Yevmür-Racî ve Bir-i Maûne olayı

(1/1)

Hafize Aişe:

4- Yevmü'r-Racr  Ve  Biri Maüne  Olayları
 

a- Racî' Olayı  (Hicretin Üçüncü Yılı)
 

Udal ve Kare kabilelerinden bir hey'et Resûlullah'ın yanına ge­lerek; îslâm haberinin kendilerine ulaştığım ve bu dinin hükümle­rini kendilerine öğretecek  muallimlere  ihtiyaçları olduğunu  söylediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), ashabından bir grubu gön­derdi. Onların arasında, Mersed bin Ebî Mersed, Hal!d bin Bükeyr, Âsim bin Sabit, Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Dessine ve Abdullah ' bin Tarık bulunmaktaydı. Resûlullah, Âsim bin Sâbit'i onlara başkan ta'yin etti.

Buhâri, senediyle Ebû Hüreyre'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: Ashâb-ı Kirâm'dan olan bu da'vetçi grup, Usfan ile Mekke arasın­da bir yere kadar yürüdüler. Onların bu mevklye geldikleri haberi, Hüzeyl kabilesinden Lihyân oğulları denilen bir oymağa bildirildi. Lihyân oğullarından yüze yakın bir okçu grubu da hemen onların peşine düşüp izlerini sürerek, İslâm daVetçilerinin daha önce ko­nakladıkları yere geldiler. Orada İslâm da'vetçilerinin Medine'den azık olarak yanlarına aldıkları hurmaların çekirdeklerini gördüler. Kendi aralarında hemen: «îşte Medine hurmasının çekirdekleri» de­diler. Bunun üzerine İslâm da'vetçilerinin izlerini sürerek gelip on­lara ulaştılar. Onlar Âsım'ın ve arkadaşlarının yanma varınca; Âsim ve arkadaşları da dağın tepesine sığındılar. Lihyân oğulları okçu­ları gelip onların etrafını kuşattılar ve onlara: «Eğer yanımıza iner­seniz hiçbirinizi öldürmeyeceğimize dair kesin söz veriyoruz» diye bağırdılar. İslâm da'vetçilerinin başkanı Âsim bin Sabit:  «Ben bir kâfirin zimmetine güvenip de asla aşağı jnmem. ALLAH'ım! Peygam­berini durumumuzdan haberdar et!» diye dud etti. Bunun üzerine savaşmaya başladılar. Sonunda Âsim bin Sabit de aralarında olmak üzere yedi kişiyi ok atarak şehid ettiler  Geriye Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Dessine ve diğer bir başka kişi kaldı. Onlara da öldürme­yeceklerine dair kesin söz verdiler. Bu söz üzerine onlar da dağ­dan inerek gelip teslim oldular. Lihyân oğulları onları yakalayınca; kendi yaylarının kirişlerini çözüp, onlarla üçünü de bağladılar. Bu­nun üzerine üçüncü adam: «İşte ahde vefasızlığın, verilen sözü tut­mamanın bir başlangıcı bu!» diyerek gitmemek için diretti. Onlara karşı koyması üzerine pnlar da onun saçlarından yakalayıp sürük­lediler. O bunlara karşı koyunca hemen şehid ettiler.

Lihyân oğullan azgınları, Hubeyb ve Zeyd'i Mekke'ye götürüp sattılar. Hubeyb'i, Hâris'in oğulları satın aldı. Çünkü Hubeyb, Bedir savaşında Hâris'i öldüren kişiydi. Hubeyb onların yanında toplanıp kendisini öldürecekleri güne kadar esir olarak kaldı. Öldürülmesine karar verdikleri vakit, Hubeyb, Hâris'in kızlarından traş olmak üze­re bir ustura istedi. Olayın bundan sonrasını, ustura isted ği kadın şöyle anlatır:  «Ben dikkatsizce davranarak  çocuğa usturayı  verip

onun yanına gönderdim. Çocuk onun yanma girip usturayı verdi.

O da çocuğu alıp dizine oturttu. Ben bu durumu görünce feryâd ettim. Elinde ustura olduğu halde benim bu feryadımı anlayınca: «Çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? înşâALLAHü Teâlâ ben öy­le birşeyi asla yapmam» dedi. Yine aynı kadın anlatıyor: «Ben, Hu-beyb'den daha hayırlı bir esir görmedim. O zaman, Mekke'de üzüm bulunmadığı ve kendisi de zincirle bağlı olduğu halde onun üzüm salkımından üzüm yediğini gördüm. Herhalde, bunu ona rızık ola­rak ALLAH veriyordu!..»

Müşrikler Hubeyb'i öldürmek için, Harem'den dışarı çıkardılar. Hubeyb de: «Beni bırakınız da iki rek'at namaz kılayım» dedi. Na­mazını bitirdikten sonra yanlarına gelip: «Eğer namazı ölümden kor­karak uzattığımı zannetmiyecek olsaydınız, namazı uzatır ve çoğal-tırdım» dedi. Böylece öldürüleceği sırada iki rek'at namaz kılmayı ilk önce âdet ve sünnet edinen kişi Hubeyb bin Adiyy olmuştu. Hu­beyb idam sehpasında şu şiiri söyledi:

«Müslüman olarak öldürülecek olunca,

Vurulup hangi yanım üzere düşersem düşeyim.

Vallahi aldırmam arük hiçbir şeye,

Çünkü bunların hepsi o ilâhî Zât'ın uğrunadır.

Şu dağılıp târümâr olan cismimi,

Eğer dilerse O, kurtuluşa erdirir...»

Ukbe bin Haris kalkıp, Hubeyb'in yanına gitti ve onu şehid etti.

Kureyş müşrikleri, Âsını'ııı cesedinden bir parça kesip getirmek için onu tanıyan adamlar gönderdiler. Çünkü Âsim, Bedir'de Ku-reyş'in ileri gelenlerinden bazılarını öldürmüştü. Yüce ALLAH da onun cesedinin üzerine bulut karaltısını andıran arı sürüsü gönderdi. Bu arı sürüsü onu, Kureyş'in adamlarından korudu. Onlar onun cesedin­den hiçbir şey alamadılar[47].

Taberî fazla olarak şu olayı naklediyor: Taberi Ebi Küreyb'den, o da Ca'fer bin Avn'dan, o da İbrahim bin İsmail'den, o da Ca'fer bin Amr bin Ümeyye'den, o da babasından, babası da dedesinden şöyle dediğini rivayet eder: Resûlullah (s.a.v.) beni tek başıma Ku-reyş'e gözcü olarak göndermişti. Ben de, beni görmelerinden kor­karak, Hubeyb'in asıldığı ağacın yanına geldim. Ağaca çıkıp Hu­beyb'i çözdüm, o da yere düştü. Birazcık geri çekildim. Sonra tek­rar yanına geldim. Hubeyb'in cesedini göremedim. Sanki onu yer yutmuştu. Bu âna kadar Hubeyb'in iskeleti hiç görülmedi.

tbn îshâk anlatıyor:

Zeyd bin Dessine'yi de Safvân bin Ümeyye satın almıştı, öl­dürmek için onu Harem'den dışarı çıkardıkları vakit, Ebû Süfyân ona şöyle sordu: «Ey Zeyd! ALLAH aşkına doğru söyle! Şimdi yanı­mızda, senin yerine Muhammed'in boynunu vurmamızı, senin ise ailenin içinde sağ salim yaşamayı arzu etmez miydin?» O da: «Val­lahi, ben ailem içinde sağ salim oturup da, Muhammed Aleyh'.sse-lâm'ın değil benim yerimde olmasına, hattâ onun bulunduğu yerde bile bir dikenin batıp incitmesine gönlüm asla razı olmaz» diye ce-vab verdi. Bu söz üzerine Ebû Süfyan: «Ben insanlardan, Muham­med'in ashabının Muhammed'i sevdiği gibi hiçbir insanın bir baş­kasını sevdiğini görmedim[48]» dedi. [49]

 
b- Bi'r-İ Maûne Olayı: (Hicri Dördüncü Yılı)
 

Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına, Medine'ye «Mülâıbü'l-Esinne» la­kabıyla meşhur Âmir bin Mâlik gelmişti. Resûlullah ona Müslüman olmasını teklif etti. Fakat o ne Müslüman oldu, ne de Müslüman­lıktan uzak kaldı. Aksine Resûlullah'a: «Yâ Muhammed! Eğer as­habından seçkin kişileri, Necid ahalisine gönderecek olursan, onlar senin tebliğ ettiğin dine çağrıda bulunurlarsa; umarım ki onlar sa­na tâbi olurlar» dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: «Göndereceğim ki­şiler hakkında Necid halkından korkarım» buyurdu. Âmir bin Mâ­lik de, «Sakın korkun olmasın. Onları benim himayemde gönder de halkı İslâmiyet'e da'vet etsinler» dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Sahâbe-i Kiram'dan seçkin yetmiş kişiyi da'vetçi olarak gönderdi. Bu olay Ibn Ishâk ve îbn Kesîr'in rivayetine göre, Uhud savaşından ondört ay sonra, Safer ayında olmuştu. îslâm da'vetçileri Maûne kuyusunun bulunduğu yere konaklayıncaya kadar yürüdüler. Orada konaklayınca içlerin­den, Haram bin Milhân'ı Resûlullah'ın mektubuyla birlikte, Âmir bin Tufeyl'e elçi olarak gönderdiler. Haram bin Milhân, Âmir bin Tufeyl'in yanına gelince; Âmir mektubu açıp okumadan, hemen Haram bin Milhân'ın üzerine çullanarak onu şehid etti. Buhâri, Enes bin Mâlikten şöyle rivayet eder: «Haram bin MUhân mızrak­la delik deşik edilip yüzünden aşağı kan akınca: «Kabe'nin Rabbi-ne and olsun ki kazandım gitti[50]» diye bağırdı.

Amir bin Tufeyl, geri kalan îslâm da'vetçilerinin işini bitirmek için Âmir oğullarından yardım istedi. Onlar da onun bu teklifini kabul etmeyip, «Biz, hiçbir zaman Ebû Berrâ'nın, Âmir bin Mâlikin taahhüdünü bozamayız» diyerek direttiler. Bu sefer Amir bin Tu-feyl, Süleym oğullarından Usayye, Ri'İ ve Zekvan kabilelerinden yardım istedi. Onlar da bu teklifi kabul ettiler. Hemen harekete ge­çip, İslâm da'vetçilerini konak yerlerinde kuşattılar. îslâm da'vetçi-Jeri etraflarının sarıldığını görünce; kılıçlarına sarılıp, savaşmaya bağladılar. îslâm da'vetçileri, düşmanları tarafından kılıçtan geçi­rilerek şehid edildiler.

islâm da'vetçilerinin develerini güden iki kişi vardı ki onlar bu üzücü olayda bulunmamışlardı. O iki kişiden biri de Amr bin Umeyye ed-Damrî idi. O daha sonra bu haberi öğrendi. Arkadaşla­rını savunmak için geldiler. Amr bin Umeyye ed-Damri'nin arka­daşı da onlarla birlikte şehid edildi. Kendisi canım kurtarıp Medi­ne'ye döndü. Yolda müşriklerden iki kişiye rastladı. Onları, Âmir oğullarından zannederek ikisini de öldürdü. Sonra Resûlullah'ın ya­nına gelip bu durumu haber verince, o iki kişinin Kilâb oğulların­dan olduğu ve Resûlullah'ın onlara dokunulmazlık belgesi verdiği anlaşıldı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Amr'a: «Demek ki iki kişiyi öldür­dün ha, ben onların diyetini öderim» buyurdu!..

Resûlullah (s.a.v.), ashabından bu seçkin da'vetçilerin şehid edil­mesi olayına son derece üzüldü. Bir ay süresince şfibah namazında Süleym kabilelerinden Ri'l, Zekvan, Benî Lihyân ve Usayye oymak­larına beddua etmeye devam etti[51]   

 
İbretler Ve Öğütler
 
Bu üzücü iki olayda da önemli işaretler vardır. Biz onları aşa­ğıya özetliyoruz:

1- Raci' ve Bi'r-i Maûne hâdisesi, her ikisi birden bütün müs-lümanların, İslâm'a da'vet ve İslâm'ın hakikati ile ahkâmım insan­lara gösterme sorumluluğunda müşterek olduklarına işaret ediyor. İslâm'a da'vet işi diğer insanları bırakıp yalnızca Nebilere ve Re­sullere veya onların halifelerine ya da âlimlere emânet edilmiş bir iş değildir.

Hakikaten, bu da'vet ödevini yerine getirmenin ne kadar önem­li olduğunu, Resûlullah'ın kendi ashabının en seçkinlerinden sayılan yetmiş k'şiye varan bu Kur'an hafızlarını göndermesinden an­lıyoruz. Halbuki yine bu uğurda göndermiş olduğu altı kişilik hey'e-tin şehid edilmesi üzerinden çok uzun bir zaman bile geçmemişti. Gerçi Resûlullah (s.a.v.), bu yetmiş kişinin durumundan endişe duy­muştu. Bu endişesini de, Âmir bin Mâük'e; Necd halkım dine da': vet için bir hey'et göndermesi hususunda fazlaca ısrar ettiği zaman açıklamıştı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v,) tebliğ yükünü taşımayı herşeyden daha önemli görüyordu. Eğer da'vctin sorumluluğunu yüklenmiş ve bu sorumluluğu yerine getirmek, ancak bu gibi teh­likelere girmekle ve bu tehlikelerin sonucuna razı olmakla mümkün oluyorsa, varsın bu tehlikeler oluversin. ALLAH'ın emrini yerine ge­tirme ve O'nun dâvasını tebliğ etme yolunda ALLAH'ın murad ettiği şeyler de varsın olsun!

2- Hakikaten biz, bu kitabın birinci bölümünde demiştik ki; eğer bir Müslümanın dininin emirlerini yerine getirme imkânı var­sa, Dâr-ı Harb'te ikamet etmesi mubah olur. Yoksa caiz olmaz. Re-sûlullah'm siyretinden buna delâlet eden bu sahne; bir Müslümanın Diyâr-ı Küfr'de îslâm da'veti ödevini yerine getirmeyi umud ederek orada ikamet etmesi bundan istisna edilmiştir. Çünkü bu bir cihad türüdür ki, farz-ı kifâye olduğundan sorumluluğu tüm müslüman-ları ilgilendirir.  Zira; farz-ı kifâyeyi,  bir kısım  müslümanlar tam olarak yerine getirirlerse, sorumluluk diğerlerinin üzerinden kalkar Aksi halde, hepsi günahkâr olur[52]

3- Biz müşriklerin kalblerinin müslümanlara karşı kin ve öf­keyle ne kadar dolup taştığına, hattâ müslümanlara karşı içlerin­deki gizli kini körüklemek maksadıyla hıyanet ve zulmün en şü­mullüsünü seçtiklerine açıkça delâlet eden Yevmü'r-R&cî' ve Bi'r-i Maûne hâdiselerinin muhtevalarını inceleyince; bu hıyanet ve kinin kurbanı olmuş şu müslümanlarda bu karakterin tamamen aksine eşsiz bir örneğe rastlıyoruz. Hubeyb (r.a.)'in, Haris oğullarının evin­de, ölüm saatini beklerken; esir olarak, nasıl tutulduğunu görmüş­tük. Hubeyb (r.a.), Haris oğullarının evinde ölüm hazırlığı yapmak için temizlenmek  maksadıyla  bir ustura  istemişti.  O  sırada  evde bulunan küçük bir çocuk, annesinin dalgınlığından istifade ederek emekliyerek Hubeyb'in odasına girdi,  intikam almayı düşünen ve hayatla ilgilenen bir kişinin hesabında bu an pazarlık etmek veya haksızlığa haksızlıkla mukabelede bulunmak için eşsiz bir fırsat­tır. Ev halkının tümünün düşüncesi de budur. Çocuğun annesi, yav­rusunun,  Hubeyb'in yanına gidişini farkeder etmez dehşete kapılarak, yavrusunu muhakkak bir ölümün pençesinden kurtarmak için sağa sola koşuştu. Fakat kadın, Hubeyb'in kendi hücresinde çocuğu dizine oturtmuş şefkatli bir baba gibi onunla şakalaştığmı gördüğü vakit dehşet içerisinde durakladı. Hubeyb ise kadına baktı ve kadı­nın içine düştüğü korkuyu anladı. Ağırbaşlı bir nıü'minin sükûneti içinde: «Onu öldüreceğimden mi korkuyorsun? Ben inşaallahâALLAH bunu asla yapmam» dedi.

islâm terbiyesinin jnsani eğitimdeki mucizesine bakınız! îşte Hu­beyb ve onu zulüm ve düşmanlıkla öldürmeye uğraşan kindar müş­rikler! Her ikisi de aynı coğrafyanın yetiştirdiği ve aynı an'anele-rin, aynı tabiatların bürüdüğü Araplardır. Fakat Hubeyb İslâm'a boyun eğdi, îslâm da onu başka bir insan olarak ortaya çıkardı. Ama diğerleri ise kendi sapıklıkları üzere, devam edip gittiler. Böy­le olunca da, kendi sapıklıkları onları zalim ve vahşi tabiatları için­de mahkûm etti. Bu duruma göre, İslâm'ın insan tabiatında yaptığı değişiklik ne kadar da büyüktür...

4- Yukarıda zikri geçen olaydan şu istidlal edilir:

Düşman elindeki bir esirin; üzerinde kâfir hâkimiyetinin. cere­yan etmesini -öldürülse bile - önleyemeyecek durumda ise, teslim olmaktan kaçınması hakkıdır.  Nitekm  Âsim  böyle yapmıştır.

Eğer düşman elinde bulunan esir, ruhsattan yararlanmak ister­se; Hubeyb ve Zeyd'in yaptığı gibi kurtulmayı umut ederek ve fır­sat kollayarak, emân isteme hakkına sahiptir.

Ama, esir düşmanların arasında dinini açığa vurma imkânına sahip olsa bile, kaçmaya gücü yettiği takdirde, en doğru görüşe göre bunu yapması vâclb olur. Çünkü kâfir elinde bulunan esir, tüm hakları elinden alınmış ve önemini yitirmiş bir kişi haline gelmiştir. Böyle olunca da bir esirin, kendini esaret ve kölelik zil­letinden kurtarması, onun başta gelen ödevlerinden biridir[53].

5- Öldürülmeden  önce  Zeyd  bin  Dessine'nin  Ebû  Süfyan'a verdiği cevabı düşündüğümüz takdirde,  Sahâbe-i Kirâmm kalblerinin Resûlullah'a karşı taşıdığı muhabbetin ne kadar olduğunu öğ­renmiş oluruz. Bu muhabbetin Resûlullah'ı korumayı, ALLAH'ın dini uğrunda herşeyi harcamayı ve her fedakârlığa katlanmayı, onların gönüllerine sevdiren sebeblerin en önemi ilerinden, olduğunda şübhe yoktur. Bir müslüman imanında ne kadar yükselirse yükselsin, yine de  Resûlullah'a  karşı  bu  gibi  bir  sevgi" olmadan,  onun  imanına nakıs iman gözüyle bakılır. Bu husus, Resûlullah'ın açıkladığı bir gerçektir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.): «Hiçbiriniz, ben ona ana-baba-sından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz[54]» buyurdu.

6- Hubeyb'in Mekke'de esir olarak kaldığı günlerde başından geçen olaylardan zikretmiş olduğumuz üzüm yeme hâdisesi delâlet ediyor ki; her peygambere ait bir mucizenin olması nasıl mümkün ise, aralarında temel fark bulunmakla birlikte her veliye âit bir ke­rametin olması da cazdır. O fark da şudur ki; Peygamber mucize­si, peygamberlik iddiası ve herkese meydan okumakla birlikte olur. Ama evliyanın ve salın kişilerin kerameti ise, meydan okuma türün­den herhangi bir durum bulunmadan, yalnızca bir lütuf olarak ge­lir. Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâatın üzerinde ittifak ettiği görüş budur. Yüce ALLAH'ın Hubeyb'e, şehid edilmeden önce ikram buyurduğu bu kerametten ötürü, bu husus üzerinde fazlaca delil beyân etmekten kaçınıyorum. Çünkü bu olay, görüldüğü gibi, Buhâri ve diğerlerinin rivayet ettiği sahih hadisle sabittir..!

7- Bazıları şöyle sorabilirler: Yalnızca ALLAH'ın ve peygambe­rinin emrine uyarak yolan çıkan bu genç mü'minlere zulüm ve hı­yanet elinin uzanmasındaki hikmet nedir?  ALLAH onlara düşman­larını altetmek için güç veremez miydi?

Cevab: Birçok defalar belirtmiştik ki; Yüce ALLAH kullarına iki şeyi gerçekleştirmeyi emretmiştir: Bunlardan biri, îslâm toplumunu kurmak, diğeri ise zillete düşmeksizin dikenli yolda buna doğru koş­maktır. Bunun hikmeti de, insanın ALLAH'a karşı kulluğunun tahak­kuk etmesi, sadıkların münafıklardan ayrılması, ALLAH'ın onlardan şahidler edinmesi, ALLAH ile mü'mln kullar arasında cereyan eden ve Yüce ALLAH'ın şu âyetinde: -ALLAH yolunda savaşıp, düşmanları öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarım ve mallarım ALLAH Cen­net karşılığında satın almıştır...[55]» açıkladığı sözleşmenin pratik anlamının ortaya çıkmasıdır. îçinde bulunanların hepsi gerçekleşe­meyecek bir vehimden ibaret olsa bile, bu sözleşme senedinin altına imza atmak için hangi mânâ geri kalıyor? Bilâkis bu imza için o vakit hangi kıymet geri kalıyor ki, o imzanın sahibi onunla Cen-net'i ve ebedî mutluluğu kazansın.

Temeldeki problem, ancak şu dünya hayatına gerçek değerin­den daha çok ve gereken öneminden daha fazla önem veren; buna karşılık âhiret hayatıyla alâkası daha az olan kişilerin kafasında dönüp dolaşıyor, tşte bu ALLAH'a imanın yokluğunun işaretidir. Bu gibi insanlardan can ve mal ile tehlikelere atılmaları beklenemez. Gerçek mü'minlere gelince; onlarda temelden bu problem tasavvur dışıdır. Çünkü onlar kesinlikle inanıyorlar ki, şu dünya hayatının lezzeti, bir Müslümam kendisiyle ALLAH'a yaklaştığı en küçük bir tâatı yerine getirmesini önlemesi kadar önemli değil. Yine onlar ke­sinlikle inanıyorlar ki; ruhu feda etmek, şu dünya zindanından kur­tulup, âhiret ni'metleVine kavuşmaktan başka birşey değildir. Âhi­ret ni'raetleri bir gayeden dolayı veriliyor ki, o gaye bir Müslümanm yaşadığı hayatta tek umududur.

Bu şuur Hubeyb'in şehid edildiği sırada söylediği beyitlerde, hele özellikle son beyitte en açık bir şekliyle ortaya çıkıyor. O şöy­le diyor:

«Korkaklık göstererek ve çekinerek düşmana

Boyun eğmem aslat benim dönüşüm ALLAH'a olduktan sonra.» [56]

 
5- Benî Nadir Yahudilerinin  Medine'den Sürgün Edilmesi (Rebiülevvel Ayı, Hicretin 4. Yılı)
 

İbn-i Sa'd rivayet ediyor :

Resûlullah (s.a.v.) cumartesi günü Medine'den ayrılıp, Küba mescidine gelerek namaz kıldı. Beraberinde de Ensâr ve Muhacir­lerden bir grup Sahâbe-i Kiram bulunmaktaydı. Resûlullah (s.a.v.) sonra, Nadir oğullan yahudilerinin yanına geldi. Onlarla; kendisi tarafından dokunulmazlık belgesi verilmiş bulunan fakat yanlışlık­la Amr bin Umeyye ed-Damri'nin öldürdüğü Kilâb oğullarından iki kişinin diyetini konuştu. Yardımcı olmaları gerektiğini bildirdi. Za­ten Nadir oğulları ile Âmir oğulları arasında öteden beri anlaşma ve ittifak bulunmaktaydı. Bu husus tbn İshâk ve diğerlerinin riva­yetine göredir. Resûlullah'm bu sözlerine karşılık onlar da: «Olur, yâ Ebâ Kasım! îtz sana istediğin yardımı yaparız...» dediler. Bu sı­rada bir kısım yahudıler tenhaya çekilip, Resûlullah'a suikast yap­mayı plânladılar. İçlerinden Amr bin Cahhaş en-Naddari adındaki lahudi; «Ben evin damına çıkar, onun üzerine bir kaya bırakırım»

diyerek işi üzerine aldı. Çünkü Resûlullah, Yahudi evlerinden biri­nin duvarının dibinde duruyordu...

îbn Sa'd rivayetinde şunu da ekliyor:

Beni Nadir yahudilerinden Sellâm bin Müşkem onlara: «Sakın bunu yapmayın. Vallahi, sizin bu plânladığınız suikast ona haber verilir. Ayrıca bu iş, onunla bizim aramızda bulunan sözleşmeyi boz­mak demek olur[57]» dedi.

Yahudilerin plânladıkları suikast haberi, Cebrail aracılığı ile Resûlullah'a gelince, hemen bir ihtiyacını gidermek için kalkıyor­muş gibi davranarak yerinden kalkıp Medine yolunu tuttu. Ashâ-bıyla karşılaştığında: «Yâ Resûlâllah, kalkıp gittiniz, sebebini an­layamadık» d^ye sordular. O da: «Yahudiler, beni öldürmeyi tasarla­dılar. ALLAH bana bu durumu haber verince, hemen kalkıp gittim» buyurdu.

Bu olay üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara: «Yurdumdan çıkı­nız! Siz bana suikast etmeyi, beni öldürmeyi plânladınız. Size on gün mühlet veriyorum. Bu süreden sonra buralarda sizden kim görülürse boynunu vururum...» diye bir elçi gönderdi.

Bu haber üzerine yahudiler Medine'den çıkmak için hazırlığa başladılar. Fakat münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl on­lara : «Sakın yurdunuzu bırakıp gitmeyin. Kalenizde oturun. Be­nimle birlikte kavmimden ve diğer Arap kabilelerinden sizinle be­raber çarpışacak iki bin kişi var..» demek üzere adamlarından bir haberci gönderdi. Onlar da çıkmak için verdikleri karardan vaz­geçtiler. Kalelerine sığınıp beklediler. Resûlullah (s.a.v.î da on­larla savaşmak ve üzerlerine yürümek için hazırlık yapmasını em­retti.

Sonra Resûlullah (s.a.v.>, Nadir oğulları yahudilerinin bölge­sine doğru hareket etti. Yahudiler yanlarına oklarını ve taşları ala­rak kalelerine sığındılar. Fakat Abdullah bin Ubey bin Selûl onlara yardım etmedi ve verdiği sözü yerine getirmedi. Hz. Peygamber, (s.a.v.) de onların etrafını kuşattı. Hurmalıklarının kesilmesini ve yakılmasını emretti[58]. Bunun üzerine yahudiler: «Yâ Muham­medi Sen bozgunculuğu ve fesadı meneder, bunu yapanları ayıp­lardın. Şimdi yaş hurma ağaçlarını ne diye kestiriyor ve yaktırıyor­sun?» diyerek bağırıştılar. Bu konuda Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi indirdi: «Siz herhangi bir hurma ağacını kestiniz, yahut kökleri üze­rinde dikili bıraktuıızsa bu hareketiniz (fesad için değil), hep, Al­lah'ın izniyledir ve fasıkları perişan etmek içindir[59]».

Nadir oğullan yahudileri, Resûluîlah'a kendi istediği gibi, Me­dine'den çıkmalarını teklif ettiler. Fakat Resûlullah (s.a.v.) Bugün ben, sadece başınızı alıp gitmenizi kabul ederim. Savaş araç ve gereçleri hariç, bir devenin taşıyabileceği eşyalarınız size aittir. Di­ğer mallarınız, artık size ait değildir» buyurdu. Yahudiler de bunu kabul ettiler ve develerinin taşıyabileceği kadar mallarını yükleyip gittiler. İbn Hişâm, yahudilerden bir adamın yıktığı evinin kapı­sını devesine yükleyip götürdüğünü nakleder. Nadir oğullarından bir kısmı Hayber'e, bir kısmı da Şam'a gittiler. Onlardan iki kişi hariç hiçbirisi Müslüman olmadı. Müslüman olanlar, Yâmin bin Umery bin Kâ'b bin Amri bin Cahş ile Ebû Sa'd bin Vahb idi. İki­si de mallarını aldılar[60]..

Resûlullah (s.a.v.), Nadir oğullarının mallarını Ensâr'a değil de, ilk muhacirler arasında taksim etti. Ensâr'dan da fakir oldukları bildirildiği için iki kişiye de mal verildi. Onlar da, Sehl bin Huneyf ile Ebû Dücâne Semmak bin Harşe idi. Nadir oğullarının malları sadece Resûlullah'a âit idi., Belâzuri «Fütûhu'l-Büldân» adlı kita­bında, Resûlullah'ın, hurmaların altındaki araziyi ektirip, hanımla­rının ve ehlinin bir yıllık geçimini oradan sağladığını; fazla kalanı­nı ise savaş araç ve gereçleriyle silâh te'minine ayırdığını kayde­diyor[61]. Haşr sûresi baştan sona kadar, Nadir oğulları yahudileri hakkında indi. Şu âyet-i kerime de, Resûlullah'ın Nadir oğullarının mallarını taksim etme hususundaki politikasını açıklar mahiyette indi: «ALLAH'ın onların mallarından «Fey» olarak peygamberlerine verdiği mala gelince; siz ona ne at, ne de deve koşturdunuz. (O ya­kın yere yürüyerek gittiniz) Fakat ALLAH, Resullerini dilediği kim­selere, hakim kılar. Onların gönüllerine korku düşürür, onlar Üze­rinde hükmünü yürütür. ALLAH herşeye hakkıyle kadirdir. ALLAH'ın peygamberine (kafir) memleketler ahalisinden verdiği ganimet (Fey) ALLAH için (Kabe ve diğer mescidlerin tamiri için) peygamber İçin, ona yakın olan akraba için, yetimler, yoksullar ve yolda kal­mış kimseler içindir. Tâ ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (devlet) olmasın. Peygamber size ne verdi ise onu alın; size neyi yasak etti ise onu da almayan. ALLAH'tan korkun, çünküALLAH çok şiddetli azab sahibidir[62]».[63]

 
İbretler Ve Öğütler
 
Bu olay, Yahudinin içine iyice kök salmış hıyanet ve ahde ve­fasızlık huyunun ikinci tablosudur. Biz bundan önce de, Kaynuka oğulları yahudilerinin başvurdukları hıyanetlerden diğer bir şekli­ni görmüştük. Bu husus sayılamayacak kadar olayların doğruladı­ğı tarihi bir hakikattir. Onlara isabet eden ilâhi lanetin sırrı da işte budur. Bu ilâhi laneti Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli tescil etmiştir: «İsrail oğullarından kâfir olanlara hem Davud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanet olundu. Bunun sebebi, onların isyan et­meleri ve hakkın sınırını asmış olmalarıydı[64]».

Sonra, bu olayda güzel dersler ve İslâm şeriatının hükümlerin­den birçoğuyla ilgili önemli işaretler bulunmaktaydı. Biz onları aşa­ğıdaki şekilde özetliyoruz:

1-Yahudilerin Resûhıllah için tertipledikleri suikastı ortaya çıkarmak için ALLAHü Teâlâ'dan Resûlullah'a gelen bu haber, Yüce ALLAH'ın kendi elçisini bi'setinden önce ve bi'seti esnasında ikram buyurduğu birçok hârikalardan ve mucizelerden biri sayılır. Bu mu­cize de Resûlullah'ın peygamber sıfatının, öbür şahsî özelliklerinden önce geldiğini ortaya koyar. Mes'ele bizim dikkatimizi bu yöne çek-memizdir. Onun peygamberliğine imanımız da böyle artar...

Siyret ve Fıkhu's-Siyre konusunda eser veren bir kısım yazar­lar; yahudilerin niyyetlerini açığa çıkarmak maksadıyla, Resûlul­lah'a inen şu «İlâhî Haber»den söz ederlerken; bununla yahudile­rin tertipledikleri suikastın kendisine ilham edildiğini açıklamak isterler. Halbuki ilham kelimesi, bütün insanlara âit müşterek bir mânâya delâlet ediyor. Karineler ve işaretler yolundan ibaret olan ilham duyusu tabii bir duyudur. Bu duyu sadece bir grup insana âit olamaz. «İlâhî Haber» kavramı ise, Siyret âlimlerinin (ALLAH on­lara rahmet eylesin) de kullandığı gibi; yalnızca Nübüvvetin husu­siyetlerinden ve özelliklerinden olan bir tek mânâya delâlet eder. Biz biliyoruz ki, başkası değil de, bu mânâ Hz. Peygamber'e tuzağı hissettirdi. O da, ALLAHü Teâlâ'nın Resûlullah'a,  «ALLAH  seni diğer insanlara karşı koruyacak...» diye verdiği kesin sözü yerine getir­mesidir.

Durum böyle olduğuna göre, ifadeyi değiştirme de, ne oluyor? Ama hakikaten bu tutum, mucizeleri inkâr etme niyyetinden başka birşey değildir. Önceki konulardan da okuyucu biliyor ki, Hz. Pey­gamber (s.a.v.)'in mucizelerini -mütevâtir kesinlikle sabit olduktan sonra- inkâr etmek ancak, Hz. Peygamber'in peygamberliğine iman etmedeki zayıflıktan kaynaklanır.

2- Nadir oğullarının hurma ağaçlarını kesme ve yakma işi ittifakla sabittir. Resûlullah'ın bu ağaçlardan kesip yaktırdığı sade­ce bir kısımdır. Sonra geri kalanlarını olduğu gibi bırakmıştı. Resû­lullah'ın bir kısmını kesip, bir kısmını bırakmasını Kur'an âyetleri tasvib eder bir şekilde inmişti. Bu konudaki âyet şudur: «Siz (kâfir­lerin kinini artırmak için) herhangi bir hurma ağacını kestiniz, ya­hut kökleri üzerine dikili bıraktmızsa, bu hareketiniz hep ALLAH'ın izniyledir ve fâsıkları perişan etmek içindir...[65]»

îslâm âlimlerinin tümü, buradan yürüyerek, düşman" ağaçlarını yok etme konusundaki şer'i hükmün, düşman: yenmek için komu­tanın yarar görüp uygulamasına bağlı olduğu görüşünde birleşti­ler. Bu duruma göre mes'ele, siyaset-i şer'lyye ta'birine giren şey­lerden olmaktadır. Âlimler ftesûiullah'ın bu, hurmalar konusunda­ki tasarrufunun (kesmek veya bırakmak şeklinde) asıl maksadının, maslahatı ve onun yolunu araştırmak ve kendmden sonraki lider­lerine göstermek ve öğretmek olduğunu söylemişlerdir.

İmam Şafiî yine bu konuyla ilgili olarak, Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in şu aşağıdaki olayda «kesmek ve yakmakla ilgili emrini» delil ka­bul etmiştir. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Halid bin Velid'i, Tülâyha ve Te­mim oğullarına gönderirken; Şam savaşlarında ağaçları kesip yak­maktan onu nehyetmesine rağmen, bu sefer de yakıp kesmesini em­retmiştir. İmam Şafii (Rahimehullah) bu konuda şöyle diyor: «Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in meyva veren ağaçları kesmemelerini emretmesi muhtemeldir. Çünkü o, Resûlullah'ın Şam beldelerinin müslüman-lar tarafından fethedileceği haberini duyduğu için böyle emir ver­mişti. Hz. Ebû Bekir'in ağaçlan kesmesi veya bırakması kendisine mubah olduğu için, o da müslumanların yararını düşünerek, bırak­mayı tercih etti[66]».

Maslahat iktiza ettiği zaman, kâfirlerin ağaçlarını kesmenin ve yakmanın mubah olduğunu söylediğimiz bu görüş, İmam Nafi'nin, imam Sevri'nin, Ebû Hanlfe'nin, Şafiî'nin, İmam Ahmed'in, îmam îshâk'ın ve tüm fukahânın görüşüdür.

Leys bin Sa'd'dan, Ebî Sevrî'den ve Evzâî'den bunun caiz olma­dığı rivayet edilmiştir[67].

3- İmamlar, müslümanlann düşmanlarından savaş etmeden aldıkları ganimetlerin «fey» olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Fey-' in tasarrufu ve gözetimi, müslümanlann menfaatinin koruyucusu tmam'a ait olduğu ve savaştan sonra aldıkları ganimetleri orduya taksim ettiği gibi, onu da taksim etmesin'.n üzerine vâcib olmadı­ğı üzerinde ittifak etmişlerdir. İmamlar, bu görüşlerine, Resûlullah (s.a.v.)'ın Nadir oğulları mallarının taksimindeki siyâsetim delil göstermişlerdir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) -yukarıda da gördüğü­müz gibi -; Nadir oğullarının mallarını yalnızca muhacirlere tah­sis etmişti. Kur'ân-ı Kerîm'de, yukarıda belirttiğimiz İki âyet de, Resûlullah'ın bu davranışını tasvip ederek inmişti.

İslâm âlimleri, müslümanlann savaş yoluyla ele geçirdikleri top­raklar hususunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Mâl.k, arazinin mutlak olarak taksim edilemiyeceğini, oranın haracının (vergisinin) yalnız­ca müslümanlann yaran için vâkıf olacağım-, ancak devlet başka­nı, maslahatın taksim gerektirdiği görüşüne sahip olursa, bunu ya­pabileceğini kabul etmiştir. Hanefiler de bu görüşe yakın bir görü­şü benimsemişlerdir.

imam Şafii'ye gelince o, zorla alınmış düşman topraklannın di­ğer ganimetlerin taksimi vâcib olduğu gibi, bunun taksiminin, de vâcib olduğu görüşünü savunmaktadır. İmam Ahmed'in mezhebinin zahiri de budur.

İmam Şafii'nin sahip olduğu görüşün delili; Resûlullah'ın Nadir oğullan mallanndaki tasarrufudur. Resûlullah'in, savaşta alınan ga­nimetlerin savaşçılar arasında taksiminin gerekli oluşunun hilâfı­na, Nadir oğullanmn mallannda yaptığı tasarrufun sebebi, bu ga­nimetleri elde etmeye medar olacak herhangi bir çarpışmanın ol­mayışıdır. Resûlullah'ın Nadir oğullar: ganimetindeki karannın se­bebini açıklamadaki muğlaklığı şu âyet-i kerime giderir: «ALLAH'ın, Nadir oğullanmn mallanndan peygamberine verdiği ganimete «Fey»e gelince: Siz ona ne at koşturdunuz, ne deve...[68]».

Fey arazisinin bölünmemesinin sebebi bu olunca, bir hükmün illeti kalktığı zaman, onunla birlikte hükmün de kalkacağı ve ga­nimetler hakkında ta'yin edilmiş olan hüküm tekrar geri geleceği gayet açıktır. Bu konuda arazi ve diğer şeyler eşittir...

İmam Mâlik ve Ebû Hanife'nin sahib olduğu görüşün delilleriy­le ilgili olaylar çoktur. Onlardan en önemlisi Hz. Ömer (r.a.)'in Irak havalisini taksim etmekten çekinip; orayı müslümanlara fazladan bir gelir sağlayan vâkıf yapma şeklindeki uygulamasıdır. Yaptığımız bu  açıklamadan  daha  fazlasını  burada  yapmaya  mahal  yotur.

Yine, dikkat etmemiz gereken bir husus da, Nadir oğullan gani­metinin taksiminde Resûlullah'ın siyâsetini açıklayan her iki âyet de Yüce ALLAH'ın zikrettiği sebeb (illet) tir. Hani Resûlullah (s.a.v.), Nadir oğullarının mallarını başkalarına değil de yalnızca bir grup insana vermişti. ALLAHü Teâlâ bunun sebebini açıklamada şöyle bu­yurmuştu: «...Tâ ki, o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (devlet) olmasın...» Yâni bu servet, sizden yalnızca zen­gin tabaka arasında sınırlı olarak elden ele dolaşmasın.

Bu gayenin sebebini açıklamak şunu ilân ediyor: îslâm Şeri-atı'nın mâlî işlerdeki politikası;, baştan başa bu prensibi (yâni ser­vetin belirli kesimin elinde bulunmaması) gerçekleştirmek üzere ku­rulmuştur, îslâm Şeriatı kitablarının mâli ve iktisadî işlerle ilgili hükümlerle dolup taşmasından insan topluluklarım ve sınıflarını bi-nbirine yaklaştıran âdil bir toplumun kurulması amaçlanır. Bu ik­tisadi sistemle, halk arasında meydana gelen ve adaletin işleyişi ile tatbikatına etki eden darboğazlar önlenir.

Zekât hükümlerine işlerlik kazandırılarak, faiz yasaklanarak ve çeşitli ihtikâr kaynakları kurutularak; İslâm şeriatının hüküm­leri ve mali işlerle ilgili özel nizamı uygulama alanına konulmuş olsa, elbette tüm insanlar bolluk ve refah içinde yaşayacaklardır. Belki bazan nzık konusunda aynı eşitlik içinde olmayabilirler, ama tümü de yine ellerinde bulunanla yetinirler. Eğer bu toplumda her­kes birbiriyle yardımlaşma içinde olursa, onların içinde diğerini ezen bir grup bulunmaz.

Daha da önemlisi; Yüce ALLAH'ın şu dünyada şeriat koymasının gayesi îslâm toplumunu kurmak olduğuna göre, bunun içinde kal­mak ve dışına çıkmamakla yükümlü olduğumuz belirli sebebler ve yollar koyduğunu bilmemiz gerekir. Yâni Yüce ALLAH bizi hem ga­ye ve hem de vasıtaya uymaya çağırıyor. İslâm'dan maksad, içti­maî adaleti kurmaktır. Bunu gerçekleştirmek için istediğimiz yolu ve vasıtayı kullanalım, demek doğru olmaz.. Bilâkis bu gaye ve vasıtanın dışına çıkmak sayılır. ALLAH'ın bize gerçekleştirmeyi em­rettiği bu gaye, bizim için bu gayeye giden yol olarak konulan se­bebe sarılmanın dışında gerçekleşemiyecek. Tarih bunun en büyük delili, hâdiseler bunun en büyük şahididir.

Kur'ân-i Kerim'in bu hâdise üzerine ve bu hâdisenin umumî münâsebeti üzerine getirdiği açıklamayı anlayabilmek için yâni; ya-hudllerle münafıkların münâsebetini, Resûlullah'ın mal ve savaş ko­nusundaki siyâsetini v.s. kavrayabilmek için Haşr sûresinin tümü­nü okumak uygun olur. Bu sûre Nadir oğulları olayının ders ve öğütlerini öğrenmeye imkân tanıyan hususların en önemlisidir. [69]

 
6- Zatü'r-Rika' Gazvesi
 
Bu gazve, siyer ve meğâzi müelliflerinin müşterek kanaatince, Hicretin IV. yılı ve Beni Nadir'in sürgün edilişinden birbuçuk ay kadar sonra vuku bulmuştur. Buhârİ ve bazı muhaddisler ise bu­nun, Hayber gavzesinden sonra olduğunu benimserler.

Sebebi de, Necid bölgesi kabilelerinin müslümanlara yaptıkları kötülüklerdi. Mes'ele, şu yedi da'vetçinin öldürülme olayıydı. On­lar kabileleri İslâm'a da'vete gitmiş de suikaste uğramışlardı. Re-sûlullah da buna karşı o bölge kabilelerine, özellikle Beni Sa'lebe'-ye karşı harbe çıkmış, Medine'ye de Ebü Zerr el-Gıffâri (r.a.)'yi vali olarak bırakmıştı.

Resûlullah (s.a.v.) ordugâhını, Necid'de, Gatafan arazisinde «Nahl» diye anılan yere kurdu. Hikmet-i ilâhi, kabilelerin gönlüne bir korku düştü. Herbiri bir yana dağıldılar. Halbuki İbn Hişâm'm haberine göre, oldukça da kalabalıklardı. Müslümanlardan kaçma­ları sonucu çatışma çıkmadı.

Ancak, bu gazvenin naklinde birtakım tesbitler müşahede edi­liyor, yine de: Yâni iyi bakılırsa, savaş olmamasına rağmen, biz olayı ayrıntılarıyla nakletmeye başlayınca, görülecek ki, hayatımız için birçok ibret ve düstur var.[70]

 
Hâdise Haberlerde Şöyledir:
 

1- Sahihayn'ın Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivayeti: Diyor ki, «Biz Resûlullah   (s.a.v.)   ile gazveye  çıktığımızda,  altr kişi  bir gruptuk, bir tek devemiz vardı. Benim tırnaklarım söküldü... Ayaklarımızı es­ki çapıtlarla sarıyorduk.  Bunun üzerine  ben  buna   (yamalı  savaşı anlamına)   «Zâtü'r-Rika' Gazvesi» dedim. Ayaklarımızı yamalamışız gibisine bir nükteydi bu... Ravî diyor ki: Ebû Mûsâ böyle söylüyor ama, söylediğinden de pek hoşlanmıyor. Sanki bir sırrını ifşa et­miş gibi söylediğinden rahatsız görünüyordu.

2- Buharı ve Müslim'deki nakil:   «Resûlullah  (s.a.v.)  Zâtü'r-Rika' Gazvesi'nde salât-ı havf  (korku namazı)   kıldı. Bir grup  saf tutup namaz kılıyor, bir grup ise düşmanı gözetliyordu. Birinci grup-

la bir rek'at kıldı. Ama o ikinciye kalktı, ayakta iken, cemaat ikin­ci rek'atı tamamlayıp acele düşman karşısına koştular. Bu sefer ikinci grup geldi (ve Resûlullah ikinci rek'atta iken ona uydular), onlarla da ikinci rek'atı kılınca oturdu. O otururken, bu cemaat da kalkıp kalan birinci rek'atı tamamladılar ve Resûlullah bunlarla birlikte selâm verip namazı tamamladı[71].

3- Yine Buhârî'nin Câbir'den nakli şöyle: Resûlullah yola çı­kınca o da berabermiş. İhtiyaç molası vakti gelmiş ve bir vadide, od ağaçlarından bir koruluğa inmişler. Herkes bir ağacın altına çekilmiş gölgelenmişler. Resûlullah (s.a.v.) da bir sakız ağacının al­tına oturmuş ve kılıcını da dala asmış. Câbir sözüne şöyle devam ediyor: «Biz bir müddet uyuya kalmıştık. Birden Resûlullah (s.a.v.)'-in yanında bir yabancı oturuyor. Resûlullah bize: Şu adamı görüyor­sunuz!   Gelmiş  kılıcımı  çekmiş,   -ben  tabiî   uyuyorum.-  uyandım. Onun elinde yalın kılıç:  «Seni benim elimden kim kurtarır?» diye meydan okuyor... Ben de var gücümle, «ALLAH...» dedim. İşte ba­kın (kuzu kuzu) oturuyor!..» Ve Resûlullah o adamı cezalandırma­dı da, salıverdi[72]»...

4- îbn tshâk ve Ahmed'in Câbir'den (r.a.)  rivayeti:  «Biz Re­sûlullah   (s.a.v.)   ile Zâtü'r-Rika'  Gazvesi'ne  çıktığımızda;  önce  bir müşrike kadına ok isabet etmişti. Resûlullah  (s.a.v.)   oradan ayrı­lıp kafileyle yürüdü. Ama kafile ilerlerken, bu sefer ortalarda ol­mayan kocası çıkageldi ve yemin ediyordu;  Muhammed'in adam­larından birinin   kanını   dökmeden peşinizi bırakmayacağım diye. Ve başladı Resûlullah'ın izini takibe. Resûlullah bir yerde konakladı ve buyurdu ki, «Bu gece bizi bekleyecek kişi kimdir?» Hemen, Mu­hacirlerden bir ve Ensâr'dan bir kişi[73] fırladı. «Biz bekleriz ey Al­lah'ın Resulü!» dediler. Resûlullah (s.a.v.) da, bir dere boğazına ko­naklamıştı. Onlara: «Geçidin ağzını tutun» diye emir verdi.

Adamlar geçidin ağzına gelince; Ensâr'lı, Muhacire dedi ki: Ge­ce nöbetini nasıl arzu edersin? îlk yarı mı, gece yarısı mı? O da, yandan sonrası daha iyi dedi ve Muhacir nöbetçi yatıp uyudu. En-sâri ise başladı namaz kılmaya. Birden o adam çıkageldi ve Ensâ-ri'yi görünce, ordugâhın nöbetçisi olduğunu anladı. Okunu yönelt­ti ve nöbetçiyi vurdu. Ama Ensâri yiğit, oku çıkarıp attı, namaza devam etti. Adam tekrar nişan aldı ve vurdu. Nöbetçi yine (vücu­duna saplanan) oku çıkarıp attı ve namaza devam etti. Üçüncü kez de aynı durum tekrarlandı ve nöbetçi rükûa, secdeye vardı. Nihayet arkadaşını uyandırdı: Kalk ben vuruldum dedi. Uyanan, «Vuruldun mu?» diye haykırınca, adam onların kendisini farkettiklerini anla­dı ve hemen kaçtı. O sırada Muhacir, Ensârİ'nin kan revan içinde olduğunu görünce, ALLAH ALLAH, insan daha ilk anda beni uyandır­maz mı yahu dedi. Ensârî ise; «Ben bir sûre okuyordum, onu kes­mek gönlüme zor geldi. Oklar ardı ardına gelince, artık o zaman seni uyardım. Vallahi bana Resûlullah (s.a.v.) bir geçidi koruma görevi vermişti. Oonu kaybetmiyeceğimi bilsem, ya o sûre ile na­mazı tamamlardım ya da öylece son nefesimi verirdim[74]» cevabını verdi.

5- Buhâri ve Müslim (sahihlerinde); İbn Sa'd, Tabakat'ında; Ibn Hişâm, Siyer'inde... Câblr îbn Abdullah'tan naklettiler

Der ki: «Resûlullah (s.a.v.) ile Zâtü'r-Rika seferine çıkmıştık. Benim çok zayıf bir devem vardı. Resûlullah'm ordusu yürüyünce, arkadaşlarım ilerleyip gitti, ben gerilerde kaldım. Arkadan Ftesûlul-lah <s.a.v.) yetişti. Ne o Câbir? diye seslendi. Ben de; işte şu deve ile ağır ağır gidiyorum yâ Resûlâllah, dedim. Bana, yık şunu de­di. Yıktım devemi, o da yıktı. Sonra; ver şu elindeki sopayı dedi. Verdim. Aldı sopayla hayvanı birkaç tane okşadı. Sonra bin dedi, bindim ve yürüdük. Onu Hak Nizam ile gönderene yemin olsun ki; benim devem onun devesiyle yarışmaya ve nerdeyse geçmeye baş­ladı.

Ve bu esnada Resûlullah ile aramızda şöyle bir muhavere geçti:

Resûlullah (s.a.v.): Câbir, bu deveyi bana s at sana!., dedi.

Ben: Ey ALLAH'ın Resulü, ne hacet, sana bağışlarım, deyince;

Resûlullah (s.a.v.): Hayır, bedeliyle ver, dedi.

Ben: O halde bir fiyat ver yâ Resûlâllah!...

Resûlullah  (s.a.v.): Bir dirheme alırım, buyurdu.

Beri: Hayır yâ Resûlâllah! O zaman beni aldatmış olursun, de­dim.

Resûlullah  (s.a.v.): Peki iki dirhem olsun.

Ben: Hayır, dedim. Ve Resûlullah bana fiyatı sürekli yükselti­yordu. Nihayet bir «Ukiyye»ye vardı[75]. O zaman ben: Razı mısın yâ Resûlâllah? deyince

Resûlullah: Evet, dedi.

Ben: Senin oldu, dedim.

Resûlullah  (s.a.v.}:   «Aldım»  dedi...

Sonra Resûlullah sözü değiştirdi:

—  Câbir, evlendin mi artık? dedi.

—  Evet yâ Resûlâllah, dedim.

—  Dul mu, kız mı? dedi.

—  Hayır dul kadın, dedim.

—  Bir kız alamadın mı, birbirinizle oynaşırdınız, dedi.

—  Biliyorsun yâ Resûlâllah!  Babam  Uhud'da öldü.  Yedi  tane kız çocuğu kaldı. Onları başına toplayacak, onlara bakacak, eğite­cek bir kadın almayı uygun buldum.

—  İnşâALLAH  isabet  etmişsindir,  buyurdu.

Ve devamla «Biz Sırar'a[76] varınca bir deve yavrusu keseriz. Orada böylece bir günümüz geçer. Aile halkı duysun da, bize evi hazırlar yastıkları dizerler» gibisine birşey söyledi. Ben ona: Biz­de minder yastık ne gezer? dedim. O da: Olur inşaallahâALLAH. Sen varınca iyi işler yap, dedi.

Câbir der ki: Sırar'a gelince Resûlullah (s.a.v.), kesme emri ver­di ve deve kesildi. O gün orada kaldık. Akşamleyin de Resûlullah ile birlikte Medine'ye girdik.»

Yine Câbir devam ediyor: Sabah olunca devenin yularından tutup, götürdüm. Onu Resûlullah'ın kapısına çöktürdüm. Ve gidip mescldde Resûlullah'ın yanına oturdum. Resûlullah (s.a.v.) çıktı, deveyi görünce sordu: Bu nedir? Dediler ki, bu deveyi Câbir getirdi yâ Resûlâllah!.. Câbir nerede dedi? Ve beni çağırdılar. Tut deve­nin yularını yeğenim, o deve senindir, dedi. Bilâl'i de çağırıp ona; Câbir'le git de ,ona ukıyyeyi ver, diye emir verdi. Gittik. Bilâl ile. Parayı verdikten başka biraz da fazlasını verdi. Vallahi .o para bit­mek bilmedi ve evimizdeki etkisi belli idi hep!..[77] [78]

 
Dersler Ve İbretler
 
Bu Gazvenin Tarihi Kritiği:
 

Meğâzi ve siyer bilginlerinden elde ettiğimiz müşterek kanaate göre, bu gazve Hayber gazasından öncedir. Ama bir kısım meşhur araştırmacılar, Beni Nadir olayını müteakip ve Hicretin dördüncü yılda olduğu görüşünü tercih ediyor. İbn Sa'd ve tbn Hibbân gi­biler ise, beşinci yılda vukubulduğunu savunur. Ne var ki, İmam Buhâri Sahİh'inde, Hayber'den sonra olduğuna sened gösterirken; kitaptaki sıralayışta Hayber'den önce saymıştır. Hafız îbn Hâcer de, Buhâri'nin delilini, havf namazının «Zâtü'r-Rika'»da meşru kılındı­ğına, «Hendek» savaşında ise Resûlullah'ın havf namazı kılmayıp namazı geçirdiği ve kaza ettiği karinesine dayanarak tercih edi­yor. Tıpkı bunun gibi; Ebû Müsâ el-Eş'ari'nin sahihaynin naklini de, irdeliyerek; ayaklarının patlaması ile çapıtla sarmaları ve se­fere de bu yüzden «Zâtü'r-Rika'» denmesinin esas ve isbat sayarak; Hayber'den sonra olduğunu vurguluyor. Çünkü Ebû Mûsâ Habeşis­tan'dan, Hayber'den sonra dönmüştü[79]. Nihayet İbn Kayyım, bu de­lillerin ışığında durumu inceleyerek, bu gazvenin (G. Zatü'r-Rika') Hendek savaşından sonra olduğunu söylüyor.

Bize gelince: Bu gazvenin Hendek olayından önce olduğu apa­çıktır deriz. Çünkü Sahîh-i Buhâri'de kesin olarak belli ki; Câbir (r.a.) Hendek savaşı sırasında Resûlullah'tan izin alarak evine git­miş ve ResûluIIah'ın açlığından sözetmiş, Resûlullah'ı ve Ashabını yemeğe da'vet etmiş olduğu ve Resûlullah'ın da, Câbir'in hanımına; «Bundan sen de ye, halka da yedir, çünkü açlık umumidir» dediği bilinirken; Zâtü'r-Rika'da ise Câbir'e, «Peki evlendin mi?» diye sor­duğu, onun da evet dediği sahîkayn'de tafsilatıyla geçti. Yâni o za­man Câbir'in evliliğini Resûlullah bilmiyordu demektir. O halde bu Zâtü'r-Rika', Hayber bir yana Hendek'ten bile önce olmuştu. Du­rum buna açıkça delâlet eder.

Ben, Hendek savaşını Zâtü'r-Rika' gazasından sonraya alacak, bundan daha geçerli isbat göremedim. Aksi de öyle tabii... Fakat her hâlü  kârda,  isbatımızm kat'iyyet derecesine  vardığını söyleyebili­rim.

Hafız İbn Hâcer'in; Resûlullah (s.a.v.)'ın, Hendek savaşında «Havf Namazı» kılmayıp, namazı kaza ettiğine dair yürüttüğü îsba-ta gelince; cna şöyle cevab verilebilir: O gün namazın kazaya bırakılmasi; Müslüman ve müşriklerarası çarpışma ve saldırılann sü-rekliliğindendi. Hani ya, namaz için hiçbir fırsat yoktu. Aynı za­manda düşman kıble yönündeydi de. Halbuki Zâtü'r-Rika' gazasın­da kılınış tarzına bakınca, kıblenin düşman tarafında olmadığı bel­li. Bu bir gereklilik olduğu gibi; Hendek'te namazın (sıkışık durum yüzünden) kazaya bırakılması, belki, kaçırılan namazların kazası­nın meşruiyetini açıklamak için de Peygamberi ve maksadlı bir iş­lemdir. Tıpkı böyle de, Ebû Mûsâ hadîsini açıklaması cevablandm-lır; çünkü o birçok siyer ve meğâzi müellifinin naklettiği Ebû Mu­sa'nın; «Biz Resûlullah (s.a.v.) ile gazaya çıktık. Biz altı kişiydik, bir devemiz vardı» sözünü, Zatü'r-Rika' gazasında cemaatın kala­balık olduğu nedeniyle başka bir olayı böyle adlandırmış olacağı şeklindeki yorumu olan tbn Hâcer, bu görüşü reddetmeye kalkı­yor. Halbuki; onun iddiasına hiçbir emare yok. Aksine meğâzî mü­elliflerinin iddiası kesin isbathdır. Câbir'den serdettiğimiz hadîs­te durum açıktır...

Yine bu gazada müslümanların bir müşrik ile savaştığı kesin­dir. Özünü yukarıda arzettik. Ama yine de bazı araştırma ve ince­leme, bazı ibret noktaları, delâlet ve müşahedeler koyabilir ortaya. Şimdi bunları anladığımız ölçüde beş madde halinde sıralayacağız:

1- Şeyhayn'in Ebû Mûsâ el-Eş'ari'den rivayetinde, Zâtü'r-Rika' adının verilmesi bize, Resûlullah'in arkadaşlarının ödevlerini, dini tebliğ sorumluluklarını ve cihad dâvasını ne derece çilelere katla­narak yerine getirdikleri ifadesinde apaçık görülür ki; onlar mâli imkânsızlık içindedir. Savaşlarında kullanacakları en zarurî ihti­yaçlara hattâ bir bineğe bile sahip değil. Altı, yedi kişi bir deveye değişerek biniyor, uzun ve meşakkatli yollan katediyorlar. Ama bu­na rağmen yokluk ve imkânsızlık onları, vazifelerini yapmaktan alı­koyamıyor. ALLAH yoluna da'vet ve o uğurda savaşmaktır bu... On­lar bu yolda her sonuca ve renk renk çilelere göğüs geriyorlar. Ayaklan yol yürümekten, taş ve kayalara çarparak parçalanıyor. Tırnaklan sökülüyor. Ve bu çıplak ayaklanna giyecek bir ayakkbı, (çarık v.s.) bulamadıklarından eski elbise parçalanyla sanyorlar...

Bütün bunlar karşısında porsuyup sinmiyor, gevşemiyorlar. Müs­lüman oldukları andan itibaren yüklendikleri ilâhi sorumluluğun büyüklüğünü asla unutmuyor ve bundan yunuyorlar... Ve hep şu ilâ­hi fermanı zihinlerinde canlandırıyorlar: -ALLAH mü'minlerden, nefis­lerini ve mallarını; ALLAH yolunda savaşmalan, ölmeleri veya öldür­meleri sonucu olarak Cennet karşılığı, satın almıştır...[80]

Bu ise, canlarını feda etmek üzere verdikleri ahd ve mîsâk şek­linde yaptıkları bey'atın delilidir.

Burada görebilirsiniz ki; Ebû Mûsâ el-Eş'ari (r.a.) bu haberi yaymakta nefsini serbest görmüyor. Ağzından kaçırdığı şeyden tiksiniyor. Gazveye (Zâtü'r-Rika') adı verilmesinin sebebi soruldu­ğunda verdiği bu cevabla, ALLAH indinde ecir beklemesi gereken bir hususu ifşa etmekten nedamet duyuyor.

Bu da, tmam Nevevi'nin dediği gibi, Sahâbe-i Kirâm'm yaptık­ları sâlih amelleri gizli tutmak, ALLAH'a itaat sadedinde çektikleri çileyi ifşa etmemekte titizlik gösterdiklerini anlatır. Ancak, blrşeyin anlatılması ve bir maksadın tahakkuku için mecbur olurlarsa anla­tabiliyorlar. Meselâ, ibret alınsın, uyulup amel edilsin diye... Ancak böyle bir hayır niyeti ve bir ulvi gayenin tahakkuku için selef-i sâ-lihin kendi faziletinden bahseder. Güzel amellerinden söz açtığı olur....[81]

2- Resûlullah (s.a.v.)'ın bu gazvedeki tutumu ve cemaatın ona uyması, namaz kılışları, aynı zamanda «Korku Namazı»nın meşru­iyeti ve esasları için de bir dayanak teşkil ediyor. Ve böylece «Havf Namazı» nın iki durumu ortaya çıkıyor. Birisi, düşmanın kıble cihe-t'.nde bulunmasına göredir. Öbürü ise, düşmanın başka bir yönde bulunuşuna göre. îkinci durum, Resûlullah (s.a.v.)'ın Zâtü'r-Rika' gazasında kıldığı namazın mahiyetini tesbit eder. Yâni, namaz vak­ti daralmıştır. Sadece kıbleden değil, çeşitli yönden düşman gelmiş­tir. Ve yine müslümanların takip edilmesi, namazla meşgul olduk­larını görünce saldırmaları ihtimalinden korkulmaktadır. Onların toptan namaza durduklarını görürlerse, toptan saldırıp kılıçtan ge­çirebilirler.

Bu durumda Resûlullah (s.a.v.) bir grup sahâbesiyle namaza başlamıştır. Kalanı ise çok yönlü bir gözetlemede kalmış, düşmanı kontrol ediyorlardır. Resûlullah namazı yarılayınca, yâni birinci rek'-atı bitirip ikinciye kalkınca; arkasında namaz kılanlar, ferden kıl­maya başlıyor ve ikinci rek'atı çarçabuk kılıp selâm vererek ay­rılıyor. Koşup nöbeti devr alıyorlar. Bu sefer de öbür arkadaşları koşup, daha Resûlullah (s.a.v.) ikinci rek'attayken yetişiyor, ona uyuyorlar. Kalan rek'atı onunla birlikte kılıyorlar. Daha sonra da (Resûlullah selâm verince) tabii olarak kalkıp, kaçırmış oldukları rek'atı ferden tamamlıyorlar. Resûlullah da oturduğu halde bekli­yor ve ona yetişip selâm veriyorlar.

Namazın anlatıldığı şekilde iki cemaat halinde kılınmasını ge­rektiren ve imkân veren duruma gelince, bu iki sebebe bağlı gözü­küyor:

a) Hepsinin Resûlullah (s.a.v.)'a uyarak namaz kılmış olma kastı. Ki, bu şartlar aynen tahakkuk etse bile başkası için düşünü­lemez[82].

b) En zor şartlarda bile cemaat ve birliğin, bütünlüğün öne­mini gösterir. Yâni halkın bölük bölük olup ardı ardına cemaatler halinde namaz kılmaları, zaruret olmadıkça mekruh olur.

Ama Hanefilerin büyükleri bu konuda birinci sebebi esas al­mışlar ve «Korku Namazı»nın, Resûlullah (s.a.v.) vefat ettikten son­ra meşruiyetini  (anlatılan tarzıyla)  kaybettiğine hükmetmişlerdir..:

3- Resûlullah (s.a.v.) ağaç altında uyurken, onun kılıcını alan müşrik hikâyesine gelince: Okuduğunuz gibi cereyan etmiş hakiki bir olaydır. Bu da apaçık, Cenâb-ı Hakk'ın Nebi (s.a.v.)'sini korudu­ğunu, kolladığını gösterir.

Ve bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Resulüne verdiği harikulade hallerden birisi olarak, sana büyük ibret ve gözünü açıcı, kesin olarak o yü­ce şahsiyeti tanıtıcı bir durumdur. Malûmdur ve kolay kavranır ki, o derin uykuya dalmışken, gelip kılıcım alan müşrikin ona sal­dırıp öldürmesi işten bile değildi.

Yine, kılıcını indireceği anda, düşmanına karşı bu bulunmaz fır­satı kaçırtan ve müşriki o anda, «Benim elimden seni kim kurtara­cak?» dediği halde, kararından ve azminden vazgeçirten kimdi, ney­di? Ha, işte bu müşrikin de hesab edemediği birşeydi: Onun aklın­dan geçiremiyeceği yardım, ALLAH'ın inayeti, Resulünü himayesi... Bu inayet ve himaye yetmişti müşrikin kalbinin korkuyla dolması­na, bedeninin zangır zangır titremesine ve kılıcın elinden düşmesi­ne, nihayet mahcup bir halde Resûlullah'ın huzurunda oturmasına yarayan buydu.

Rine bu hâdiseden Öğreneceğimiz en önemli birşey de şu âyet-i celilenin Hak bildirisi: -ALLAH mutlaka seni insanlardan koruyacak­tır[83]. Âyette düz anlamda bir koruma frldirilmiyor. Çünkü eza ve cefa olarak  Resûlullah  kavminden  epey  çekmiştir.  Malûmdur  ki, bu sünnetullahtandır. Ama buradaki koruma, onu kimse yakalayıp hapsedemez ve öldüremez, onun risâletini, tebliğini ortadan kaldıra­maz demektir.

4- Yukarıda Câbir tbn Abdullah kıssasını anlatmıştık. Ve onun, Resûlullah, Medine'ye dönüş sırasında, yol boyunca konuşmalarını nakletmiştik. Görüldüğü üzere orada, gaza ile ilgili pek birşey yok­tu. Ama Resûlullah (s.a.v.)'ın huy ve ahlâkını yansıtan unsurlar tesbit ediyor, o muhavere. Sahabesine karşı ince bir ruh ve zarif nükteleriyle, ne derece derinden ilgi duyduğunu okuyoruz. Ne üs­tün bir ahlâk! Ne lâtif bir insanî ilişki. Nükte ve latifede incelik... Arkadaşlarına ne derin muhabbet var O'nda...

Serdettiğimiz kıssayı iyi düşününce, görecek insan, Câbir gibi sıradan bir sahabesinin bile evindeki problemlerine kadar ilgileni­yor: Onun babası Uhud savaşında şehid olmuşmuş, ö da ailenin en büyük erkek çocuğu olduğundan, ailenin bütün yükü onun omuz­larına kalmış. Babasının arkada bıraktığı bir sürü kız çocuğunu yetiştirme işine kadar... Üstelik mali imkânı da kısıtlı olduğundan durumu çok naziktir... Ve sanki Resûlullah (s.a.v.)'a o bir işaret ol­muş, Câbir'in kafileden geri kalışı, yokluk yüzünden bir zayıf de­veye binmek zorunda kalmış olduğunu konuşmaya başlamakla, bü­tün perişanlıklarını dile getirmesine vesile olması...

Nitekim O'nun (s.a.v.) âdetidir arkadaşlarıyla yol yürümesi ha­linde, onları tek tek yoklayıp durumlarını tanımak isterdi.

Bu sefer de sanki, öyle bir fırsat icadetmek istemiş, geriye kal­mış da, onunla yürümeyi plânlamış ve gördüğün gibi tatlı nükte­lerle, kendine has mizahlarıyla, üçüncü kişi olmaksızın onunla yol boyu konuşmuştur.

Önce ona, devesini satmasını teklif ediyor. Ve bunu, Câbir'e yardım etmek için, onun müşküllerini ortaya çıkarıp çare bulmak için, bir bahane ediyor. Hemen de evinden ve ^ailesinden soruyor. Ama çok ince nüktelerle... Yeni evliliğinden ötürü onu takviye ve gönlüne destek oluyor. Nihayet Medine yakınına varınca orada bir­kaç saat te'hir ediyorlar. Medine halkının, onların gazadan döndü­ğünü öğrenmelerini bekliyor. Câbir'in hanımı da işitsin istiyor. Du­rumunu düzeltsin, evini nizama sokup süslesin istiyor... Câbir ise uygun bir üslûpla burukluğunu dile getiriyor: «Yâ Resûlâllah, bizde yastık, minder gibi şey nerede?» diye. Resûlullah (s.a.v.) ise, olacak olacak diye, onu teselli edici cevab veriyor...

Onun insanlarla muaşeretindeki tatlılığın hârika tablosudur bu. Sözünün  üstünlüğü,  nüktesinin  tatlılığı,  ashâbiyle  olan  söyleşisin de apaçık görülüyor. Evet bize onu görmek, onun meclisinden na­siplenmek, gaza ve seferinde eşlik etmek mukadder değilmiş, ama biz onun slyretinden ve ondan gelen haberlerden, kokusunu alıp, şevkten titriyoruz. Sanki görmekten ve katılmaktan mahrum oldu­ğumuz meclislerini haberlerde tanıyarak görmüşten daha çok etki­leniyoruz. Katılamadığımız savaşlarında heyecanlanıyoruz. Yâ Rab, bize ebedi Cenneti'nde onunla buluşmak ve bütün bunları müşahe­de etmek nasibet!..

Ve bize gayret ver; onun tebliği ve hidâyetine uyalım, senin şe­riatının tatbik ve icrası için her çile ve zulme dayanabilelim.

5- Müslüman, bu iki sahabenin taşıdığı güzel haber önünde durup uzun ve ciddî bir tefekkürde bulunmalıdır. Yâni şu bir ge­çitte nöbetçi olarak kalmalarını Resûlullah'ın emrettiği kişilerin se-rencamı. Böylece cihadın karakterini ve aynı zamanda sahabenin buradaki uygulamasını kavramış olur... Cihad sadece maddi güçle düşmana karşı çıkma eyleminden ibaret değildir. Ve hiçbir sahabe ' de asla bu işi bu kötü tarzda anlamamıştır.

Çünkü cihad, Resûlullah'ın ta'lim ettiği, sahabenin de tatbik et­tiği üzere; Müslümamn bütün benliği ile giriştiği, huşu, teslimiyet ve iffetle uyguladığı en büyük ibâdettir. Mü'minin bu anda Rabbi-ne yakınlığı o derecedir ki, artık tüm bir dünya hayatını geriye at­mış, hep ölüm ve şehadeti karşılama tasasındadır...

Bunun için de gerçekten, Ensâr'dan Abbâd Ibn Bişr (r.a.î'in ge­ce nöbetinde, İçendi sırası gelince, namaza durduğu anda, ilâhî hu­zurda başladığı sûreyi bitirmeden namazdan ayrılmayışı tabiidir. Çünkü o bütün benliği ile kendisini o sûre-i celilenin ilhamına kap­tırmıştır. Sahabenin ciddiyeti gereğidir bu. Artık bu haldeyken ken­disine atılan ve vücuduna saplanan oka bile aldırmayışı da normal davranış demektir. Hattâ ikinci oka da aldırmaz... Çünkü o an be­şeriyetini Rabbinin ulûhiyyeti önünde yok bilir. Ruhuyla, cismiyle topyekûn bir işe vermiş ki, ilâhî şuur onu sarmış, o kendisiyle de, çevresiyle de irtibatsızdır. Artık, yalnız Hâlik'ından ebedi hayat di­lemede. Fânî hayat akla mı gelir?..

Nihayet, ibâdetinin ana çizgisi ve ekseni saydığı sûre bitince, rükû' ve secde düğümleri tamamlanınca, tekrar beşeriyetine döndü­ğü an vücudundaki oku hissediyor. Bu da acısını çektiğinden değil de, l^ndi hayatını kaybedince, asıl üzerine aldığı ödevin gayesini kaybetme ve bu sükûtu yüzünden ağır bir sorumluluk altına düş­me endişesinden ötürü... Budur onu, üçüncü ok değince, namazdan

ayrılmaya ve de arkadaşını uyarmaya zorlayan. Böylece geçidin ko­runma eylemini arkadaşına devretmiş oluyordu.

Müslüman kardeşler düşünsün o zâtın şu sözünü: «Vallahi, Re-sûlullah'ın emrettiği koruma görevimi aksatmaktan korkmasam, ya namazı bitirir, ya da o halde can verirdim.»

Cihadın karakteri işte budur. Yâni ALLAH'ın has kullarından, za­fer ve kurtuluş va'dettiği kimselerden beklediği cihad biçimi... Bü­tün yönlerden, tüm "maddi güçler üzerine çullansa bile, bu tavrı taşır Ehhıllah!..

Şimdi kıyasla; seni esef ve özlemle yakacak, bu cihadla, günün dedikodusunu yapıp kurduğu cihadı. Boş övünç ve ayran kabartma cihadım (!)

ALLAH'ın yeryüzünde tecelli eden adlini düşün ve durumu kıyas­la. Göreceksin ki, ALLAH kimselere zulmetmiyor, insanlar kendi ken­dilerine zulmediyorlar.

Ve sonra, ellerini açıp yalvar da, saçma sapan işlere girişenler yüzünden ALLAH'ın bizi helak etmemesini iste. Sıcak, yakıcı göz yaş­larını dök. ALLAH huzurunda kulluğun derecesini bil ve sadık kul­luğa ermeye çalış. Hatalı davranış ve kusurlarından ötürü bizi ce­zalandırmaması için yalvar... [84]

 
7- Benî Mustauk Gazvesi  (Buna 'Müreysi' Gazası da Denir)
 

îbn tshâk ve bazı siyer âlimleri, bu savaşın altıncı Hicret sene-s'nde olduğunu bildiriyor. Muhakkik ulemanın müşterek görüşleri­ne göre ise, beşinci senenin Şa'ban ayında olmuştur. Bunun açık de­lillerinden biri, Sa'd îbn Muâz'ın bu savaşta sağ olmasıdır. Nitek.'m, inşaallahâailah aşağıdaki tafsilâtını göreceğin'z İfk olayında da ismi ge­çecek!... Ve esasen Sa'd îbn Muâz, Hendek harbinde aldığj yaranın etkisiyle, Benî Kurayza olayı sırasında vefat etm:şti. Benî Kurayza olayının ise az sonra açıklanacağı üzere, Hicretin beşinci yılında ol­duğu belli. Sa'd vefatından bir yıl sonra nasıl sağ olacaktı?[85].

Bu savaşın sebebine gelince; Resûlullah'a bu kabilenin kend'si-ne karşı Haris İbn Dırâr komutasında bir ordu hazırlamakta olduğu haberinin ulaşmasıdır. Resûlullah (s.a.v.) onların tutumunu haber alınca; onlara karşı harekâta geçti ve n;hayet -Müreysî» denilen bir su başında karşılaştılar. Çatışma başladı. Kan döküldü. Sonunda Be­nî Mustalık'tan ölenler oldu. Alınan ganimetleri de Resûlullah sa­vaşan mü'minler arasında paylaştırdı. Beşte dördünü muhariplere pay ederken, yayalara bir pay, atlılara iki pay verdi[86].

Bu savaşa, müslümanlarla birlikte bir hayli de münafık katıl­mıştı. Halbuki daha önceki savaşlarda hep geri geri asılırlardı. Ama müslümanlarin sürekli zaferini görünce, ganimete konma iştihalan onları zorlamıştı savaşa katılmaya.

Buhârî ve Müslim'in değişik kanallardan nakillerine göre yine bu savaş esnasında, Resûlullah (s.a.v.) esir kadınları gaziler arasın­da paylaştırınca sahabelerden bazısı ondan «azl»in hükmünü sor­muşlar. O da şöyle buyurmuştur: -Azli yapmazsanız fena olmaz. Kı­yamete kadar hangi canlı takdir edilmişse, mutlaka o hayat bulur zira!..»

Yine İbn Sa'd «Tabakalında, îbn Hişâm Siyretinde şunu nak­leder: Ömer tbn Hattâb  (r.a.)'ın kölesi Cehcah bin Said el-Gifârİ, Sin'an bin Vebr el-Cüheni ile kavga etti. Olay, Müreysi kuyusunun yanında ve Resûlullah'ın karargâhının bulunduğu yerde toplanmış bir kalabalık arasında çıktı. Nerdeyse birbirini öldüreceklerdi. Üs­telik Cühenî, -Ey Ensâr grubu» diye bağırırken; Cehcah da, -Hey Muhacirler» diye onları yardımına çağırıyor, kavgaya da'vet ediyor­du. Durumu, Abdullah îbn Ubey îbn Selûl[87] öğrenince kızdı ve ya­nındaki ekibe; öyle mi yaptı (muhacirler) diye çıkıştı. Ve devam et­ti: «Bize sığındılar, şimdi çoğaldılar ülkemizde. Vallahi bu Kureyş artıklarıyla[88] «Besle kargayı oysun gözünü» dedikleri duruma düş­tük. Eh Medine'ye dönünce göreceksiniz, efendi olan, sığıntı olanı ora­dan sürecektir.»

Orada bulunan Zeyd bin Erkanı bu sözü duyuyor ve hemen Re-sûlullah (s.a.v.)'a haber veriyor. Ömer (r.a.) de oradadır. »Yâ Re-sûlâllah, izin ver de; Abbâd Îbn Bişr o herifin başını uçursun» diye teklif ediyor. Ama Resülullah (s.a.v.) uyarıyor onu: »Peki Ömer, ya halk Muhammed artık arkadaşlarını öldürüyor diye lâf etmez mi? Hayır hayır. Sadece çağır, halk yürüyüşe başlasın.»

Bu saat, onun yola çıkma âdeti olmayan bir vakit olmasa da yürüyor ve orduda yürüyüp gidiyor. Ve Resûlullah bu yürüyüşe o gün, o gece devam ediyor. Ta ertesi sabaha kadar sürdürüyor. Gü­neş iyice kızdırıncaya kadar da yürüyorlar ve nihayet konaklama emri verildiğinde, halk o derece yorulmuştur ki, daha toprağa de­ğerken derin uykuya dalıyorlar. Böylece de, ne dünkü olaydan, ne de îbn Selûl'ün lâfından söz etmeye kimse fırsat ve imkân bula­mıyor. Resûlullah (s.a.v.) böylece alıkoyuyor onları.

O sırada «Sûre-i Münâfikûn» nazil oluyor. Zeyd Îbn Erkam'ınt Ubey Îbn Selûl'den naklettiğini de doğrulamış oluyor: «Diyorlar ki; Medine'ye dönersek, şerefliler şerefsizleri sürüp çıkaracak oradan. Halbuki izzet ve şeref ALLAH'a, Resulüne ve müminlere mahsustur. Ama münafıklar bunu anlayamazlar...[89] ». îbn Sa'd da bundan alı­yor. Beyhaki ise Câbir'den, Ahmed ve îbn Cerh, Zeyd Îbn Erkanı'-dan, Îbn Hâtib Amr bin Sabit el-Ensârl'den, naklediyor. Bütün bu rivayetler, anlatımda birbirine yakın, özde ise müttefiktir. Sened yö­nünden de îbn Ishâk dışında hepsi muttasıldır.

Medine'ye dönüşte ise: Abdullah îbn Ubey îbn Selûl'ün oğlu Ab­dullah[90], Resûlullah'a müracaat ederek dedi ki; «Senin, babamı idam ettireceğine dair kararını öğrendim. Bunu ben yapmak isterim. Emir ver onun başını getireyim. Çünkü bildiğim kadarıyla Hazrec kabi­lesi içinde ebeveynine benden daha hürmetli kimse yoktur. Bu yüz­den korkarım ki; benim dışımda birine emir verirsiniz, o idam eder. Sonra da ortalıkta, Abdullah Îbn Ubey'i öldüren kişi olarak dolaşın­ca, nefsim bana galib gelebilir. Ben de faraza onu öldürürsem bir kafir uğruna bir mü'minin katili olmak felâketine düşerim...»

Resûlullah (s.a.v.) ise; «Hayır, biz ona merhametle davranaca­ğız ve bizimle iyi geçindiği müddetçe de onunla iyi ilişkilerimize de­vam edeceğiz...» buyurdu.

Ve bundan sonra da, Abdullah îbn Ubey ne söylese çevresi sö­zünü ağzına tıkamaya ve onu azarlamaya başladı. îşte o zaman da Resûlullah (s.a.v.), Ömer (r.a.)'e şöyle dedi: «Ömer! Hani bana ,onu öldüreyim dediğin gün öldürmüş olsan,

Hafize Aişe:
 onu birden yüceltmiş olacak­tın. Ama bugün emretsem onu hemen öldürmen mümkün değil mi?...» [91]

 
8- İfk Olayı
 

Bu savaştan müslümanların dönüşü amndanydi; îfk olayı yânı Hz. Aişe hakkında, münafıkların uydurduğu dedikodu vukubuldu. Şimdi size bu mes'eleyi (Buhâri ve Müslim) sahihlerinde geçtiği şekilde özetle sunacağız:

Hazret-i Âİşe (r.a.) bu gazaya, Resûlullah ile birlikte nasıl çık­tığını anlattıktan sonra sözüne şöyle devam ediyor: «Resûlullah bu savaşı bitirip Medine'ye dönüyordu. Konak yerinde orduya gecele­yin yürüyüş emri verdiği sırada ben, ihtiyacım için (hevdecimden) çıkmıştım. Bineğime döndüğüm anda ise göğsüme dokundum. Ger-danlığımin kopup düşmüş olduğunu anladım. Tekrar geriye dönüp (gittiğim -yerde) onu aramaya koyuldum. Bu arayış beni çok oya­lamış ve alıkoymuş oldu.» Ve devam ederek diyor ki: «Bu esnada benim hevdecimi deveye yükleyenler gelmiş yüklemiş. - Bu da Hi-câb âyetinin nazil olup, kadınlara mutlak setr emredildikten sonradır -. Benim içerde olup olmadığımın farkına da varamamışlar. Ben içindeyim sanarak çekip gitmişler...[92]

Nihayet ben gerdanlığımı bulup döndüm ama hay_li zaman geç­mişti. Ordu yürüdükten sonra oraya ulaşmışım. Tabii gelen giden, arayan soran yok... Çaresiz, eski yerime çömelip bekledim. Benim yokluğumun farkına varıp, dönerek beni anyacaklannı ummuş­tum.

Ordunun arkasında - yerini kontrol için - Saffan îbn Muattal bırakılmışmış. Sabah olunca, insan karaltısı görmüş ve bulunduğum yere doğru yaklaşmış. Yaklaşıp görünce de beni tanımış. Çünkü hi-câbdan önce bu zât beni görmüştü. Bense, uyku basmış uyuya kal­mışım. O beni tanıyıp da istirca'da[93] bulununca uyanabildim. Hemen cilbâbımla yüzümü örttüm. Vallahi hiçbir kelime konuşmadık ve ondan da istirca'mdan başka bir söz işitmedim. Hemen arkasından da devesini çöktürdü bineyim diye. Ben kalkıp deveye bindim. O da çekip yedmeye başladı. Böylece orduya öğle sıcağında bir konak mahallinde ulaşmış olduk. İşte orada da olan olmuş (iftiracılar gü­naha batmış) benim hakkımda. Bana iftirayı meğer Abdullah îbn Ubey îbn Selûl orada başlatmış.»

Hz. Âişe devamla buyurur ki:

«Medine'ye dönünce ben bir ay hasta yatmıştım. Meğer halk, bana yapılan iftiradan kaymyormuş, dedikodu almış yürümüş. Be­nim birşeyden haberim yok. Ancak, bu hastalık boyunca Resûlul-lah'ın bana karşı tutumundan birşey anlamıyordum. Çünkü daha önce bana gösterdiği sevgi ve iltifatı şimdi hiç göremlyordum. Sa­dece yanıma girip selâm veriyor, «Rahatsızlığın nasıl?» deyip çıkı­yordu...

Nihayet biraz iyiliğe dönünce, bir gece Mıstah'ın anasıyla te-nezzühe çıkmıştık. Ki o zamanlar henüz yakında tuvalet yoktu (ge­celeyin araziye çıkardık). Dönerken -Ümmü Mıstah'ın ayağı çarşaf fına dolaşınca, *Mıstah kahrolsun» diye hakaret etti[94]. Benim tuha­fıma gitti. Ne fena söyledin dedim, kadına: Bedir'de bulunmuş bir zâta lanet mi ediyorsun?... O da; sen onun neler söylediğini duyma-iın mı? diye karşıladı.»

Hz. Âişe diyor ki: «işte o anda kadın, iftiracıları ve mel'anetle-rini bana baştan sona anlattı. Bunun üzerine hastalığım iki kat oldu... O gece boyunca ağladım. Gözüme uyku girmiyor ve gözyaşım da dinmek bilmiyordu. Bir de ne göreyim, Resûlullah durumu müza­kere için bazı yakınlarını çağırıp istişare ediyormuş. Hattâ helâlin­den ayrılma konusunu danışmış. Eh bazıları, «Yâ Resûlâllah, o se­nin ailendir, biz onun hakkında bir fenalık bilmiyor, iyi tanıyoruz, demiş. Bazısı da: Bu senin için çıkmaz değil, dünyada kadın çok... diye cevab vermiş. Ayrıca cariyeye (Berire'ye) de sorun, o size doğ­rusunu söyler, demişler...

Resûlullah (s.a.v.) de, Berire'yi çağırıp ona şöyle sormuş: «Sen Aişe'den, seni şübhelendiren bir duruma şahid oldun mu hiç?. O da, ondan hayırdan başka birşey görmedim, diye cevab vermiş. Bun­dan sonra Resûlullah minbere çıkıp, şöyle seslendi: «Ey müslüman csmaat!... Şu ev halkımla ilgili, bana kötülük eden kişiye karşı ba­na yardımcı olacak kimse yok mu?... Halbuki; ALLAH'a yemin olsun, ben ehlimde bir çirkin durum görmedim, göremiyorum. Üstelik bir adamın ismini de karıştırıyorlar ki; onu da iyi halleriyle tanırım an­cak...»

Bunun üzerine Sa'd bin Muâz kalkıp: «Yâ Resûlâllah, o kişiden ben intikamını alacağım» dedi. Eğer Evs'ten ise boynunu vururuz. Eğer Hazredi kardeşlerimizden ise, ne emredersen onu yaparız... Bunun üzerine halk mescid içinde tartışmaya başladı. Ama Resûlul­lah  ts.a.v.)  onları yatıştırdı.

Daha sonra Resûlullah (s.a.v.) benim yanıma girdi. Anam, ba­bam da yanımdaydı. Onlar belki de ağlamaktan ciğerlerimin parça­landığını zannediyorlardı.

Bu dedikodular çıkalıdan beri, O da yanıma hiç oturmamıştı. Bir aydan beri de, benim mes'elemi çözümleyecek bir vahiy de gelme­mişti O'na...»

Hz. Âişe yine devam ediyor: «Bu sefer yanımda otururken çe-hadet getiriyordu. Sonra şöyle konuştu: «Peki, ey Aişe, biliyorsun senin hakkında şöyle şöyle söylentiler geldi bana. Eğer günahsız-san, ALLAH seni çok yakında tebriye eder. Ama şayet böyle bir gü­naha bulaştınsa artık ALLAH'a tevbe ve istiğfarda bulunmaktan başka çıkar yolun yok...»

Hz. Âişe diyor ki: «Resûlullah (s.a.v) sözünü bitirince, aniden gözümün yaşı kurudu. Artık bir damla yaş gelmiyordu. Çaresiz, ba­bama dedim ki; «Benim yanımda Resûlullah'a cevab verir misin?» O, «Ben, vallahi ne diyeceğimi bilemiyorum» dedi. Bu sefer anneme dedim, sen cevab ver. O da aynı şekilde, «Ne diyeceğimi bilemiyorum» dedi. Yine çaresiz dedim ki, «Vallahi benim anladığıma göre; siz birşeyler duymuş ve bunu içinize sindirmiş, doğru olarak kabul etmişsiniz. Artık ben, kalkıp günahsızım desem de, - ki ben ALLAH hakkı için günahsızım - bu hususta bana inanmıyacaksiniz. Yok kal­kıp da -ALLAH'ın benim suçum olmadığını bildiği bir hususta- evet öyle oldu desem, belki de o zaman beni tasdik edeceksiniz... Artık ben bir izah yolu, bir misâl bulamam. Ama size, Hz. Yûsuf'un ba­basının, «Artık en güzel şey sabırdır. Onların nitelendirdiklerine karşı sığınacağım sadece ALLAH'tır» dediğini örnek olarak hatırlata­bilirim, dedim ve yüzümü dönüp yatağıma kapandım.»

Hz. Âişe devam ediyor: «Vallahi, daha Resûlullah o meclisi ter-ketmeden ve ev halkından bir ferd de çıkmadan Cenâb-ı Hak ona vahyini ulaştırdı, Her vahiy geldiğinde onu saran sıkılma hali tut­tu. Kış günü bile vahiy şiddetinden buram buram terlerdi, tşte o hal geçip Resûlullah başını kaldırdı, sevincinden gülüyordu. Ve ilk sözü şu oldu bana: «Müjdeler olsun ya Âişe, ALLAH seni tebriye etti.» Bunun üzerine annem: Kalk ona teşekkür et, dedi. Ben de-, hayır vallahi olmaz. ALLAH'tan başkasına hamdetmem, dedim. Çünkü âyet indirip beni temize çıkaran O'dur...» Hz. Âişe der ki: O an Cenâb-ı Hak Teâlâ şu âyetleri inzal buyurdu: «Size bir iftirayla gelenler, bir avuç kişidir. Siz bu iftirayı size bir şer sanmayın. Belki de si zin için hayırdır. Onların herbirine ise yaptıkları kötülüğün karşı­lığı var. Onlar arasından bu büyük cinayete girişenlere ise büyük bir azab vardır[95]». (Buradan itibaren on âyet)

Hz. Âişe yine devam ediyor: «Öteden beri babam, Mıstah de­nilen kişiye, akrabalığı ve yoksulluğu yüzünden nafaka vermektey­di. Bu olay üzerine; «Vallahi Âişe'ye bu iftirayı yaptı ya artık ona kat'iyyen birşey vermem» demişti. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak: «Ey mü'minler, sizden servet ve imkân sahipleri; akrabalara, mis­kinlere, ALLAH yolunda hicret edenlere vergisini vermekte kusur et­mesinler. Afvedip, hoş görsün. ALLAH'ın sizi mağfiret etmesini iste­mez misiniz?... ALLAH Gafur ve Rahİm'dir» mealindeki âyetini in­dirdi. Ebû Bekir (r.a.) bunun, üzerine: Vallahi ben ALLAH'ın beni mağfiret etmesini elbette isterim, deyip yemininden döndü. Daha önceki nafakayı Mıstah'a ödemeye devam etti.»

Resûlullah da, bu vahyi müteakip halka hitab etti. Nâz'.l olan âyetleri okuduktan sonra, Mıstah bin Esâse, Hassan bin Sabit, Ham-netü binti Cahş bu işte çok ileri gittiklerinden onlara had vuruldu. [96]

 
Dersler Ve İşaretler
 

Bu gazadan şu esasları elde etmekteyiz:

1- «Seİeb» ve  «Humus»u   istisna ettikten sonra ganimetlerin savaşçılar arasında taksim edilebileceği... Seleb ise  (öldürülenin si­lâh ve benzeri şahsi eşyasıdır) Resûlullah (s.a.v.)'ın şu kavline gö­re öldüren gazi tarafından alınması caizdir:  «Bir müşrik savaşçıyı öldürene onun eşyasını alması bir haktır. Humus  (Beşte bir gani­met) ise, ALLAH'ın kitabında zikrettiği kimselere aittir.» Ayette ise: «Dikkat edin, elinize geçen ganimetin beşte biri; ALLAH'a, Resûlü'ne, onun yakınlarına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara mahsus­tur[97]». Kalan beşte dördü ise, tıpkı Resûlullah (s.a.v.)'ın yaptığı gibi savaşçılara pay edilir.

Bunda, yâni menkul malların taksimindeki bu ölçüde bütün imamlar müttefiktir.

Arazilerin taksimi mes'elesinde ise; Beni Nadir olayı sırasında arzett:.ğimiz gibi, ihtilâf vardır...

2- Cima' ânında, «Azl»in (veya doğum kontrolü)nün hükmü: Nutfe'nin ve Alaka'nm, daha ruh üflenmeden önce düşürülme­si de buna bağlanabilir. Tıpkı bugün genel olarak, «Nüfus plânla­ması» özel olarak, doğum kontrol veya sınırlaması adı verdikleri İş­lemin durumu gibi.

îmd:, bu konuda zikredilen hadiste «Azl'in cevazı» açıktır. Ni­tekim bu hususta kendisinden fetva isteyenlere: «Yapmamanızı ge­rektiren birşey yok.» (Başka bir rivayette de «Yapmanıza engel yok. Çünkü kıyamete kadar ne takdir edilmişse o canlı, vücuda geKr...» buyurulmuş). Yâni, sizin, azil işinden vazgeçmeniz gerekmez. Çün­kü şübhesiz ALLAH ne takdir ettiyse o olur. Sizin çabanızla o önlenmiş olamaz, demektir.

Bu hadisten daha açık olarak da, Şeyhayn'in Câbir (r.a.)'den yaptığı rivayettir. O diyor ki, «Resûlullah zamanında biz Azl ya­pardık. Kur'an da inmeye devam ediyordu...»

İşte buna dayanaraktır ki, cumhûr-u ulemâ, azl'in uygulanma­sını caiz görmüşlerdir. Ancak, zevcenin muvafakatini da şart koş­muşlardır. Çünkü bu uygulama bazen kadına zararlı olabilir. Ama, azl'in sebebi, nafaka darlığı, işsizlik ve bakımsızlık endişesi ise bu­nu hoş görmemişlerdir.

İbn Hazm ise cumhurun görüşünün aksine mutlak mânâda azlin haram olduğu  kanaatindedir.  Delil  ise  Müslim'in  rivayetidir:

Besûlullah'tan azl hakkında sual sorulunca buyurmuştur ki; -Bu do layisıyla diri diri gömmektir.» îbn Hazm'ın buna dayanak olarak ge­tirdiği diğer hadislerin hepsi de mevkuf hadîstir. Bunlardan bir ta nesi Nâfi tarikiyla îbn Ömer'den gelen rivayettir: Îbn Ömer azl yap­maz ve «Evlâdlarımdan birinin azl yaptığım bilsem onu sürgün ede­rim» derdi. Başka bir rivayeti de Haccâc bin Minhâl tarüuyla Hz. Ali'­dendir. Rivayete göre de o da azli hoş görmezmiş...

îbn Hazm, cumhurun delil olarak aldığı Câbir hadîsinin mensuh olduğunu söylüyor[98].

Îbn Hâcer de Fethü'1-Bârî kitabında îbn HaznVın görüşünü zik­rettikten sonra şöyle diyor: «Bu görüş, şu iki hadîse ters düşer. Birincisi: Câbir'den, îbn Kesir, Yahya, Ma'mer tarikıyla Tlrmizî ve Nesai'nin sahihlerinde tahric ettikleri şu hadistir.» «Bizim cariye­lerimiz vardı ve biz azl yapardık. Yahudiler de bu diri diri gömme­nin küçük örneğidir derlerdi. Resûlullah (s.a.v.)'dan sorulunca bu­yurdu ki: «Yahudiler yalan söylüyor. ALLAH yaratmak istedikten sonra O'na mâni olamazsınız.» İkinci hadîs ise Ebû Hüreyre'den Ebi Seleme ve Muhammed bin Amr tarikıyla yine Nesaî'nin tahric et­tiğidir[99].

Bence Resûlullah (s.a.v.)'m azl hakkındaki «Bu bir gizli diri gömmektir» ifadesinde yasaklama kastedilmediği açıktır. Hattâ bu sözün, öbür hadisler ışığında tenzihi bir nehye yorumlanması daha uygundur. Zâten, cumhur da bu kanaate varmıştır.

Îbn Hazm'ın, azli mubah gören hadisin mensuh olduğunu iddia­sı ise; Ebû Dâvud hariç Kütüb-i Sitte sahiplerinin rivayet ettiği Câ­bir hadîsiyle reddedilir: «Biz Resûlullah (s.a.v.) zamanında, Kur'anV da nazil olup dururken azl yapardık.» Müslim jse buna şunu ziyade kılmıştır: «Bu mes'ele Resûlullah (s.a.v.î'a ulaşınca bizi menetme-di.» Eğer azlin mubah olması hükmü, Resûlullah'ın vefatına kadar de­vam etmiş olmasa, Câbir bunu söylemez. Ve takarrür eden son şer'I hükmü de açıklardı.

Rûh üflenmeden önce nutfenin düşürülmesinin hükmü ise, azl için açıkladığımız hükme tâbidir. Bununla beraber ulemadan bazı­sı, azle fetva verirken nutfenin ıskatını haram görmüşlerdir. Öyle gözüküyor ki, zoraki olarak kıyastan kaçınmışlar. Ve henüz «alaka» haline gelmemiş olan nutfe'ye nazaran mudga'yı insan zât ve hilka­tine daha yakın addetmişlerdir.

Bu, sebebi anlaşılmaz bir kaçınmadır. Kimbilir, belki, hamileye önemli zarar vermesi bakımındandır.

Burası anlaşılınca, nüfus plânlaması ile ilgili şer'i hüküm de an­laşılmış olur. Azl yerine ilâçla hamileliğe engel olmak diye anlaşılır­sa, bu caizdir. Tabiî, cumhurun, azli caiz görmesine esas olan sebeb-lere bağlı olarak... Ama, kadına herhangi bir zarar gelmemesi ve karı -kocanın ittifak etmesi şartıyla bu böyle...

Ben fakih imamlarımızdan (ALLAH rahmet etsin) hiçbirinden bu hükme muhalefet işitmedim. Sadece Hafız Veliyyüddin el-Irâki,-nin; Şeyh tmâdüddin bin Yûsuf ve Şeyh İzzeddin bin AbdüsselânV-dan naklettiği' bir husus var. O bu iki zâttan kadının herhangi bir ilâç kullanmasının haram olduğuna dair görüş nakletmiştir. Yâni hamileliği önlemek için. îbn-i Yûnus ise, kocası razı olsa bile böyle­dir diyor[100].

Bize gelince, deriz ki: Bu görüş sünnetteki işaret gereği olarak alınmıştır. Cumhurun kanaati de buna dayanır.

Şu kadar var ki bu konuda bilinmesi gereken en önemli şey­lerden birisi; azl veya bugün kullanılan genel terimiyle doğum kont­rolünün mubah olmasına dair hüküm gerçek mânâda kan ve ko­canın müşterek rızasına bağlıdır. Dışardan herhangi bir baskı veya telkin olmadan, zorlanmadan buna karar vermiş olmalıdırlar. Çün­kü ihtiyacına binâen bir ferdin uygulaması caiz olan şey bazen ce­maat için meşru sayılmayabilir. Bu herkesin kabul ettiği bir fıkıh kai-desidir.

Meselâ : Talâk evli bir kişi için ihtiyaç ve maslahata binâen ferd için câ'z görülürse de: Hâkim hiçbir zaman halka bunu emrede-mez. Ne zorlama, ne tavsiye, ne de tecziye için bunu yapamaz. Yâni böyle bir tevcih ve tavsiye ile olacak şey değildir. Nesli tahdid etmek tamamen talâka benzer. Bu mühim kaideyi iyi düşünüp güzel anlama­lı, günümüzde rastgele fetva vermeyi kendisine san'at edinmiş kim­selerin şu tür sözlerine aldanmamah: Sünnet doğum kontrolünü mu­bah kılmıştır. Bu da devletin halka uygun gördüğü şekilde bu hususta direktif vermesine delil teşkil eder[101].

Gerçek şu ki; bu delille, o mes'ele arasında hiçbir bağlantı yok­tur. Sadece terse çekme ve demagojiden ibaret bir tutumdur.

Özet olarak azl veya doğum kontrolü mes'elesi: Karı-koca ara­sında karşılıklı alâka, bağlılık, sevgi ve ikisini biraraya getiren ihtiyaç açısından iyi incelenince anlaşılır ki; hiç de çözülmez bir mes'e-le değildir. Yukarıda geçtiği üzere...

Fakat ona belli bir ideoloji istikametinde halkı, birtakım se-bebler göstererek aldatıp saptırmak için bir prensip olarak bakılın­ca son derece tehlikeli ve önemli bir nıes'ele olduğu anlaşılır... Ve bu durumda da müslümanların savaş açması gereken ve şuurlu ola­rak karşı çakacağı bir husus olur. Bu da önce İslâm düşmanlarının onları yok etmek için hazırladıkları hile ve tuzakları iyi kavramaya bağlıdır. Onlara aldanmamaları, abarttıkları ve durmadan yaydıkları iktisadi problemlere kulak asmamaları ve açlık problemi gibi şeylerin bu hilenin bir parçası olduğunu anlamaları yakışır...

3- Abdullah îbn Ubey îbn Selûl'ün, yukarıda gördüğümüz şe­kilde çıkardığı fitneye karşı Resûlullah (s.a.vj'm aldığı tedbir. Bu hârika tedbir ona ALLAH'ın parlak bir lûtfudur. işlerin yürütülme­sinde halkın eğitimiyle müşkillerin üstesinden gelmede üstün bîr si­yaset. Hanlya, Resûlullah Cs.a.v.î'ın İbn Selûl hakkında işittikleri zahiri durumu ile onu katlettirmesine fazlasıyla yetecek bir sebeb idi. Fakat O, aksine mes'eleyi çok geniş kalblilikle karşılayıp, cere­yan eden münakaşalar ve anarşik davranışları görmezlikten geldi. Çünkü o gün orduda çok sayıda münafık vardı, öyle bir bahane arı­yorlar idi ki; yeri yerinden oynatsınlar. O da mes'eleye önem verme­mek, üzerine gitmemek ve aynı zamanda .çok değişik ve hikmetli bir tedbir almak yolunu seçti. Hiç de âdeti olmayan bir zamanda orduya yürüyüş emri verdi. Böylece onlar da yürümeden fırsat bulup bira-raya gelemediler ve işin dedikodusunu yapamadılar. Ve bu yürüyüş bütün gün ve gece sürdü. İkinci gün oldu, artık kimsede, münafıkla­rın aradığı fitneye katılacak mecal kalmadı. Mola verilince de kimse bir çift söz etmeye fırsat bulamadan, yerlere serilip derin uykuya daldı gitti...

Bütün bunlara rağmen halk Resûîullah (s.a.v.)'dan, Medine'ye varınca münafıklara karşı sert bir tavır almasını bekliyordu. Şüb-hesiz ki bu da Abdullah Îbn Ubey Îbn Selûl'ün boynunun vurulma-sıyla başlayacak idi. Bu yüzdendir ki onun oğlu Abdullah (r.a.), Re­sûlullah (s.a.v.)'a müracaat ederek, eğer babasının katline hükme­derse bu işe kendisinin vazifelendirilmesini istiyordu. Ama o, Resû-lullah'dan beklediğinin tamamen aksine bir tavır gördü. Çünkü o, «Hayır, onunla dost olacağız ve bizimle beraber olduğu müddetçe de iy: geçineceğiz» diyordu. Bunun sebebi olarak da Hz. Ömer (r.a.)'e yaptığı şu açıklamayı görürüz: «Nasıl olur yâ Ömer! Halk bu sefer

Muhammed (Sallâllahü Aleyhi ve Sellem) kendi arkadaşlarım öldü­rüyor mu desin?»

Bu büyük hikmetin sonucu olarak da Abdullah tbn Ubey ken­di ekibinin gözünden düştü ve onu herkes azarlayıp ayıplamaya baş­ladı. Ne zaman konuşmak istede susturuyorlardı... Ayrıca bilirsiniz ki, zâhir-i ahkâma göre münafıklar ihtiyati tedbir olarak müslümaıx sayılmışlardır.

Resûlullah (s.a.v.Vm göstermiş olduğu bu parlak hikmet ve si­yaset ve mes'eleler için aldığı tedbir üzerine değişik yorumlara dalmadan önce şunu tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Bütün bu te­celliler onun peygamberlik sıfatından doğmaktadır. Yâni onun gös­terdiği bunca hikmet ve hârikalar tamamiyle insanlara gönderil­miş Nebi ve Resul olmasının sonuçlarıdır. Bu bakımdan diyoruz ki; o ilk esası düşünmeden; yâni onun Nübüvvet ve Risâletini düşünme­den önce bu fer'i tecellileri tahlil etmek ve bunları esas almak, bun­lardan yürüyerek onun büyüklüğüne ulaşmaya çalışmak, büyük bir hatâdır. Çünkü bu türlü gidiş -yukarıda açıkladığımız gibl-müslümanlan, onun Nübüvvetini düşünmekten alıkoymak isteyen­lerin işgalci fikirleridir ve böylece körükörüne maymun iştahı ile taklid etmeye alıştırırlar mü'minleri!.. Mes'eleyi de Peygamberin beşerî dehâsına bağlamak, böylece Nübüvveti örtmek hedefinde-dirler.

4- Ifk olayına gelince: Bu hâdise Resûlullah (s.a.v.) 'm karşı­laştığı, düşman eziyet ve hilelerinin en çetin halkalarından birisi­dir. Ve bu eziyet daha öncekilerin hepsini unutturacak derecede ağır gelmişti nefsine. Bu da yine münafıkların kötü karakterinin eseri ol­muştu. Zira münafıklar öbür bütün düşmanlardan çok daha âdi, hiy-leleri daha ustaca ve zararlıdır. Çünkü fırsatlar ve imkânlar onlara daha çok elvermektedirler. îşte îfk haberi de münafıklara özgü hı­yanetlerden birisidir.

îşte bu olay da Resûlullah'ı ötekilerden daha değişik bir dere­cede üzmüştü. Çünkü daha önce geçenleri -ondan gelen nakillerle öğrendiğimiz üzere-, olağan çileler olarak göğüslemiş ve onlara tahammül için nefsini hazme zorlamıştı. Haniya, çıktığı büyük da'-vet yolunda bu çileler sürpriz değildi, zaten beklenecek cinstendi... Ama bu umulmadık bir fecaat, geçiştirilmesi ve hazmi mümkün ol­mayan şeydi. Bugün başka bir gündü. Bir şayia ki; eğer doğru çık­sa, insan haysiyet ve şerefi için onulmaz bir yara, mânevi ve ailevi bir leke olacaktı.

Ama aslı olmasa da, bu şayia insan ruh ve vicdanına ettiği et­ki bakımından, öbür eza ve cefa ile kıyaslananı azdı. Hiçbir ilâcı bu­lunmaz, ruha ve nefse yüklenen ezadır bu.

Bunu insanların açıklaması ve hakikati ortaya koyup şayiayı sil­mesi mümfcün olmadığına göre, gerçeği aydınlatacak tek çare, vah­yin gelmesi ve münafıkların tezgâhladığı iftirayı kökünden kazıma­sı gerekmez miydi? Bu ızdırap ve tereddüdü silmeli değil miydi? Ama vahiy de bir aydır gecikmiş, bu da ayrı bir karışıklık ve bocalama sebebi olmuştu.

Bütün bunlarla birlikte, îfk olayı bile, Resûlullah (s.a.v.)'ın üs­tün şahsiyetini bir kere daha belirginleştirmek için, ilâhî hikmet ve hedefe bağlı olarak zuhur etti. Onu örtüp ters gösterebilecek hiçbir gücün, hiçbir hiyle ve iftiranın bulunamayacağını vurgulamak için... Yâni Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatında, nübüvvetinin yeri ile beşeriyetinin mevkii, böyle bir olay zuhur etmese, gerek mü'minler, gerek kafirler tarafından kavranamaz, karıştırılıp gidebilirdi. Bu be­şerî şahsiyetini şiddetle sarsan olay insaniyetiyle nübüvvetini seçilir hâle getirdi. Onun Peygamberliğinin anlamı net olarak, vahyin ye­ri de kesin çizgilerle, gözler önüne serilip açıklanmış oldu. Artık onun peygamberlik yönü ile beşeriyet yönünü karıştırmaya mahal bıra­kılmamış oldu. (Çünkü çoğu kimse onun vahiyle sunduğu hârika­ları, onun kişiliğine atfederek, nübüvvet müessesesini unutuyor ve­ya örtmek istiyorlardı).

Nitekim Resûlullah, aniden patlayan bu olay karşısında normal insan haliyle düşünüyor, araştırıyor; Nübüvvetinin ve Risâletinin ma­sumiyet çemberine rağmen, rastgele bir beşer gibi karşılıyordu olayı. O gaybı bilemiyor, meçhule nüfuz edemiyordu. Bu tavır, asla yap­macık değil, tamamen tabiî ve normal idi. Normal biri gibi üzüntü çekiyor, endişe gösteriyor, çeşitli görüş alıp veriyor, güvendiği arka­daşlarıyla istişare edip görüşlerine başvuruyordu...

Bütün bu sıkıntılı anlara rağmen de, O'nun (s.a.v.) insanî yö­nünü net olarak akıllara kavratmak hikmetine bağlı olarak da va­hiy hayli uzun sayılacak derecede kesiliyor ve bununla da iki ger­çeğin halka önemle belirtilmesi hedef alınıyordu:

Biri: Nebi (s.a.v.)'nin Resul ve Nebî olmasına rağmen beşer ol­maktan çıkmadığı, ilâhlaşmadığı gerçeğidir. Yâni O'na inanan kim­se bilmelidir ki; Nübüvvet asla beşeriyet sınırını tecâvüz etmez. Al­lah'a nisbet edilemeyen birçok etki ve iş, O'nu da etkiler, O'na da bu şeyler nisbet edilir...

ikincisi ise: Vahiy, olayı ilâhîdir, asla peygamberin şuur ve nefsinden doğan, ondan kaynaklanan bir hâl değildir: Yine vahiy O'-nun isteğine tâbi, O'nun dilemesi ve (zevki istikametinde, istediği anda gerçekleşecek blrşey de değildir. Haniya böyle olsa, o zaman, hâdisenin zuhur ettiği anda nefsini kurtarması, olayın ilerisinde tü-reyecek şeyleri önlemesi, yâni mes'eleyi bir anda bertaraf etmesi kolaydı. Ve o hangi yönde hayır varsa, vahyi öylece işletir, samimî ashabına, Kur'ani bir güvence verip ikna eder, onlar da öbürlerini susturup, ağızlarım kapatırdı. Ama bunu yapamadı. Çünkü bu onun elinde değildi...

Şimdi size, bu gerçeğe dair, Dr. Muhammed Abdullah Dıraz'ın «en-Nebeü'1-Azim» adlı eserinde görüşü naklediyoruz:

«îfk olayını münafıklar onun temiz zevcesi Hz. Âişe (r.a.) hak­kında tertib etmişlerdi. Vahiy gecikmiş, halk bunalmıştı. Gönüller derinden yaralanmıştı. Ama o bütün dikkat ve sabnyla: «Ben on­dan böyle b;r kötülük ummuyorum-» diyebiliyordu. Yine bütün gü­cüyle söyletinin kökenini arıyor, soruyor, ashâbıyla danışıp konu­şuyor ve bunun üzerine tam bir ay geçiyor. Sonunda da herkes, «Ondan böyle bir kötülük ummadığını söylerken, o da hepsinin so­nucunda sadece «Âişe!.. Bana şu şu tarzda bir haber ulaşmış bulu­nuyor. Eh, sen günahsızsın, ALLAH seni temize çıkaracaktır, ergeç... Ama şayet hatâen bir suç işledinse, artık ALLAH'a sığın» demekle ye­tiniyordu.

Bu onun içinden doğan şeydi. Bu ise, görüldüğü gibi, gaybı bil­meyen bir beşerin sözüdür. Zan ile hareket etmeyen, sabit karak­terli, dürüst bir kişiye yakışan ifadedir. Bilmediği şey hususunda rastgele söz etmeyen bir hüviyyetin ıladesi. Şöyle ki; bu sözleri söy­lerken de daha yerinden ayrılmadan, o şerefli hanımının beratını veren, temizliğine dair hükmü getiren Nur sûresinin başındaki âyet­ler nazil oluyor.

Eğer Kur'an'ı indirmek elinde olsa, bu kurtarıcı kelâmı tâ baş­tan söyleylvermesine engel ne olabilirdi? îşin başında ırzını koru­yup, aile şerefini ve eşinin problemini semavi vahye bağlayıverirdi. O gözü dönmüşlerin de dilleri dibinden kesilirdi... Ama O, ne Al­lah'a, ne de insanlar üzerinde yalana tevessül etmezdi.

«Eğer O, bazı sözleri bize karşı kendinden uydurmuş olsaydı O'nun sağ elini ahverirdik. Sonra şübhesiz kalb damarını koparır­dık. O vakit sizden bir kimse de buna mâni olamazdı».

Böylece de, Hz. Âişe (r.a.) hakkında iki gerçeğin tahakkuk et­tiği hanımların ilki oldu. Öyle ki, o sadece ALLAH'a ibâdet ve O'nu birlemede kendine has bir mezhebin öncüsü oldu. Bu anlayışta ALLAH'tan başka ve ALLAH'a denk hiçbir varlık tanınmıyor. İşte bunun için, anası ona, Resûlullah'ın önünden kalkıp ona teşekkür etme­sini tavsiye ettiği zaman; «Ne ona kıyam ederim, ne de ALLAH'tan başkasına teşekkür ederim. Çünkü beni tebriye için vahyeden ALLAHü Teâlâ'dır!,.» dedi.

Hz. Aişe (r.a.)'nin bu sözlerinde Resûlullah (s.a.v.)'a yönelen bir tariz görülür gibi ise de; durum ve şartlara dikkat edersek, bu sözü söyleten onlardır.

Ve esasen, mü'minlerin akidesini ortaya vurdurmak için hik-met-i ilâhinin oluşturup yönelttiği bir hâlet-i ruhiyyenin eseri oldu­ğunu kavrarız. Aynı zamanda da iftiracı münafıkların ve nıülhidle-rin imkânını kesmek, tevhid ve ubûdiyyetin de, bütün mânâ ve şü­mulüyle yalnız ALLAH'a mahsus olduğunu açıklamak...

işte böylece «îfk olayı» da, İslâm akidesini pekiştirmek hedefiy­le tecelli eden, anlaşılması oldukça zor, bir ilâhî hikmet sonucu ta­hakkuk etti. Yönelecek her şübheyi de böylece bertaraf ederek, Ce-nâb-ı Hakk'ın isimlendirdiği bir tür hayır oldu: «Onu siz, sizin için şer zannetmeyin, aksine sizin için hayırdır o.»

5- Şu İfk olayında, ayrıca: «Haddi- Kazf» yâni iftiraya verilen cezanın meşruiyetini de öğrendik, Zira, Nebi (s.a.v.) açıkça iftirayı yapan, ağızlarıyla söyleyenlere had vurulmasını emretti. Ve kesin­likle seksener değnek vurulduğu belli. Ancak baş tahrikçi Abdullah İbn Selûl'ün bu cezadan kurtuluşunu anlamak müşkil olabilir. Zi­ra bu fitnenin ağırlığı onun omuzundadır. Ama îbn Kayyını'ın de­diği gibi burada da çok önemli bir sebeb ve hikmet var: Evet bü­tün mel'anet ve iftiranın kaynağı o ama, o bunu bizzat ağzıyla söy­lemek yerine fitnesini şöyle yürütüyordu; dedikoduları topluyor, bi­çimlendiriyor ve etrafa, başkasından naklen yayıyor. Böylece çuval kendisi, ağız başkası oluyordu[102]. Halbuki iyi bilinir ki, hadd-i kazf ancak bizzat kendi diliyle iftira edene uygulanır. Bunu da açık ke­lâmla söylemiş olması şarttır... İfk olayına da!r hadisin tahlilini, Âişe validemizin berâetüıi bildirmek ve münafıklarla onların yanılttığı kimseleri yalanlamak için nazil olan on âyeti zikrederek nokta­layalım :

«Sizden bir zümre iftiracılık yaptılar. Onların bu eylemini, si­zin için şer telâkki etmeyin, aksine sizin için hayırdır o. Onların her biri için de kazanç olarak günah hisseleri var. Onun en büyüğünü taşıyana ise azabın da en büyüğü var!,..

Keşke öyle yapmayıp (lâfı taşıyıp üreteceğine) daha ilk an du­yar duymaz erkek-kadın tüm mü'minler, kendilerine iyi zanda bu­lunup; «Bu apaçık bir iftiradır» deyip kestirselerdi.

İftiracıların buna dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? Onlar, şahit bulamadıklarına göre ALLAH indinde kesinlikle yalancıdırlar. Eğer dünya ve âhirette ALLAH'ın rahmeti üzerinize olmasaydı, o dal­dığınız dedikodu sebebiyle size muhakkak büyük bir azab dokunur­du. O dönemde siz, bu iftirayı ağızdan ağıza birbirinize aktarıp du­ruyordunuz, Hakkında kesin bilginiz yokken bunu kolay iş sanıp di­linize doladınız. Ama ALLAH katında çok çetin bir husustu. Onu işit­tiğiniz zaman bunu söylemek bile caiz olmaz, demeli değil miydi­niz de, tenzih ederiz bu büyük bir iftiradır deseydiniz ya. Eğer ina­nıp tasdik ediyorsanız böyle birşeye dönmeyi, ALLAH (c.c.) size kat'-iyyetle yasaklıyor. ALLAH (c.c.) size âyetlerini böyle açıklıyor. ALLAH (c.c.) Halim'dir ve Hakim'dir. Mü'minler içinde edebsizliğin yayıl­masını arzu edenler için muhakkak dünyada ve âhirette acıklı bir azab vardır. ALLAH (c.c.) bilir. Ama siz bilemezsiniz. Eğer ALLAH'ın üzerinizde fazl ve rahmeti olmasaydı... Ama gerçekten ALLAH Rauf ve Rahim'dir.[103]

[47] Sahih-I BuhârI: 5/41.

[48] îbn Hişâm, es-Sİyre: 2/172.

[49] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 263-266.

[50] Buhâri: 5/43.

[51] Bkz.:  tbn Hişâm, es-Siyre: 2/173. Kunut hadîsi ile Resûlullah'ın Süleym kabi­lelerine bedduasını, BuhârI İle Müslim rivayet etmiştir.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 266-267.

[52] Bak: Muğnl'l-Muhtâc: 4/239.

[53] Bkz.: er-Remli, Nihâyetü'l-Muhtâc:  8/78.

[54] Bu hadisi Buhârî ile Müslim rivayet etmiştir.

[55] Tevbe sûresi, âyet: 111.

[56] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 267-271.

[57] İbn Sa'd, Tabakat:  3/99.

[58] Bu hadisi Buhâri ve Müslim rivayet etmiştir.

[59] Haşr sûresi, âyet: 5.

[60] Bkz. : İbn Sa'd: Tabakat, îbn Hlgâm: es-Siyre, Taberi: Tarih, İbn Kesir: Tefsir.

[61] UyûnlH-Eser: 2/51.

[62] Haşr süresi, âyet:  6-7.

[63] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 271-274.

[64] Mûıdo sûresi, âyet; 78

[65] Haşr süresi, âyet: 5.

[66] İmam Şafii, el-Ümm: 7/324. Bu konuda daha (azla bilgi İçtn bu kitabın ya­zarının «Zevâbıtü'l-MaslahaU adlı kitabına basvuıunuz.

[67] Nevevî Şerhi, Sahih-i MOsIİm:  12/50.

[68] Haşr sûresi, âyet: 7.

[69] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 274-278.

[70] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 279.

[71] Bu hadis. Buhârİ'nfn: 5/53. Gazvetü Zâtİ'r-RIka' bâtındadır. Müslim'de İse. 2/214 Salâtü'1-Havf bâbınba. Ancak Müslim, Câbir'den naklen şu değişikliği almış: Resûlullah halkı namaza çağırmış ve bir grubla iki rek'at kılmış, biraz beklemiş ve iki rek'at da ikinci grubla kılmış, yâni diyor; Resûlullah dört, halk ikişer ikişer rek'at kılmış oldu. Bana kalırsa Resûlullah, birkaç kere böyle «Havf Namazı» kılmıştır. Bir zaman birinci tarzda, başka birinde de ikinci tarzda kılmış olabilir. Müslim hadîsi ise, seferde namazın, İki veya dört kılınacağına delâlettir ki, üç mezhebin görüşü buna uygundur. (Müellif).

[72] Sahih-i Buhâri, 5/52, 53, 54.

[73] İbn İshâk'ın rivayetinde bu zâtların, Abbâd İbn Bişr ile Ammâd tbn Yâsir olduğuna dair ek vardır.

[74] Bunu; Ahmed, Tabert ve Ebü Dâvud birlikte; tbn tshâk'tan, Sadaka bin Ye-sâr'dan, Ukayl bin Câbij'den ve Câbir İbn Abdullah/dan gelen zincirle nak­lettiler.

[75] Ukıyye: 40 dirhemdir... (mütercimler)

[76] Medine yakınında bir yer.

[77] Hikâyenin bu tarzı, îbn İshâk'a aittir, tbn Hişâm Siyer'inde, Buharı ve Müs­lim de sahihlerinde buna benzer tarzda nakletti

[78] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 279-282.

[79] Habeşistan muhacirlerinden olup, ancak o zaman geri dönmüş.  (Mütercim­ler).

[80] Tevbe sûresi, âyet: 111.

[81] Nevevi'nin Müslim Şerhi'ne bak:  12/197, 193.

[82] Sadece Peygamber'e uymak için bu tarz meşru olmuş olur. Rastgele bir imam için bu tür namaz gerekmez. (Mütercimler)

[83] Mâide sûresi, âyet: 67.

[84] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 283-289.

[85] Bu  konuda  daha  açıklık  isteyen,  Fethu'1-Bârî:   7/304,   Zâdü'1-Meâd:   2/112, Uyûnü'1-Eser: 2/93Fe baksın.

[86] İbn Sa'd, Tabakat: 3/106 ve tbn Hişâm, Siyret: 2/290.

[87] Meşhur münafık başıdır. (Mütercimler)

[88] Muhacir mtisîümanları kasdedlyor.

[89] Îbn Jshâk bu tarzı mürsel olarak nakleder. İbn Sa' da ondan almış. Beyha-kî ise Câbir'den, Ahmed bin Cerir de Zeyd bin Erkam'dan, tbn Ebî Tâlib ise Ömer İbn Sabit el-Ensârî'den... Ve bütün nakiller birbirine tafsilâtta ya-' kındır. Özde ise aynıdır. İbn tshâk'ınki farklı... İbn-i Kesîr'in TefsSr'l: 4/370, İbn Ceririn Tarihi: 2/606, Fethür-Rabbani: 21-70. İbn Hlşâm'ın Slyer'İ: 2/291'lere bakınız.

[90] Babasının münafıklığının aksine oğlu - onun da adı Abdullah'tır - son derece samimi mü'raindır!... (M.NJ

[91] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 290-292.

[92] Hevdec: Deve üstünde taşman kapalı bir mekân. Hanımlar içinde oturup gider. Yükleyenler farkına varmıyor. Çünkü o devirde hanımlar çok zalf ve hafifti. (Mütercimler)

[93] tstlrca: Uyuyana, tnnâ lillâh ve innâ lleyhi râciûn: «Biz ALLAH'a âldiz. O'na döneceğiz» diye seslenmek. Uyuyan böyle uyandırılır. (Mütercimler)

[94] Oğlu da İftiracılar arasında olduğu için, eskiden kalma bu âdet üzere aksilik anında ona lanet etmiş. (Mütercimler)

[95] NÛr sûresi, âyet: 15 - 24.

[96] Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 292-295.

[97] Enfâl sûresi, âyet: 41.

[98] Bak: el-Mahlâ, tbn Hazm: 10/87.

[99] Fethü'1-Bârî: 2/245.

[100] Târhu't-Teşrife ve Şerhuhu Hafız el-Iraki: 8/62.

[101] Târhu't-Teşrife ve Şerhuhu Hafız el-Iraki: 8/62.

[102] İbn Kayyım, Zâdü'1-Meâd: 2/115.

[103] Nûr sûresi, âyet: 11-20.

Dr. M. Said Ramazan El-Bûti, Fıkhu’s Siyre, Gonca Yayınevi: 296-304.

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc