.

«Diğer yarısını dayılar alır...» Çünkü tek amca cemî (çoğul) olmadığı için, vasiyetin tamamını

alamaz. Yarısı ona verilince geri kalan yarısı da dayılara verilir. Çünkü mûsîye amcadan sonra yakın

olanlar onlardır. Geriye kalan yarı da. sanki iki dayıdan başka akrabası yokmuş gibi davranılır.

İtkânî.

«Çünkü onda hak sahibi olan biri yoktur.» Çünkü cemî (çoğula) itibar etmek gerekir. İtkânî.

Sahıbeyne göre; vasiyetin tamamının üçtebiri amcanındır. Ğureru´l-Efkâr. Bu, Zeylaî ve Kâfî´den

naklen geçen söze mebnîdir. Düşün.

M E T İ N

Bir kimse «falanın çocuklarına» diye vasiyette bulunsa, vasiyet erkek ve kız çocuklara eşit olarak

verilir. Çünkü «çocuk» ismi hepsine hatta hanımın karnındaki çocuğa şamil olur.

«Falanın çocukları»nın şumulüne, kendi çocuğu varsa, oğlunun çocukları girmez. Şayet falanın

kendi kızları ve oğlunun oğulları olsa, hakikatle amel edilerek vasiyyet kızlara verilir. Hakîkatle amel

mümkün olmaz, sözü geçersiz kılmamak için mecaza hamledilir. (kendi çocuğu yoksa torunlarına

verilir.) Kızın çocukları vasiyetin şumulüne girmezler. İmam Muhammed´den bunların da gireceği

rivayet edilmiştir. İhtiyâr.

Şayet mûsî, «falanın varislerine» diyerek vasiyette bulunsa. Erkekler iki, kızlar bir alırlar. Çünkü bu

sözüyle verasete itibar etmiştir.

İ Z A H

«Çünkü «çocuk» ismi hepsine... şamildir.» Çünkü bu ister erkek ister kız, ister tek ister çok olsun

çocuk için cins isimdir. İhtiyâr.

«Hattâ hanımın karnındaki çocuğa... ilh...» Bunun, çocuğun vasiyet anından itibaren altı aydan dahi

az bir müddette doğması hali ile kayıtlanması, vasiyet anında onun varlığının tahakkuku içindir.

Nitekim bunu, «karındaki çocuğa vasiyet» konusunda söylemişlerdir. T.

«...Kendi çocukları varsa oğlunun çocukları girmez.» Bu, «falan» husûsû baba olduğu takdirdedir.

Ama bir kabilenin veya oymağın babası ise (Zühreoğulları gibi) kendi çocukları olsa bile, çocukların

çocukları da vasiyete dahildirler. İnciye. Tamamı Minah´tadır.

«Çünkü o verasete itibar etmiştir.» Çocuklar ve kardeşler arasındaki verâset de böyledir. Ayrıca

müştak (türemiş) bir ismi açıkça söylemek, hükmün, bu ismin türediği kök üzerine terettüp

edeceğine delildir. O zaman vasiyetin gerekçesi veraset olmuş olur. Zeylaî. Bununla açığa çıkmış

oluyorki: «Erkek için iki kadının hissesi vardır.» âyeti tüm varislere şamil değildir. Aksine sadece

çocuklarla kız ve erkek kardeşlere mahsustur. Diğerlerinde herkesin kendi hissesine göre taksim

edilir. Bu İsaf ve Hassaf´ta, vakıf meselelerinde zikredilmiştir. Vasiyet de vakfın benzeridir.

M E T İ N


«Falanın varislerine ve akabine» tarzındaki ve aynı manadaki vasiyetlerde, vasiyetin sahih olması

için varislerine vasiyette bulunulan şahsın, mûsî (vasiyet eden) den önce ölmüş olması şarttır.

Çünkü vâris ancak, ölümden sonra söz konusudur. Bir de eğer onlarla birlikte kendisine vasiyet

edilen başkası varsa bırakılan mal önce sayılarına göre paylaştırılır. Daha sonra da varislere düşen

erkeklere iki, kadınlara bir hisse olmak üzere taksim edilir. Nitekim bu daha önce geçmişti.

Şayet mûsî, varislerine veya akabine vasiyette bulunduğu şahıstan önce ölürse vasiyet batıl olur.

Eğer bunlarla birlikte başka müsâleh (kendisine vasiyet edilen) ler varsa; meselâ adam «falana ve

varislerine ve akabine vasiyet ettim» demişse vasiyetin tamamı mûsâ leh olan falanadır. Varisleri ve

akîbi bir şey alamaz. Çünkü isim (varisler kelimesi) onları ancak ölümden sonra içine olır. Tamamı

Sirac´tadır. Yine orada; «akîb erkek ve kız çocuklarıdır. Eğer onlar ölmüş iseler çocuğun

çocuklarıdır. Kadınların çocukları buna girmezler. Çünkü onlar, onun değil, babalarının akibidir»

denilmektedir.

İ Z A H

«Çünkü varisler ancak ölümden sonra söz konusudur.» Zîra onların varis oluşu ancak mürisin

ölümünden sonra tahakkuk eder. Akıb de aynıdır. Çünkü o, insan öldükten sonra peşinde kalan

çocuklardan ibârettir. Hayatta iken, akibi olmaz. Sirac´tan naklen Minah.

«Blr de eğer... ilh...» Yani gecen sıhhat şartı bulunduktan sonra, onlarla birlikte kendisine vasiyet

edilen başkası varsa...

«Önce sayılarına göre...» Yâni varislerin ve kendisine vasiyette bulunulan diğerlerinin adedine

göre...

«Daha sonra da varislere düşen ilh...» Bunu «varisler» sözüyle özellikle kayıtladı. Çünkü bir erkeğe,

iki kadın hissesi karşılığı taksim, vârislere mahsustur. «Akıb» ismi ise, hepsine şamildir. Erkek ve

kız çocuklar eşittirler. Minah´ta böyle denilmiştir.

«Nitekim daha önce geçmişti...» Yani metinde, az önce «varisler için taksim böyledir» diye.geçmişti.

«Sonra eğer...» Yâni kendileri ile başka musa leh varsa. mezkür şart bulunmadığı için varislere

veya akibe vasiyyetin batıl oluşuna hükmettikten sonra. Aşağıdaki misalde o, veresesi veya akıbı

için vasiyette bulunulan şahıstır. Minah´ta misal gösterildiği gibi, yabancı birisi olursa da aynıdır.

Anla.

«Çünkü isim (varisler) onları ancak ölümden sonra içine alır.» ölmeden önce ise maduma vasiyet

olur ki. «falana» ortak olamazlar. Bir kişiye ve bir ölüye vasiyette de durum aynıdır. İtkânî.

TENBİH :

Anlatılanlardan. Şurunbulâliyye´nin «malın üçte birini vasiyet» konusunda söylediklerinin geçersiz

olduğunu öğrenmiş oldum. Şurunbulâliyye orada şöyle der: «Bir kimse filana ve akıbine» diye

vasiyette bulunsa. filanın, vasiyetin tamamında hak sahibi oluşu. altı aydan daha önce bir çocuğun

dünyaya gelmesi durumundadır. Aksi halde, vasiyette ortak olmalarına manî bir şey yoktur.» Böyle

bir ifadenin Şurunbulâlî gibi biri tarafından söylenmiş olması hayret vericidir. Çünkü eğer, bundan

önce doğmuş olsa idi vasiyete girmezdi. Dikkatli ol.

«Kadınların çocukları buna girmezler.» Ama nesle vasiyette bulunursa bunun aksinedir. Çünkü

nesil sözünün şumulüne kadınların çocuklarıda girerler ve vakıf ve vasiyetin taksiminde eşit

olurlar. Ebussuûd, Hassaf ve başkalarından naklen.

M E T İ N

Filân oğullarının yetimlerine, -yetim, baliğ olmadan önce babası ölene verilen isimdir. Hz.

Peygamber (s.a.v.) «büluğdan sonra yetimlik olmaz» buyulrumuştur.- Körlerine kötürümlerine ve

düşkün dullarına -düşkün dul erkek olsun kadın olsun hiç bir şeye gücü yetmiyendir. Peşindeki

ifade bunu te´yid eder.- Yapılan vasiyette. eğer bunlar nesep ve yazı olmadan sayılabiliyorlarsa,

bunların fakirleri, zenginleri erkek ve kadınları girerler. Çünkü sayılabilirlerse bu vasiyet onlar için

bır temlik olur. Ama sayılamazlarsa (çoksa) sadece fakirlerine verilir. Bu durumda vasi istediklerine

verir. Zira temlik mümkün değildir. O zaman bununla kastedi´lir. Şerhu´t-Tekmile.

İ Z A H

«Bülûğdan sonra yetimlik olmaz.» Bu hadisi Ebû Davud, «İhtilamdan sonra yetimlik olmaz.» lâfzı ile

rivayet etmiştir.

«Düşkün dullarına...» «Düşkün dul» diye terceme edilen eramil kelimesi için Muğrib´de, «Ermele:

ihtiyaç duydu demektir.» denilmiş sonrada Tezhib´den naklen şunlar ilave edilmiştir: Erkek ve


kadından, hiç bir şeye muktedir olmayana ermele denilir. Kocası olan zengin kadına ermele

denilmez.

Şabi´de şöyle der: «Dul (ermel) denilmesi için dişilik şart. değildir. Erkek de kadın da bu kelimenin

şumulüne girer. Ancak sahih olan Muhammed´in şu tefsiridir. Ermele : Kocası ölen veya

kendisinden ayrılan, yetişkin dul kadındır. ölen kocası kendisi ile zifafa girmiş olsa da olmasada

fark etmez. Muhammed´in sözü lügatta hüccettir. Kifâye. Nihâye´de, buna ihtiyaç kaydı da

eklenmiştir. Çünkü bundaki gerçek mana kocası tarafından nafakası temin edilmediği için azığının

bitmesidir.»

Sa´diyye´de Muhit´ten naklen : «Erkeğe nadir olarak ermel (dul) denilir. Kayıtsız olan söz halk

arasında yaygın olana hamledilir.» denilmektedir.

«Bunu te´yid eder..» Çünkü devâmında, «erkekleri ve kadınları» demiştir. Şârih bu sözünde İnâye

sahibine tâbî olmuştur. Ama bu uygun değildir. Çünkü onun; «fakirleri ve zenginleri» demesi, buna

ters düşmektedir. Bu yüzden Şa´diyye´de : «Zârihe göre, musannıfın sözü, karışıklığın olmamasına

binaen taksime dairdir» denilir.

«Hesap ve kitap olmadan...» Bu, Ebû Yûsuf´un görüşüdür. İmam Muhammed´e göre, eğer sayıları

yüzden fazla iseler sayılamıyorlar demektir. Bazı âlimler ise. bunun tâyininin hâkimin görüşüne

bırakıldığını söylerler. Fetvâ da buna göredir. En kolayı Muhammed´in dediğidir. Hâniye´den naklen

Kifaye. Müftâbih olana da İhtiyar´da : «Muhtar olan ve İhtiyatlı olan budur» denilmiştir.

«Sayılamayacak kadar çoklarsa soaece fakirlerine verilir.» Çünkü vasiyetten maksat tâattir. Bu da,

ihtiyacı gidermek ve açlığı savmakla olur. Bu isimler, ihtiyacın tahakkukunu akla getirirler. O halde

bunun fakirlere hamledilmesi caizdir. Dürer.

M E T İ N

«Falanın oğullarına» diye yapılan bir vasiyet, zenginde olsalar sadece erkeklerine ait olur. Ama

«falan» sözcüğü bir kabile veya bir boy ismi ise o zaman kadınlarına da şamil olur. Çünkü bu

durumda «oğullar»dan maksat, mücerred bir intisâb olur. «Adem oğulları» demeye benzer. Bunun

için bu sözün şumulüne, mevle´l-alaka (azad edilen köle) ve mevla´l-Müvâlât (yani müslüman olup

da kimsesi olmayan veya nesebi belli olmayan birisi ile velâyet anlaşmasında bulunan) ve onların

halefleri girerler. Bu, anılanlar sayılabilir oldukları takdirdedir. Sayılmazlarsa vasiyet batıldır.

Şerhte geleceği üzere,kendileri ile yardımlaşmaanlaşması yapanlar (Mütercim).

Bu konuda asıl şudur: Eğer vasiyet, «fa´an oğullarının yetimleri» sözünde olduğu gibi, ihtiyaç

manası taşıyan bir isimle olmuşsa, musâ lehler sayılamıyacak kadar çokta olsalar vasiyet sahihtir.

Çünkü bu durumda ALLAH için yapılmış demektir ve o da malumdur. Fakat, ihtiyaç manası taşımayan

bir isimle yapılmışsa, musâ lehler mahdutsa sahihtir ve bir temlik kabul edilir. Mahdut değilseler

batıldır. Meselenin tamamı İhtiyar´dadır.

İ Z A H

«Sadece erkeklerine ait olur.» Sahibeyne ve İmam Ebû Hanife´den gelen bir rivayete göre,

kadınlarda vasiyete dahil olurlar. Mülteka. Oğulların çocuklarından başka hiç birisi olmadığında da

bu ihtilaf carîdir. Kızların oğullarının bu vasiyete girıp girmeyecekleri konusunda İmamı Azâm´dan

iki rivayet vardır. Eğer falanın bir oğlu ve oğullarının oğulları olsa oğul vasiyetin yarısını alır.

torunlar bir şey alamazlar. Sahibeyne göre ise. kalan kısım torunlara verilir. Askarî doğum müddeti

içinde (vasiyetten itibaren altı ay içinde) doğan cenin de vasiyete dahildir. İtkânî. Özetle.

«Ama falan sözcüğü bir kabile veya boy ismi ise...» Araplara göre insanları bir araya getiren

tabakalar altıdır. Bunlar Şa´b, Kabile, İmâret, batın, fahiz ve fasile´dir.

Şa´b, kabileleri içine alır. Kabile İmaletleri içine alır ve bu sırayla devam eder. Buna göre (mesetâ)

Huzeyme Şa´b, Kinane kabile, Kureyş İmâ! ret, Kusâ batın. Hâşim fahiz, Abbas´da fasile´dir. Bunu

Keşşaf sahibi söylemiştir.

«Mevle´l-Atâka..» Yani azad edilmiş olan köle. Mevle´l-Müvâlat; yani mevla-ı esfel . O, anılan

guruptan birinin velayet anlaşması yaptığı kimsedir. Böyle olunca, o toplumun tümünün mevlası

olur. Düşün.

Velât muvalâtta bulunan: Yani müslüman olan veya nesebi belli olmayan şahıs (Mütercimi)

«Halefleri...» Yani bir kabileye gelip de onlara karşılıklı olarak yardımlaşma yapmak için

yeminleştikleri kişi. İtkânî.

«İhtiyaç manası taşımayan bir isimle...» Mesela; falan oğullarının gençleri, eşrafı, fukahası gibi.


Hindiye.

M E T İ N

Kendisinin azad ettikleri ve kendisini azad edenleri bulunan bir kimse, mevlâlarına vasiyette

bulunsa. bu vasiyet batıl olur. Çünkü mevlâ lafzı iki manada müşterektir. Bize göre onun için umum

yoktur. Birisine delalet edecek bir karine de yoktur. Ulemamıza göre bu konu da nefyle isbat

(olumlu ve olumsuz) arasında fark yoktur. Şemsu´l-Eimme ve Hidâye müellifi (Merginâni) nefyden

sonra vakî olduğunda bunun umum ifade edeceği görüşünü tercih etmişlerdir. Buna göre; «Bir

kimse; falanın mevlâları ile konuşmamaya yemin etse bu, mevlâyı esfel ve mevlâyı âlâya şâmil

olur.» sözleri kelime nefyde vâki olduğundan dolayı değil, kişiyi yemine sevkeden amil onun buğzu

olduğu içindir. Buğzda değişmez. İnâye. Bunu, musannıf da ikrar etmiştir. Ama eğer musî

ölümünden önce «mevle´l-Alâ veya mevle´l-Esfel» diyerek musâ lehi tayin ederse vasiyet sahih olur.

Çünkü manî zâil olmuştur.

Mevlâyı esfel´in izahı önce geçmişti. Mevlâyı â´Iâ: Yeni müslüman olan veya nesebi meçhul olan

kişinin velâsını kabul eden şahıstır. Mevle"latâka konusunda, azad eden MevIeI´a´lâ. azad edilen de

Mevle´lesfel´dir. (Mütercim)

Mevlâlara yapılan vasiyete hasta olmadan önce ve öldüğündeki hastalığında azad ettiği köleler

girerler. Müdebberleri ve ümmü veledleri ise girmezler. Ebû Yusuf´tan bir rivayete göre ise onlarda

girerler.

İ Z A H

«Bu vasiyet batıl olur...» Bu meselenin sekiz surete ihtimali vardır. Çünkü müsînin ya mevlâyı

âlâları ve mevlâyı esfelleri veya bunlardan sadece bir mevlâsı, ya da birisinden mevtâları

öbüründen de bir tek mevlâsı vardır. Bu ikisinde de iki suret vardır. Her birisinde müsî ya tekil

siğasını ya da çoğul siğasını kullanmış olabilir. Musannıfın ifadesi iki cihetten de mevlâlar çok

olduğu ve müsînin çoğul siğası kullandığı durumla ilgilidir. Diğer suretler araştırılsın. T.

Ben diyorum ki: Âlimler burada çoğulun, iki ve daha fazlası için kullanıldığını söylemişlerdir. Buna

göre, iki kişi bulunsa vasiyetin tamamını alırlar. Bir kişi bulunursa yarısını alır. Yine ben diyorum ki:

«Mevlâ» kelimesi, çocuk kelimesi gibi cins ismidir. Teke de çoğa da şamildir. İki gurup bir arada

söylenince vasiyet batıl olur. Düşün.

«Şemsü´l-Eimme ve... tercih etmişlerdir» Muhakkak İbn. Hümam´da Tahrir de bunu tercih etmiştir.

«Buna göre...» Yani, bizim âlimlerimize göre umuma delâlet etmeme konusunda nefy ile isbatın

farkı olmadığını bildiğine göre.. T.

«Kişiyi yemine sevkeden âmil, onun buğzu olduğu içindir.» Yâni falana olan buğzudur. Yahutda,

buğzu muhtelif değildir. Yani, buğz tek şey olduğu için, kendisinde ortaklık olmaz.

Ben derim ki: «Evet âmilin bir olduğunu kabul ediyoruz. Ama söz mevlâ lafzı hakkındadır, ve sâik

tek olduğu için her iki manası da murâdedilmiştir. O halde sözün umûmu icâbeder. Ancak şöyle

denilmesi müstesnadır: Kendisi ile iki manaya da şamil olması murad edilmek suretiyle, saikin bir

oluşu onun, mecazın umûmundan karinedir. O iki manada azad eden ve edilendir.

«Çünkü manâ zail olmuştur.» Yâni maksadın anlaşılmamasıdır.

«Azad ettikleri gîrerler...» Yani musînin hastalığında ve sağlığında, vasiyetten önce ve sonra azad

ettiklerinin hepsi eşittir. Çünkü vasiyet ölüme bağlıdır. Ölüm esnasında bunların herbiri için velâ

sabittir, ve vasiyete hak kazanır. Onların erkek ve kadın olan çocukları da girerler. Çünkü bunlar,

velâ da azad eden mevlâya nisbet edilirler. Dolayısıyla babalarıyla birlikte onlarda vasiyete dahil

olurlar. MevIe´l-Müvâlât ve mevtânın mevlası konusunda ise çocuklar, ancak babalarının

bulunmaması halinde vasiyete girerler. Çünkü onlar manâda hakikat değildirler. İhtiyar ve

Mültekâda da böyledir.

«Müdebberleri ve Ümmüveledleri girmezler...» Çünkü bunlar vâsinin ölümünden sonra

mevlâsıdırlar, vasiyet esnasında değil.

«Ebû Yûsuf´tan bir rivayete göre ise onlarda girerler;» Çünkü velâye istihkak sebebi mevcuttur.

İtkânî.

M E T İ N

Bir kimse malının üçte birini fakirlere vasiyet etse, delilleri ile birlikte üç tanecik mesele bile bilmiş

olsa, şerî meseleler de tedkîkatta bulunanlar vasiyete dahil olurlar. Kınye´de de böyledir. Kınye´de:

«Denilmiştir ki (Meseleye nüfûz edemezse) binlerce meseleyi ezberlemişte olsa vasiyetin şumûlüne


girmez». denilmektedir.

i Z A H

«Tedkikatta bulunanlar...» Yâni delilini düşünerek araştırmada bulunanlar.

«Delilleri ile birlikte üç tanecik mesele bile bilmiş olsa..» Fakih Ebû Câfer´den şöyle dediği

nakledilmiştir: «Bize göre fakih fıkıhta son mertebeye ulaşandır. Fıkıhla uğraşan fakih değildir.

Onun için böyleleri vasiyetten bir nasib alamaz. Memleketimizde, üstadımız Ebû Bekir Ames

Tûrî´den başka fakih denilecek kimse yoktur.

Yine Kınye´de şöyle denilmektedir: «Bir kimse eşrafa vasiyette bulunsa, Fakih Ebû Câfer´den hikaye

edildiğine göre caiz olmaz. Çünkü onlar sayılamayacak kadar çoktur ve bu isimde fakir ve ihtiyaç

manasını taşıyan bir yön yoktur. Ama, eşrafın fakirlerine vasiyet etse caizdir. Fakihlere vasiyet de

buna benzer.»

Ben derim ki: İs´af´ta, «fakat, kötürümlere, körlere, Kur´an okuyuculara, fakihlere ve hadisçilere

vakıf câizdir ve bunlardan fakir olanlara sarfedilir. Çünkü kullanma itibariyle isimler fakirlik

manasını hissettirmektedir. Körlük ve ilimle meşguliyet kazanca manî olur ve bunlar genelde fakir

olurlar. Bu esahtır.» denilir.

«Denilmiştir ki; binlerce meseleyi ezberlemişte olsa...» Yani delilsiz olarak Kınye´de, âlimler

vasiyetin bir çok meselesinde örfe itibar ederler. Acaba mûsî´nin örfüne neden itibar etmiyorlar?´»

denilmektedir. T.

Ben derim ki: Anlaşılan bu, onların zamanındaki örfleri imiş, Comiıu´1Fusuleyn´den kayıtlanmıyan

sözün, örf haline gelmiş olana sarf edileceğini takdim etmiştik. Eşbah´ta: «Adet hakem kılınır»

kâidesinden hareketle, vakıf yapanların sözleri örfleri üzerine mebnîdir. Fethu´l-Kadir´in vakıf

bahsinde de böyledir. Nezredenin, vasiyette bulunanın ve yemin edenin durumu da aynıdır»

denilmiştir. Nitekim şarih, kitabın başında fıkhı tarif ederken onun, üçden aşağı olmamak üzere

fürû´u ezberlemek olduğunu söylemişti. Bahr sahibi bunu Mültekâ´ya nisbet etmiş sonra da :

«Tahrir´de zikredildiğine göre, yayğın olan ister delilleriyle olsun ister delilsiz ferî meseleleri

ezberleyene itlak edilir» demiştir.

M E T İ N

Bir kimse, kabrinin çamurla sıvanmasını veya üzerine kubbe yapılmasını vasiyet etse bu vasiyet

bâtıldır. Nitekim Hâniyye ve başka kitaplarda da böyle denilmektedir. Bunu daha önce Sîrâcîyye ve

başka eserlerden nakletmiştir. Ancak orada Kerûhiyye bahsinde muhtar olan görüşe göre kabirleri

çamurla sıvamanın mekruh olmadığını takdim etmiştik. Kabri çamurla sıvama konusundaki

vasiyetin batıl oluşunu söylemek, onun mekruh olduğu görüşüne mebni olmalıdır. Çünkü bu

durumda o, mekruh olan bir şey vasiyet olur. Bunu Musannıf söyledi.

Ben derîm ki: Aynı şekilde, kabrinin yanında Kur´an okunmasını vasiyet etmenin batıl oluşu,

kabirler üzerinde Kur´an okumanın mekruh olduğu görüşü veya taât için adam kiralamanın caiz

olmayışına binaen söylenmiş olsa gerektir. Ama, bunların (kabir üzerinde Kur´an okumak ve tâat

için adam kiralamanın) câiz olmaları müttâbih olduğuna göre bunları vasiyet de mutlak olarak caiz

olmalıdır. Meselenin tamamı Eşbah haşiyelerinin vakıf bahsindedir.

Tenviru´l-Besâîr´de: Kur´an kıraatı veya ders vermek için, vakıfta bulunan şahsın tayin ettiği yerin,

teayyün edeceği belirtilmiştir. Buna göre; eğer tayin edilen yerde yapılmazsa, kendisine şart

koşulan kişi, vakfedilen şeyde hak sahibi olamaz. Nitekim Manzume şerhinde şöyle denilmektedir:

«Vakıf yapanın şartına uymak gerekir. Onun tayin ettiği yerden başka bir yerde yapılmakla o yerin

ihyası olan, vâkıfın maksadı yerine gelmemiş olur. Bu meselenin tahkiki, Dürretü´s-Seniyye

adındaki kitapta, Câmekiyyeye istihkak meselesindedir.»

İ Z A H

«Ancak orada... kabirleri sıvamanın mekruh olmadığını takdim etmiştik.» Bu, sadece kabri

sıvamaktan istidraktır. Üzerine kubbe yapma konusu ile ilgisi yoktur. Kabrin üzerine kubbe yapmak

ittifakla mekruhtur. T

«Çünkü bu durumda o, mekruh olan bir şeyi vasiyet olur.» Bunun gereği; vasiyetin sahih olması

için vasiyet edilen şey mekruh olmamalıdır. Vasiyet bahsinin baş tarafında onun dört kısım olduğu

ve fısk ehli için mekruh olduğu geçmişti. Buradakinin muktezası bu vasiyetin batıl oluşudur.

Vasiyet ya sıla yada bâattır. Kabri sıvamak ise bunlardan hiç birisi değildir. O halde batıl olur.

Fasıka vasiyet ise böyle değildir. Çünkü o sıladır ve kullar açısından istenilir. Dolayısıyle, her ne

kadar zengine vasiyette olduğu gibi, tâat değilse de sahihtir. Çünkü o daha önce de geçtiği üzere


tâat değil, mübahtır. Benim anladığım bu. Bunu açıklar mahiyette sözler Zımmi´nin vasıyeti bahsinin

başında gelecektir.

«Kabirler üzerinde Kur´an okumanın mekruh olduğu görüşü... üzerine binaen söylenmiş olsa

gerektir.»

Ben derim ki: Velvaliciyye´deki şu ifadeden dolayı hüküm böyle değildir: «Bir kimse bir arkadaşının

veya yakınının kabrini ziyaret etse ve yanında Kur´ân´dan bir şeyler okusa iyi bir şeydir. Bunu

vasiyette ise hiç bir mana yoktur. Okuyanın ödüllendirilmesinde de manâ yoktur. Çünkü bu Kur´ân

okuması için adam kiralamaya benzerki o da batıldır. Halifelerden hiç birisi bunu yapmamıştır.»

Velvâliciyye´nin sözleri harfiyyen böyle.

Görüldüğü gibi Velvalîciyye sahibi kabir üzerinde Kur´ân okumanın iyi, bunu vasiyetin ise batıl

olduğunu açıkça ifade etmiştir. O halde, kabir üzerinde Kur´ân okumayı vasiyetin bâtıl oluşu; orada

Kur´ân okumanın mekruh oluşuna mebnî değildir.

«Veya tâat için adam kiralamanın caiz olmayışı... ilh...» Yani yahut da, tâat için adam kiralamanın

caiz olmayışı görüşüne mebnidir. Onun için adam tutmaya cevaz verilişi konusunda düşün. Çünkü

bunu caiz görenler insanların hayra rağbetinin azalmasından dolayı yok olur korkusuyla Kur´ân,

fıkıh veya ezan öğretmek yada imamet için adam kiralamak da olduğu gibi zaruret halinde caiz

görmüşlerdir. Kabir üzerinde veya başka bir yerde Kur´ân okumak üzere adam kiralamakta ise

hiçbir zaruret yoktur. Rahmetî.

Ben derim ki: «Doğrusu budur. Bu meselede bazıları: müteehhirun ulemaya göre, bütün tâatlerde

adam kiralamanın cevazının müftabih olduğunu zannederek hata etmişlerdir. Halbuki müteehhirun

ulemanın fetva verdiği, Kur´ân öğretmek, ezan okumak ve imamlık için adam kiralamaktır. Musannıf

Minah ta icâre bahsinde Hidâye sahibi, bütün şarîhler ve fetva kitaplarının müellifleri bu cevazına

gerekçe olarak zarureti ve bunların yok olma korkusunu göstermişlerdir. Şayet her taât için adam

kiralamak caiz olsaydı namaz. oruç ve hac için de câiz olması gerekirdi. Oysa bu ittifakla batıldır.

Ben bunu uzunca bir risalede ele aldım ve fasid icareler bölümünde, taat için adam tutma

meselesinden de bir nebze bahsettim.

Kur´ân okumak üzere adam kiralamak her ne kadar örf halini almışsa da, örf bunu caiz kılamaz.

Çünkü nassa aykırıdır. O nass Hidâye sahibi gibi imamlarımızın istidlal ettikleri şu hadistir:

«Kur´ân´ı okuyunuz, karşılığında (birşey) yemeyiniz». Örf. nassa aykırı olduğu zaman ittifakla

reddedilir. Bunu iyi öğren ve ALLAH´ın âyetleri karşılığında az bir para satın alanlardan ve onu

maiyşet temini için dükkan haline getirenlerden olma.

«... Müftâbih olduğuna göre, bunları vasiyet mutlak olarak caiz olmalıdır» Yani, vasiyetin batıl oluşu

ister kabir üzerinde Kur´ân okumanın mekruh oluşu meselesine mebnî olsun, ister tâat üzerine

icârenin câiz olmayışına mebnî olsun eşittir.

Ben derim ki: Bu bahsin nakledilen ibarelere aykırı olduğunu öğrendin. O, makbul değildir. Aksine

batıl oluşu, Velvâliciyye´den naklettiklerimize mebnidir. İhtiyar´da ve kitapların çoğunda bu açıkça

belirtilmiştir. O da Kur´ân okumak üzere adam kiralamaya benzer. Muteehhırûn ulemanın fetvâ

verdiği, Kur´ân okumak için değil, Kur´ân öğretmek için adam kiralamanın caiz oluşudur.

«Eğer tayin edilen yerde yapılmazsa... ilh...» Yani orada yapmak mümkün olduğu halde yapılmazsa.

Hânûtî´nin fetâvâsında ki şu ifadeler buna delalet etmektedir: «Vakfeden kişi, birisi için belli bir şey

şart koştuğunda, çalışmaya manî bir şey bulunduğu ve kendisinin bir kusuru olmadığı zaman onu

hak eder. Şart koşulan kişi ister nâzır (mütevellinin vakıf hakkındaki tasarruflarına nezâret etmek ve

ona danışmanlık yapmak üzere tayin edilen kişi) ister Câbî (vakfın gelirini toplamakla görevli olan

kişi) gibi başka birisi olsun farketmez. Bir hoca, kendi medresesinde ders vermek mümkün olmaz

bir hale geldiği için, başka bir medrese de ders verdiğinde de durum aynıdır. Nitekim şarih de,

Nehr´den Vakf bahsinin sonundaki çeşitli meseleler bölümünün baş tarafında bir konu olarak

nakletmiştir. Onun benzeri Hamevi´nin haşiyesinde de vardır. ALLAH (c.c.) en iyisini bilir.








(KÖLESİNİN) HİZMETİNİ (EVİNDE) OTURMAYI VE (AĞACININ) MEYVESİNİ VASİYET

M E T İ N

Kölesinin hizmetini, evinde oturma hakkını ve bunların gelirlerini belirli bir.müddet için ve (ya)

ebedî olarak vasiyet sahihtir. Hizmet ve evde oturma konusunda, vakıfta olduğu gibi, mal ölenin

mülkünde mahbus ve vasiyet menfaat hakkında olur. Dürer´de konu hayli uzundur.

Eğer menfaatı vasiyet edilen malın rakabesi terikenin üçte birinden çıkarsa menfaatını alması için

mal müsâlehe teslim edilir. Ama terikenin üçte birinden çıkmazsa içerisinde oturmayı vasiyet

meselesinde ev üçe bölünür. Gelirin vasiyetinde ise, zâhire göre ev taksim edilmez. Köleyi ise üçte

birer oranında münavebeli olarak kullanırlar. Köle onlara üçte bir hisseye göre hizmet eder. Bu,

kölenin köle ve evden başka malı olmadığı zaman söz konusudur. Ama başka malı varsa kölenin

hizmeti ve evin taksiminde tüm malın üçte biri mikdarına göredir. Sadruşşeria da böyle ifade

etmiştir.

Zahiri rivayete göre varisler, terikenin üçte birinden ellerinde olanı satamazlar. Çünkü, başka bir

malın zuhuru veya elindekinin harab olması sebebiyle musa leh´in evin tamamında oturma hakkı

sabit olabilir. Bu durumda geriye kalan kısımda oturmak zorunda kalacaktır. Satmak ise buna

aykırıdır. Onun için alimler satmayı men etmişlerdir.

Ebû Yûsuf´tan bir rivayete göre, varislerin ellerindekini satmaya hakları vardır.

İ Z A H

Malın bizzat kendisi ile ilgili olan vasiyyetin ahkâmını bitirince, menfaatlara bağlı olan vasiyetin

ahkâmına başladı. Menfaat vücût itibariyle maldan sonra olduğu için, müellif de onu konu alarak

sona aldı. İnâye.

«Kölesinin hizmetini ve evinde oturma hakkını... vasiyet sahihtir.»

Yani muayyen birisine vasiyyet.

Makdisi şöyle der: «Şayet evinin veya kölesinin gelirini fakirlere vasiyet ederse caizdir. Evde

oturmayı veya kölenin hizmet etmesini vasiyet ise ancak bilinen birisine vasiyet edebilir. Çünkü

gelir bir maldır, sadaka alarak verilebilir. Hizmet ve oturma hakkı ise sadaka olarak verilemez. Belki,

bunlar için iyreti olarak verilir. İyreti vermek de ancak belli birisi için olur. Bunların vakfını caiz

görenlerin kıyasına göre, musâ lehi tayin etmeden (fakirlere diye) vasiyetin de caiz olması gerekir.

Bu iki mesele arasındaki farkın tamamı Bedâî´dedir.» Sâlhanî.

«Belirli bir müddet için ve ebedi olarak.» Eğer zaman tayin etmezse, ebede hamledilir. Eğer

«senelerce» diye vasiyette bulunursa üç seneye hamledilir. Kölenin ve evin gelirini vasiyette

böyledir. Miskin.

«Vakıfta olduğu gibi...» Çünkü kendisine vakfedilen kişi, vakfın menfaatlerini mal vakfedenin

mülkünde olmak kaydıyla alır.

«Bunların gelirlerini...» Yâni kölenin ve evin gelirlerini. Şârih galle (gelir) kelimesinin ne demek

olduğunu izah edecektir.

«Malın rakabesi terikenin üçte birinden çıkarsa...» Yani hizmetini, içinde oturmayı ve geliri vasiyette

kölenin ve evin rakabesi (kendisi) terikenin üçte birinden çıkarsa.. Kifâye´de; «Menfaatlerini vasiyet

ettiği malların aynlarına bakılır. Eğer bunların rakabeleri terikenin üçte biri mikdarında ise caiz olur.

Hizmetin, meyvenin, gelirin ve oturma hakkının kıymetlerine itibar edilmez. Çünkü aynlardan

maksat, onların menfaatlarıdır. Menfaatlar başkaları tarafından istihkak edilip de malların kendileri

vârisin mülkünde kalırsa menfaatı hiç olmayan mallar menzilesinde olurlar. Bu yüzden, malın kendi

rakabesi vasiyet edilmiş gibi rakabenin kıymetine itibar edilir.» denilmiştir. işte bunun için müellif

de «rakabe» kaydını koymuştur.

Ben derim ki: «Her halde Eşbâh´ın «Menfaatları teberru bütün mallar da geçerlidir.» sözünden

maksat budur.

«... Ev üçe bölünür... Ğurer´de şöyle denilir; «Yahut da zaman itibariyle munâvebelî olarak

kullanılır.» ifadesiilave edilmiştir. Aralarında hem zaman hem de zât itibariyle eşitliği sağlamak için

evin bölümleri ile taksimi mümkün olduğu için birincisi daha adildir. Münâvebede ise zaman

yönünden birisi öbürüne takdim edilmektedir.»

Kuhistânî´de ise şu sözler yer almaktadır: «Bu, ev taksimi mümkün olduğu takdirdedir. Ama evin

taksimi mümkün olmazsa tek çare münaveli olarak kullanmaktır. Zahiriyye´de de böyledir.»


«Gelirin vasiyetinde ise... ev taksim edilmez.» Yani evin kendisi taksim edilmez. Geliri ise taksim

edilir.

İtkânî şöyle der: «Kölesinin veya evinin bir senelik gelirini vasiyet etse ve kendisinin bundan başka

malı olmasa, bu senenin gelirinin üçte biri mûsâ lehindir. Çünkü o taksimi muhtemel olan bir mali

ayn´dır.»

Eğer kişi bostanı, onlara (musâ teh ile varislere) bölüştürse ve sadece hisselerden birisi ürün verse

hepsi o üründe ortak olurlar. Çünkü taksim batıldır. Mebsut´tan naklen Sâihânî.

«Zahire göre...» Yâni Zahirî rivâyete göre. Çünkü musâ lehin hakkı evin kendisinde değil

gelirindedir. Ebû Yûsuf´tan gelen bir rivayete göre ise, evin üçte birinin gelirini alması için ev

taksim edilir. Kâfî´den naklen Şurunbulâliyye.

«Köleyi ise... munâvebeli olarak kullananlar.» Çünkü onun parçalara ayrılarak taksimi mümkün

değildir.

«Köle onlara üçte bir hisseye göre hizmet eder.» Yani iki gün varislere bir günde musa lehe hizmet

eder. Bu daima böyledir. Ancak mesela «bir seneliğine» gibi muvakkat bir zaman için olursa başka.

Şayet sene muayyen değilse vasiyyet üç sene geçinceye kadar, muayyen ise o sene geçinceye

kadar muteberdir. Eğer o müddet geçn16den veya müddet içinde musî (vasiyette bulunan) ölürse,

köle varislere teslim edilir. Çünkü musâ leh hakkını almıştır. Ama vasiyet eden kişi o müddet

geçtikten sonra vasiyet bâtıl olur. Minah. Özetle.

«Bu...» Yâni evin taksimi ve kölenin üçte bir hisseye göre sırayla kullanılması kölenin başka malı

olmadığı zaman söz konusudur.

«(Ama başka mal» varsa)... tüm malın üçte biri mikdarına göredir.»

Bunun misali şudur: Köle terikenin yarısı ise, iki gün musâ lehe, bir gün de varislere hizmet eder.

Çünkü kölenin üçte ikisi tüm terikenin üçte biridir. Dolayısıyla vasiyet edilen mal kölenin üçte ikisi

olmuş olur. Üçte biri ise varislerindir. Anlattığımız şekilde taksim edilir.

Geriye kalan meseleler bu kıyasa göre halledilir. İhtiyâr.

M E T İ N

Kendisine kölenin hizmeti veya evde oturması vasiyet edilen kişi, köleyi veya evi kiraya veremez.

(Ancak kendisi kullanır, kendisi oturur.) Çünkü bizim kaidemize göre menfaat, mal değildir.

Menfaatı bir bedel karşılığında temlik ettiği zaman, malik olduğundan daha fazlasını temlik etmiş

olur ki bu da câiz değildir.

Kölenin veya evin geliri kendisine vasiyet edilen kişinin. esah olan görüşe göre köleyi bizzat

kullanmaya veya ev de kendisi oturmaya hakkı yoktur. Kendisine bir ev vakfedilmiş olan da

böyledir. Fetvâ buna göre verilir. Şerhul-Vehbâniyye. Çünkü onların hakları malın kendisinde değil,

menfaattadır. Aralarındaki farkı da sen öğrendin.

İ Z A H

«Çünkü... menfaat mal değildir.» Yanı ancak mâlikin bir bedel karşılığında kiraya vermesi sahihtir.

Çünkü o, malın kendisine mâlik oluşuna tebaen menfaata da mâlik olur. Kiralayan do, menfaatten

başka bir şeye malik olmamakla birlikte, kiraladığı malı kiraya verebilir. Zira kiracı, ıvazlı bir akitle

(bedelini ödeyerek) menfaata mâlik olunca. menfaat kendisi için mal olmuş olur. Bedel ödemeden

mâlik olması durumunda ise böyle değildir. Nitekim bizim üzerinde durduğumuz mesele de

böyledir. Sârhâni.

«Esah olan görüşe göre...» Mültekâ, Hidâye ve başka kitaplarda da böyledir. Bunlarda gerekçe

olarak şu gösterilmiştir: Gelir dirhem veya dinar (para) dır. Dolayısıyla vasiyyet bunlarla vacip

olmuştur. Kullanmak veya oturmak ise menfaatı almaktır. Menfaatı almakla geliri almak başka

başka şeylerdir. Varisler hakkında muhteliftirler. Çünkü eğer musînin bir borcu ortaya çıksa bunu,

musâ lehten geri almak suretiyle gelirden ödemek mümkündür. Elde edildikten sonra menfaatla

ödemek ise mümkün değildir.

«Fetvâ da buna göre verilir.» Bu zahiriyye de zikredilmiştir. Evinin gelirini bir adama vasiyet

konusunda şöyle denilir: «Ev kiraya verilip geliri adama verilir. Eğer bizzat kendisi oturmak isterse;

İskâfta buna hakkı olduğu söylenir.

Ebu´l-Kasım ve Ebû Bekir b. Said ise hakkının olmadığını söylerler. Fetvâ da bu görüşe göredir.

Vasiyet, vakfın bir eşidir. Buna göre vakıf konusunda da fetvânın böyle olması gerekir. Hatta vakıf

konusunda böyle olması daha evlâdır. Çünkü o konuda ulemadan bir ihtilaf nakledilmiş değildir.»


Allâme Abdi´l-Berr b. Şıhne bunu naklettikten sonra şöyle der: Bu rivâyet yönünden makbuldür.

Fıkıh yönünden ise, Musannıfın yâni İbn Vehbân´ın şu sözlerinde vasiyetle vakfın arasındaki fark

ortaya çıkar: «Vasiyet, geliredir. Evde oturmak ise onu (geliri) yok eder. Dolayısıyle vasiyet edenin

maksadı yok olmuş olur. Vakıf ise böyle değildir. Çünkü o faydalanmanın, evde oturmak veya geliri

ile olmasından daha geneldir. O halde vakıf konusunda da öncelikle ihtilafın cârî olması gerekir.»

Bunun özü şu: Zâhiriye sahibi ile İbn şıhne arasındaki dava hüküm konusunda değil öncelik

konusundadır.

Ben derim ki: Eğer vakfeden kişi evin geliri için vakfettiğini açıkça söylerse, fetvanın böyle

olmasının evlâ oluşu açıktır. Ama Allâme Şurûnbûlâli´nin bu konuda bir risâlesi var. Özeti şu :

«Süknâ (oturma) hakkına sahip olanın, gelire malik olamayacağında ihtilaf yoktur. Aksinde ise

ihtilaf edilmiştir. Üstün görülen görüşe görecaizdir. ((Yani evin gelirinde hakkı olanın orada

oturması caizdir). Düşün. Şurunbulâli; Vehbâniye üzerine yazdığı şerhinde, Kitabü´l-Vakf´ta buna

dikkat çekmiştir.

«Çünkü onların hakları malın kendisinde değil, menfaattadır.» Yani kendilerine vasiyette bulunulan

ve kendilerine vakıf edilenlerin hakları. Buradaki maldan maksat gelirdir. Çünkü geçtiği üzere

gelirde bir mâll ayn´dır. Ama bu gerekçe istenilen neticenin aksini isbat etmekte ve bunun aksi

mesele için gerekçe olmaya uygun düşmektedir. Bununla; «Kendisine kölenin hizmeti veya evde

oturması vasiyet edilen kişi köleyi kullanamaz, evde oturamaz..» sözünü kastediyorum.

Doğrusu: «Onların hakkı menfaatın kendisinde değil, bedelindedir.» demesi idi. Çünkü bu ikisi

arasında varisler açısından fark anlaşılmamak. tadır. Fakat eğer; menfaatle kölenin hizmeti ve evde

oturmak değil de gelirini almak, mal (ayn) ile de köle veya evin kendileri kastedilirse o zaman

yukarıdaki gerekçe doğru olur.

Şârihin «aralarındaki farkı öğrendin» sözü ile »kendisine gelir vasiyet edilen kişinin evi taksime

hakkı yoktur. Çünkü onun malın aynında hakkı yoktur sözüne işaret etmiştir. Düşün.

M E T İ N

Musâ leh, kendisine hizmet etmesi vasiyet edilen köleyi (bulunduğu yerden) meselâ Kûfe´den

çıkaramaz. Ancak. orası mekanı olur da ailesi başka bir yerde bulunursa ve vasiyet edilen şey

terikenin üçte birinden çıkarsa başka yere çıkartabilir. Üçte birinden çıkmazsa ancak varislerin izni

ile çıkartabilir. Çünkü varislerin ondaki hakları bâkîdir.

İ Z A H

«Musâ leh... çıkaramaz» Hidâye´de şöyle denilmektedir: «Musâ leh köleyi Küfe´den çıkartamaz.

Ancak, Musa leh ve ailesi Kûfe´den başka bir yerde olur ve köle malın üçte birinden cıkarsa orada

kendisine hizmet etmesi için çıkartabilir. Çünkü vasiyyet ancak, vasiyet edenin bilinen maksadına

göre nafiz olur. Eğer musâ leh´in ailesi kölenin bulunduğu şehirde olursa. vasiyet edenin maksadı;

yolculuk meşakketini gerektirmeden bulunduğu yerde hizmet etmesine imkân vermektir. Ama

başka bir yerde iseler, mûsî´nin maksadı, ailesine hizmet etmesi için köleyi oraya götürmesidir.»

Ebu´s-Suûd´da da Makdîsi´den naklen şöyle denilir: «Eğer musa leh ailesini, vasiyyet edenin

memleketinden çıkarsa ve musî bunu bilmese, musâ leh´in köleyi çıkarmaya hakkı yoktur.»

«Ancak orası mekânı olur da..» Metnin zahirine göre İşaret (orası sözü) köleyi götürmek istediği

yeredir. Minah´ta bu açıkça belirtilmiştir. Ama Şârihin izahına göre işaret; çıkarana -ki oda musâ leh

tir, Kûfe´ye değil. Halebî de böyle demiştir. Çünkü önceki izaha göre daha sonra gelen «ve ailesi

başka bir yerde bulunursa» sözüne uygun düşmemektedir.

Mevâhib´in ibaresi: «Köleyi ancak kendi memleketine götürebilir» şeklindedir.

M E T İ N

Musâ leh´in, vasiyet eden hayatta iken ölmesi ile vasiyet batıl olur. Musâ leh vasiyet eden öldükten

sonra ölürse köle ve ev, mülkiyet hükmü ile vasiyet edenin varislerine döner. Şayet onu varisler

telef ederlerse, öncekinin yerine geçmek üzere bir köle satın alınması için öderler. Bundan dolayı,

hasta olan kişi malının üçte birinden fazlasını bağış yapmaktan menedilir. Musannıf da Rehin

bahsinde bunu zikretmiştir.

İ Z A H

«Köle ve ev varislere döner» Yâni kölenin hizmeti, evin oturma hakkı ve gelirleri varislere döner.

Nitekim İtkânî de böyle anlatmıştır. Çünkü vasiyet edilen budur. Düşün.

«Mülkiyet hükmü ile...» Yani vasiyet edenin veya varislerinin mülkü. Dolayısıyle musâ leh´in


varislerine dönmez.

Hidaye´nin ibaresi şu şekildedir: «Şayet musâ leh ölürse varislere geçer. Çünkü vasiyet eden kişi,

kendi mülkü hükmünde olmak üzere menfaatları alma hakkını musâ leh´e bırakmıştır. Eğer musâ

leh´e varislerine geçerse, rızası olmadan vasiyet edenin mülkinden, daha başlangıçta ona hak

kazanır ki bu caiz değildir.»

«Şayet onu varisler telef ederlerse..» Yani hizmeti vasiyet edilen köleyi telef ederlerse.

«Bunun için...» Yani cinayet anında zarar göreceği için vasiyet bağlayıcı olupda ona cinayet

işlediklerinde malın tamamının zararını ödemek gerekmemesi için malın üçte birinden daha

fazlasını teberrû´dan, mürisleri men edilir.

Bu sakat bir gerekçedir. Sâihânî ve Rahmetî.

M E T İ N

Bir kimse; kölesinin kendisini birisine, hizmetini de bir başkasına vasiyet etse ve köle terikenin

üçte birinden çıksa. bu vasiyet sahihtir. Meselenin tamamı Dürer´dedir,

Şurunbulâliyye´de : «Kölenin nafakası; hizmete gücü yetmiyorsa, büyük köle gibi olup da hizmete

muktedir hale gelinceye kadar, kendisinin vasiyet edildiği şahsa aittir. Büyük kölenin nafakası ise

hizmeti vasiyet edilen şahsadır. Şayet hizmeti vasiyet edilen kişi, nafakayı vermekten kaçınırsa,

köleyi rakabesi (kendisi) vasiyet edilmiş olan verir. Bu, iyreti alanla iyreti verenin durumuna

benzer.» denilir.

Eğer köle cinayet işlerse; fidye, hizmeti vasiyet edilen tarafından ödenir. Eğer o ödemezse kölenin

rakabesinin sahibi fidyeyi öder veya köleyi verir, vasiyetde batıl olur.

İ Z A H

«Bu vasiyet sahihtir...» Köle, kendisine hizmeti vasiyet edilmiş olan şahıs ölünce, rakabesi vasiyet

edilmiş olan şahsa intikal eder.

«Kölenin nafakası; hizmete gücü yetmiyorsa ilh...» Yani küçüklük ve hastalık gibi bir sebepten

hizmet edemiyorsa. Meselenin tamamı Kifâye´de dir. Velvâliciye´de ise şöyle denilmektedir: «Eğer

iyileşmesi umulan bir hastalığa tutulmuşsa nafaka. hizmet edeceği kişiyedir. Ama iyileşmesi

umulmuyorsa rakabesi vasiyet edilenedir.»

«Büyük kölenin nafakası, kendisine hîzmet edeceği şahsadır.» Çünkü o, köleye yedirmek suretiyle

onun hizmetine imkân bulur. İnâye.

«Eğer köle cinâyet işlerse; diyeti hizmeti vasiyet edilen tarafından ödenir.» O öldükten sonra

varisleri ödenen fidyeyi rakabenin vasiyet edildiği kişiden geri isterler. Çünkü kölenin hizmetinden

istifade edecek olan odur. Kendisine hizmeti vasiyet edilmiş olan ise, fidyeyi ödemeye mecbur

kalmıştı. şayet kölenin kendisinin vasiyet edildiği şahıs diyeti ödemekten kaçınırsa.köle satılır.

Çünkü diyet ödemeseydi köle cinayet mukabilinde sahip olunacaktı.

Konunun tamamı Eşbah´tadır.

«Vasiyet de batıl olur.» Yâni diyet ödeme veya kölenin verilmesi suretlerinde. Bunun izahı

Velvâliciyye´de yedinci bâbtadır.

EK:

Musannıf; Gelirin vasiyet edilipde, ürünün bulunmaması meselesini açıklamadı. Bunu Mebsüt

sahibi açıklamış ve şöyle demiştir: «Bir kimse bir bahçenin ürününü ebediyyen bir adama,

kendisini de bir başkasına vasiyet etse ve bahçe hiçbir ürün vermese; bahçenin sulanması ve

bakım masrafları bahçenin kendisine sahip olan kişiye aittir. Çünkü bu masraf malın kendisini

geliştirir. Ürünü alacak olan ise bundan herhangi bir yarar elde edemez. Dolayısıyle onun, bu

masraflarla ilgili bir sorumluluğu olmaz. Bahçe meyve verdiği zaman bahçeye ait masraflar ürünü

alacak olana aittir. Zira meyve bu masraflarla meydana geldiği için edilen masrafın menfaatı ürünü

alacak olana döner. Eğer ağaçlar bir sene meyve verir, ertesi sene bir şey vermezse bahçenin

masrafı ürün sahibine aittir. Çünkü menfaatı ürün sahibine aittir. Çünkü menfaatı ürün sahibine

döner. Zira bir sene meyve verip bir sene vermeyen ağaçların meyveleri her sene meyve veren

ağaçların meyvelerinden iyi ve daha büyük olur. Bu, kendisine kölenin hizmeti vasiyet edilmiş olana

benzer. Böyle bir köle geceleri uyuyup da hizmet etmese bile nafakası hem gece hem de gündüz,

hizmet edeceği kişiye aittir. Çünkü köle gece istirahat edince, gündüz hizmette daha güçlü olur.

Şayet bahçenin ürünü kendisine vasiyet edilen kişi, bahçeye gereken masrafı yapmazsa, bahçe


meyve verinceye kadar nafakayı bahçenin rakabesine sahip olan kişi öder. Çünkü mülkünün telef

olmaması için buna muhtaçtır. Bahçe sahibi yaptığı bu masrafı karşılıksız yapmaz. Çıkan meyveden

alır. Geriye kalan üründe. ürün sahibinedir. T. Seriyyüddin´den naklen.

Reyyan:
M E T İ N

Bir kimse bahçesinin meyvesini vasiyet etse ve ölse, o esnada da bahçede meyve bulunsa sadece

bu meyve musâ lehindir. Ama vasiyette «ebedi olarak» sözünü eklemişse, bu meyve ile birlikte

gelecektekiler de o musâ leh´e aittir. Bu, bahçenin ürününü vasiyete benzer. Çünkü bahçenin ürünü

vasiyette, musî «ebedî olarak» sözünü ilâve etmiş olsun olmasın o senenin meyvesi ve ileride

olacak olanlar musâ leh´e ait olur.

Eğer aynı meselede, vasiyet esnasında bahçede meyve bulunmazsa, bu vasiyet: musâ leh yaşadığı

müddetçe, henüz mevcut olmayan meyveyi kapsaması bakımından ürünü vasiyet gibidir. Zeylai.

İnâye de şöyle denilmektedir: «Bahçenin sulanması. haracının ödenmesi ve ıslahı için gereken

masraflar, ürünü alacak olan kişiye aittir. Zira bahçeden faydalanan odur. Kölenin hizmeti

meselesinde kölenin nafakasını vermeye benzer.

Ürün (Galle): Arazinin mahsulü kirası kölenin ücreti ve benzeri şeylerden hasıl olan gelirdir.

Camiu´l-Luğa da böyle denilmiştir.

Ben derim ki: Bu ifadenin zâhirine göre harer ağacı ve benzerlerinin parası da ürün sözcüğünün

içine girer. Araştırılsın.

İ Z A H

«... Ölse ve o esnada behçede meyve bulunsa...» Yâni bahçede meyve bulunduğu halde vasiyet

eden ölse.

«Sadece bu meyve musâ lehindir.» Kifâye´den naklettiğimiz üzere eğer bahçe terikenin üçte

birinden çıkıyorsa o esnadaki meyve musâ leh´e aittir.

«Musi «ebedi olarak» sözünü ilave etmiş olsun olmasın...» önceki mesele ile bunun arasındaki fark

şudur: Meyve, örfen, mevcut oran şeyin adıdır. «Ebediyyen» demek gibi, ziyadeye delalet eden bir

ifade bulunmadıkça olmayan şeye şamil olmaz. «Ürün» ise; mevcut olana da, defalarca olacak

olana şamildir. Örf böyledir. Dürer.

«Eğer aynı meselede vasiyet esnasında bahçede meyve yoksa... ilh...»

Yani adam, «ebediyyen» sözünü eklemeden, bahçesinin meyvesini vasiyet etse ve ölse, bahçede

de meyve bulunmasa.

«Vasîyet esnasında...» Bunun doğrusu, sözün başından ve sonundan anlaşıldığı üzere «öldüğü

zaman» olmalıydı. Tûri bunu açıkça ifâde etmiştir.

«Zeylaî» Zeylaî´nin sözü şudur: «Meyve sözcüğü hakikatte mevcut olanın ismi olduğu, mevcut

olmayan, ancak mecâzen içine aldığı için böyle olmuştur. Eğer ölüm esnasında ağaçta meyve

varsa, hakiki manasında kullanılmış olur, mecâzî olana şâmil olmaz. Meyve yoksa, mecâzî manaya

şamil olur. İkisinin arasını birleştirmek caiz değildir. Ancak «ebedi olarak» sözü zikredildiği zaman

hakikat ile mecazın arasını birleştirme olarak değil, mecazın umumu ile ikisini de içine alır.

TENBİH:

Bir kimse arazisinin ürününü vasiyet etse, tarlada ağaç olmasa ve vasiyet edenin başka malı

bulunmasa arazi kiraya verilir ve ücretin üçte biri ürünü vasiyet edilen şahsa verilir. Eğer arazide

ağaç varsa, ağacın vereceği meyvenin üçte biri verilir. Şayet musâ leh bahçeyi varislerden satın

alırsa, satış caiz, vasiyet ise batıl olur.

Eğer varisler, musâ leh´e birşey verip ürünü kendilerine teslim etmesi için anlaşsalar caiz olur.

Evde oturmak ve kölenin hizmeti karşılığında bir bedel üzerine anlaşmak da caizdir. Ama bu

hakların satışı caiz değildir. Tûri.

«Camiu´l-LÛğa´da böyledir.» Muğrib te de böyle denilmektedir.

«Bu ifadenin zahirine göre haver ağacı ve benzerlerinin parası ilh...»

Yani söğüt ve servi gibi meyvesi olmayan ağaçlar.

Haver bir ağaç türüdür. Şamlılar, çınara haver derler. Bu kelime, hür değil. haver´dir. Tekmile

sahibinin söylediği, çobanın şu sözü buna delildir.

«Söğüt ve haverle konuşan ceviz gibi ..» Muğrib.


«Araştırılsın..»

Ben derim ki: Araştırma, haver ağacının kendisi konusundadır, parasında değil. Çünkü haverin

kendisi vasiyete konudur. Çünkü bu ağaçtan maksat sadece tahtadır.

Hâniyye´de şöyle denilmektedir: «Bir kimse bağının ürününü birisine vasiyet etse; fakih Ebû

Bekir´in dediğine göre bağın çubukları, yaprakları. meyveleri ve odunu vasiyete girerler. Çünkü kişi

bağını müsakat yoluyla ortağa verirse meyve gibi, bütün bunlar akdin içine girerler.

M E T İ N

Bir kimse koyununun yününü, yavrusunu ve sütünü vasiyet etse, musî öldüğü zaman mevcut

olanlar musâ leh´indir. Mûsî ister «ebediyyen» desin ister demesin farketmez. Çünkü bunlardan

mevcut olmayanlar, hiç bir şekilde akdin şumûlüne girmezler. Aynı şekilde vasiyetin şumûlüne de

girmezler. Meyve ise bunların aksinedir. Müsâkâtın sahih oluşu buna delildir.

İ Z A H

«... Mevcut olanlar...» Minah´ta şöyle denilir: «Çünkü bu ölüm esnasındaki bir icâbtır. Dolayısıyle o

anda mevcut olanların tümüne itibar edilir.» T.

«Çünkü bunlardan mevcut olmayanlar...» Hidâye müellifi şöyle der: «Meyve ile koyunun yavrusu

yünü, sütü vs. arasındaki fark şudur: Aslında kıyasa göre, olmayan bir şeyin temliki caiz değildir.

Ancak mevcut olmayan meyve ve ürünle ilgili olarak, bunların mevcut olmayanında, icâre ve

müsakat gibi akillerin cevazında hüküm varid olmuştur. Bunlar da vasiyetin de, bi Tariki´l-Evlâ caiz

olması gerekir. Çünkü vasiyet kapısı daha geniştir. Olmayan yavru ve benzerlerin de ise, onlar

üzerine akd icra edilmesi aslen caiz değildir. Bunlar aslen hiç bir akitle hak edilemezler. Aynı

şekilde vasiyetin şumûlüne de girmezler. Bunlardan mevcut olanlar ise böyle değildir. Çünkü

mevcutların, satım akdi ile tebean, hul´ akdini de maksûd olarak hak edilmeleri caizdir. Vasiyette de

durum aynıdır.»

Kadının kocasına mal vererek boşanması (Mütercim).

M E T İ N

Kişi evinin mescid yapılmasını vasiyet etse ve ev terikenin üçte birinden fazla olsa : Eğer varisler

icazet verirlerse ev mescid haline getirilir. Çünkü onların icâzeti ile mânî kalmamıştır. Ama varisler

razı olmazlarsa, hem varisin hemde vasiyetin hakkına riayet için evin üçte biri mescid haline

getirilir.

Hayvanın sırtını (hayvana binmeyi) ALLAH yolunda vasiyet batıldır. Çünkü taşınır malların vakfı:

İmâmı Azâm´a göre batıldır. Aynı şekilde, vasiyeti de batıldır. Ebû Yusuf ve Muhammed´e göre ise

bunların ikisi de caizdir. Dürer.

Musannıf şöyle der: «Bunda bir yanlışlık var. Çünkü, ürünü. yünü ve benzeri şeyleri vasiyet gibi,

vakfın caiz olmadığı birçok yerde vasiyet caizdir.»

Bir kimse bir şeyini mescid için vasiyet etse caiz olmaz. Çünkü mescid malik olamaz. İmam

Muhammed ise bunu caiz görmüştür. Musannıf:

«Üstadımız Bahr sahibi. Muhammed´in görüşü ile fetva vermiştir.» der. Ama eğer mûsî; «Bu malım

mescide harcansın» derse ittifakla caiz olur.

Birisi «malımın üçte birini falana veya filâna vasiyet ettim» dese, musâ leh belli olmadığı için İmamı

Ebû Hanîfe´ye göre vasiyet batıldır. Ebû Yûsuf´a göre bu iki kişi üçte birini alma konusunda

anlaşırlar. İmam Muhammed´e göre ise varisler muhayyerdir. Hangisini isterlerse ona verirler.

i Z A H

«Ev terikenin üçte birinden fazla olsa...» Eğer «onun başka malı olmazsa» deseydi. daha iyi olurdu.

Daha sonra gelen, «varisler icâzet vermezlerse evin üçte biri mescid haline getirilir» sözü buna

delalet eder.

«ALLAH yolunda...» Yani bir insan tayin edilmeden. Ama hayvanına binmeyi. ALLAH rızası için

muayyen birisine vasiyet etse, bu vasiyet ittifakla caizdir. Ğureru´l-Efkâr.

«Ebû Yûsuf ve Muhammed´e göre bunların ikisi de caizdir.» Yani taşınır malları vakfetmek ve

vasiyet etmek. Bu ifadenin zahirine göre, bu vasiyet vakıf değildir.

Ğureru´l-Efkâr da şöyle denilmektedir: «Ebû Yûsuf ve Muhammed´e göre. sırtına binmek üzere ALLAH

yolunda vasiyet edilen bir hayvan vakıftır, devletin elinde kalır ve masrafları hazineden karşılanır.

Çünkü harp araç ve gereçlerinin ALLAH yolunda vakfı vârid olan eserlerden dolayı. onlara göre


caizdir. Deve de savaş için hazırlanan at gibidir.

«Bunda bir yanlışlık var..» Yâni hayvanın sırtını vasiyetin batıl oluşu konusunda zikredilen gerekçe

doğru değildir.

Ben derim ki: «Bunun cevabı şudur: Bu gerçek manada vasiyet değildir. Çünkü İmamı Azam´a göre

vakıf manasındadır. Ğureru´l-Efkâr´da bu. şu ifadelerle açıkça beyan edilmiştir: Evini mescid

yapmayı vasiyet gibi. Çünkü bu mânen vakıftır. Taşınır malların vakfı İmamı Azâm´a göre caiz

değildir. Bu da aynıdır. Ürünü, yünü ve benzerlerini vasiyet ise böyle değildir. Çünkü bu bir yönden

temliktir. Aslen vakıf manasında değildir. Düşün.

«(Bir kimse bir şeyini mescid için vasiyet etse) câiz olmaz.» Ğurerde´de böyle denilmektedir.

Şurunbulâliyye de bu Kâfi´ye nisbet edilmiştir. Bu konuda söylenecekler; «Malının üçte birini beyt´i

makdise vasiyet etse câizdir» sözü esnasında geçmişti. ALLAH Teâlâ (c.c.) en iyisini bilir.

Reyyan:
ZIMMİNİN VE BAŞKASININ VASİYETLERİ

M E T İ N

Bir zımmi hayatında iken evini, kilise, manastır veya ateşe tapılan tapınak yapsa da ölse ev mirastır.

Çünkü bu, tescil edilmemiş vakfa benzer. Sahibeyne göre bu vakfın caiz olmayışına sebep, bunun

bir ma´siyet olmuşdur. Kilise, cami gibi değildir. Çünkü hıristiyanlar kilisede otururlar, ölülerini

defnederler. Hatta eğer cami de böyle olsa kesinlikle o da miras olarak vereseye geçer. (Vakıf

olmaz) Bunu musannıf ve başkaları söylemiştir. Çünkü bu durumda cami sırf ALLAH için olmuş

olmaz.

i Z A H

Başlıktaki ve başkasından maksat, müstemen. bidat ehli ve dinden çıkandır. Bu başlık Minah´ta yer

almamıştır.

Malûm olsun ki, zımmilerin vasiyetleri üç çeşittir:

1 - İttifakla caiz olanlar: Bu bize ve kendilerine göre tâat olan bir şeyle vasiyettir. Meselâ beyti

makdis de kandil yakılmasını veya düşmanla savaş edilmesini vasiyet buna misaldir. Son meselede

musâ leh´lerin muayyen olup olmaması farketmez.

2 - İttifakla batıl olanlar: Bu, hem bize hemde zımmîlere göre tâat olmayan birşeyi vasiyettir. Meselâ,

şarkıcı kadınlara ve ölü arkasından ağlayan ağıtçı kadınlara vasiyet gibi . Aynı şekilde, haccetmek,

müslümanlar için câmi binâ etmek gibi sırf bizim için tâat olan bir konudaki vasiyetleri de batıldır.

Ancak bunlar, muayyen bir topluluk için yapılırsa temlik olarak sahihtir.

Daha önce geçtiği üzere fasıklara vasiyet kerâhetle sahihtir. Her halde buradaki ibarenin doğrusu:

«Şarkı söylemeye veya ölü peşinden ağlamaya» vasiyettir. Çünkü bu ma´siyetin kendisine

vasiyettir.

3 - Hakkında ihtilaf edilenler: Bu da muayyen olmayan şahıslar için kilise inşası gibi, sadece

kendilerine göre tâat olan bir konudaki vasiyettir. Bu şekildeki bir vasiyet Ebû Hanife´ye göre

caizdir. Sohtbeyne göre câiz değildir. Ama kilise muayyen kişiler için inşa edilirse ittifakla caizdir.

Hülasa; zımminin belirli kişiler için olan vasiyeti, onlara temlik olmak üzere hepsinde caizdir.

Camilere kandil yakmak ve benzerlerinden zikrettikleri ise bağlayıcı olarak değil. istişarî mahiyette

söylenmiştir. Kendi mülkleri olduğu için onda diledikleri gibi tasarrufta bulunurlar. Vasiyyet, onlara

temlik itibariyle sahih olur. Zeylai. Özetle.

«O mirastır». Yâni ittifakla ihtilaf meselenin tahricindedir. Şurunbulâliyye.

«Çünkü bu, tescil edilmemiş vakfa benzer.» Yani bağlayıcılığına hüküm verilmemiş olan vakıf.

Bundan maksat; zımmînin kilise olması için vasiyet ettiği evi, anılan vakıf gibi vereseye miras olur.

Yoksa maksat; tescil edildiği zaman vakıf gibi, vasiyet de geçerlidir. demek değildir. Bunu

Şurunbulâliyye ifade etmiştir.

«Kilise câmi gibi değildir.» Bu sahibeynin görüşünün tamamlayıcı değil, Ebû Hanîfe´nin görüşünün

tamamlayıcısıdır. Bu cümle şu şekildeki bir mukadder soruya cevaptır: «Onlara göre kilise bize

nisbetle câmı gibidir. Satılmaz ve miras olarak intikal etmez. Kilisenin de böyle olması gerekir.» H.

«Hatta eğer cami de böyle olsa... ilh...» Meselâ evini mescid yapsa ve altında sığınak, üzerinde oda

bulunsa böyledir. Nitekim, Kitâbü´l-Vakfta geçmişti. İtkâni.

M E T i N

Bir zımmi, evinin belirli kişiler için kilise yapılmasını vasiyet etse, bu vasiyet evin üçte birinde

caizdir ve temlik olur. Şayet köylerdeki evini adını vermediği kişiler için kilise yapılmak üzere

vasiyet etse Ebû Hanîfe´ye göre sahihtir. Sahibeyne göre ise bu ma´siyet olduğu için sahih değildir.

Ama eğer şehirdeki evini vasiyet etse ittifakla caiz olmaz.

önceki meselede Ebû Hanife´nin delili zımmîlerin kendi inançları ile başbaşa bırakılmaları

prensibidir. Dolayısıyle vasiyeti sahih olur.

Bizim ülkemizde varisi olmayan müs´temen bir harbinin tüm malını bir müslüman veya zımmîye

vasiyeti de sahihtir. Vikâye de de böyle denilmektedir. Kendi ülkesindeki varislerine itibar edilmez.

Çünkü onlar bize göre ölüdürler.

Şayet harbî, meselâ malının yarısını vasiyet etse, bu vasiyet geçerlidir. Malın kalanı da varislerine

verilir. Fakat bu, miras olarak değil, ona bizım ülkemizde bir hak sahibi bulunmadığı içindir. Kendisi

gibi bir müste´mene vasiyet etmesinde de durum aynıdır.


Eğer harbi öleceği anda kölesini azat etseveya öldükten sonra hür olmasını söylese dediğimiz

sebepten dolayı bu,malının tümünden geçerlidir.

Bir müslüman veya zımmî, harbi için vasiyette bulunsa ezher olan görüşe göre câizdir. Zeylaî.

İ Z A H

«... Evin üçte birinde câizdîr». Yani ittifakla caizdir. Ancak daha öncede geçtiği üzere evi kilise

yapmaları şart değildir.

«Köylerdeki... ilh...» Buradaki «köyler» den maksat, içerisinde islâm´ın şiarlarından birisi

bulunmayan köydür. Aksi halde şehirler gibidir. Bunu, Kuhistâni ve Bercendî zikretmişlerdir. Dürrü

Mültekâ.

«Bu ma´siyet olduğu için ilh...» Musâ leh´ler muayyen olmadığı için bunun temlik sayılması da

mümkün değildir. Sahibeyn´e göre sahih olmayışının gerekçesi budur.

«Ebû Hanîfe´nin delili, zımmilerin kendi inançları ile başbaşa bırakılmaları...» Onların inancına göre

evlerini kilise yapmaları bir tâattır. Bundan dolayı bir zımmî, gerçekte tâat ama kendi inancına göre

ma´siyet olan bir şeyi vasiyet etse, bu vasiyet onların inancına itibarla caiz değildir.

İmam-ı Azâm´a göre, binâ inşaı ile vasiyet arasındaki fark şudur: binanın kendisi, binayı yapanın

mülkinin elden çıkmasına sebep değildir. Vasiyet ise mülkü elden çıkarmak için vaz edilmiştir.

Hidaye. Özetle.

«Muste´men bir harbinin tüm malını... vasiyeti de sahihtir.» Muste´men tabirini özellikle kullandı.

çünkü zımminin vasiyyeti terikenin üçte birinde muteberdir. Ve varisine vasiyet sahih değildir.

Bir zımmînin, kendi dininden olmayan başka bir zımmîye vasiyeti caizdir. Dari harpteki bir harbiye

vasiyeti ise caiz değildir. Mültekâ.

«Bizim ülkemizde varisi olmayan müste´men ilh...» Bunun muhalif mefhumundan anlaşılıyor ki;

eğer varisi varsa malının üçte birinden fazlasındaki vasiyet caiz değildir. Zeylaî ve başkaları bu

mefhumu «kîle: denildi» sözcüğü ile ifade edip zayıflığına işaret etmişlerdir. Vikâye, İslah ve

Mülteka da, şarihin söylediği kesin bir dille ifade edilmiştir. Hidaye ve Camiu´s-Sağir de de buna

işaret edilmiştir. Bu hal, mütemed olanın bu görüş olduğunu gösterir. Çünkü metinler şerhlerden

önce gelir. İtkânî de. Serahsî´nin şerhine müsteniden bunu söylemiştir. Çünkü harbinin buradaki

(darı İslâm´daki) varisinin hakkı, eman sebebiyle muteberdir. Eğer orada (darı harpte) onun başka

bir varisi bulunursa, burada hazır olana ortak olur ve musü leh´in terikenin üçte birinden fazla olan

miktarda hakkı olmaz.

«Vîkâye´de de böyle denilmektedir.» Aslında bu sözü, Zeylaî´nin muhalefetine işaret etmek için,

«bizim ülkemizde varisi olmayan» cümlesinden sonra söylemesi gerekirdi. Nitekim biz öyle yaptık.

«Kendi ülkesindeki varislerine itibar edilmez.» Yani dârı harp´teki varislerine. Bu demektir ki; üçte

birinden fazla olan miktarda, haklarının ibtaline itibar edilmez.

«Malın kalanı varislerine verilir.» Varislerinin hakkını değil kendi hakkını gözetmek için böyle

yapılır. ihtiyacından fazla kaldığı zaman, kalan malın varislerine teslim edilmesi de müste´menin

hakkıdır. İtkânî;

«Fakat bu miras olarak değil...» Minah´ta da vesaya bahsinin başında böyle denilmektedir. Bu söz;

«Varislerine» sözünden anlaşılacak manayı def için söylenmiştir.

Bu mesele ile önceki arasındaki fark şudur: önceki meselede malın üçte birinden fazla olan kısmı

varislerine iade edilmez. Çünkü onda hak sahibi olan vardır. O da kendisine malın tamamı vasiyet

edilmiş olan şahıstır.

«Dediğimiz sebepten dolayı...» Yani dârı harpteki veresesine itibar edilmez.

«Ezhar olan görüşe göre caîzdir...» Bunun karşıtı olan görüşe göre Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf´tan,

caiz olmadığı yolundaki rivayettir. Bu görüşün gerekçesi şudur: Onlar hükmen kendi ülkelerinde

sayılırlar. Nitekim her an oraya dönme imkanına sahiptirler. Vasiyet de mirasa benzer, (Darı

İslâm´daki bir müslümanın mirasını dârı harpteki bir yakını alamaz. Vasiyetde böyledir.)

Harbiye vasiyetin caiz oluş gerekçesi d6 şudur: Bu başlangıçta bir temliktir. Onun için verasetin

aksine köleye ve zımmîye vasiyet caizdir. Zeylaî.

M E T İ N

Bid´at ehli, kafir sayılmadığı zaman vasiyet konusunda müslüman menzilesindedir. Çünkü biz

hükümleri İslâm´ın zahiri üzerine koymakla emrolunduk. Ama eğer kafir sayılıyorsa mürted


hükmündedir. Bu durumda vasiyeti İmamı Ebû Hanife´ye göre mevkuf, Sahibeyne göre geçerlidir.

Şerhu´l-Mecma.

Vasiyet konusunda mürted kadın (dinden çıkan) esah olan görüşe göre zımmî kadın gibidir. Çünkü

o öldürülmez.

İ Z A H

«Bid´at sahibi ..» Seyyid Şerif Cürcânî Ta´rifât´ında şöyle der: Bid´at ehli: inançları ehli sünnetin

inancı gibi olmayan kıble ehlidir, Onlar; Cebriye, Kaderiyye, Rafızîler, Hariciler, Muattıla ve

Müşebbihedir. Bunlardan herbiri on iki fırkadır. Tamamı yetmiş iki eder.

«... İmam Ebû Hanife´ye göre mevkuf...» Yani müslüman olursa geçerlidir. Riddeti üzere ölürse

diğer tasarrufları gibi vasiyeti de batıl olur.

«Mürted kadın esah olan görüşe göre zımmî kadın gibidir.» Bunların vasiyetleri sahihtir. Hidâye.

Sahih olmadığını söyleyen de vardır. Hidâye sahibi, Ziyâdât´ta şöyle der: O (caiz olmayışı) sahihtir.

Çünkü zımmî olan kadının inancına saygı gösterilir. Mürted olan kadının inancına ise saygı

gösterilmez.

İnâye sahibi şöyle der: «Hidâye sahibinin iki sözü arasında zıtlık yoktur. Çünkü sahih de esah da

tasdik edilir.» Yani bir görüşün «esah» oluşu öbürünün «sahih» oluşuna ters düşmez. Zeylaî birinci

görüşü tercih etmiştir.

M E T İ N

«Malımın bu kadarı veya malının üçte biri vasiyettîr» demesi gibi, mutlak olan vasiyyet zengine

helal olmaz. Çünkü vasiyyet sadakadır ve sadaka da zengine haramdır. Eğer mutlak vasiyet,

«Ondan zenginde fakirde yer» denilmesi suretiyle genelleştirilse yine de zengine helal olmaz.

Çünkü zenginin vasiyetten yemesi ancak temlik sûretiyle olur. Temlik de ancak muayyen birisi için

sahihtir. «Zenginler» muayyen değildir ve sayılamıyacak kadar çoktur.

«Malımın şu kadarı Zeyd´e -o da zenginse- vasiyettir» demesi gibi vasiyet bir zengine, veya

zenginlerden sınırlı bir guruba tahsis edilse, kendilerine helâl olur. Çünkü belli olan zenginlere

temlik sahihtir. Molla Husrev´in belirttiğine göre, vakıfta da hüküm aynıdır. Camiu´l-Fusûleyn´de;

vakfın mütevellisinin vasi olduğu söylenilmiştir.

İ Z A H

«...Mutlak olan vasiyet...» Yani zengine veya fakire olduğu belirtilmemiş olan vasiyet, umûmi olan

vasiyet ise zengine veya fakire olduğu belirtilen vasiyettir. T.

«Sadaka da zengine haramdır.» Vasiyet eden öldükten sonra, vasiyeti hibe saymak mümkün

değildir. Zengine anında verilen sadaka ise böyle değildir. Çünkü o hibe sayılabilir. Zira âlimler,

«Zengine verilen sadaka hibedir. Fakire yapılan hibe de sadakadır» demişlerdir. T.

«.. Genelleştirilse de yine zengine helal olmaz.» Bunun zahirine göre buradaki vasiyet sahihtir.

Sadece zenginlere tahsis edilmek suretiyle yapılan bunun aksinedir. Çünkü onlar sayılamayacak

kadar çok oldukları için bunu temlik saymak mümkün değildir. Aynı şekilde bunu sadaka saymak

da mümkün değildir. Zirâ tâfız ihtiyaç manâsı taşımaz. Nitekim biz bunu. «akrabaya vasiyet»

konusunda İhtiyar´dan naklen takdim etmiştik.

«Vakıfta da hüküm aynıdır.» Yâni mutlak olan vakıf, vakıfta bulunan genelleştirse bile sadece

fakirlere mahsustur. Zenginlere helal olmaz. Ama eğer vakıf sahibi muayyen bir zengine veya

zenginlerden olan sınırlı bir topluluğu tahsis ederse onlara helal olur. Vakıf malın kendisine değil

menfaatlerine malik olurlar. Dürer.

Alimlerin; çeşme, kabristan, karakol ve benzeri şeylerden fakirlerin de zenginlerin de istifade

edebilecekleri tarzındaki açık ifadeleri, bu sözlere göre biraz müşkül görünmektedir. Çünkü vakıfta

bulunan bunlarla umumu kasteder. Umum kastı kâfi gelince, umumun açıkça söylenmesi

durumunda umuma nasıl şamil olmaz?! Araştırılsın. Rahmetî.

«Vakfın mütevellisi vasî gibidir...» Yani birçok hükümde, mütevelli vasi gibidir. Bundan dolayı

«mütevelli vasinin kardeşidir» demişlerdir. Bunun buradaki münasebeti, geçen konuda vakıfla

vasiyet arasındaki hüküm birliğidir. Aynı şekilde âlimler: «Vakıfla vasiyet kardeştir» demişlerdir.

Yine «vakıf vasiyetten sulanır.» «Vakıf ve vasiyet aynı vâdiden sulanır» da derler.

FER´Î MESELELER

M E T İ N


Bir kimse malının üçte birini namazları için vasiyet etse; vâsi bunu eğer muhtaç iseler kendilerine

keffaret verilmesi caiz olanlardan mûsî´nin, usulü ve fürû´u dışındakilere sarfedebilir. Fakirler için

yapılan mutlak vasiyet ise böyle değildir. Çünkü bu eğer muhtaç hazır, baliğ ve ıazı iseler bütün

varislerine veya birisine verilebilir. Ama içlerinde küçük hazır olmayan veya hazır olduğu halde

rızası olmayan bulunursa caiz olmaz.

Namazının keffaretini muayyen bir adama vasiyet etse, başka birisi için caiz olmaz. Namaz

bozulduğu için böyle fetvâ verilir.

Bir kimse. namazları için vasiyette bulunsa ve malının üçte birisi fakirlerden alacak olsa, vasî de

alacağı fidye yerine onlarda bıraksa kâfi gelmez. önce alacağı kabzedip sonra onlara tasadduk

icâbeder.

Birisi malının üçte birinin bağışlanmasını emretse ve ölse, meselâ malının üçte birini de bir gasıb

gasbetse ve tüketse gâsıp fakir olup, vasî ona gasbettiğini bıraksa kafidir. Çünkü ölümden sonra

kabz hasıl olmuştur. Malının tamamının alacak olması ise bunun aksinedir. Kinâye´den.

Cevâhir´de şöyle denilmektedir:

«Birisi bir taşınmazını bir adama vasiyet etse ve ölse, terike, varisler arasında taksim edilse ve

musâ leh aynı şehirde olduğu halde birşey talep etmese de aradan seneler geçtikten sonra hakkını

almak için dâva açsa davası dinlenir. Vasiyeti reddetmemişse, gecikme ile batıl olmaz.»

Kendisine bir ev vasiyet edilen kişi vasiyet eden öldükten sonra evi kabzetmeden satsa sahihtir.

Çünkü vasiyet edilen malı kabzetmeden, tasarruf caizdir.

Bir kadın bir malını çocuğuna vakfedip çocuğun amcasını mütevelli tayin etse ve çocuğun da

babası bulunsa mütevelli babadan daha evlâdır.

Birisi bir ev satın alıp bir adama vasiyet etse ve şefî evi musâ leh´in elinden alsa, parası alınır, şayet

ev, başka biri tarafından istihkak yoluyla alınırsa, musa leh varislerden birşey talep edemez. Çünkü

mûsî´nin başkasına alt olan bir malı vasiyet ettiği açığa çıkmış olur, ALLAH en iyisini bilir,

İ Z A H

«... Usulü ve fürûu dışındakilerine... ilh...» Bu kayıt, Ebû Kasım´ın sözünden alınarak Kınye´de

zikredilmiştir. Şayet adam namazlarının keffaretinin oğlunun oğluna verilmesini vasiyet etse o da

vasisi olmasa, emrettiği gibi verilir ama keffâret olarak kâfî gelmez.

«Kendilerine keffâret verilmesi câiz olanlardan... ilh...» Müslüman ve muhtaç olmak suretiyle. T.

«... Ve birisine verilebilir.» Yani hepsi şart değildir. T.

«Ama içlerinde küçük... bulunursa». Aslında, istisnaların tam olması için, bunlara «Veya muhtaç

olmayanlar...» sözünü de ekleseydi daha iyi olurdu.

«Câiz olmaz.» Çünkü bu, varise vasiyyet kabilindendir. Tüm vârislerin icâzetine ihtiyaç vardır. Hazır

olmayan ve rızosı olmayandan icazet bulunmamaktadır. Çocuğun icâzeti de sahih değildir. Bu

şartlar ikinci kısım içinmi yoksa her iki kısım içinmidir -yâni namaz keffâreti ve teberrû- araştırılsın

Rahmeti.

«Namazının ketfâretini... vasiyet etse. » «Keffâret»! açıkça söyledi. Çünkü muayyen bir şahsa bir

vasiyette bulunsa, ihtilafsız olarak vasiyet kendisine verilir. T.

«Başka birisi için câiz olmaz.» Yâni kadı ve vasinin başka birisine vermeleri câiz olmaz. Minah.

«Zaman bozulduğu için... ilh...» Kâdî ve başkalarının tamahkârlıklarıda arttığı için. Çünkü eğer biz

ölenin tayin ettiği kişiden başkasına vermesini caiz görsek belki de hiç kimseye vermeyecektir.

Çünkü kendilerinden bunu isteyecek birisi yoktur.

«Namazları için vasiyette bulunsa...» ve oruçları için... Minah. «Kâfi gelmez..» Kâfi geleceği de

söylenmiştir.

Kınye´de şöyle denilmektedir: Üstâdımız «bir rivâyet bulununcaya kadar önceki görüş bana daha iyi

geliyor» demiştir.

«Sonra onlara tasadduk icâbeder.» Yâni fidye niyyetiyle. Aksi halde emrolunduğu şeyi yapmamış

olur. Düşün.

«Malının tamamının alacak olması ise bunun aksinedir.» Yâni önceki meseledeki. Çünkü o

meselede ölümden önce kabzedilmiştir.

Bu konuda bir de şu kaldı: Aynı meselede birisi namazlarının keffâretini vasiyet etse : Kabz


ölümden sonra hasıl olduğu için kâfi gelirmi gelmezmi? Araştırılsın.

«...Evi kabzetmeden satsa ilh...» Yâni mûsi öldükten sonra musâ leh satsa.

«Mütevelli babadan evlâdır.» Çünkü bu, babadan sonra gelmesi için, annenin vasîsi kabilinden

değildir. Zinâ mütevelli´nin velâyeti çocuk üzerine değil, vakıf üzerinedir.

«Parası alınır...» Yâni musâ leh için. müşterinin terikesinden alınır ve müşterinin varisleri Şefi´den

alırlar. Nitekim Minah´ta da böyledir.

Bir mesele : Birisi bir takım vasiyetlerde bulunsa, ve «kalanı da fakirleredir» dese, musâ leh´lerden

bazıları ölse bunlara verilecek olan fakirlere verilir. Çünkü onlar ölünce vasî kendilerine bir şey

veremez. Kalanı da fakirleredir.

Velvâliciyye. ALLAH en iyisini bilir.

Reyyan:
VASİ YANİ VASİYETİ EDA İLE GÖREVLENDİRİLEN KİŞİYE AİT HÜKÜMLER

M E T İ N

Birisi (mesela) Zeyd´i vasi tayin etse, Zeyd de onun yanında kabul etse sahih olur. Şayet onun

yanında yâni bilgisi dahilinde reddederse, reddolur. Ama onun gıyabında reddederse, vasi

cihetinden kandırılmış olmamak için red sahih olmaz.

Musî´nin vasîyi onun haberi olmasa bile vasilikten çıkarması, İmamı Azâm´a göre sahihtir. Ebû

Yusuf´a göre sahih değildir. Bezzâziye.

İ Z A H

Müellif, musâ leh´e ait ahkâmı beyan ettikten sonra, vasiye alt ahkâmın izahına başladı. Çünkü

vasiyyetler bahsi buna da şamildir. Şu kadar varki, musâ leh´e ait hükümler daha çok olduğu. daha

fazla rastlandığı ve onları bilme ihtiyacı daha çok olduğu için önce onu ele aldı. İnâye.

Şu bilinmelidir ki: vasînin vesâyeti (hemen) kabul etmemesi gerekir. Çünkü tehlike vardır.

Ebû Yûsuf´dan şöyle rivayet edilmiştir. «Vasiliğe girmek, ilk seferde yanılgı, ikincisinde hıyânet

üçüncüsünde ise hırsızlıktır.»

Hasen´den de şöyle dediği nakledilmiştir: «Ömer b. el-Hattab bile olsa vasî adil davranamaz.»

Ebû Mutî: «Yirmi senelik kadılığım esnasında kardeşinin oğlunun malında âdil davrananı

görmedim.» Kuhistânî.

Ulemâdan birisi de nazım halinde şöyle demiştir:

«Dört vav dan sakın çünkü onlar ölümdürler. Bunları: Vekâlet, vetâ, vâsilik ve vakıftır.»

«... Zeyd´i vasî tayin .etse...» Bu cümle «işini ona verse» manasını da içine alır. Biz bu konuda

söylenecekleri, konunun başında söyledik. Tefvîz (işi ona bırakma) ona delâlet eden her tâfızla

sahihtir.

Hâniyye de şöyle denilmektedir: «Bir şahıs birisine: Ben öldükten sonra sen vekilimsin dese, vasî

olur. Hayatımda iken sen benim vasimsin dese vekil olur. Çünkü bu tabirlerden herbiri -diğerinin

yerine kullanılır- Dolayısıyle diğerinin ibaresi ile münakid olur.»

Hâniyye, Hulâsa ve daha başka kitaplarda da şöyle denilmiştir: Bir kimse: «Sen benim vasîmsin.

sen malımda vasîmsin ben öldükten sonra çocukları sana teslim ettim, ölümümden sonra

çocuklarıma sahip ol, ölümümden sonra onların ihtiyaçlarını gör» dese veya bu sözlerin manasına

gelen bir şey söylese vasî olur.

Velvâliciyye sahibi şöyle der: Bir kimse bir kaç kişiye: «Ben öldükten sonra şöyle yapın» dese

hepsi vasîdir. Şayet adam ölünceye kadar sussalar da ikisi veya daha fazlası kabul etse bunlar vasî

olurlar. Ama sadece biri kabul etse, hakim başka birisini daha tayin etmedikçe veya onun

tasarrufunu serbest bırakmadıkça tasarrufta bulunamaz. Çünkü bu durumda mûsi sanki iki kişiyi

vasî yapmış sayılır. bunlardan sadece birisi kafi gelmez.

Dürrü´I-Mültekâ da Zahîre´den naklen şu ifadeler yer almaktadır: «Birisi bir adamı sadece bir konu

da vasî tayin etse, o her konuda vasî olur.»

Meselenin tamamı ileride gelecektir. T.

«... Bilgisi dahilinde...» Bu ifade yukarıda gecen «yanında» kelimelerinin izahıdır. Yani vasî olacak

olan kişinin hazır olması şart değildir. Bilmesi yeter. T.

«Ama onun gıyabında ilh...» Geçen kısma uygun olanı, «bilgisi olmadan» demesi idi. Böyle

denilmeyişine sebep siyâkın ona delâletidir. Çünkü musannıfın «aksı halde» sözünün manası:

«Ölümünden önce veya sonra reddetmek suretiyle, bilgisi olmadan reddederse» demektir.

«...Vasî cihetinden kandırılmış olmamak için... ilh...» Yâni ölenin. vasî tayin ettiği kişi tarafından

kandırılmış olmaması için. Çünkü ona güvenmiştir. Dolayısiyle reddetmesi durumunda ölüye zarar

vardır. Musannıf bununla, musa leh ile vasî arasındaki farka işaret etmiştir. Çünkü musâ leh´in,

vasiyet esnasındaki kabûlü mûteber değildir. Öyleki şayet mûsî´nin sağlığında kabul etse. sonra da

reddetse sahihtir. Çünkü vasiyetin menfaatı kendisinedir. İkincisi ise böyle değildir. Nitekim İnâye

de böyle ifadelendirilmiştir.

BİR UYARI

Hakimin tayin ettiği vasî, kendisini azlederse, bundan hakimin haberdar olmasının şart olması

gerekir. Vekilin kendisini azlinde de sultanın bilgisi şarttır. Bezzâziye.


«Vasilikten çıkarması... İlh...» Yani Bezzâziye´de belirtildiği üzere : kabûl ettikten sonra.

M E T İ N

Eğer (vasiyeti teklif esnasında) vasî ses çıkarmasa ve mûsî ölse, vasînin kabul etmeyede

reddetmeye de hakkı vardır.

Vasiyet akdi, vasî vasî olduğunu bilmezse bile terikeden bir şeyi satması ile lazım (bağlayıcı) olur.

Çünkü tasarrufunun sahih olması için, vasînin vasîliği bilmesi şart değildir. Vekil ise bunun

aksinedir. Çünkü vekilin tasarrufunun sahih olması için, vekil olduğunu bilmesi gerekir.

şayet vasî vesayeti teklif esnasında ses çıkarmasada sonra reddetse, mûsî öldükten sonra kabul

etse sahihtir. Ama reddini hakim infaz etmişse, bundan sonraki kabulü sahih olmaz.

İ Z A H

«Lâzım olur.» Bununla, kabulün sözle olabileceği gibi, fiille de olabileceğine işaret etmiştir. Çünkü

fiil söze delalet eder.

«Bir şeyi satması ile ilh...» Yâni mûsi öldükten sonra satsa satış, velâyetten dolayı ehlinden sâdır

olduğu için geçerlidir. Varîslerin işine yarayan bir şey satın alsa, bir borç ödese veya borç tahsil

etse yine aynıdır. İhtiyâr.

«Vekil ise bunun aksinedir.» Çünkü vekâlet; müvekkilin kendi velâyetinin mevcudiyeti halinde sabit

olduğu için inabe (niyabeten) dir. Vasîlik ise hilafettir. Çünkü o, ölünün velâyetinin kesilmesi haline

mahsustur. Dolayısıyle varîsler gibi, vasînin bilmesine bağlı değildir. Zeylaî.

«Mûsî öldükten sonra da kabul etse sahihtir.» Çünkü bu red, mûsi´nin bilgisi olmadan sahih olmaz.

Kifâye, Reddin sahih olmaması onun vasî olmasını gerektirmez. Çünkü az önce geçen «onun redde

de kabule de hakkı vardır.» sözünün ifade ettiği üzere vasîlik kabule mütevekkıftır.

Hâsılı: Adam sustuğu zaman vasî olmaz. Kabul edip etmekte muhayyerdir. Reddederse yâni kabul

etmezse, kabule zorlanmaz. Reddettikten sonra bile olsa kabul ederse sahih olur. Çünkü onun

reddi sahih değildir. Yani onu, kabul etme ehliyetinden çıkarmamıştır. Kabul ederse vasî olur.

etmezse olmaz.

Bununla, zamanımızda fetvası istenen şu hadisenin cevabı açığa çıkıyor:

Bir odam iki kişiyj vasî tayin etse ve adamlardan birisi kabul edip öbürü sussa da kendisinden

rızasının olup olmadığına delalet eden bir söz sadır olmasa ve kabul eden terikede tasarrufta

bulunsa : Diğerinin kabul veya reddinden önce onun tasarrufu sahihmidir?

Cevap: Dediğimiz gibi. susan vasî olmaz. Ama kabul eden de Ebû Hanîfe ve Muhammed´e göre tek

başına tasarruf hakkına sahip değildir Ebû Yusuf´a göre ise sahiptir. Nitekim bunu Velvaliciyye´den

naklen zikredeceğiz. O halde, hakim kabul edenle birlikte başka bir vasî tayin eder ve beraber

tasarrufta bulunurlar. ALLAH en iyisini bilir.

«Ama reddini hakkın infâz etmişse ilh ..» Çünkü konu ictihadi´dir. Zira Zufer´e göre red sahihtir.

Kinâye.

Ben, bunun. zamanımız hakimlerinden başkaları için olduğunu söylerim.

M E T i N

Bir kimse; bir çocuğu. başka birinin kölesini. bir kâfiri veya bir fasıkı vasî tayin etse. varislerin

hakkını gözetmek için hakim bunları değiştirir.

Müellifin «değiştirir» sözü, bu vasiyyetin sahih olduğunu ifade eder. Şayet bunlar vasilikten

çıkartılmadan önce tasarrufta bulunsalar caizdir. Sirâciyye.

Eğer çocuk bâliğ olsa, köle azad edilse, kafir veya mürted müslüman olsa, fasık tevbe etmiş

(Mücteba) -Mücteba da : Vakfın velayetinin çocuğa verilmesinin istihsanen sahih olduğu

belirtilmektedir- hakim onları vasîlikten çıkarmaz. Çünkü azli gerektiren sebep ortadan kalkmıştır.

Ama vasî emin birisi olmazsa azledebilir. İhtiyar.

Eğer, vârisleri küçük oldukları halde, kendi kölesini vasî tayin etse sahih olur. Nitekim mükâtebini

veya başka birinin mükâtebini vasî yapması da sahihtir. Eğer hâkim mükatebi köleliğe döndürürse

hüküm köle de olduğu gibidir.

Şayet mûsînin varisleri küçük değilseler, kölenin vasîliği sahih değildir. Ebû Yûsuf ve Muhammed´e

göre kölenin vasîliği her halükârda sahih olmaz. Dürer.

İZAH


«..Başkasının kölesini ilh...» Yani efendisinin izni ile bile olsa Kuhistanî.

«..Bir kafiri ilh...» Yani zımmi, harbi veya müstemeni İnaye. Yahut da gelecek olan bölümden

anlaşılacağı üzere mürtedi.

«Veya fasık...» Yâni mala zarar vermesinden korkulan fasık. Kuhistânî.

«..Değiştirir.» Yani. Müslüman. hür ve salih birisi ile değiştirmesi vaciptir. Çünkü: köle hacredilir,

kafir düşmandır, fasık hiyanetle itham edilir. Kuhistânî.

«Değiştirir sözü, bu vasiyyetin sahih olduğuna delâlet eder.» Kudûri´nin ibaresi «Hakim onları

çıkartır.» şeklindedir. Hidâye´de de:

«Bu vasiyetin sıhhatine işaret eder. Çünkü vasîlikten çıkarmak sıhhatten

sonra olur.» denilmektedir.

«İmam Muhammed Asi da : Vasî tayini batıldır» demiştir.

Alimler bu sözün manasında ihtilaf etmişlerdir: «bu, bütün suretlerde hakimin ibtal etmesi île batıl

olur.», «Velayeti olmadığı için, kölenin dışındakiler de batıl olur». «Fasıkta batıl olur. Çünkü. Kâfî de

beyan edildiği , üzere kafir köle gibidir» gibi görüşler ileri sürülmüştür. İnaye´de ifade edildiğine

göre ilk görüş ulemanın çoğunun görüşüdür.

Şunu da bil ki musannıf «çocuk» sözünü zikretmekle metinlere ve Hîdâye´ye ilave de bulunmuştur.

Mücteba üzerine olan şehrinde şunu nakletmiştir: «Çocuğu vasî tayin etmek caizdir ama vekalette

olduğu gibi, sorumluluk gerekmez.» Bunu, musannıfın yaptığı gibi ihtiyar sahibı de zikretmiştir.

Vehbaniyye şerhinde ise : «Birisi köleyi veya çocuğu vasî tayin etse hakim onları çıkartır. Çünkü

çocuğun tasarrufa pek aklı ermez. Çocuğun vesayetten çıkartılmadan önceki tasarrufu

geçerlimidir? «Geçerlidir»de. «Geçerli değildir»de diyenler vardır. İkincisi sahihtir. Çünkü çocuğa

sorumluluk yükletmek mümkün değildir. Çocuk vesayetten çıkartılmadan önce büluğa erse Ebû

Hanîfe ye göre vasî değildir, Sahibeyne göre vasîdir» denilmektedir. Özetle. Tamamı oradadır,

müracaat et.

«Kafir müslüman olsa...» Yani mükatebe bedelini ödemekten aciz olmak suretiyle köle olarak

devam ederse.

«Kölede olduğu gibidir.» Şayet başka birisinin mükatebi ise vasiyet sahihtir. Ve hâkim başka birisi

ile değiştirir. Kendi mükabeti ise o, musannıfın ihtilafı olan meselesidir. T.

«Şayet mûsînin varisleri küçük değilseler...» İçlerinde büyüklerin bulunması suretiyle küçük

değilseler vesayet sahih olmaz. Çünkü büyük olan terikeyi veya kendi hissesini satabilir dolayısıyla

vasiyetten aciz olunur. Zira müşteri onu meneder. Vasiyyetin faydası olmaz.

«Ebû Yûsuf ve Muhammed´e göre her hâlûkârda sahih olmaz.» Çünkü bunda memlüke (köleye)

maliki üzerine bir velâyet isbatı söz konusudur. Bu da meşru kılınanın ters çevrilmesidir.

Ebû Hanife´nin gerekçesi de şudur: Mûsî ehil olan birini vasî tayin etmiştir. dolayısıyla sahihtir.

Mükâtebi vasî tayin etmeye benzer. Çünkü köle mükelleftir. Kendi başına tasarrufta bulunabilir.

Onun üzerinde hiç kimsenin velâyet hakkı yoktur. Çünkü çocuklar her ne kadar malik iseler de

babaları köleyi kendi yerine kâim kılınca. onlar üzerine velâyeti olmadan, kendisi gibi tek başına

tasarrufta bulunabilecek durumda olmuştur. Dürer. Ancak kölenin, kendisini satma hakkı yoktur. T.

şayet «Onlar için satış velâyeti yok ise onu hakim satabilir. Dolayısıyle men tahakkuk eder» denilse,

buna : «Vasî ta´/im sabit olduğu zaman. Hâkim için satış velâyeti kalmaz.» diye cevap verilir. İnâye.

M E T İN

Mücerred haberi ile değilde gerçekten vasîliğin icaplarını yerine getirmekten aciz olan vasiye hâkim

başka birisini daha ekler. Bunu, musî ve vârislerin hakkına riayet için yapar.

Şayet vasinin aslen aciz olduğu Hâkime zahir olursa onu başka birisi ile değiştirir. Seçilmiş olan

vasiyi, vesâyete ehil olduğu halde hakim azlederse, azli geçerlidir, ama hakim zulmetmiş ve günaha

girmiş olur.

Eşbâh´ta şöyle denilmektedir: «Bu durumda hakimin azlinin sahih olup olmadığı konusunda âlimler

ihtilaf halindedirler. Vehbâniyye Şerhi´nde belirtildiği üzere çoğunluğun görüşüne göre sahihtir.

Ama Fusûleyn de denildiği gibi sahih olmadığı tarzında fetva vermek gerekir. Hain olan vasinin azl

se vaciptir.»

Ben derim ki: Câmiu´l-Fusûleyn´in yirmi yedinci faslındaki ibare şu şekildedir: «Ölü tarafından tayin

edilmiş olan vasi adil ve yeterli ise, hâkimin onu azletmesi uygun olmaz. Ama buna rağmen


azlederse vâsilikten düşeceği söylenir.

Ben derim ki: Bana göre vasilikten düşmez. Çünkü mûsî kendisine karşı hakimden daha müşfiktir.

O halde nasıl düşer?! Devrimiz hakimlerinin bozukluğundan dolayı bu görüşe göre fetvâ vermek

gerekir.»

Musannıf da şöyle der: «Üstadımız da demiştir ki: Vasî´nin azlinin sahih olmadığı görüşü tercih

edilmiştir. Vakıflardaki vazifelerde durum nasıl olur?!

İ Z A H

«Vasiliğin icaplarını yerine getirmekten aciz olan vasiye ilh...» Tekbaşına bunları yapamayıpta

yardımcıya ihtiyaç duyan vasiye. Aşağıdaki mesele bu anlayışa delâlet etmektedir.

«... Gerçekten ilh...» Yani bu, beyyine ile sabit olursa. Çünkü beyyine ile sabit olan gözle görülen

gibidir. Hâkimin ilmi ile sabit olursa olmaz. Çünkü müftabih olan görüşe göre hakim. kendi bilgisi

ile hüküm veremez. Rahmetî.

«Mücerred haberi ile değil de...» Çünkü o yükünü hafifletmek için yalan söylemiş olabilir. Aynı

şekilde, varislerin tümü veya bir kısmı vasiyi hakime şikayet etseler, vasinin bir hıyâneti

görülünceye kadar hakimin onu azletmesi gerekmez. Hidâye.

BİR UYARI

Geçen bu ifadelerden anlaşılıyor ki: Kabul ettikten sonra vasinin kendisini vesayetten azle hakkı

yoktur. Nitekim bu açıkça geçmişti. Eşbah´ta belirtildiğine göre vasinin vasîyeti bırakabilmesi için

iki çare vardır. Bunlar:

I - Ölen kişi, onu vasi tayin ederken istediği zaman vasiliğl bırakabileceği şartıyla tayin eder.

II - Vasi ölüden alacağı olduğunu iddia eder. Hakim de onu itham ederek vesâyetten ihraç eder.

Anlaşıldığı üzere bu, ölünün tayin ettiği vasi ile ilgilidir. Hâkimin atadığı vasi ise, onun bilgisi

dahilinde olmak şartıyle vasiliği bırakabilir. Biz bunu Bezzâziye´den naklen takdim etmiştik.

Eşbah´tan naklettiğimiz; «... vesâyetten ibraceder» sözünün ifade ettiği hüküm âlimler arasında

ihtilaflıdır. Hindiyye de Hassaf´tan naklen : «Sadece vasinin iddia ettiği borç mikdarında başka bir

vasi tayin eder. Ulema bu görüşü almıştır ve müftabih olan budur» denilmektedir.

«Bunu musî ve varislerin hakkına riayet için yapar.» O vasiyi bırakmak suretiyle, çünkü mûsî olarak

seçmiştir. Kendisine başka birini ilave etmekle de varislerin hakkı korunmuş olur.

«Onu başka birisi ite değiştirir.» Zahiriyye´de şöyle denilmektedir: «Vasî aciz olsa hakimde başka

birisini tayin etse, bir müddet sonra birinci vasî ben vesayete muktedir hale geldim dese âlimler;

onun eski hali üzere vasi olacağını söylemişlerdir. Çünkü hakim onun yerine ikincisini, onu

azletmiş olmak için tayin etmemiştir. Bu, azl değil bir ilavedir.» Bunun benzeri ifade Hâniyye ve

başka eserlerde de vardır.

Hulûsa´da ise şöyle denilmektedir: «Hakim, acizin yerine başka birini atarsa aciz olan azledilmiş

olur. Hasî: Çünkü ikincisi öncekinin yerine ancak onun azlinden sonra geçer, der. Hakimin acz

sebebiyle azle yetkisi vardır..» Edebü´l-Evsıyâ´dan özetle.

Ben derim ki; Bu iki naklin arasını şöylece uyuşturmak mümkündür: Eğer hakim : «Seni vasi

kıldım» veya «öncekine ilaveten seni vasî yaptım» derse birincisi azledilmiş olmaz. Ama «senionun

yerme tayin ettim» derse azledilmiş olur. Düşün.

BİR UYARI

Hâniyye´den naklen Edep de şöyle denilmektedir: «Şayet vasî sürekli bir şekilde delirirse hakimin

onu değiştirmesi gerekir. Eğer iyileşinceye kadar bunu yapmazsa vesayeti devam eder.»

«Vesâyete ehli olduğu halde ilh...» Âdil ve yeterli olmak suretiyle.

«Azli geçerlidir.» Kınye´de şöyle denilmektedir: Zarhiruddin ölen tarafından seçilmiş olduğu için.

vasinin hakimden daha mukaddem olması sebebiyle buna uzak bulmuştur. Üstadımız şöyle der:

«Adil ve yeterli olduğu halde, ölenin vasisi münazil olunca, hakimin vasisi nasıl olur?!

«Hain olan vasinin azli vaciptir.» Kitapların çoğunda şu ibare yer almıştır: «Baba müsrif. küçük

oğlunun malını saçıp savuran birisi olduğu zaman. hakim bir vasî tayin eder ve çocuğun malını

babasının elinden alır.»

«Yirmi yedinci fasılda ... ilh...» Orada Mültekâ´dan naklen: «Adil olmaz da yeterli olursa hakim onu

azleder. Adil olurda yeterli olmazsa yanına yeterli olan başka birisini tayin eder» denilmektedir.


Velvâliciyye´de buna : «Eğer onu hakim azlederse sahih olur» sözleride ilave edilmiştir.

«Sahih olmadığı tarzında fetva vermek gerekir.» Nûru´l-Ayn da şöyle denilmiştir: «Camiu´l-Fusuleyn

sahibi, söylediği şeyde çok iyi yapmıştır. Ama «bana göre» demek suretiyle, sanki bu konuda yalnız

kalmış gibi bir his vermiştir. Halbuki bu eski ve yeni âlimlerin çoğunun tercih ettiği görüştür.

«Devrimiz hakimlerinin bozukluğundan dolayı» Hâkimin onları azletmesi dünyevi bir maksada

mebni olabilir. Çünkü ehil olan vasiyi azlde yetime bir maslahat yoktur. T.

BİR UYARI

Bütün bunlar ölenin tayin ettiği vasi ile ilgilidir. Ama hâkim kendi tayin ettiği vasiyi adil bile olsa

azledebilir. Şarih bunu çeşitli meseleler başlığı altında söyleyecektir. Ancak az sonra bunu,

maslûhat gördüğü takdirde yapabileceği aksi halde yapamayacağı gelecektir.

«Musannıf şöyle der: Üstadımız demiştir ki... ilh...» Yani Bahr müellifi ibn. Nüceym.

«Vakıflardakl vazifelerde durum nasıl olur?» Vakfa idareci tayini konusundaki vazifelerde.

Fetevâyı-Hayruddin´de. Bahr´dan naklen şöyle denilmiştir: «Hâkimin vakıf nazırını azledebilmesi,

bunun bir suç sebebiyle olması şartına bağlıdır.» Bahr sahibi buna, İsaf ve Camiu´l-Fusuleyn´den

naklettiği şu ibareyi delil göstermiştir: «Nazırın hyâneti olmadan başka birisini tayin etmenin haram

olduğunu, şayet bunu yapmışsa sahih olmayacağını ifade etti.»

Daha sonra da şöyle der: «Nâzırın suçu yokken azledilmiyeceğinden istifade ile anlıyoruz ki; vakıfta

vazifeli olan birisini de azl sahih.değildir. Buna Bezzâzî ve başkalarından yaptığı nakillerle istidlal

etmiştir.»

Şârih: «Nasıl olur?!» sözü ile evleviyetle sahih olmayacağına işaret etmiştir. Bunun delili de şudur:

Bu, muhterem bir hakkı ibtaldir ki o da vakfedenin onun için tayin ettiğidir.

M E T İ N

(iki tane vasi olsa) iki mütevelli de olduğu gibi, iki vasiden birisinin tek başına yaptığı batıldır.

Hüküm itibariyle iki mütevelli. iki vasi gibidir. Eşbah ve Kınye´nin vakıf bahsi. Bundan anlaşıldığına

göre: Mütevellilerden birisi vakıf arazisini kiraya verse öbürünün reyi olmadan caiz olmaz. Bu yeni

bir hadiseye verilen bir fetvadır. ölenin : iki vasiyi ayrı ayrı tayin etmiş olması durumunda da hüküm

aynıdır.

(Birisinin haberi olmadan öbürünün yaptığı bâtıldır). Her birinin tek başına tasarrufta

bulunabileceği de söylenilmiştir. Ebu´l-Leys: Bu esahtır, biz bunu benimsiyoruz» der. Ama

Mebsutta önceki görüş sahih edilmiş, Dürer´de de birincisi tek görüş olarak verilmiştir.

Kuhistâni´de «Bu doğruya daha yakındır.» der.

Ben derim ki: «Bu, ölünün tayin ettiği vasiler veya vakıfın tayin ettiği mütevelliler ya da bir hakimin

tayin ettiği vasi ve mütevelliler oldukları takdirdedir. Ama iki ayrı beldedeki iki ayrı hakimin tayin

ettiği vasiler veya mütevelliler olursalar herbiri tek başına tasarrufta bulunabilirler. Çünkü

hakimlerden herbirinin tasarrufta bulunması caizdir. Naibleri için de hüküm aynıdır.»

İ Z A H

«Vasilerden birinin yaptığı batıldır.» Ama diğer vasi bu tasarrufa icazet verirse caiz olur ve akti

yenilemeye gerek kalmaz. Minah´ta da böyledir. T.

Ben derim ki: Vasî ile onun nâzırı arasında da durum böyledir. Hâmidiyye de İsmailîyye´den naklen

şöyle denilmektedir: «Eğer nazırın haberi olmadan vasî yetimlerin malından tasarrufta bulunsa ve

mal helâk olsa onu zamin olur.»

«Bundan anlaşıldığına göre ilh...» İsraf´ta bu, şu ifadelerle açıkça söylenmiştir: «Nazırlardan birisi

tek başına kiraya veremez. Ama birisi öbürünü vekil ederse caiz olur. Bunu Ebussuûd nakletmiştir.»

Şarihin söylediği Minah´tan alınmadır.

«Her birinin tek başına tasarrufta bulunabileceği de söylenmiştir». Şarihin açıklayacağı gibi, bunu

söyleyen Ebû Yusuf´tur. Önceki görüş de Ebû Hanife ile Muhammed´e aittir. Birde denildiki: «Bu

ihtilaf vâsileri peşi peşine tayin ettiği takdirde söz konusudur. Ama tek akitle birlikte tayin ederse,

biri olmadan öbürü ittifakla tasarrufta bulunamaz.» Yine denildi ki: «İhtilaf; vasilerin aynı akidde

tayın edilmeleri halindedir. Ama ayrı akitlerle tayin edilmişlerse ittifakla her biri tek başına

tasarrufta bulunabilir.» Ebu´l-Leys: «Bu, esahtır, biz bunu benimsiyoruz» der. Üçüncü bir görüş

olarak her iki durumda da ihtilaf olduğu söylenmiştir. Mehsut´ta da «Bu esahtır» denilmiş Molla

Hüsrev bunu tek görüş olarak takdim etmiştir. Minah özetle.


Bunun benzeri ifadeleri Zeylaî ve başka müellifler de zikretmişlerdir.

«Ama Mebsût´ta önceki görüş sahih kabul edilmiştir.» Ben derim ki: Bu ifade sanki mebsut; tek

başına yaptığı tasarrufun geçerli olacağı görüşünü sahih görmüş intibaını vermektedir. Halbuki

biliyorsunki söz, ulema arasında ihtilafa konu olan meselededir. Mebsutta sahih görülen : İhtilafın

her iki durumda da cari olduğu görüşüdür. Mebsutta vasilerden her birinin tek başına tasarrufta

bulunabileceği yada bulunamıyacağı görüşünün tashihi mevcut değildir. Ama Ebu´l-Leysin sahih

gördüğü : iki ayrı akitle tayin edilmişlerse vasilerin kendi başlarına tasarrufta bulunabilecekleri

görüşünü şamildir. Çünkü o bu konuda icma olduğunu iddia etmiştir. Düşün. !

Şöyle de denilebilir: Mebsutta´ki ibare, tek başına tasarrufta bulunamıyacakları görüşünün tashihini

de mutazammındır. Çünkü o imamlar orasındaki ihtilafın her iki halde de olduğunu sahih bulunca :

Ebû Hanife ve Muhammed´in görüşlerinin, her iki halde de vasilerin ayrı ayrı tasarrufta

bulunamıyacakları tarzında olduğunu isbat etmiş demektir. Ekseriyetle amel, imamın görüşüne

göredir. Bu, metinlerin mutlak ibarelerinden anlaşılan ve Musannıf´ın açık ifadesidir. Düşün.

«Bu doğruya daha yakındır». Çünkü ölüm esnasında vasiyyetin vücubu ikisi için birlikte sabit

olmuştur. Ayrı ayrı verilen vekaletler ise bunun aksinedir. O halde ihtilafın her iki halde de

geçerliliği sabıt olmuştur. Zeylaî. Yâni ikisine vasî tayin etmenin birlikte veya ayrı ayrı zamanlarda

olması hallerine.

«Bu... ilh...» Yâni, vasilerden her birinin tek başına tasarrufta bulunamamaları.

«İki ayrı beldedeki...» Gâlip olana bakarak bunun kaydı ittifaki olduğu anlaşılmaktadır. Hatta şayet

sultan bir beldede iki hakim tayin etse ve bunlara vasiler seçme yetkisini verse hüküm yine aynıdır.

Zikredilen gerekçenin ifade ettiği manada bunu teyid etmektedir. Bunu T. ifade etmiştir.

M E T İ N

İki hakimden herbiri öbür hakimin tayin ettiği vasiyi azletmek isterse; şayet bunda bir maslahat

görürse azledebilir. Aksi halde azledemez. Meselenin tamamı Müttekatât ve başkalarına nisbetle

Tenviru´l-Besâir´in vekâlet bahsindedir.

Sirâcın vesaya bahsinde şöyle denilmektedir: «...Yahut da hakim, ölünün tayin ettiği vasinin

olduğunu bilmezse ve onun için başka bir vasi tayin etse sonra vasi gelip vasiyete girmek istese

buna yetkisi vardır. Hakimin başka bir vasi tayin etmesi öncekini vasilikten çıkarmaz.

(İki vasîden birisinin tek başına) ölenin kefenini satın alması onu techizi, haklarında hasımlık

yapması, çocuğun ihtiyacı olan şeyleri satın alması, onun için hibe kabul etmesi, muayyen köleyi

azad etmesi, muayyen olan vediayı sahibine vermesi ve muayyen olan vasiyeti yerine getirmesi

caizdir. Şerhu´l-Vehbaniye´de bunlara on tane tasarruf daha eklenmiştir. Bunlardan bazıları:

Gasbedilen veya fasit bir akitle satın alınan malı iâde, keyli veya vezni olan ortak malı taksim,

alacağı istemek ve borcu kendi cinsi ile ödemektir.

Yine (iki vasiden birisinin yalnız başına) telef olacağından korktuğu bir malı satmaya ve kaybolan

malları toplamaya hakkı vardır. Ebû Yûsuf´a göre vasilerden birisi her konuda tek başına tasarruf

yetkisine sahiptir. Şayet mûsî, vasilerin birlikte veya ayrı ayrı tasarrufta bulunmalarını açıkça

söylemişse, sözüne ittifakla uyulur. Şerhu Vehbânîyye.

i Z A H

«Tamamı... Tenvîru´l-Besâir´in vekâlet bahsindedir.» Tenviru´l-Besâir´de Mültekâ´ya nİsbetle

zikredilen yukarıda geçenlerdir. Tenviru´l-Besâir sahibi daha sonra şöyle der: «Nâibi de böyledir»

sözünde acık bir yanlışlık var. Çünkü bilindiği gibi, hakimin vasisi. hakimin değil, ölünün naibidir.

Böylece kendisine sorumluluk yüklenir. Hakimin tayin ettiği emini ise böyle değildir. Çünkü o

hakimin naibidir dolayısıyla kendisine sorumluluk yüklenmemiştir. «Hakimin vasisi onun naibidir»

sözünün gereği, hakimin yetimin malında tasarrufta bulunmak hakkının mevcut olmasıdır. Halbuki,

kendi tayin ettiği bile olsa, vasi varken hâkim yetimin malında tasarrufta bulunamaz. Emini ile

birlikte ise tasarrufta bulunabilir. Yine bunun gereği: Hakimin tayin ettiği vasiden yetimin malını

satın alma yetkisinin olmamasıdır. -Nitekim emininden de satın alamaz.- Halbuki birçok kitapta

belirtildiği üzere hüküm bunun aksinedir. (Hakim tayin ettiği vasiden yetimin malını satın alabilir.)

«Hakimin başka bir vasi tayin etmesi öncekini çıkarmaz.» Gerçek vasi. hakimin tayin ettiği değil,

birincisidir. Çünkü, hakimin bilgisi olduğundaki gibi, ilk vasi ölünün arzu ettiği vasidir.

Ebussuûd´un Eşbah haşiyesinde de Muhit´ten naklen böyle denilmiştir.

Ben derim ki: Burada bir soru kaldı: şayet birinci vasî yokken. ikincisi bir tasarrufta bulunsa geçerli

olurmu? Zahire göre eğer yokluğu gaybeti münkatıa ise geçerli olmalıdır.


Eşbah´ta şöyle denilmektedir: «ölünün vasisi varken hakim başka bir vasi tayin edemez. Ancak vasi

gaybeti munkatıa ıle gaip ise veya borç iddia edeni ikrar ederse müstesnâ».

Gaybeti Munkatıa: Kişinin; kendisine kafilelerin varmadığı bir yerde olmasıdır. Ebussuûd

Haşiyesin´de böyle denilmektedir.

Velvâliciye´de de şu cümleler yeralmıştır: «Bir adam ölünün aleyhinde bir olacak iddiasında

bulunsa, vasi de gaib olsa, hakim ölünün yerine hasım olması için bir vasi tayin eder. Biliyorsun ki

şayet vasi hazır olsa ve borcu ikrar etse, müddeinin hakkını alabilmesi için hakim ölünün yerine

hasım olmak üzere bir vasi tayin eder. Çünkü vasinin ölü aleyhine ikrarda bulunması caiz olmaz ve

müddei de, ikrar ettiği şeyde vâsi ile hasım olamaz. (davalaşamazlar)»

«Ancak, ölenin kefenini satın olması ilh...» Bu meseleler vasilerden birisinin tek başına tasarrufta

bulunmasının batıl oluşundan zarûret için istisna edilmiştir.

«Ve techizi...» Sadece bu söylenseydi, yeterdi. öncekini söylemeye gerek yoktu. Tebyin de :

«Çünkü defni geciktirmede, ölünün bozulması söz konusudur. Onun için memleketinde komşuları,

seferde de yol arkadaşları onu kefenleyebilirler» denilmektedir. T.

«Haklarında hasımlık yapması». Bu konuda birisinin yapabilmesinin illeti; âdeten husûmette

beraber olmamalıdır. Şayet ikisi de bulunsa bile, çok kerre sadece birisi konuşur. Dürer.

«Çocuğun ihtiyacı olan şeyi satın alması...» Yâni elbise ve yemek gibi mutlaka bulunması

gerekenleri İtkânî. Çünkü bunların geciktirilmesi çocuğa zarar verir. Minah.

«Onun için hibe kabul etmesi...» Yani çocuk için hibe kabul etmesi. Çünkü geciktirilmesi halinde

hibenin kaçırılması korkusu vardır. Kuhistânî. Bir de bu, velâyet bâbından değildir. Onun için

annesi ve ailesinden olanlarda hediye kabul etme hakkına maliktirler. Hidâye.

«Muayyen köleyi azad etmesi... Çünkü bu konuda görüşe ihtiyaç yoktur. Muayyen olmayan köleyi

azad ise bunun aksinedir. Çünkü o doğru görüşe muhtaçtır. Kuhistânî.

Kadıhan, köleyi mutlak olarak zikretmiş, muayyen olup olmamakla kayıtlamamıştır. Bunun

mukayyede hamledilmesine mani yoktur. Bunu T. ifade etmiştir.

Ben derim ki: Zâhire göre bunların hepsi, kölesini karşılıksız olarak âzad etmeyi vasiyet

ettiğindedir. Fakat mal karşılığında azadı vasiyet ederse görüşe muhtaçtır, dolayısıyla iki vasinin

birlikte hareket etmeleri gerekir. Düşiin.

«... Vediayı sahibine vermesi ilh...» «Verme» kaydını özellikle koymuştur. Çünkü birisi yalnız başına

ölünün vediasını kabzedemez. Sâihânî, Hindi´ye´den naklen.

«Vasiyeti yerine getirmesi ilh...» Muayyen olan vasiyeti veya mikdarı belli olan parayı vasiyeti yerine

getirmesi. İbn Şıhne. Ama vasiyeti ödemek için bir şeyi satmak gerekiyorsa. diğer vasinin izni

olmadan bir vasi yerine getiremez. İtkâni.

Kuhtetâni: «Çünkü muayyen olan vasiyeti vasi vermeden de hak sahibi alabilir» der.

Zahire´de şöyle denilmektedir: «Birisi, cenazesi kaldırılmadan fakirlere buğday tasadduk edilmesini

vasiyet etse ve vasilerden birisi bunu yapsa: Eğer buğday musînin mülkünde ise vermek caizdir.

Ama eğer satın alırsa, buğday da sadaka da kendi adına olmuş olur.»

Velvâliciyye´de de şöyle denilmektedir: «İhtilafa göre: Malından şu kadarını tasadduk etmeyi vasiyet

etse ve fakirleri tayin etmese, vasinin birisinin tek başına bu vasiyeti uygulama yetkisi yoktur. Ama

fakirleri tayin ederse, birisi tek başına vasiyyeti uygular. Bunda icmâ vardır.»

Bununla; metindeki; musâ leh olan fakirin muayyen olması kaydı bilinmiş oldu. Düşün.

«Şerhu´l-Vehbâniye´de bunlara... Eklenmiştir.» Eğer bunu musannıfın zikrettiklerinden sonra

söyleseydi daha iyi olurdu. Vehbaniyye şerhinde zikrettiklerinin tamamı on yedidir. Metindekinden

fazla olarak yedi tane vardır. Şarih bunlardan dördünü zikretmiştir. Kalan üçü de: Yetimin malını

korumak, -Çünkü yetim malı kimin eline geçerse onu koruması vaciptir-. Vasînin satın aldığı bir

malın parasını vermek ve yetimin kendisini kiralamaktır. Vehbâniyye´yi şerheden zât teklifini

anmamış, bunu techizin içine sokmuştur. Onun yerine de şu sûreti zikretmiştir: Ölünün malından

bir kısmını muayyen bir fakire tasadduk etme şeklindeki vasiyetini yerine getirebilir.

Ben derim ki: Bu sûret, bildiğin gibi tekrardır. Metindeki, muayyen olan fakir ile kayıtlıdır. Düşün.

Tahtâvî şöyle der: «Mekki, Hâniye´den naklen şunu ilâve etmiştir:

Vasîlerden birisi, borcu olmadığı ve mal yanında emânet olduğu zaman ölünün terikesini

kabzedebilir. Hata helaki halinde onu zâmin olmaz. Yine vasilerden birisi cenaze kaldırılmadan


önce tasadduk edilmesini vasiyet ettiği buğdayı tasadduk edebilir. Ölenin terikesinden elinde olanı

vedia olarak verebilir, yetimin malını kiraya verebilir, emanet ve âriyet olan şeyleri sahiplerine

verebilir.»

Bunlardan bazıları sonuç olarak öncekilerin içine girer.

«Fâsid bir akitte satın alınan malı iade...» Yani ölenin fasit bir akitle satın almış olduğunu satana

geri verir. Çünkü konusunda geçtiği üzere, müşterinin ölmesi ile, fasit satımla alınan malın iade

gereği ortadan kalkmaz. Vasilerden birisi bunu tek başına yapabilir.»

İbn. Şıhne şöyle der: «Çünkü bu. vasiyetle sahip bulunan bir velâyetten değildir, borcu ödemeye

mülhaktır.»

«Keyli veya veznî olan ortak malı taksim» Yâni meselâ mûsî´nin ortağı ile taksim. T.

«Alacağı istemek» «İstemek» sözünü özellikle söylemiştir. Çünkü birisi, ölünün alacağını yalnız

başına kabzedemez. Sâîhâni. Hindiye´den naklen. Zira özellikle cinsler farklı olduğunda alacağı

tahsil, mübadele manasındadır. Hidâye.

Şerhu´l-Vehbaniyyedeki: «Vasînin birisinin alacağı tahsil hakkı yoktur.» sözü, buradaki ifade ile

çelişkili değildir. Çünkü Muğrib de belirtildiği üzere istemek ile tahsil etmek ayrı ayrı şeylerdir. Anla.

Şarihin sözünün zahirine göre : «Alacağı istemek» cümlesi, Vehbaniye şerhinde ilave

edilenlerdendir, ama orada bu söz yoktur. Bu, Nükaye´de zikredilmiştir. Nükaye´nin şarihi

Kuhistânî: «O, husumet ile istidrak edilmiştir. Zahire´nin sözü de buna delâlet eder.» demiştir.

«Her konuda ilh...» Yâni istisna edilen bu konularda ve başka konularda. Bu sözü ile. istisnanın

İmamı Azam ve Muhammed´in görüşlerine mebni olduğuna işaret etmiştir. Muhammed´in Ebû

Yûsufla blrlikte olduğu da söylenmektedir.

M E T i N

Vasilerden birisi ölür ve hayatta olan vasiyi veya başka birisini vasi tayin ederse eskisinin terikede

tek başına tasarruf yetkisi vardır. Hâkimin vasi tayin etmesine ihtiyaç yoktur. Ama vasi tayin

etmişse, hakim hayattaki vasinin yanına başka birisini daha tayin eder. Dürer.

Eşbâh´ta şöyle denilmektedir: «Vasilerden birisi ölse hakim öbürünü onun yerine ikame eder veya

hayatta kalanın yanına başkasını tayin eder, ölünün malının üçte birini istedikleri yere tasadduk

etmeleri için ikisini vasi seçmesi müstesna vasiyet batıl olmaz.» Meselenin tamamı

Şerhu´l-Vehbâniyye´dedir. Bu konuda Ebû Yûsuf´un ihtilafının olup olmadığı konusunda iki görüş

vardır. Ebû Yusuf´tan, Vasî değilde Muşrifin tek başına tasarrufta bulunabileceğîni söylediği rivayet

edilmiştir. Bunu, Mülteka üzerine yazdığım ta´likte araştırdım. İleride gelecektir.

İ Z A H

«Eskisnin terikede tek başına tasarruf yetkisi vardır.» Bu, hayatta olan vasiye vasiyet ettiğinde

doğru olur. Ama başka birisine vasiyet etmişse ikisinin birlikte hareket etmeleri gerekir. Bunun

benzeri Azmiyye´de de vardır.

Hidâye´de şöyle denilmektedir: «ölünün vasilerinden ölen, hayatta kalanı vasi yaparsa zahiri

rivayete göre; onun tek başına tasarrufta bulunma yetkisi vardır. Sanki o, başka birisini vasi tayin

etmiş gibi olur. Hâkimin yeni bir vasi tayin etmesine gerek yoktur. Çünkü ölünün görüşü, halefi olan

vasinin görüşü ile hükmen bakidir. Ebû Hanife´den, tek başına tasarrufta bulunamıyacağı da rivayet

edilmiştir. Çünkü mûsî, hayatta kalan vasinin tek başına tasarrufta bulunmasına razı olmamıştır.

Ölen vasinin başka birisini vasi yapması ise böyle değildir. Çünkü onun tasarrufu ikincinin görüşü

ile birlikte geçerli olur. ölenin razı olduğu tasarrufa benzer.»

«Ama vasi tayin etmemişse hakim hayattaki vasinin yanına bir başkasını dahi tayin eder.» Bu,

İmamı Âzam ve Muhammed´e göre açıktır. Çünkü vâsîlerden hayatta kalan, tek başına tasarruftan

acizdir. Hakim. ölen vasinin aczi esnasında, ölüyü gözetmek için diğer bir vasî tayin eder. Ebû

Yûsuf´a göre ise: Her ne kadar vasilerden hayatta olanı tasarrufa muktedir ise de, musî,

haklarındaki tasarrufta kendisine iki vasinin halef olmasını istemiştir. Bunun gerçekleştirilmesi de

öncekinin (ölenin) yerine başka bir vasi tayini ile mümkündür. Zeylaî ve Hidâye. Bu. Ebû Yusuf´un

burada muhalefet etmediğini gösterir. Velvâliciyye´de ise muhalefetin olduğu söylenmiştir. Şarihin

söyleyeceği gibi bunlar iki görüştür.

BİR UYARI

Vasilerden birisinin delirmesi veya azlini gerektiren bir şeyin meydana gelmesi de ölüm gibidir.

Hâkim onun yerine bir emin seçer. Hakim yetkiyi vasilerden ikincisine devredemez. Bunda ihtilaf


yoktur. Miraç. Velvâliciyye´de ise şöyle denilmektedir: «Bu ihtilafa göre; vasilerden birtek fasık olsa

hakim öbür vasiyi tek başına tasarrufta bulunmak üzere serbest bırakır veya yanına başka bir vasi

atar.» Düşün. Yine Velvâliciyye´de: «İki kişiyi vasi tayin etse ve vasilerin birisinden önce ölse,

yahutta vasilerden birisi mûsiden önce ölse sonra da öbürü vasiliği kabul etse Ebû Hanife ve

Muhammed´e göre kabul eden yalnız başına tasarrufta bulunamaz. Ebû Yûsuf´a göre ise bulunabilir.

«Hakim öbürünü onun yerine ikame eder. Bu, az önce zikredilen gerekçenin icabına terstir.

«... Tasadduk etmeleri için ikisini vâsî seçmesi müstesnâ...» Bu, sadakanın verileceği yeri tayin

etmediği zaman olur. Şayet tayin ederse batıl olmaz.

Velvâliciye´de şöyle denilmektedir: «Bir şahıs iki kişiyi vâsî tayin etse ve onlara malımın üçte birini

dilediğiniz yere sarfedin, dese, sonrada vasilerden birisi ölse vasiyet batıl olur ve vasiyet edilen mal

varislere döner. Çünkü mûsî bunu, ikisinin dilemesine bağlamıştır. Bu da ölümden sonra tasavvur

edilemez. Ama eğer malımın üçte birini fakirlere bağışladım derse vasiler istedikleri fakirlere

verirler. Birisi ölürse hakim başka bir vasi tayin eder.»

Zahiriyye´de buna; «Hakim isterse hayatta kalan vasîye, tek başına ver der.» sözü ilave edilmiştir.

«Bu konuda Ebû Yûsuf´un ihtilafının olup olmadığı konusunda iki görüş vardır.» Yâni vasilerden

birisi ölüpde, başka birini vasi seçmediğinde.

Kuhistani şöyle der: «Vasilerden birisi ölürse, yerine başka birisini tayin gerekir. Çünkü hayatta

kalan, tasarruftan acizdir. Âlimlerimiz arasındaki ihtilaf burada caridir. ÂIimlerden bazılarına göre

ise bunda ittifak vardır. Ebû Yûsuf: Çünkü bu hal mûsînin, vasilerden her birinin. diğerini kontrol

etmesi maksadını tahsildir.»

Ben derim ki: Müctebâ´da : «Vasiyye bir müşrif verir. Vâsi olmadan tasarrufta bulunamaz. Müşrif

tasarrufta bulunamaz diyende olmuştur» denilmiştir.

«İleride gelecektir.» Yâni. çeşitli meseleler bahsinde gelecektir. Orada gelecek olan Müctebâ´nın

ibaresidir.

BİR UYARI

Müşrif, nazırdır. Hindiyye´de: «Malı elinde tutmaya vasi daha lâyık. tır. Müşrif, vasi olmaz. Onun

müşrif oluşunun tesiri bilgisi olmadan vasinin tasarrufunun caiz olmayışıdır.» denilmektedir.

Hâsî´den nakille Edebü´l-Evsiyâ´da belirtildiğine göre bu, müftabihtir. Hâmidiyye. Bir görüşe göre

ise, müşrif vasi olur. İki vasiden birisinin tek başına tasarrufta bulunamıyacağı konularda, vasi ve

müşrifte tek başına tasarrufta bulunamazlar.

Kâdihan, önce bu görüşü vermiştir. Adeti üzerine bu ona itimad ettiğini gösterir.

Zevâhiru´l-Cevâhir´de de böyle denilmîştir.

BİR MESELE :

Birisi, birini vasi tayin etse ve falan adamın görüşü ile hareket etmesini emretse, o vasidir ve

öbürünün görüşü olmadan amel eder. Ama eğer, ancak onun görüşü ile amel et demişse, ikisi de

vasidir. Çünkü bu şıklardan birincisi istişare ikincisi nehy´dir. Velvâliciyye. Hanîyye´de onun daha

uygun olduğu belirtilmiştir.

EK:

Malın muhafazada vasiler ihtilaf etseler: Eğer mal taksim edilebilir cinstense yarı yarıya korurlar.

Taksim edilemezse ya münavebeli olarak korurlar yahut da birisine emanet bırakırlar. Çünkü

vâsîlerin buna hakkı vardır.

M E T İ N

Vasinin vasisi, -ister kendi malında ister mûsînin malında vasi tayin etsin Vikaye- her iki terikede de

vasidir. Şâfiî ise buna muhaliftir.

Vasînin, hazır olmayan büyük varislere veya küçük varislere niyabeten, terikenin üçte birisi

kendisine vasiyet edilen musâ leh´le yaptığı taksim sahihtir. Onunla varislerin hissesi zayi olmuşsa

musâ leh´ten birşey talep edemezler. Çünkü vasinin o zamanki taksimi sahihtir. Ama ister hazır

olsunlar ister gaib, musâ leh´ler adına onların izni olmadan, varislerle yapacağı taksim ise sahih

olmaz. Buna göre. musâ leh, hakkı zayi olmuşsa. alacağı üçte birinden kalanını ister. Çünkü o, vasî

ile ortak gibidir. Eksik olan miktarı vasiden alamaz zira o emindir.

İ Z A H

«Vasinin vasisi ilh...» Câmiu´l-Fusûleyn de belirtildiği üzere vasinin vasisi uzakta olsa. Yani ikinci


vaside bir vasi tayin etse, o da bir vasi tayin etse ilh...

«İster kendi malında ister mûsî´nin malında vasi tayin etsin ilh...» Mülteka´daki şu sözler de buna

uygun düşmektedir:

«Vasinin vasisi iki terikede de vasidir. Aynı şekilde. sahibeynin hilafına terikelerden birısınde vasi

tayin etse yine aynıdır.»

Remli ise şöyle der: «Mesele dört şıkta incelenir: Çünkü o (vasî) .

Bu şıklar; aşağıdaki: 1.2 ve a.b.c, şıklarıdır (Mütercim).

1 - Sözünü açıklamadan «seni kendimden sonra vasi bıraktım veya seni vasi bıraktım yada benzeri

bir şey söyler,

2 - Sözünü açıklar ve. a- seni terikemde, b- mûsî´nin terikesinde, c- her iki terikede vasi tayin ettim

der.

Vasi sözü kapalı söylemişse yahutta onun iki terikede de vasi olduğunu beyan etmişse, Şâfiî ve

Züfer´in hilafına her iki terikede de vasidir. Şayet, benim terikemde vasinin demişse, hükmün de

Ebû Hanife´den iki rivayet vardır. Zahiri rivayete göre, her ikisinde de vasi olur. Çünkü, ihtiyar da

açıkça belirtildiği üzere mûsî´nin terikesi onun (ilk vasinin) terikesidir. Sahîbeyn´den de iki rivayet

vardır. Bunların ezhar olanına göre ise ikinci vasi sadece birinci vasinin terikesinde vasidir. Eğer

mûsî´nin terikesinde vasinin demişse bütün imamlara göre birinci mûsînin vasîsi olur.

Tattarhaniyye´de Şerhu´t-Tahâvî´den naklen böyle denilmekte, İhtiyar´ın gerekçesi de buna işaret

etmektedir. Çünkü iki vasinin terikesi; mûsînin terikesi değildir. Benim terikemde.. demesi ise böyle

değildir. Çünkü mûsî´nin terikesi onunda terikesidir. Dolayısıyle benim terikem sözü onu da içine

alır. Bu izahın kıymetini bil. Çünkü başka yerde bulamazsın.»

Şârihin söylediğini, bu son sûretin dışındaki suretlere tahsis etmek mümkündür. Düşün.

«... Yaptığı taksim sahihtir.» Bunun tasavvuru şöyledir: Birisini kendisini vasî tayin eden bir adam

malının üçte birini bir başkasına vasiyet etse, kendisinin de küçük ya da gaib olan büyük varisleri

bulunsa ve vasi varisler adına musâ leh ile terikeyi taksim edip, üçte birini musâ leh´e verse üçte

ikisini de varisler için tutsa taksim geçerlidir. Aksi ise -Musâ leh adına varislerle taksim etmesi- caiz

değildir. Çünkü varisler ve vasi her ikisi de ölünün halefidirler. Dolayısıyle vasinin onların yerine

geçip onlar adına hasım olması caizdir. Musâ leh ise hiçbir yönden ölü"un halefi değildir. Onunla

vasi arasında hiçbir münasebet yokturki, taksimin geçerliliği için yerine kaim olup onun adına

hasım olabilsin. Tamamı İnâyededir.

İmam Mahbûbi Şeyhu´l-İslâm´ın Mebsût´undan naklen şöyle demektedir: «Birincisinde, çocuklar

küçük iseler, hem taşınır hemde taşınmaz mallardaki taksim caizdir. Küçük değilseler sadece

taşınır mallarda caizdir. İkincisinde ise hepsinde batıldır. Kifâye, Mi´rac ve başkalarında da böyle

denilmektedir. Zeylaî de bunu benimsemiştir. İnaye´de : taşınır mallarla taşınmazların arasındaki

fark, varisler küçük iseler her ikisini de satabilir. Büyükseler taşınmazları satamaz. taşınırları

satabilir. Taksim de böyledir. Çünkü o da bir çeşit satımdır. denilmektedir.»

Ben derim ki: Bu zikredilen, terikede borç olmadığı takdirdedir. Eğer borç varsa taşınmazları da

satabilir. Nitekim ileride gelecektir. Sonra, şu da bilinmeliki buradaki taksimden maksat. küçüklerin

hissesini diğerinden ayırmaktır. Küçüklerin hisselerini birbirlerinden ayırması ise caiz değildir.

Konunun tamamı vesaya bahsinin sonunda çeşitli meseleler başlığı altında gelecektir.

«Hazır olmayan ilh...» Yâni üç günlük veya daha fazla mesafede ise Kuhistâni.

«Alacağı üçtebirden kalanı ister..» Yâni eğer mal mevcutsa varislerden ister. Şayet varislerin elinde

helak olmuşsa isterse kabzettiklerinin üçte biri kadarını varislere, isterse vasiye tazmin ettirir.

Çünkü vasi malı çocuklara teslim etmekle, çocuklarda kabzetmekle mütecavizdirler. Dolayısıyle

musâ leh hangisinden isterse tazmin ettirir. Zeylai.

Bu; taksim, hakimin emri olmadan yapıldığı takdirdedir. Ama hakimin emri ile yapılmışsa caizdir ve

musâ leh´in birşey isteme hakkı yoktur. Miskin.

«O, vasî ile ortak gibidir ilh...» Yani varislere ortak gibidir. Dolayısıyle müşterek maldan helâk olan,

şirket malından helâk olur. Kalan da şirkete kalır. Zeylai.

«Zira o emindir.» Yâni onun malı koruma hakkı vardır. Zeylaî.

M E T İ N

Hakimin terikeyi taksim etmesi ve gaipse musâ leh´in hissesini alması sahihtir. Şayet mal hakimin


veya emininin elinde helak olursa, musâ leh bir şey isteyemez. Bu. ölçü ve tartı ile alınıp satılan

malardadır. Çünkü bir ifrazdır. Başka mallarda ise caiz değildir. Çünkü o zaman, satım akdi gibi.

mübadele olur. Başkasının malını satmak caiz değildir. Taksim de aynıdır.

Şayet, haccetmek üzere edilen vasiyette vasi varislerle taksim ederse: Eğer mal vasinin veya

haccetmesi için kendisine verilenin elinde helak olmuşsa kalanın üçte biri ile ölenin yerine

hacceder. Sahibeyn aksi görüştedir.

Menâsik´te belirtilmektedir ki: Eğer ölmüş olan malından bir miktarını hac için ayırsa ve adam

öldükten sonra mal kaybolsa, kalan malın üçte biri ile haccedemez. Çünkü mûsî hac için o malı

tayin etmişti. Mal helâk olunca vasiyet batıl olur.

İ Z A H

«Hakimin terikeyi taksim etmesi... sahihtir.» Çünkü o acizin hakkını gözeticidir. Gaib olanın

hissesini ayırıp kabzetmek de bir çeşit hak gözetmedir. Bu da musâ leh üzerine geçerlidir. Zeylai.

«... Kalanın üçte biri ile hacceder.» Yâni emredenin evinden veya onu götürebilecek yerden

hacceder. İkinci veya üçüncü defa helak olursa da böyledir. Ancak, üçte birden kalanı onu hacca

götürmezse müstesna. O zaman, başkasının yerine haccetmek konusunda geçtiği üzere vasiyet

batıl olur.

«Sahibeyn aksi görüştedir.» Ebû Yûsuf: «Şayet ayrılan mikdarı üçte birin tamamını kaplarsa vasiyet

batıl olur ve vasi onun yerine haccetmez. Üçte birini kaplamazsa üçte birinden kalanı ile, terikenin

tamamının üçte birine kadarı ile onun yerine hacceder.» İmam Muhammed´e göre ise onun yerine

hiçbir şekilde haccetmez. Bunu biz menâsik bahsinde izah etmiştik. Zeylaî.

M E T İ N

Vasinin alacaklılar yokken terikedeki köleyi onlar için satması sahihtir. Çünkü alacaklıların hakkı

kölenin maliyetindedir.

Vasî, satıp, parasını tasadduku kendisine vasiyet edilen köleyi satsa ve yanında parası zâyî

olduktan sonra köleyi birisi hak etse parasını zamin olur. Çünkü akdi yapan odur, sorumluluk da

onadır. Ama verdiğini terikenin tamamından geri alır. İmam Muhammed´e göre ise üçte birinden

alır. Biz diyoruz ki; O kandırılmıştır, dolayısıyla borç olur. Şayet terike helak olur veya kafi

gelmezse, rûcu hakkı yoktur. Mültekâ´da onun, kendilerine tasadduk ettiği kişilerden isteyeceği

söylenir. Çünkü malın menfaatı onlara olmuştur. sorumluluğu da onlaradır.

Vasi terikeden, çocuğa düşeni satsa ve parası elinde helak olsa satılan malda başkası tarafından

istihkak edilse kendisine rücû edilir. Çocukta kendisine düşen payı varislerden ister. Çünkü ona

düşen başkası tarafından istihkak edilince taksim bozulmuş olur.

İ Z A H

«Çünkü onların hakkı kölenin maliyetindedir.» Yâni sûretinde (rakabelerinde) değil. Satış da

maliyeti ibtal etmez. Çünkü satışla maliyet, bedeline geçmiştir. Ticaret yapmasına izin verilmiş olan

köle ise bunun aksinedir. Çünkü mevlânın onu satması caiz değildir. Zira alacaklıların o köleyi

çalıştırıp alacaklarını tahsil hakları vardır. Üzerinde durduğumuz mesele ise böyle değildir.

«Çünkü akdi yapan odur.» Bu, vasî parasını zamin olur, sözünün gerekçesidir.

«O kandırılmıştır». Çünkü ölü ona köleyi satıp parasını tasadduku emredince sanki «bu köle benim

malımdır» demiştir. İnâye.

«Rûcu yoktur.» Yâni varislere de, kendilerine tasadduk eîmişse fakirlere de rûcû edemez. Çünkü

satış ölü için yapılmıştır ve ölenin başka bir borcu olduğundaki gibidir. İnâye.

«Mülteka da.. ilh...» İnâye´de şöyle denilmektedir: «Bu rivayet, Camius-Sağir´in rivâyeti´ne terstir.

Camius-Sağir´in rivâyetinin illeti şudur: Bu tasarrufun menfaatında asıl, ölüdür. O da sevaptır. Fakir

ise tabidir.»

M E T İ N

Vasi malı, muhalûnileyh daha hayırlı ise yani ikincisi daha zenginse havale edilir. Fakat

muhalünileyhde birincisi gibi ise câiz olmaz. Münye, Yine vasî yetimin malını yabancı birine,

herkesin anlayabileceği bir fiatla satabilir veya satınalabilir. Ama herkesin aldanmayacağı bir fiata

(ucuz olarak) -ki o da fahiş aldanmadır- satamaz. Çünkü onun yetim malındaki velâyeti yetimi

gözetmek içindir. Eğer fahiş bir aldanma ile satarsa bu satış fasittir; müşteri kabzetmek suretiyle

mala mâlik olur. Kuhistânî. Bu; vasî küçük çocuk adına yabancı birisi ile alış veriş yaptığı


zamandadır. Ama eğer kendisi için satınalır veya satarsa, şayet hakim tarafından tayin edilmiş vasi

ise asla caiz olmaz. Çünkü onun vekilidir. Ama babanın seçtiği vasi ise, çocuk açık bir menfaatın

bulunması şartıyla sahihtir. Bu acık menfaatta satmada diğerinin yarısı kadar fazla, satın almada da

yarısı kadar noksan olmasıdır. Sahıbeyne göre bu durumda da mutlak olarak caiz değildir.

İ Z A H

«... Birincisi gibi ise caiz olmaz...» Bu, iki görüşten biridir. Kifâye de:«Kitap ta onun caiz olmadığına

işaret edilmiştir.» denilmektedir. Yani cevazı, havale edilen şahsın daha zengin olması ile

kayıtlanmıştır. Bu alacağın ölünün yaptığı akitle sübutu halindedir. Ama eğer alacak, vasinin yaptığı

bir akitle olmuşsa yetimin hayrına da olsa zararına da olsa havale caizdir. şu kadar var ki eğer onun

için hayırlı ise ittifakla caiz olur. Bûlûğa erdikten sonra bunu bozamaz. Fakat hayrına olmazsa yine

caizdir. Ancak, Ebû Hanife ve Muhammed´e göre vasi yetime karşı sorumludur. Ebû Yûsuf´a göre

ise bu havale caiz değildir. İtkanî. Tahavî şerhinden naklen.

«... Satabilir veya satınalabilir.» Müellif bunu mutlak olarak ifade etmiştir. Dolayısıyle peşine de

müflis de olsa zengin birine olması kaydıyla adet bir vadeye kadar vâdeli olana da şamil olur.

Mesele vesâyâ bahsinin sonunda çeşitli meseleler başlığı altında gelecektir.

Hamiye de şöyle denilmektedir: «Ölünün terikesinden bir şey veresiye sattığı zaman : Eğer vâde

çok fazla olduğu için yetim bundan zarar görürse caiz olmaz.» Remlî.

«Yabancı birine ilh...» Yâni hem ölüye hemde vasiye yabancı olan birine. Eğer kendisine lehine

şahitliği kabul edilmeyen birine veya ölünün varisine satarsa caiz olmaz.

Câmiu´l-Fusûleyn de şöyle denilmektedir: «Müdâribin, lehine şahitliği kabul edilmeyen birisine az

bir indirimle satması caiz değildir. Vasî bunlardan birine sattığında da aynıdır. Ama değer

kıymetiyle satarsa caiz olur. Eğer sıhhati yerinde olan varis hasta olan mûrisine değeri ile satar

veya ondan satın alırsa Ebû Hanife´ye göre caiz olmaz. Az bir aldanma ile olursa ittifakla caiz olmaz.

Çünkü bu, onun için vasiyet gibidir. ölünün vasîsi de, değer fiatıyla varis ile alış veriş yapsa aynı

ihtilaf onda da cârîdir.»

BİR UYARI

Hâniyye sahibi de şöyle der: «İki yetimin iki ayrı vasisi olsa, vasilerden birisinin öbür vasiden yetimi

için bir şey satın alması değildir. Çünkü vasilerin tasarrufları, yetimin hayrına olması şartı ile

kayıtlıdır. Bu mesele de, yetimlerden birisinin menfaatı varsa da öbürünün yoktur. Dolayısıyle

vasinin tasarrufu caiz değildir.»

Ben derim ki: Bunun izahı biraz güç. Çünkü vasilerden her biri öbürüne yabancı ve kendisi için

değil, yetimi için satın almıştır. Dolayısıyle yetimin menfaatı şartı aranmaz. Düşünülsün. Ancak bu

satış, gayri menkulle kayıtlanır veya Nafaka ve benzeri bir şeyden başkası için olursa müstesna. (O

zaman müşkül kalmaz.) O durumda da ileride geleceği üzere malın iki misli kıymeti ile satılması

gerekir. Bu izah ile gerekçe de anlaşılmış olur. Benim anladığıma göre maksat budur. En iyisini

ALLAH bilir.

«Herkesin aldanmıyacağı bir fiata satamaz.» Sahih olan bunun tefsirinde; fiat takdircilerinin takdiri

altına girmeyen» demesi idi. Nitekim Bahr, Minah ve daha başka kitaplarda böyledir.

«Çünkü onun yetimin malındaki velâyeti onu gözetmek içindir.» Aşırı aldanmada ise, az aldanmanın

aksine gözetme yoktur. Çünkü çok aldanmadan sakınmak mümkündür. Zeylaî.

«... Bu satış fâsittir.» Bu iki görüşten ikincisidir. Kınye sahibi bunları nakletmiştir. Birinci görüşe

göre bu satış batıldır. Müşteri kabzetmekle o mala malik olamaz.

«... Müşteri kabzetmek suretiyle mala mâlik olur.» Vasî fahiş aldanma ile sattığını zamin olur mu?

Zahire göre evet . T.

Üstadımız şöyle der: Âlimler demişlerdir ki, eğer mütevelli vakıf malını ecri misilden daha aşağı bir

fiatla kiraya verse, ecri misle varıncaya kadar kiracıya tamamlatır. Nazıra bir sorumluluk yoktur.

Buna göre müşterinin kıymeti tamamlaması ve vasiyet bir şey icabetmemesi gerekir. Hatta bu daha

evlâdır. Çünkü icare menfaatin satılmasıdır. Menfaatde gerçek mal değildir. Biz bunu zaruretten

dolayı caiz gördük. Düşünülsün.

BİR UYARI

Borçlu olan hasta eğer malını değerinden aşağıya satarsa caiz olmaz. ömründen sonra ise, vasisi

satabilir. Bu enteresan bir mesele. Çünkü asıl malik ucuz fiata satamıyacağı halde, halefi

satabiliyor. Bu Camîu´l-Fusûleyn de ifade edilmiştir.


«Eğer kendisi için... veya satarsa» Yâni yetimin malından..

«Çünkü onun vekilidir.» Yâni hâkimin vekilidir. Vekilin yaptığı müvekkilin yaptığı hükümdür. O do

kendi lehine hüküm veremez. T.

«Bu açık menfaat da, satma da değerinin yarısı kadar fazla satın almada da yarısı kadar noksan

olmasıdır.»

Zeylaî şöyle der: «Açık menfaatin tefsiri: Değeri onbeş olanı çocuğa ona satmak çocuğun malından

değeri on olanı da onbeşe satın almaktır.»

Edebu´l-Evsiyâ´da da şöyle denilmektedir: «Mültekâ da, fetvâ bununladır. denilir. Hâniyede de,

İmamı Serahsî, taşınmaz malların dışında yetime hayırlı olanı bununla tefsir etmiştir. Taşınmaz

mallarda ise. bazılarına göre iki kat değerine satın almak ve yarı fiatına satmaktır, denilmiştir.»

Hafızıyye de şöyle denilir: «Eğer (yetime) açık menfaat varsa vasinin onu kendisine satması veya

kendisinden satın olması caizdir. Meselâ değeri dokuz olan ona satmak veya on olanı dokuza satın

almak böyledir.

Beri derim ki: Taşınmaz malda, yetimin hayrına olanı. satmakta iki kat. satın almakta ise yarı fiat

olduğunda ihtilaf yoktur . Çünkü o bir başkasına ancak iki kat fiatına satabilir. Kendisi için bundan

aşağıya nasıl satın alabilir?! Ben taşınmaz malların dışında onda iki aşağı veya fazlayı hayırlılıkta

kâfî görüyorum. Çünkü bu mikdar, insanların tahammül edemiyeceği ölçüde fazla aldanmadır.»

Gerekçeden anlaşıldığına göre bu kabul edilemez.

Edebü´l-Evsiyâ´dakiler özetle böyle Bununla bilindi ki:Vasinin satın almasının sıhhati taşınır mallara

mahsus değildir. Anla.

M E T i N

Babanın, küçük çocuğunun malını değer fiatına ve herkesîn aldanabileceği kadar -yani az- bir

aldatma ile kendisine satması caizdir. Aksi halde caiz olmaz. Bu hüküm taşınır mallardadır.

Taşınmaz mallarla ilgili hüküm ileride gelecektir.

i Z A H

«Babanın satması ilh...» Yabancı birine satması da aynıdır. Aşağıdaki üç suret de aynı hükümdedir.

Bu suretler: Babanın kendisine satması, yabancı birine satması ve vasinin yabancıya satmasıdır. T.

Ben derim ki: Bu hüküm baba, adîl veya duruma gizli olduğundandır. Ama eğer fasık ise, taşınır

malları satması konusunda ileride geleceği üzere iki rivâyet vardır. Satın alma da. satma gibidir.

Câmiu´l-Fusuleyn de şöyle denilir: «Baba küçük çocuğun malını az bir aldatma ile satın alabilir.

Fahiş aldatma ile satın alamaz.»

Yine aynı eserde şöyle denilmektedir: «Eğer baba, malını çocuğuna satarsa mücerred satması ile

onun için kabzetmiş sayılmaz. Dolayısıyle kabz imkanı bulmadan mal helak olursa babanın

hesabına helak olmuştur. Şayet çocuğunun malını kendisi için satın alırsa, hakim, çocuk adına

parayı alıp, babaya geri verinceye kadar parayı vermiş sayılmaz. Satış, çocuğun adına sattım

demesi ile tamam olur. Kabul ettim demesine ihtiyaç yoktur, satın almakta aynıdır. Şayet vasi ise,

her iki halde de (satmak ve almak) kabul ettim demedikçe akit tamam olmaz.

Baba iki çocuğun birinin malını öbürüne satabilir. Vekil ve vasi ise satamaz. Şayet baba bunun için

iki vekil tayin ederse caiz olur. Hakimin böyle bir satış yapıp yapamıyacağı ihtilaflıdır.

Şayet baba malını küçük çocuğuna satması veya ondan satın alması için bir adamı vekil tayin etse,

baba hazır olmadan caiz olmaz.

Hakim yetimin malını satın alamaz ve satamaz. Çünkü hakim için caiz olsa idi onun bir hükmü

olacaktı. Halbuki hakimin kendisi hakkında hüküm vermesi caiz değildir. Yetimin. vasisinden satın

alması veya ona satıpta vasinin kabul etmesi ise bunun aksinedir. Çünkü bu, hakimin tayin ettiği

vasi bile olsa caizdir.» Özetle.

M E T i N

Şayet vasi ölünün kefenini sünnet olan adetden daha fazla sararsa, fazlasını zamin olur. Şayet

benzerlerinin kefeninden daha pahalısını alırsa, kendisi adına satın almış olur. Yetimin malından

verdiğini öder. Velvâliciyye.

Eğer vasi malı, yetime, rüşt çağına erdikten sonra ama rüştü belli olmadan teslim eder ve mal zayi

olursa onu zamin olur. Çünkü onu vermemesi gereken birine vermiştir.


İ Z A H

«Fazlasını zamin olur.» Yâni ölü fazlayı vasiyet edip. fazlanın terikenin üçte birinden çıkması hali

müstesna.

«Kendisi için satın almış olur.» Çünkü o fazlalıkta. hakkı olmayan bir şey yapmıştır. Fazlalık ayrı

olmadığına göre, ölüyü kefenlemekte teberruda bulunmuş olur. Rahmetî.

«Rüştü belli olmadan..» Rüşt: Hacr bahsinde geçtiği üzere malını iyi idare etmesidir. Orada, rüşdün

belli olmasının beyyine ile sabit olduğunu söylemiştik. Şayet rüştü, vakdi gelmeden de olsa belli

olur da vasi malını teslim ederse zamin olmaz. Haniyyede de böyledir.

«... Zâmin olur.» Bu, gerekçeden anlaşıldığına göre sahibeynin görüşüdür. İmamı Azam, yirmibeş

yaşından sonra teslim ettiği takdirde zamin olmayacağını söyler. Çünkü o zaman vasinin malı

teslim yetkisi vardır.

M E T İ N

Vasinin; gaib olan büyük çocuğun taşınır malını satması caizdir. Borç veya helakinden korkulması

durumunda taşınmazı da satabilir. Bunu Azmî zikretti ve Haniye´ye nisbetle ilavede de bulundu.

Ben derim ki: Zeylaî ve Kuhistâni de: Esah olan, taşınmazı satamamasıdır. Çünkü onun helaki

nadirdir. Küçük çocuğun taşınmazını ise kendisine değil başkasına iki kat fiatıyla satabilir. Aynı

şekilde çocuğun nafakası, ölünün borcu taşınmazdan başka ifa imkânı olmayan mürsel vasiyet için

veya gelirinin masrafını karşılayamaz olması, harab olmasından veya noksanlaşmasından

korkulması yahut da bir zorbanın elinde olması hallerinde de caizdir. Dürer ve Eşbah. özetle.

Mürsel vasiyet: Mûsâ bihin mikdarı belli olupta, üçte bir dörtte bir gibi bir oranla kayıtlı olmayan

vasiyettir. (Mütercim)

Ben derim ki: Bu, vasi anne veya kardeş tarafından tayin edilen bir vasi olmadığı takdirdedir. Çünkü

bunlar mutlak olarak küçüğün taşınmaz malını satamazlar. Yiyecek ve giyeceğin dışında bir şey

satın almazlar. Ama eğer satıcı baba olur ve halk arasında övülen veya durumu belli olmayan birisi

olursa satması caizdir.

Reyyan:
İ Z A H

«Vasinin... satması câizdir.» Meselenin izahı şudur: ölünün borcu ve vasiyeti bulunmaz, vârislerde

büyük ve hazır olurlarsa vasi hiçbirşey satamaz. Şayet gaib iseler sadece taşınır malları satabilir.

Şayet varislerin hepsi küçük iseler taşınırları da taşınmazları da satabilir. Bazıları küçük bazıları

büyük ise, Ebû Hanife´ye göre yine aynıdır. (taşınırı da taşınmazı da satabilir) Sahibeyne göre ise

taşınmaz da olsa küçüklerin hissesini satar. Büyüklerin hissesini satamaz. Ama büyükler gaib

iseler taşınırları satabilir. Sahibeynin görüşü kıyasının icabıdır ve biz onu benimsiyoruz.

Şayet ölünün borcu olur veya para vasiyet eder ve terikede para bulunmaz. varisler de büyük ve

hazır olurlarsa Ebû Han´rfe´ye göre terikenin hepsini satar. Sahibeyn´e göre ise sadece borç

mikdarı kadarını satar. Gâyetü´l-Beyan´dan özetle. O da Ebu´l-Leys´in Nüketü´l-Vesâya´sından

almıştır.

«Borç veya... halinde taşınmazı satabilir.» Ancak bu ibare, hükmün büyüğün gaip olması hali ile

kayıtlı olduğu izlenimini vermektedir. Ama geçtiği üzere böyle değildir.

İnâye´de şöyle denilmektedir: «Büyük varislerin gâib olmaları ile kayıtlanmıştır. Çünkü onlar hazır

iseler, vasînin terikede asla tasarruf hakkı yoktur. Ancak ölünün borcu veya vasiyeti olur, varisler

bunları kendi mallarından ifaya yanaşmazlarsa müstesna. O takdirde vasi; borç terikenin tümünü

kaplıyorsa malın hepsini, tümünü kaplamıyorsa borca yetecek kadarını satar. Sahibeynin hilafına,

Ebû Hanife´ye göre borç mikdarından fazlasını da satmaya hakkı vardır. Vasiyeti ise terikenin üçte

biri kadarını satarak yerine getirir. Vasiyeti yerine getirmek için, terikeden o mikdar birşey satarsa

ittifakla caiz olur. Fazlasında ise borçtaki ihtilaf burada da geçerlidir.»

Edebûl-Evsıyâ´da: «Sahibeynin görüşleri ile fetva verilir. Hafızıyye, Gunye ve başka kitaplarda da

böyledir.» denilmiştir. Bunun aynısı Bezzâziye´de de vardır.

BİR UYARI

Kınye´de şöyle denilmektedir: «Vasî, yetimin nafakası için evinin muayyen bir parçasını satın alacak

birisini bulursa, şâî bir bölümünü satamaz. Çünkü şâî bir bölümünü satmak kalan kısmı

ayıplandırır.»

«Esah olan, taşınmazı satamamasıdır.ı» Yâni helakinden korkulması durumunda.


«Çünkü o nadirdir.» Yâni taşınmazın helaki nadirdir.

Mi´râc´da şöyle der: «Bazıları vasinin buna malik olmadığını söylerler. Bu esahtır. Çünkü gaibe göre

taşınmaz mal helak olmaz. Hükümler nadir üzerine değil, gaib üzerine bina edilir.»

«Küçük çocuğun taşınmazını satabilir.» Selef ulema küçüğün taşınmazını satabilmesini her hangi

bir kayda tabi tutmamışlardır. Sonraki âlimler ise bunu. haşiyede anılan şartlarla kayıtlamışlardır.

Hâniye ve başka eserlerde böyle denilir.

Zeylaî şöyle der: «Sadruşşehid; sonraki âlimlerin dedikleri ile fetvâ verilir, der.»

Eşbâhtaki; «o, önceki âlimlere göre caiz değildir.» tarzındaki ifade. kalem hatasıdır. Dikkatli ol.

«Kendisine değil...» İbn. Kemâl şöyle demektedir: «Yabancı demeleri, kendisinin satın almasının

caiz olmadığına işaret etmektedir. Çünkü taşınmaz mal, en değerli maldır. Kendisine satın alması

durumundaki töhmet açıktır.»

Bu ifadeden anlaşılıyor ki; eğer, kıymetinin iki katı ile satın alırsa töhmet söz konusu olmaz. Her

halde kayıt ittifakidir. (söz gelişi söylenmiştir.) Hindiye´deki şu ifade de bunu teyid etmektedir:

«Şayet vasi, yetimin taşınmaz malını, -bazılarına göre- kıymetinin iki katı ile kendisine satın alırsa,

caizdir.» Bunu Sâihânî söylemiştir. Bunun benzerini, Edebu´1Evsıyâ´dan nakletmiştik. Hindiye´nin

«bazılarına göre» sözü, cevaz için değil, «iki katı ile satın alması» sözünün kaydıdır. Daha önce

söylediklerimizden böyle anlaşılmaktadır.

«Çocuğun nafakası ilh...» Yâni değer fiatına veya birazçık aldanma ile de olsa. T,

Ben derim ki: Bunu birincisi için delil kılmasından anlaşıldığı üzere, sonrakiler içinde aynısı

söylenebilir.

«ÖIünün borcu ilh...» Yâni, taşınmazı satmadan, karşılığı olmayan borç. Hâniyye. Şu kadar varki,

müftabih olan görüşe göre ancak borç miktarı kadarını satabilir. Vasiyette de durum aynıdır.

«Mürsel vastyet...» Bunun tefsiri. Üçtebir, dörtte bir gibi bir kesjrle kayıtlı olmayan diye geçmişti.

Bu, mesela yüz lira vasiyet ettiği zaman gibidir.

«Harab olmasından... korkulması» Gaib olan büyüğün taşınmaz malını esah olan görüşe göre böyle

bir sebepten dolayı satamıyacağı geçmişti. Ama aynı şey burada söylenemez. Çünkü burada

gözetilecek olan, küçüğün menfaatıdır. Bu yüzden, büyüğün taşınmaz malında yapılması caiz

olmayan bazı şeyler küçüğün taşınmazında yapılabilir. Düşün.

«Yahut da bir zorbanın elinde olması hallerinde...» Vasînin ondan geri alıp, elinde beyyine

olmaması ve zorbanın eskiden elinde olmasına dayanarak geri almasından korkması halinde,

yetimin parasına ihtiyacı olmasa bile vasinin o malı satması caizdir. Haniyye´nin büyü bahsinde

böyle denilmektedir.

«Bu vasi anne veya kardeş tarafından tayin edilen bir vasî olmadığındadır.» Yâni, baba, dede ve

hakimin haricinde, diğer akrabalar tarafından tayin edilen vasi olmadığında.

Bu konuda geniş bilgi, bölümün sonunda gelecektir.

«Mutlak olarak». Yâni bu istisnalarda bile şayet (vasi: baba, dede ve hakimden başka birisinin

vasisi olur ve) buna ihtiyaç duyarsa meseleyi hakime götürür. T.

«Satıcı baba olur ve... satması caiz olur.» Çocuk baliğ olduktan sonra bu satışı bozamaz. Çünkü

baba çocuk için tam bir şefkâta sahiptir. Bu duyguya, başka bir duygu karşı gelemez. Dolayısıyla

satış çocuğun menfaatını gözetmek için yapılmıştır. Ama baba kötü birisi olursa o zaman çocuğun

taşınmaz bir malını satamaz. (Satmışsa) çocuk, baliğ olunca akdi bozabilir: Muhtar olan budur. Ama

böyle bir baba malı, değerinin iki misline satmışsa müstesna. Çünkü burada bu duyguya başka bir

duygu karşı gelmiştir.

Kötü baba çocuğunun taşınır malını bir rivayete göre satabilir. Parasını emin birine teslim eder. Bir

rivayete göre ise ancak değerinin iki katı ile satarsa caiz olur. Fetvâ bu (ikinci) görüş ile verilir.

Camiu´l-Fusûleyn. Çeşitli meseleler başlığı altında tekrar gelecek.

BİR UYARI

Buradaki sözlerin zahirinden anlaşıldığına göre; babanın, çocuğunun taşınmaz bir malını

satabilmesi, vasî de anılan tecviz edici sebeplere muhtaç değildir. Hamevî, Eşbâh´ın haşiyesinde

vesaya bahsinden şöyle nakletmiştir: «Baba vasi gibidir. Çocuğunun taşınmaz malını ancak anılan

durumlarda satabilir. Nitekim Tanutî böyle fetvâ vermiştir.» Ben, hocalarımızın hocası Molla Ali

Türkmânî´nin mecmasında, Hamevinin anılan ibaresini nakledip sonra şöyle dediğini gördüm: «Bu,


Fûsûl ve başka eserlerdeki mutlak ifadelere aykırıdır. Hanûtî bu fetvasında sahih bir nakle

dayanmamıştır. Ama eğer vasînin satabilmesini caiz kılan şeyler, babanın satması halinde de

mevcut olursa iyi ve faydalıdır. Çünkü ittifakla olan hükmü almak daha uygundur. Üstadımız Şeyh

Muhammed Murad es-Sekâmi buna böyle dedi.»

M E T İ N

Vasi yetimin malı ile kendisi için ticaret yapamaz. Şayet yaparsa kârını tasadduk eder. Yetimin

malında yetim için ticaret yapması ise caizdir. Tamamı Dürer´de dir.

İ Z A H

«Şayet yaparsa kârını tasadduk eder.» Yâni Ebû Hanife ve Muhammed´e göre. Sermâye´yi de öder.

Ebû Yûsuf´a göre ise kâr kendisine ait olur. Hiçbir şey tasadduk etmesi gerekmez. Hâniye.

Yine Hâniye´de şöyle denilmektedir: «Vasi yetimin malını borç olarak veremez. Şayet verirse zamin

olur. Hakim ise borç verebilir. Sahih olan görüşe göre baba hakim gibi değil, vasi gibidir. Vasî´nin

yetimin malını kendisinin borç olarak alması da caiz değildir. Alırsa üzerine borç olur. imam

Muhammed: Ben, ödeme gücüne sahipse onun borç almasında bir mahzur olmayacağını umarım,

der.»

Câmiu´l-Fusâleyn´de de şöyle denilmiştir:

«Hakim, yetime gelir sağlamak için satın olacak bir şey bulamadığında (yetimin parasını) borç

olarak verebilir. Ama satın alacak bir şey veya parayı çalıştırıp kârından hisse verecek birisini

(mudarib) bulursa veremez.»

Havî ez-Zahidi´de şu sözler yer almıştır: Hakim vasiye; yetim malında ticaret yapmasını ve ortaklık

yapmasını emredebilir. Kâr için muamele yapmamasını (tasarrufta bulunmamasını) ise emredemez.»

Remlî´nin ifade ettiğine göre: Bazı hakimler, önce bir defa tasarruf edildiği zaman bir daha malında

muamele yapmadan (yetim için) kâra hükmediyorlar ve bunda mezhepte sözleri önemsenmeyen

bazı kişilere dayanıyorlar. O hakimler câhillerdir ve hükümleri de diğer dinlerde ribadır, yetimi

gözetme namıyla bazı kötü hayallere dayanmaktadır. Hiç ALLAH´ın haram kıldığı bir şeyde gözetme

olur mu?!.. Bu, büyük bir delaletten başka birşey değildir.

«(Yetimin malında yetim için ticaret yapması) caizdir.» Bu, vasinin yetimin malı ile ticarete ve onda

tasarrufta bulunmaya zorlanamıyacağını ifade eder. Nuru´l-Ayn bu Mecmâu´l-Fetâvâ´dan naklen

açıkça belirtilmiştir. Birî: «Vasi tasarruftan kaçındığı zaman, Hulâsa´da belirtildiğine göre tasarrufa

zorlanamaz.» der. El-Havî el-Hasîri de Muhammed b. Mukâtil´in şöyle dediğini nakleder: «ölünün

halktan olacağı olsa varisler, bu alacakları çıkarıp tahsil etmesi için vasiyi zorlayamazlar.»

EK:

Küçük çocuğu baba, dede, veya vasi ücretle çalışması için birisine kiralasalar caiz olur. Çünkü

bunların çocuğu terbiye ve geliştirme için karşılıksız olarak çalıştırma hakları vardır. Karşılıkla

olunca öncelikle câiz olur. Şayet vasi, çocuğu kendisi için kiralarsa caiz olur. Ama kendisini

çocuğa kiralarsa caiz olmaz. Babanın, kendisini çocuğa kiralaması ise caizdir. Vasî´nin aksine,

baba borcunu çocuğunun malından ödeyebilir. Her ikisi de kendilerinin borcu karşılığında çocuğun

malını satabilirler ve rehin bırakabilirler.

Baba muhtaçsa, çocuğunun malından ihtiyacı kadarını yiyebilir ve bunu zamin olmaz. Vasî ise

yiyemez. Ama kendisi için bir ücret takdir edilmişse o kadarını yiyebilir.

Bu devirde, vasinin yetimin malını mudarebe yoluyla alması ve onu borç olarak vermesi caiz olmaz.

Ama vermişse bununla hiyanet etmiş sayılmaz ve vasilikten azledilmez.

Vasi. kendisinin yapabileceği her konuda birisini vekil edebilir. Konu ile ilgili meselelerin tümü

Camiu´l-Fusûleyn´in 27. faslında vardır.

M E T İ N

Ben derim ki: Eşbah´ta : «Vasî hiçbir şeyi misli fiatından daha azına satma hakkına malik değildir.

Kölesini falana satması şeklindeki vasiyet bundan müstesnadır.» denilmektedir.

Yine Eşbah´ta ecri misil konusunda şöyle denilmektedir: «Mütevelli. çalışmasının ecri mislini alır.

Çalışmazsa ona ücret yoktur. ölünün vasisine ise sahih görüşe göre ücret yoktur. Bu; hâkim

mütevelliye ücret takdir ettiği takdirdedir. Ama takdir etmemişse mütevelli bir senede çalışsa

kendisine birşey verilmez.» Eşbâh sahibi bunu Kınye´ye nisbet etmiş sonrada bundan aksini

zikretmiştir. Anla. Bu, vakıf bahsinde geçmişti. Hakimin vasisine gelince, eğer onu ücretle


(çalışmak üzere) tayin etmişse caiz olur.

İ Z A H

«Misli fiatından daha azına ilh...» Her halde bu gabni **** hamledilir. Zirâ musannıf, vasinin

insanların aldanabileceği kadar bir aldanma ile alıp satabileceğini söylemişti. T.

«Kölesini falana satması şeklindeki vasiyet bundan müstesnadır.» Eşbah´ın ibaresinin tamamı

şöyledir: «...ve musâ leh misli fiatına razı olmazsa fiatı eksiltme hakkı vardır.» Yani malın üçte

birine kadar.

Tethîsu´I-Kübrâ´ya nisbetle Biri şöyle demiştir: «Birisi, câriyesinin, istediği kimseye satılmasını

vasiyet etse bu caizdir ve varisleri cariyeyi istediği adam onu değer fiatına almak istemezse, fiattan

mûsî´nin malının üçte biri kadarı düşürülür. Hâvî de bunun, vasiyet gibi olduğu ilave edilmiştir.»

Ebussuûd da şöyle der: «Bak, eğer cariyenin kıymetinin tamamı, mûsî´nin terikesinin üçte birinden

çıksa, istediği adama parasız olarak verilir mi? Hâvî´nin; bu vasiyet gibidir sözü bunu gerektirir.»

Ben diyorum ki: «Bunu araştırmalı. Çünkü mûsî cariyenin karşılıksız verilmesini değil, satılmasını

vasiyet etti. Satışta da az da olsa bir paranın bulunması gerekir. Bu, her yönden değil fiatını

terikenin üçte birine kadar indirme açısından vasiyettir.»

«Mütevelli çalışmasının ecri mislini alır.» Dolayısıyle eğer vakıf değirmen ise, onun gelirini

kendilerine vakfedilenler alırlar. Mütevelli bir şey alamaz. Hâniyye´de böyle denilmiştir.

Bu hüküm, vakıf bırakanın kendisi için hiçbir şey şart koşmadığı nazır hakkındadır. Nitekim

Eşbah´ta da böyledir. T.

Ben diyorum ki: «Şarihin ecri misli demesi, hakimin onun için daha fazla bir ücret takdir

edemiyeceğine işarettir. Dolayısıyla eğer, adet olduğu üzere hakim mütevelli için on takdir etse,

eğer bu ecri misilden fazla ise, fazlasını iade eder. Bunu Allame Bîrî Eşbah´a yazdığı şerhin kazâ

bahsinde tehkik etmiştir. Oraya müracaat et. Çünkü mühimdir. Fakat vakıf bırakan, mütevelli için bir

şey şart koşmuşsa, ecri misilden fazla bile olsa bunu alabilir. Çünkü bu durumda o kendilerine

vakfedilenlerden olur. Nitekim Bahr´de de böyledir.

«Ölünün vasisine ise sahih görüşe göre ücret yoktur.» Remlî Fetvâsında; bunun peşinden,

Camiu´l-«Fusuleyn´den naklen geçen şu sözleri nakletmiştir: «Vasî muhtaç bile olsa yetimin

malından yiyemez. Kendisi için ücret takdir edilmişse müstesna. O zaman onun kadar yiyebilir.

Ayrıca;Hâniyye ve Bezzâziye´de; Eğer muhtaçsa, istihsanen buna hakkı vardır. denilir.

Bilindiği gibi; bazı konular hariç, istihsan tercih edilir. Bu da kıyasın tercih edildiği konulardan

değildir. (Yani burada istihsanla emel edilir.) Kınye´de Kadıhân´ın nakline karşı gelinmez. Çünkü o

tercih ehlindendir.» denilmektedir. Özetle.

Yine Remlî, Eşbâh üzerine Haşiye´sinde emanet konusunun sonlarında uzun bir izahtan sonra

şöyle der: «Gizli değildir ki, eğer ölünün vasisi vasiyeti ücret almadan yerine getirmekten imtina

ederse. bunu yapmaya zorlanamaz. Çünkü teberruda bulunmuştur ve teberruda bulunan

zorlanamaz. Hakim onun için ücreti misil tayinin uygun görürse buna ne engel var? Bu, yeni fetvâ

verilen bir konudur. Ben defalarca böyle fetvâ verdim.»

Hâmidiyye´de de böyle fetvâ verilmlştır.

Ben derim ki: Hâniyye´nin -Nasir´den naklen- ibaresi şu şekildedir: «Vasî´nin yetimin malından

yemeğe, yetimin ihtiyaçları için gittiğinde hayvanına binmeğe hakkı vardır. Bazıları bunun caiz

olmadığını söylerler ki o kıyastır. İstihsan´a göre ise muhtaçsa, çalıştığı ölçüde iyilikle (haddi

aşmadan) yemesi caizdir.»

Ben diyorum ki: Kâdîhan´ın bu hükmü «Fakir olan iyilikle yesin» âyetine uygun olarak, ihtiyaç ile

kayıtlanması, muhtaç olmayana ücret vermenin caiz oluşuna delalet etmez.

Yeme konusunda daha geniş malumat çeşitli meseleler bölümünde gelecektir.

Burada ölenin, vasiyi kiralaması meselesi anılmamıştır.

Hâniyye´de şöyle denilir: «Birisi bir adamı vasi tayin etse ve vasiyyetini yerine getirmesi için onu

yüz liraya kiralasa: âlimlerin dediklerine göre bu icare olmaz. Çünkü o öldükten sonra vasi olur.

İcarede ölümle batıl olur. Mûsî´nin takdir ettiği ücretde bir bağış olur ve terikenin üçte birinden

verilir.

Birisi birisine: «Benim vasim olursan sana yüz lira var.» dese: Bunun caiz olup olmayacağında

âlimler ihtilaf etmişlerdir.


Nasîr: «İcâre batıldır, kiralanan bir şey alamaz» der. Ebû Seleme ise :«Şart batıl olur. Kiralanan

vasidir ye yüz Iira kendisi içln vasiyet olur.» demiştir. Ebû Câfer ve Ebu´lLeys bunu

benimsemişlerdir.

«Bu ilh...» Yâni hâkim tayin ettiği zaman mütevelli için ecri mislin sübutu. Şayet tayin edilen, ecri

misilden fazla ise, ancak emelinin ecri mislini alır. Ama ecri misil daha fazla ise, tayin ettiğinden

fazlasını alamaz. Çünkü mütevelli buna razı olmuştur. Zâhir olan budur. T.

«Kendisine birşey verilmez.» Çünkü o karşılıksız olarak çalışmıştır. «Sonra bunun muhalifini

zikretmiştir.» Yâni Eşbâh´ta Kınye´den naklen bunun muhalifi zikredilmiştir. Çünkü o: «Kendisi için

hakim şart koşmamışsa da ücreti hak eder» demiştir.

«Anla» Kınye sahibinin iki sözü arasındaki muhalefete veya sonraya bıraktığı için ikinciyi tercih

ettiğine dikkat çekmektir. Hayriyye de Bahır´dan naklen bununla fetvâ verilmiştir. Hayriyye´de

nakledilen ibare şöyledir: «Kayyim, kendisi için ister ücret şart koşulsun. ister şart koşulmasın

çalışmasının ücretini alabilir. çünkü o zahire göre kayyimliği ancak ücret için kabul etmiştir. Bilinen

şey şort koşulmuş gibidir.»

«Bu, vakıf bahsinde geçmişti.» Vakıf bahsinin iki yerindeki ifade : Kendisi için amelinin ecri misli

olduğudur. Sanki bunu kendisi için şart koşulmamış olsa bile «onun için bu vardır» sözünün

itlakından istifade ile söylemiştir. Düşün.

«...Tayin etmişse caizdir.» Eğer bununla, hakimin takdirinden önceki, ameli için olan ücreti

kasdetmişse, caiz olmaz. Çünkü o ise, karşılıksız olarak başlamıştır. Nitekim Hayriyye´de de böyle

denilmiştir.

İ Z A H

Kuhistânî´de Zahire´ye nisbetle belirtildiğine göre: Çocuklardan bir kısmı küçük, bir kısmı büyük

olsalar, daha önce geçtiği gibi vasi küçüklerin hissesini mutlak olarak daha önce geçen tafsilat

dairesinde olmak kaydıyla da büyüklerin hissesini satar.

Kuhistânî´nin Sâdiye´den naklettiğine göre de; vasinin bir taşınmaz malı vefâ yoluyla satması

konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Hidâye sahibi bunu câiz görmüştür. Çünkü bunda ihtiyacını

gidermekle beraber malını elinde tutmak vardır. Zorba korkusu olduğunda, vasiden başkasının da

yetim malında tasarruf hakkı vardır. Fetvâ bu şekildedir. Konunun tamamı, Mültekâ üzerine

yazdığım ta´likta vardır.

İ Z A H

«Daha önce geçtiği gibi ilh...» Yani vasinin herkesin yanılabileceği kadar bir yanılma ile taşınır

mallan satabileceği, istisnâ edilen yerler dışında taşınmazı satamayacağı geçmişti.

«Vefâ yoluyta..» Yâni beyul-vefa ile. Bu satım şekline, bey´u-câiz ve bey´u-tâat da denilir. Bu konuda

bilgi, kefâlet bahsinin başında geçmişti.

Camiu´l-Fusûleyn de şöyle denilir: «Vasi taşınmaz bir malı, beyu´l-vefa yoluyla satabilir.

Satmayacağı da söylenmektedir.»

«Çünkü bunda... malını elinde bırakmak vardır.» Onu rehin yerine tutarak sahih sayılmasına binaen,

mal elde kalmaktadır.

«Konunun tamamı Mültekâ üzerine yazdığım talikte vardır.» Orada şöyle demiştir: Başkasının da

tasarrufunun cevazına işaret olsun diye, tasarruf sadece vasiye hasredilmemiştir. Nitekim. çocuğun

malı üzerine hakimden korktuğu zaman aynı sokaktan birisinin onda tasarrufta bulunması, zarurete

binâen, istihsânen câizdir. Fetvâ böyledir. Bunu Kuhistânî söylemiştir.

M E T İ N

Vasînin, ölü aleyhine borç ikrarında bulunması veya terikeden bir şeyin başka birinin olduğunu

söylemesi caiz olmaz. Ancak ikrar eden, varis olursa sadece kendi hissesinde caiz olur.

İ Z A H

«...Ölü aleyhine borç ikrarında bulunması caiz olmaz.» Çünkü bu, başkası aleyhine ikrardır. Minah.

(Şayet ikrar etmişse) Mukarru´n-leh´in, bir delil getirmedikçe veya yemin etmedikçe onu almaya

hakkı yoktur. Şayet vasî malı mukkarun leh´e teslim etmişse zamin olur. T.

Mukarrun lehin beyyinesi yoksa ve vasi borcu biliyorsa bunun çâresi Hâniyye ve Hulâsa´nın

Nasîr´den naklen söyledikleri şu beyanlarıdır: Terikede altın ve gümüş varsa ondan borç mikdarı

kadarını alacaklıya emanet verilir. Altın veya gümüş yoksa terikeden borç kadarını alacaklıya satar.


Sonra alacaklı bunu inkâr eder ve kısas olur.

Orada belirtildiğine göre: Mûde´ ile müşteri ikrar halinde yemin ederler. Bu çare ancak hâkimin,

onlara hasıl üzerine yemin ettirmesi ile tamam olur.

Edebu´l-Evsiya da Hasi´den naklen : «Fetva böyledir» denilmektedir.

Haniyyede´de şöyle denilmiştir: «Vasinin yanında adil birisi ölünün şu adama bin lira borcu

olduğuna şahitlik etse: Ebû Süleyman´dan nakledildiğine göre, vasî adamdan korkmazsa o parayı

verebilir. Ebû Süleyman´a : «Eğer borç muayyen bir cariye ise ve vasi ölünün ona gasbettiğini

bilirse hüküm nedir?» diye soruldu. «Sahibine verir. Vermezse gasıp zamin olur.» dedi.

İki zarardan daha hafifini irtikab etmiş olmak için varislere zamin olur. Çünkü eğer vermezse yine

zamin olur. Ayrıca bir de günahkar olur. Sahibine vermesi durumunda ise, varislere zamin olmaktan

başka bir sorumluluk yoktur. Düşün.

«Sadece kendi hissesinde caiz olur» Yâni hissesindeki ikrarı sahihtir ve ikrar ettiğinin tamamı

kendi hissesinden alınır. Anla. Terikenin üçte birinin vasiyet olduğunu ikrarı ise böyle değildir.

Çünkü bu sadece hissenin üçte birinde geçerlidir. Nitekim bu, hastalık halinde köle âzâdı bahsinin

baş tarafında geçmişti. Orada borcunda böyle olduğu, sadece borçtan kendi hissesine düşen

kadarını ödemesi gerektiği söylenmişti. Musannıf´ın ikrar bahsinde istisna bölümünün başlarında

belirttiğine göre Ebu´l-Leys bu ikinci görüşü tercih etmiştir.

BİR MESELE :

ölünün terikenin tamamını kaplamayan borcu olsa ve (borç ödenmeden) miras bölüşülse sonra da

alacaklı gelse; varislerin her birinden hissesine düşen borcu alır. Bu, hakimin yanında alacağının

tamamını hepsinden aldığı takdirdedir. Ama varislerden birisini bulursa ondan,elindekinin tamamını

alır. Câmiu´l-Fusûleyn.

M E T İ N

Vasi bir malın başka birine ait olduğunu ikrar etse, sonra da onun küçük çocuğun olduğunu iddia

etse, dinlenmez.

Çocuğun malında, babanın vasisi dedesinden daha çok hak sahibidir. Babanın vasisi yoksa dede

gelir. Nitekim bu Münye´de Hacr bahsinde belirtilmiştir.

Dedenin, borcu ödemek ve vasiyeti yerine getirmek için çocuğun taşınır ve taşınmaz mallarını

satma hakkı yoktur. Vasinin ise buna hakkı vardır. ALLAH en iyisini bilir.

İ Z A H

«... Bir malın başkasına ait olduğunu ikrar etse...» Yâni Edebü´l-Evsıyâ´da belirtildiği üzere elindeki

bir malı ikrar etse. Bu hüküm, o mal terikeden olmadığı takdirde böyledir. Ama eğer terikeden ise

ikrarı caiz olmaz Şarihin az önce geçen «Vasînin ölü aleyhine bir borç ikrar etmesi ve terikeden bir

şeyin birisine ait olduğunu söylemesi caiz olmaz» sözü buna delalet etmektedir.

«... Dinlenmez.» Çünkü sözü çelişkilidir. Zira onun ikrarı her ne kadar başkası aleyhine geçerli

değilse de kendi aleyhine geçerlidir. Hatta eğer bir gün o mala mâlik olursa, onu mukkarrun leh´e

vermesi emredilir. T.

«Çocuğun malında, babasının vasisi dedesinden daha çok hak sahibidir.» Çocuğun malında

vesâyet: Sırayla babaya, babanın vasisine, onun vasisinin vasisine ilh... aittir. Eğer baba vasi tayin

etmeden ölürse velâyet babanın babasına geçer. Sonra onun vasîsi sonrada vasînin vasîsinedir.

Bunlarda yoksa hakim ve hakimin tayin ettiği vasiye geçer. Birisi, küçük ve büyük çocukları olduğu

halde bir adamı vasi tayin etse ve oğullardân birisi ölüp küçük bir çocuk bıraksa, dedenin vasisi

hepsinin vasisidir. Babasının taşınır malını satması caiz olduğu gibi çocuğun taşınırını satması da

sahih olur. Öğrenilsin.

Kardeşin, annenin, amcanın ve diğer akrabaların asilerine gelince: İsbicâbî şerhinde beyan

edildiğine göre, kendisinden önce gelen biri yoksa borcu ve vasiyeti için ölünün malını satma

hakkına sahiptirler. Küçüklerin taşınmaz mallarını ise satamazlar. Çünkü onların malı korumaktan

başka bir hak ve görevleri yoktur. Bunların, ticaret için bir şey satın almaya ve çocuğun mûsîleri

cihetinden maliki olduğu malda tasarrufa da haklar; yoktur. Çünkü onlar ona göre yabancıdırlar.

Herhalde doğrusu: "Musilerinden başka cihetinden» olmalı idi. Gerekçe buna delalet etmektedir.

Ayrıca peşindeki: «Evet, onların çocuk için zaruri olan yiyecek veya giyecek maddelerini

satınalmaya, yetimin mûsî cihetinden varis olduğu taşınır mallarım satmaya hakları vardır.» sözü de

buna delalet eder.


Evet, bu vasilerin çocuk için zaruri olan yiyecek ve giyecek maddelerini satın almaya, yetimin musî

cihetinden vâris olduğu taşınır mallarını satmaya hakları vardır. Çünkü bu malı korumadır. Zira

parayı korumak malı korumaktan daha kolaydır. Edebu´l-Evsiyâ ve başka kitaplar.

Camiu´l-Fusuleyn´de şöyle denilmektedir: «Bu konuda asıl şudur: Vasilerin zayıf olanı hallerin

kuvvetlisinde, hallerin zayıfında vasîlerin kuvvetlisi babanın, dedenin ve hakimin vasisidir. Hallerin

zayıfı da varislerin büyüklük halidir. Buna göre, varislerin büyük olmaları halinde varis gaib iken

babanın vasisi gibidir. Demekki anne (ve benzerleri)nin vasisi, varisler büyük olupda hazır

olmadıklarında babanın vasisinin yapabileceği gibi, küçüğün taşınmaz malını satabilir.

Vasilerin zayıf olanının hallerin zayıf olanındaki hükmü nedir? Bak. Düşün.

«...Hacr bahsinde belirtilmiştir.» Me´zun bahsinde deseydi daha iyi idi. T.

«Dedenin... çocuğun taşınır ve taşınmaz mallarını satma hakkı yoktur.» Hâniyye´de şöyle

denilmektedir: «Ebû Hanife vasî ile. ölenin babasını ayrı mütâlaa etti. Ölünün vasîsi, borcu ödemek

ve vasîyeti yerine getirmek için terikeyi satabilir. Ölenin babası ise ölünün borcunu değil de,

sadece çocukların borcunu ödemek için terikeyi satabilir.»

Şemsu´l-Eimme el-Hulvanî şöyle demiştir:

«Bu, Hassaftan öğrenilen bir faidedir. Muhammed ise, babayı, dedenln yerlne kaim kılmıştır.

Hassâf´ın sözü ile fetvâ verilir.»

Camiu´l-Fusuleyn de şunları görmekteyiz: «Dede taşınır malları alıp satabilir. Ama o, borç veya

vasiyet için terikeyi satarsa caiz olmaz. Babanın vasisi ise böyle değildir.»

«Vasi ise bunun aksinedir.» Yâni, Edebü´l-Evsıyâ´da belirtildiğine göre, babanın vasîsi. Bunun

zahirine göre : Dedenin vasîsi de dede gibidir. Dolayısıyle buna evleviyetle hakkı yoktur. Tahtâvî

şöyle der: «Alacaklılar meselelerini hâkime götürürler. O da, onlar için, alacakları kadarını satar.

Musâ leh´ler içinde hüküm aynıdır. ALLAH en iyisini bilir.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc