ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > İslam Tarihi Eserleri > Fıkhus Sire > Birinci Akabe beyatı
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Birinci Akabe beyatı  (Okunma Sayısı 4989 defa)
07 Ekim 2010, 17:42:45
Safiye Gül

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 15.436


« : 07 Ekim 2010, 17:42:45 »




10- Birinci Akabe Bey’atı
 

îslâm dini bu yıl içerisinde Medine'ye yayıldı. Ertesi yü gelin­ce, Peygamberimiz hac mevsiminde, Ensâr'dan on iki kişiyi karşı­ladı. Akabe'de buluştular. Bu birinci Akabe idi. Onlar Resûlullah'a kadınların bey'atı tarzında bey'at ettiler. Bir diğer deyişle, R«sülul-lah onlara cihad ve harb etmek üzere bir teklifte bulunmamıştı. (Ka­dınların bey'atı, Mekke Fethi'nin ikinci günü, erkeklerin bey'atı bittikten sonra olmuştu!..) Birinci Akabe bey'atında bulunanlar ara­sında, Es'ad bin Zürâre, Râfi bin Mâlik, Ubâde bin Sâmit ve Ebû'l-Heysem bin et-Tayyihan gibi kişiler vardı.

Ubâde bin Sâmit, bu bey'at etme olayını şöyle anlatıyor:

Biz on iki kişi idik. Resûlullah bize şöyle buyurdu: «Geliniz, Al­lah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın; hırsızlık etmemek, zina yapma­mak, çocuklarınızı öldürmemek, yalan dolanla hiçbir kimseye iftira atmamak, hayırlı bir İşte bana muhalefet etmemek üzere bana bey'­at edin! Sizden, verdiği sözde duranın ecir ve mükâfatını Allah üze­rine almıştır. Kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de, ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa, bu ona keffâret olur. Kim de bunlardan, yine insanlık haliyle birini işler de, işlediği o suçu Al­lah gizler açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.» Ubâde bin Sabit: «Biz bu şekil­de Resûlullah'a bey'at ettik» demiştir[77].                     '

Medineliler memleketlerine dönmek isteyince, Resûlullah (s.a.v.) onlarla birlikte Mus'ab bin Umeyr'i gönderdi. Ve ona, Medinelile-re Kur'an okumasını, İslâm'ı öğretmesini, itikad .ve ibâdetler husu­sunda onlara geniş bilgi vermesini emretti. Bundan dolayı ona, Me­dine'nin Kur'an öğreticisi adı verildi.

Bunlardan dolayı Yüce Allah insanı iki görevle mükellef kildi:

a - îslâm şeriatını ve toplumunu İkâme etmek. b-Bu uğurda, sağa sola sapmadan, dikenli ve çileli yolda yü­rümek.

Şimdi biz, Resûlullah (s.a.v.)'in da'vetinin onbirinci yılının başında gözükmeye başlayan bu meyvalar ve bu meyvaların oluş key­fiyeti ile, onların hususiyeti üzerinde düşünelim:

1- Bu beklenilen meyvalar, Resûlullah'm kendi kavminden uzak olarak, Kureyş'in dışından geldi. Halbuki Resûlullah Kureyş'le birlikte yaşıyor ve onlarla temas kuruyordu. Niçin böyle oldu?

Biz bu kitabın baş taraflarında demiştik ki; Allah'ın, akıllara durgunluk veren hikmeti, İslâm da'vetinin kaynağı ve karakteri hu­susunda düşünen bir kişiye, öyle bir yön çizmiş ki, o yolla ilerler­ken asla şübheye düşmez ve kolayca inanır. Onunla diğer ideoloji­ler ve dâvalar arasında herhangi bir benzerlik bulamaz: Bunun için, Resûlullah okuma - yazması oîmayan bir ümmi idi. Yine bunun için, o herhangi bir medeniyetle ilişki kurmamış ve herhangi bir medeniyete veya belirli bir kültürü tanımamış ümmilerden oluşan bir milletin içinden peygamber olarak seçilmişti. Bundan dolayı Yüce Allah onu, üstün ahlâkın temizlik ve dürüstlüğün sembolü ola­rak yaratmıştı.

Bunun için, tlâhi kader, Resûlullah'm ilk yardımcılarının, kendi çevre ve toplumunun dışında olmasını gerekli gördü. Ta ki, herhan­gi biri, onun davetine, kendi toplum şartlarının ve kavminin arzu­larının nüfuz ettiği bir milliyetçilik dâvası gözüyle bakmasın.

Hakikatta, düşünen bir kişi için, görülebilen mucizelerin en açık­larından biri de şudur: İslâm'a dil uzatacak herhangi bir adam için açık bir kapı bulunmasın diye, tlâhi bir el, Da'vet-i Nebeviyye'nin hayatım her taraftan kuşatıvermiş.

Bizzat yabancı araştırmacılardan birinin söyledikleri de bu tarz­dadır. «İslâm Aleminin Bugünü» adlı kitabta, Dient'in şu sözü nak­ledilmektedir:

«Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatını katıksız bir Avrupalı üslûp­la tenkid etmeye uğraşan şu müsteşrikler, mü&lümanlarm tümünün, kendi peygamberlerinin siyreti üzerinde ittifak etmiş oldukları hu­susları yıksınlar diye uzun incelemeler yaparak ve kendi içinde dö­nen bu davalarıyla çeyrek asır geçirdiler. Bu uzun, detaylı ve de­rin incelemelerden sonra onların Siyret-i Nebeviyye'nin meşhur ri­vayetlerini ve yerleşmiş görüşleri yıkmaya güçlerinin yetmesi gere­kirdi. Acaba onların lehine, bunlardan hiçbir şey değişti mi? Bu so­ruya cevab Şu olacaktır: Onlar yeni en küçük birşeyin isbatını bile başaramadılar. Bilâkis biz bu Fransız, İngiliz, Alman, Belçikalı ve Hollandalı müsteşriklerin ileri sürdükleri yeni görüşler üzerinde dik­katimizi derinleştirdiğimiz vakit; karışıklıktan başka birşey görremiyoruz. Okuyucu onlardan birinin yalanladığı görüşü bir başka­sının doğruladığını görecektir[78]».

2- Medinelilerin, islâm'ı nasıl kabul etmeye başladıkları hu­susunda, sıraladığımız durumları düşününce de Yüce Allah'ın İs­lâm da'vetinin kabul görmesi için Medine hayatım ve çevresini ha­zırladığı; ayrıca, Medine halkının gönlünde bu dini kabul etmek için bir şuur oluşturduğu görülür. O halde, bu şuur hazırlığının kaynak­ları nedir?

Medine-i Münevvere'nin halkı, müşrik olan Araplardan yerliler­le, Arap Yanmadası'nm çeşitli yönlerinden buraya göç etmiş Yahu­dilerden oluşmuş, karışık bir toplum idi. Müşrik Araplar, iki büyük kabileye ayrılıyorlardı. Biri Evs, diğeri Hazrec kabilesi idi.

Yahudiler de üç büyük kabile idiler: Beni Kurayza, Beni Nadir, Beni Kay mika.

Yahudiler, âdetleri olduğu gibi, Evs ve Hazrec kabileleri ara­sına kin tohumlan ekinceye kadar uzun süre entrikalar çevirdiler. Bunun üzerine Araplar, kendi aralarında, insanı değirmen gibi Övü-ten sürekli savaşlarda birbirlerini yemeye başladılar. Muhammed bin Abdulvehhab, «Muhtasar-u Siyreti'r-Resûl» adlı kitabında, onlar arasında savaşın yirmi yıl devam ettiğini söylüyor[79].

Bu uzun süren düşmanlık badiresi içinde; Evs ve Hazrec kabi­lelerinden herbiri Yahudi kabilelerinden biriyle antlaşma yapmış­lardı. Evs kabilesi Beni Kurayza ile, Hazrec kabilesi ise Beni Nadir ve Beni Kaynuka ile yeminleşmişti. Aralarındaki savaşların sonun­cusu, Buas savaşı olmuştu. Bu savaş hicretten birkaç yıl önce olmuş­tu. O korkunç bir gündü. O gün reislerinin çoğu ölmüştü.

Bu sırada, Yahudilerle Araplar arasında ne zaman bir anlaşmaz­lık çıksa, Yahudiler Arapları; bir peygamberin peygamberlik vakti­nin yaklaştığını, kendilerinin onun bağlılarından olacaklarını ve o peygamberle birlikte Ad ve İrem kavimleri gibi onları Öldürecekle­rini söyleyerek tehdit ederlerdi.

Bu şartlar, Medine halkını bu y«»ni dine yönelmeye şevketti. Onları bu dine kuvvetli ümitlerle bağladı. Belki Arapların safları o dinin üstünlüğü ile birleşti. Eski güçlerini kazandılar, dağınıklıkları düzeldi. Aralarındaki anlaşmazlık sebebleri yok olup gitti.

İlâhi hikmet Medine'nin, dünyanın her tarafına yayılan İslâm selinin çıkış yeri olmasını gerekli gördüğü için; İbn KayyınVın Zadü'1-Mead adlı kitabında dediği gibi; Allah'ın Resulüne yaptığı İyi­liklerden biri de Medine'ye hicretin hazırlaması olmuştu.

3- Daha önce de dediğimiz gibi, Medine halkının, ileri gelen­lerinden bir toplumun İslâm'ı kabul etmeleri, Birinci Akabe Blatı'n-da gerçekleşmişti. Onların müslümaniıklarının şekli nasıldır? Islamın onlara yüklediği sorumlulukların sınırı nedir?

Onların müslümaniıklarının yalnızca şehadet kelimesini söyle­mekten ibaret olmadığını görmüştük. Bilâkis onların müslümanlık-lari; şehadet kelimesini dil ile söyleyip, kalb ile tasdik ettikten sonra da, Hesûlullah'a verdikleri ahde bağlılık şeklinde olmuştu. Resûlul-lah onlardan, İslâm'ın genel prensiplerine, ahlâkına ve nizamına tu­tunma yolunda; gidişatlarım İslâm boyası ile boyamalarını, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamalarını, hırsızlık yapmamalarını, zina et­memelerini, çocuklarım öldürmemeleri, birbirlerine Adice iftiralarda bulunmamalarım, Resûlullah'ın kendilerine emrettiği herhangi bir iyi işde ona muhalefet etmemelerini vaad olarak almıştı. [80]

 

İbretler Ve Öğütler
 

Resûlullah'ın, bi'setinden beri geçen yıllar süresince karşılaştı­ğı olayların karakter indeki değişimin, nasıl başladığına, dikkat ede­lim:

Sabrın sonucu devşirilmeye. cehd ve gayret meyvesini verme­ye başladı. Da'vet filizi kuvvetlenip ürün versin diye gövdeleri üze­rine dikilmeye başladı.

Fakat biz müjde ve sonuçlardan bahsetmeden Önce. bir kere daha Hz. Peygamber'in bu eşsiz sabrının karakterini araştırmaya döneceğiz.

Resûlullah'ın, kendisine her türlü musibet Ve çileyi tattırmak için elinden geleni geri bırakmayan'kavmi Kureyş'i, islâm'a da'vet etmekte hiçbir kusur etmediğini gördük. Bilâkis, o hac mevsimi mü­nâsebetiyle, Mekke dışından çeşitli yön ve yörelerden gelen Arap kabilelerinin arasına giriyor, bir rehber gibi, kendisini onlara tanı­tıyor, onları Allah ile alışverişe ve Tevhid hazinesine da'vet ediyor, böylece onların arasında gidip geliyordu. Ama yine de kendisine olumlu cevab veren hiçbir kimseyi göremiyordu. İmam Ahmed ve Sünen sahipleri ile Hakim, Resûlullah (s.a.v.)'ın hac mevsiminde  halka takdim edip, şöyle buyurduğunu rivayet ediyorlar!

«Beni kavmine götürecek ve onlarla tanıştıracak bir kişi yok mu? ÇCinkü Kureyş, Rabbinln kelâmını tebliğ etmeme engel olu­yor[81]».

Bi'setin onbirinci yılı... Resûlullah (anam ve babam ona feda olsun) sükûn ve rahatlık olmayan bir hayatla karşı karşıya, Kureyş her dakika, onu öldürme fırsatını kolluyor; başından aşağı her çe­şit işkence ve belâyı dökmekle meşgul. Ama bütün bunlar onun kararlığından hiçbir şeyi eksiltmiyor, güç ve kuvvetinden hiçbir şeyi azaltmıyor.

Bi'setaı onbirinci yılı... Resûlullah (s.a.v.) ise; kavminin, kom­şularının, etrafım saran kabilelerin ve bütün toplulukların arasın­da (yurdunda); gariplut, zulmet ve ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Birinci Akabe beyatı
« Posted on: 24 Ağustos 2019, 06:15:40 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Birinci Akabe beyatı rüya tabiri,Birinci Akabe beyatı mekke canlı, Birinci Akabe beyatı kabe canlı yayın, Birinci Akabe beyatı Üç boyutlu kuran oku Birinci Akabe beyatı kuran ı kerim, Birinci Akabe beyatı peygamber kıssaları,Birinci Akabe beyatı ilitam ders soruları, Birinci Akabe beyatıönlisans arapça,
Logged
07 Ekim 2010, 17:45:17
Safiye Gül

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 15.436


« Yanıtla #1 : 07 Ekim 2010, 17:45:17 »

düzgün akidede kendini gösteren mânevi kuvvet­lerin, maddi kazançları ve güçleri korumasını gerekli kılar. Bir üm­met, ahlaki yönden ne kudur zengin, hakiki dine do ne kadar bağ­lı olursa; o ümmetin, vatanda, inalda ve şerefte kendini gösteren maddî gücü daha sağlam, daha çok ömürlü vo her yöndün daha güç­lü olur. Yok eğer bu ümmet, ahlâki yönden yoksul, inunç yönün­den şaşkın ve sarsıntılı ulursa; yukarıda saydığımız şeylerde kendini gösteren, maddi gücü çabuk elden çöküntüye ve evâle doğru yak-İaşır. Ve yine demiştik ki; tarih buna en büyük şahittir.

Cenâb-ı Hak, gerektiği zaman, din ve inunç uğrunda nıah mülkü feda etme prensibini farz kıldı. Müslümanlar, bu prensipten do­layı malı, canı ve vatanı kendilerine saklarlar. Gerektiği ilk anda da. onları terkederler.

bu ^çiçekte, Hesûlulluh'ın Mekke'den Medine'ye hicreti delil ola­rak bize yeter. Hicret, zahire göre, vatanı terk ve yitirme şeklinde olsa da, işin hakikatında vatanın korunması ve garanti altına alın­ması demekti. Birşeyin korunması şeklinde ortaya çıkan nice du­rumlar vardır ki, onu terketıne ve ondun vazgeçme şeklinde kendi­ni gösterir. Hesülullah ts.a.v.), hicretinden birkaç yıl sonra; kendi­sini gözetim altında tutanlardan ve onu öldürmek maksadıyla et­rafını kuşatanlardan hiçbiri kurşisına çıkma cesaretini bile gösteremez, kendisi eskisinden daha «üçlü, her yönden daha üstün olarak -devletini ve binasını kurduğu dinin üstünlüğü ile- çıkarıldığı vata­nına tekrar geri döndü.

Şimdi biz, yukarıda sunduğumuz hicret olayı üzerinde düşün­meye dönelim ve o olaydan her Müslüman için önemli olan ahkâm ve İşaretleri çıkaralım:

1- Hicret olayından bize görünen en bariz şey, Resûlullah'ın bu kutlu yolculukta kendisine arkadaş olması İçin sahâbe-i kiram­dan bir başkasını değil de, Hz. Ebû Bekir'i seçmesi ve geri kalmasını istemesidir.

İslâm âlimleri, bundan Resûlullah (s.a.v.)'ın Hz. Ebû Bekir'e kar­şı beslediği sevginin hududunu, ashabından, kendisine en yakın ola­nı Ebû Bekir olduğunu ve kendisinden sonra hilâfete en uygun olan larının yine Hz. Ebû Bekir olduğunu çıkarmışlardır. Resûlullah'ır hastalığı sırasında, halka namaz kıldırmak için, Hz. Ebû Bekir'i ye tine ta'yin etmesi ve Hz. Ebû Bekir'in dışında başkasının namaz kıl dırmaması için ısrar etmesi gibi birçok durumlar bu işareti destek lemektedir. Şu hadîs-i şerifteki mânâ da böyledir: -Eğer ben dost edin miş olsaydım elbetteki Ebû Bekir'i dost edinirdim[118]».

Gerçekten Hz. Ebû Bekir, Allah'ın kendisine ikram buyurduğı bu meziyyeti taşımaktaydı Hakikaten o sadık, hem de Resûlullah uğrunda mâlik olduğu şeylerin hepsini ve canını feda eden bir ar kadaş örneğiydi. Biz onun mağaraya önce girme hususunda naşı ısrar ett'ğini görmüştük. Çünkü o, mağaranın içinde yırtıcı hayvaı veya yılan, ya da insana zararlı yaratık bulduğu takdirde, kendi sini Resûlullah için feda etsin diye bunu yapmıştı. Ve yine biz onuı bu uzun ve yorucu yolculukta, Resûlullah'a hizmet uğrunda malın oğlunu, kızını, kölesini ve koyunlarının çobanını nasıl seferber etti ğini görmüştük.

Yemin ederim ki, Allah'a ve Resulüne İman etmiş her Müslı manın böyle olması gerekir. Bunun için Allah'ın elçisi şöyle buyı ruyor: «Sizden hiçbiriniz, beni, çocuğundan, ana-babasından ve bi tün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz[119].

2- Bazan bir Müslümaıım; Resûlullah (s.a.v.)'ın Iv.cretl ile H Ömer bin el-Hattâb'ın hicretini mukayese etmek ve kendi kend ne şöyle bir soru sormak aklına gelir: Niçin Hz. Ömer korkmadaı çekinmeden, müşriklere meydan okuyarak, açıkça hicret etti de, Re-sûlullah (s.a.v.) gizlice ve her türlü tedbiri alarak hicret etti? Yoksa Hz. Ömer, Resûlullah (s.a.v.)'dan daha mı cesur oluyor?

Cevaben: Gerçekten Hz. Ömer'in veya Resûlullah dışında, herhan-ji bir Müslümanın yaptığı işlere şeriatta delil olmayan şahsi işler nazarıyla bakılır. O kişinin, kendi zevkine uygun, Allah'a olan ima­nı ve cesaretinin kuvveti ile uyuşan metodlar, yollar ve araçlar ara­sında, dilediğini seçme hürriyeti vardır.

Ama Resûlullah böyle değildir. O kanun koyucudur. Yâni din ile alâkalı işlerinin tümü bizim için kanun olarak kabul edilir. Bun­dan dolayı -Teşri'» kaynaklarının ikincisi olan Uesûl'ün Sünneti; onun sözlerinin, davranışlarının, hususiyet ve takririnin tümüdür. Hz. Ömer'in yaptığının aynısını, Hz. Peygamber (s.a.v.1 yapmış ol­saydı, halk bunun farz olduğunu zannedecekti. Ve yine tedbir ve sakınmaya başvurmanın, korku ânında gizlenmenin caiz olmadığı­nı zannedecekti. Halbuki bu dünyada her ne kadar, sebeblerin Al­lah'ın yaratması ve iradesi ile meydana geldiği şübhe götürmez bir gerçek ise de; yine de Allah şeriatım sebeblerin ve müsebbebatın gereği üzere kurmuştur...

İşte bunun için Resûlullah (s.a.v.) bu gibi işLe, beşer aklının gösterdiği maddi yollan ve sebebleri kullandı. Hattâ Resûlullah (s.a.v.) bu yollardan hepsini kullandı, hiçbirini terketmedi. Bunun için Hz. Ali'yi kendi yatağında yatması ve onun elbisesini giymesi için geri bıraktı. Ayrıca düşmanların tahmin bile edemedikleri dağ yollarında kendisine kılavuzluk etmesi için iyice güvendikten son­ra, müşriklerden birinin yardımına başvurdu. Akla gelebilen mad­di tedbirleri hazırlayın caya kadar mağarada gizlenip üç gün bek­ledi. Bütün bunları, şunu açıklamak için yaptı: Allah'a güvenmek, ilâhi hikmetin olmasını murad ettiği şeye maddi vasıtaları sebeb olarak kullanmaya aykırı değildir.                         '

Resûlullah'ın böyle yapması, kendi hayatından korkmasından veya Medine'ye ulaşmadan önce müşriklerin eline düşme endişesin­den dolayı değildir. Buna da delil şu olaydır: Resûlullah (s.a.v.) bü­tün tedbirleri aldıktan sonra, müşrikler, mağaranın etrafını kuşat­tılar, Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir de içerdeydiler. Müşrikler­den biri eğilip bakacak olsaydı, onları oracıkta görürdü. Bu sırada Hz. Ebû Bekir'in kalbini korku bürümüştü. Bunun üzerine Resûlul­lah: -Yâ £bâ Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen sonucun ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanıyorsun!» bu yurarak onu teskin etti. İşte bu olay, onun korkmadiğına delildir. Halbuki, güvendiği bu tedbirler işlemez hale geldiğine Eöre. onun kor­ku ve ürperti duyması pek tabii idi.

O halde, Hesûlullah'in aldığı bu tedbirlerin hepsi, yapması ge­reken teşrii bir görevdi. Bütün bu tedbirleri uygulama sona erince, her işte itimadın yalnızca Allah'a olması gerektiğini nıüslümanla-ra öğretmek için, kalbini Allah'a bağlayıp Ü'nun levfik ve himaye­sine dayandı. Yine bu durum. Yüce Allah'ın kâinatta yarattığı «se-beblere riayet» etmeye aykırı düşmez.

Sözünü ettiğimiz bu hususta, yine en bariz delillerden biri de, Sûrâka'nın Resûlullah'a iyice yaklaştığı ve onu üldürmek isteğiy­le arkasından yetiştiği zanmii; Hesûlültah'ın o anki tavrıdır. Hesû-lullah (s.a.v.)'nı. Sürâka'mn kendisine ulaşmakta acele etmesinden dolayı korku duyması, başvurduğu tedbirlerin tümünün gereğiydi. Halbuki İtesûlullah Is.a.v.). Uabbi İle nıünûcata vo Kuran okuma­ya dalmıştı. Çünkü o, biliyurdu ki; kendisine hicret etmeyi em reden Allah, İnsanlardan kendisine gelecek zararı önleyecek ve K.-tab-ı Mübİn'de açıkladığı gibi onların şerrinden kendisini koruya­caktır!..                                                                                   .;

3- Yanında  bulunan  emanetleri  sahiplerine  vermek   için  Hz. Ali'nin, Hesûlullalı' (s.a.v.)'dan geri kalmasında, müşriklerin düştük­leri acâip  tenakuza açıkça işaret  vardır.   Aynı  zamanda müşrikler Hz.  Peygarnber'İ  yalanladıkları,   onu   bir  büyücü   veya  hitaba?, ola­rak güldükleri halde, etraflarında doğruluk  ve güven bakımından ondan daha iyisini   bulamıyorlardı.   Bunun İ7İ11  de  kıymetli   malla­rını, saklanması gereken eşyalarını yalnızca onun yanına koyuyor­lardı.   Bu  durum  da  gösteriyor  ki.onlaım   inkârları,   llesüluilah'in doğruluğundaki   kuşkuları   sebebiyle  tloğil   tlo,   ancak   kibirlerinden,. Hcsûlullah'ın   getirdiği   Hakkı   boğmak   işlemcilerinden,   kendi   baş­kanlık ve hükümıanlıklarının ellcrindon çıkucugı  korkusundan do­layı İdi.

4- Hkbû   Bekir   (r.a.)'in  oğlu   Abdullah'ın   haberleri   topla­yıp,  Itosûlullah'a  ve  babasına  naklederek,   Mekke  ile  mağara  ara­sında gidip gelirken  saıicLligi  gayrette,  kızkardeşi   Esma   (r.a.)'nın bu yolculuk için gerekli şeylerin hazırlanmasına katkıda bulunma­sında  ve  yiyecekle   bineği   hazırlamada   gösterdiği   gayreUe,   Müs­lüman gençlerin -erkek ve kadın olarçk - Allah yolunda İslam pren­siplerini gerçekleştirme ve İslâm  toplumunu kurına uğrunda nasıl olmaları gerektiğini görüyoruz. BirMuslumumıı nefsine hâkim ola-

rak kendisini ibâdete vermesi yeterli değildir. Bilâkis, İslâm uğrun-da çalışarak, her yönüyle, tüm gayretini ve gücünü sarfetmesi, üze­rine vâcibdir. Her zaman ve her asırda İslâm'ın ve müslümanlann hayatında, gencin rolü bu olmalıdır,

Resülultah (s.u.v.)'ın da'vctinln ilk yıllarında yaptığı cihaddu, etrafında bulunan kişiler gözönüne getirildiği zaman, büyük çoğun­luğunun henüz delikanlılık çağını geçmemiş gençlerden olduğu gö­rülecektir... Bu gençler, lalanı toplumunun kurulması ve İslâm'ın za­fere ulaşması için Unu güç ve lakatlarını seferber etmede ellerin­den geleni esirgemediler.

5- Sürâka.   Kesûlullah'a  yetiştiği   sırada kendisinin  ve  atının başına  gelenlere  gelince;  Onların   Hesûlulluh'â  ûit  büyük   bir   mu­cize olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü Buharı ve Müslim başta ol­mak üzere hadis İmamları bu olayın sıhhat ve nakli üzerinde İttifak etmişlerdir, Bu mucizeyi de daha önce sözü edilen diğer mucizelere ilâve edebilirsin.

6- Rcsûlullah'ın   hicret   olayındaki   hârika  ve   mucizelerin   en barizlerinden biri de; .müşrikler evinin  etrafını  kuşatmış,  kendisini Öldürmek üzere gö/.elliyorlarltcn; onun kendi evinden çıkıp gitmesi­dir. Müşriklerin tümün...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &