ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İlim Dünyası Online Dergi Dünyası ๑۩۞۩๑ > Mostar Aylık Kültür ve Aktüalite Dergisi > Dosya Yazıları > Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi  (Okunma Sayısı 1383 defa)
27 Mayıs 2012, 11:48:46
Safiye Gül

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 15.439


« : 27 Mayıs 2012, 11:48:46 »



Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi
Gülten DİNÇ • 58. Sayı / DOSYA YAZILARI


İnsanlarda salgın hastalıklara yol açan ve bakteri ya da virüs denilen, gözle görülmeyen küçük canlıların yeryüzünde tarih öncesi dönemlerden beri var olduğu biliniyor. O dönem insanlarına ait iskelet kalıntıları, fosiller ve diğer buluntuların incelenmesinden bu küçük canlılara ilişkin kanıtlara ulaşılabiliyor. Tarih öncesi dönemde yaşayan atalarımız, bugün patojen mikrop adı verilen küçük canlıları tabii ki çıplak gözle görememişler ancak nedenini anlayamadıkları bir gücün kendilerini etkileyip hastalandırdığının farkına vararak onları kötü ruh olarak adlandırmışlardı.

Tarih boyunca hüküm sürerek salgınlara ve büyük oranda ölümlere yol açan bulaşıcı hastalıklar arasında; veba, çiçek, kızamık, kızıl, kolera, tifo, tifüs, dizanteri, suçiçeği, zatürre, hepatit, grip, tüberküloz, cüzam, şarbon, kabakulak, sarıhumma, boğmaca gibi hastalıklar sayılabilir. Tüm bunlara ek olarak günümüzde AIDS, kuş gribi, domuz gribi gibi adlar altında çeşitlenerek devam eden bulaşıcı ve salgın hastalıklar halen insanların korkulu rüyası olmaya devam ediyor. Salgın hastalıkların yaygınlaşmasındaki en büyük etkenlerin başında insanların hayvanlarla yakın ilişkileri ve topluluklar halinde yaşamaları geliyor. Salgın hastalıklar büyük oranda ölüme yol açmaları ve tedavilerindeki güçlükler nedeniyle çağlar boyunca insanları en korkutan hastalıklardan olageldi. Bu korkular zaman zaman tecritlere ve göçlere kadar varan korunma önlemlerine yol açtı. Bu hastalıklarla mücadele konusundaki kazanımların en büyüğü ise aşıların ve antibiyotiklerin bulunmasıydı.

Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında
İnsanoğlu ilk çağlardan itibaren bu hastalıkları tedavi etmeye yönelik pek çok yöntem ve teori geliştirdi. Bu bağlamda eski uygarlıklardan günümüze insanoğlunun salgın hastalıklara yaklaşımına baktığımızda, Mezopotamya’da hastalık ve salgınların kanallara tükürmek, hasta birinin tabağından yemek, pis suya ayak sokmak gibi kişinin kendisinin, ailesinin ya da klanın işlediği bir günaha bağlandığını görürüz. Kil tabletlerde, Ekimmu, Pazuzu gibi cinlerin hastalık saçtığı, bir sinek olarak gösterilen Nergal’in vebanın tanrısı olduğu kayıtlıdır. Ancak Mezopotamyalılar salgın hastalıklarla ilgili olarak doğal gözlemler de yaptılar. Örneğin veba salgınlarından önce çok sayıda farenin öldüğünü belirlediler, cüzamın bulaşıcı bir hastalık olabileceğini sezerek hastaları toplumdan uzak tuttular, sivrisineklerin hastalık nedeni olabileceğini düşünerek onlarla mücadele ettiler.

Sümerliler kervan yolları üzerinde bulundukları ve tuvaletsiz ve penceresiz evlerde oturdukları için birçok salgın hastalığa maruz kaldılar.

Hititlerin halk sağlığı açısından içme suyu kaynaklarının temiz tutulmasını istemeleri ve hastalıktan korunabilmek için hastalıklı ortamdan yer değiştirerek, hastalık bulaşmadan kendilerini korumaya çalışmaları salgın hastalıkları tanıdıklarını gösteriyor.

Eski Mısır tıbbı ile ilgili kaynaklarda, Mısırlıların, sosyal hijyeni ilgilendiren yasalar getirdikleri, mezarların bakımı, evlerin temizliği, alınan gıdalar ve cinsel ilişkinin sıkı kurallara bağlandığı, günde bir kaç defa Nil sularında yıkandıkları, işçilere temiz elbiseler dağıtıldığı, tuvaletlerini çalıştıkları şantiyenin dışına yapmalarının sağlandığı, hasta olanların diğerlerinden ayrıldığı, işçilerin oturdukları kulübelerin yılda bir kere yakıldığı, yerlerine yenilerinin inşa edildiği, pira-mitler inşa edilirken şantiyede çalışan işçilere günümüzde streptokok, stafılokok ve koli basillere karşı bağışıklığı güçlendirici olduğu saptanan soğan, sarımsak ve yaban turpu dağıtıldığı anlatılıyor. Ancak Mısırlılar tüm bu hijyenik kurallara uymalarının yanında, sihir ve büyüye de başvurdular. Zira Edwin Smith Papirüsü’nde o yıl hüküm süren veba salgınının önlenmesi amacıyla yazılmış sihirli formüller yer alır.

Çin’den dünyaya yayılan bağışıklama metodu
Çin İmparatorluğu’nun tarih boyunca ağır Çiçek salgınlarına maruz kaldığı, salgınlar nedeniyle insanlar arasında çok miktarda ölüm ve kalıcı cilt lezyonlarının oluştuğu biliniyor. Çinliler bu salgınlardan korunma ve hastalığa karşı bağışıklık sağlamada çok eski zamanlardan beri bir tür çiçek aşısı uyguladılar. Bu aşı, bağışıklama konusunda bilinen en eski aşıdır. Çinliler bağışıklık oluşturma amacıyla hastalık geçiren kişilerin püstüllerinden aldıkları irini kurutup ezerek, az miktarını çocukların burun deliklerine bir kamış ile üflemişlerdi. Çinlilerin kullandığı ve variolizasyon adı verilen bu aşılama yöntemi giderek doğudan batıya doğru yayıldı. Bu süreçte aşının değişik varyasyonları Osmanlılar tarafından da kullanıldı. Osmanlılar’da bu uygulamayı genellikle aşıcı denilen yaşlı kadınlar yapıyordu: Çiçek geçiren kişilerin püstüllerinden bir iğne ucuyla aldıkları irini özellikle sağlam çocukların kolunda oluşturdukları bir çiziğe sürerek, üstünü ceviz kabuğu ya da bir yaprakla kapatıyorlardı. Avrupa bu yöntemden ilk kez, Osmanlı İmparatorluğu’nda hekim olarak çalışan Emanuel Timoni (1713) ve Pylarini isimli iki hekim ile o sıralarda payitahtı ziyaret eden İngiliz büyükelçisinin eşi olan Lady Mary Montagu’nun 1718’de Avrupa’daki bir arkadaşına yazdığı mektuplarla haberdar oldu. Ancak o dönemde Avrupa’da Türk Usulü Çiçek Aşısı olarak adlandırılmış olan ve belli bir oranda bağışıklık sağlayan bu aşılama yöntemi tehlikeli bir yöntemdi. Çiçek için daha iyi, güvenli ve sonraki yıllarda çiçeğin yeryüzünden silinmesini sağlayan aşı yöntemi ise Edward Jenner tarafından 1796’da keşfedildi. Edward Jenner’in yöntemi hayvandan insana aşılamadır. Vaccinasyon adı verilen bu yöntemde aşı, inek çiçeği püstüllerinden elde edilmiş ve insanlara uygulanmıştır.

Hipokratik tıp anlayışı
Eski Yunan uygarlığına damgasını vuran Hipokratik tıp anlayışı, hekimliği tanrılardan uzaklaştıran, hastalığın ilahi bir ceza değil, doğal bir olay olduğunu savunuyordu. Hipokrat’la birlikte hastalık nedenleri arasına çevre şartları; soğuk, güneş, rüzgâr, giyecek, yiyecek ve içecekler gibi dış etkenler de eklendi. Hipokrat’ın Hipokrat Külliyatı olarak adlandırılan eserlerinin en önemlilerinden biri “Bulaşıcı Hastalıklar”a aittir. Hipokrat Külliyatı’nda kullanılan Difteri, Enterit, Malarya, Pnömoni, Tetanoz gibi tıbbi bulaşıcı hastalık terimleri günümüz tıbbında halen kullanılıyor.

Yine Eski Yunan dönemi hekimlerinden olan Empedokles’in bataklıkları kurutmak ve evleri tütsülemek gibi pratik bir hijyen yöntemiyle Selinus’taki bir sıtma salgınını önlediği rivayet olunur.
Yunan dönemi felsefe teorilerinden biri olan Miyasma (kirlenme, kokuşma) Teorisi ise bize o dönemde bulaşıcı hastalıklara yaklaşım konusunda fikir verir. Miyasma terimi, fiziksel ve ahlâki yönden bir kirlenme, pislenme ve lekelenmeyi ifade eder. Genel olarak kokuşmayı yapan şey; durgun su, bataklıklar, insan ve hayvanlardan çıkan buharlar, hasta insanlar, salgılar, bozulmuş yiyecekler, çürümüş bitkisel maddelerdir. Bunların Miyasma nedeni olduğu varsayılır. Burada varlığı kabul edilen şey kokuşmuş kötü havadır. Kokuşmuş kötü hava ile hastalık tohumlarının taşınması görüşü Galen tarafından da savunulmuş ve daha sonra İslam dünyası ve Avrupa’ya yayılmıştı. İnsanda salgın hastalık yapan dış etkenler konusunda miyasma teorisi 19. yüzyıla kadar etkisini sürdürdü.

Roma dönemi önlemleri
Roma döneminde su taşıyan borulara filtreler yerleştirildi, sokakların içilecek suların, çarşılarda satılan gıda maddelerinin temizliğine ve tazeliğine büyük özen gösterildi, ölülerin şehrin içine gömülmesi yasaklandı, şehirlerin havadar yerlerde kurulmasına dikkat edildi, hastalar tecrit edilmeye çalışıldı, bataklıkların hastalıklara yol açabileceği düşünüldü, halka açık 150 tuvalet yaptırıldı. Romalılar hamam, suyolu ve kanalizasyonlarla koruyucu hekimliğe katkıda bulundular. Ayrıca ilk olarak Roma dönemi hekimlerinden Areteaus, “görülmeyen bulaşıcı organizmalar”la hastalığın bazen doğrudan doğruya temas yoluyla, bazen belli bir mesafeden bulaşma yoluyla mümkün olabileceğini söylemiştir.

Eski Türklerin mücadele yöntemleri

Salgın hastalıklar ve bulaşma fikrine Eski Türkler açısından baktığımızda günlük yaşayışları içinde temizliği esas alan yasak ve kaçınmaların önemli yer tuttuğu anlaşılır. Göçebe Türk kavimleri ve Uygurlar dönemlerinde hastaların sağlamlarla teması kesiliyor, ayrı bir çadırda tedavi ediliyorlar, eşyaları ateşten geçiriliyor (ütüleme) ve böylece bulaşıcı hastalıkların yayılmasına mani olmaya çalışıyorlardı.

Ortaçağ’ı başlatan ve bitiren salgınlar
Çoğu tıp tarihi yazarı Batı’da Ortaçağ’ı, 6. yüzyılda Bizans’ta yaşanan bir veba salgını ile başlatır ve 14. yüzyılda Avrupa’da “kara ölüm” olarak nitelendirilen bir diğer veba salgını ile bitirir. Bizans İmparatorluğu da Ortaçağ’ın karanlık dönemlerini yaşayan ve ardı ardına patlak veren salgınlara yenik düşen devletlerden biriydi. Nüfusunun neredeyse yarısını çiçek ve veba gibi tehlikeli salgınlarda yitiren ve salgınlara karşı korumasız olan halk büyü, sihir ve efsunların yanı sıra Azizlerden de yardım umar olmuştu. Bu süreçte Aziz Yunus’un (Job) cüzama, Aziz Roch ve Sebastian’ın vebaya şifa getirdiğine inanılıyordu. Ortaçağ’ın sonunu getirdiği iddia edilen büyük veba salgını ise 14. yüzyılda Orta Asya’dan başlayarak Avrupa’yı istila etti ve nüfusun hemen hemen dörtte birini ortadan kaldırdı. Halk vebaya karşı önlem olarak şehir meydanları ve evlerde ardıç ve aromatik maddelerle tütsüler yapıyor, hasta odalarını sık sık havalandırıyor, hastaları gül suyu ve sirke ile yıkıyorlardı. Hekimler kendilerini hastalıktan korumak için vücutlarını tamamen örten elbise ve eldiven giyerler, tarçın, karanfil ...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.337


View Profile
Re: Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi
« Posted on: 17 Temmuz 2018, 12:35:36 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi rüya tabiri,Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi mekke canlı, Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi kabe canlı yayın, Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi Üç boyutlu kuran oku Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi kuran ı kerim, Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi peygamber kıssaları,Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihi ilitam ders soruları, Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele tarihiönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &