ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans

๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ => Dini makale ve yazılar => Konuyu başlatan: Zehibe üzerinde 14 Kasım 2010, 18:55:47



Konu Başlığı: Sahabenin en bariz vasfı Teslimiyet
Gönderen: Zehibe üzerinde 14 Kasım 2010, 18:55:47
Sahabenin en bariz vasfı: Teslimiyet


Dr Şerafeddin Kalay

Altınoluk: Örnek nesil başlığıyla iki kitap yazdınız. Rasulullah Efendimizin yetiştirdiği nesli anlatıyorsunuz. Sizce bu araştırmalardan ‘sahabe kıvamı’ diye nitelenebilecek bir islami anlayış, yaşayış çerçevesi çıkabilir mi?

Dr. M. Şerafeddin KALAY: Allah Rasulü’nün sahabeleri deyince, en çok dikkat edilmesi gereken nokta, bu insanların İslam’a uymayan ne varsa gönüllerinden silip atabilmesi, yerini İslamiyetin istediği incelik ve güzelliklerle kemaliyle doldurabilmesidir.

İslam’ın ilk emri oku! Ancak bizim bunu biraz eksik söylediğimiz kanaatindeyim. İslam’ın ilk emri ‘oku’dan ziyade, ‘Seni yaradan Rabbinin adıyla oku!’ (Rabbinin adını unutarak okuyanlardan çektik ne çektiysek.) Bunun ardından gelen ikinci vahiy ‘Müddesir Suresi’dir. Bu surede Rabbimiz Rasulüne emrediyor: “Kalk ve insanlığı ikaz et.” Arkasından tevhid inancını zikrediyor. ‘Rabbini yücelt. Elbiseni (ve dış dünyayı) temiz tut.’ Asıl söylemek istediğim bundan sonra gelen bölüm: ‘ve’r-rucze fehcur.’ ‘Rucz’ kelimesi cahiliye ve cahiliye zihniyetinden gelen, İslam’la uyuşmayan, bütün kirli düşünce ve zihniyetlerin adıdır. Onları tamamen gönlünden, kalbinden sil at, temizle demektir bu. Bunu şunun için vurgulamak istedim: Sahabi bunu başarmış insandır. Hepsinde bu vardır. Bazıları daha ilk günden, hatta ilk saniyelerde bunları silmiş atmıştır. Bazıları ise belli bir alışkanlık devresine ihtiyaç duymuştur. Ama bunlar daha ziyade İslam’ın gücü karşısında müslüman olanlardır. Yoksa gönül veripte müslüman olanlar değildir. Ama gönül verip müslüman olanlar daha ilk günden itibaren ne varsa hepsini silip attığını, yerine İslam’ın istediği hasletleri doldurduğunu görüyoruz. Bu insanlar artık cahiliye zihniyetinden kalanlarla, İslam’dan öğrendiklerini onlara yakınlaştırmaya ve onlarla bağdaştırmaya (bugünlerde yapıldığı gibi) asla tevessül etmiyorlar. Araya çok kesin bir hat çiziyorlar ve İslam’ın emrettiğini yapıp diğerlerini tamamen reddetmeyi başarıyorlar. Sahabideki bu içtenlik, bu teslimiyet, hakikaten gıpta edilecek bir seviye. Belki de böyle oldukları ve bu safiyete erdikleri için de bütün islam kardeşleriyle perçinleşiyorlar ve birbirlerinden kopmaz hale geliyorlar.

Sahabiyi başka bir konuda daha anmakta fayda var. Bir insan, bir çocuk kendi ana dilini, nasıl gramersiz, nasıl özel bir eğitime tabi tutulmadan öğreniyor. Çevresindeki insanlar o dili nasıl güzel konuşuyor, kelime hazneleri zengin, kıvrak ve akıcı bir şekilde dili ne kadar güzel kullanabiliyorlarsa, bakıyorsunuz çocuk ta aynı zenginlikte ve kıvraklıkta o dili öğreniyor. O dilin sarfını, nahvini, failini, mef’ulünü nereye koyması gerektiğini önceden bir ilim olarak almadan öğreniyor.

Bir insan ana dilini daima başka dillerden daha iyi konuşur. Ne kadar akademik çalışma yaparsa yapsın, başka dillerle ilgili ne kadar eğitim alırsa alsın, hiçbir dil rahat kullanma açısından, onunla düşünme, onunla kelimeleri şekillendirme, ses tonlarıyla farklı manaları ifade etme noktasında hiçbir dil kendi ana dilini kullanma gibi kolay olmuyor.

Buradan şunu demek istiyorum; sahabiler bu dîn-i mübinî, bir çocuğun kendi ana dilini pürüzsüz ve net doğru öğrendiği gibi, o dinin en güzel yaşandığı, vahyin kaynağının hayatta olduğu, şüpheden, bulanıklıktan uzak, suyun gözünde yaşama inceliği ve letafeti içinde öğrenmişlerdir. Dolayısıyla sahabi, o dîn-i mübinî, en güzel şekilde anlayan, en güzel şekilde zihninde yoğuran, yorumlayan, onun ne murad ettiğini iyi kavrayan, dediklerini kabullenen, edeple, ilimle ameli bütünleştiren bir topluluk olmuştur. Bu açıdan başkasıyla kıyası da doğru değildir.

İlim güzel bir şeydir. Doğru. Edep ayrıca güzel bir şeydir. Salih ve hayırlı amel de çok güzel bir şeydir. Ama bu üçünün, ilmin, edebin, amelin bir araya gelmesi kıyaslanamayacak kadar güzel bir şeydir. Sahabiler buna sahip insanlardır. Nitekim Allah Rasulü, ‘En hayırlı asır, benim içinde bulunduğum bu asırdır. Ondan sonra onları ve onları takip edenlerdir’ diye sahabileri işaret ediyor.

Samimiyet, teslimiyet ve fedakârlıkta
zirve insanlar

Altınoluk: Ele aldığınız sahabelerde hangi ortak özellikler var? Hayatın içinde yaşanabilir hangi özellikleri ön plana çıkıyor?

M. Ş KALAY: Sahabilerin ortak özellikleri bir önceki soruda işaret ettiğim gibi, teslimiyetleri müthiş bir teslimiyet örneği. Davaya bağlılıkları da öyle. İnandıkları dava uğruna fedakârlıktan hiç birisi çekinmiyor. Bu insanlar kayaların altında inliyorlar. Ne diye inliyorlar? Ahad, (Allah birdir) diye inliyorlar. Bir çok işkencelere maruz kalmışlardır. Suheyb-i Rumi (r.a.), tepeden tırnağa demir bir zırhın içerisine konmuş güneş altında bekletilmiştir. Arabistan’ın o çöl sıcağı içerisinde yerlere yatırılarak bayılıncaya kadar işkenceler yapılmıştır. Orada sıcaklık bazen 60-70 dereceyi bulur. Buna rağmen hiç dönen olmamıştır. Bu sebat olmasaydı, sarsılsalardı, hatta geri adım atsalardı, bu din bu derece gelmezdi.

Bir diğer özellikleri de bir şeye inanınca tam inanıyorlar. Hatta taşın altında çekilen o inlemenin içerisinde zevk var. Neden? Allah için çekiyorlar. Allah için çekmenin zevki var. Daha sonra bu insanlar kendi öz yurtlarını terkederek Habeşistan’a hicret ediyorlar. Habeşistan’a hicret etmek kolay bir şey değil. Bırakın yolculuğun zorluğu ve sıkıntısını, örf ve adeti tamamen değişik bir dünyaya gidiyorsunuz. Yeriniz yurdunuz yok, önünüzde meçhul bir karanlık var. Buna rağmen Mekke terkedilmiş, orada İslam’ın güzellikleri sergilenmiştir. İnandıkları dava uğruna mal fedakârlığıysa mal fedakârlığı, can fedakârlığıysa can fedakârlığını yapmışlardır.

Bir başka özellikleri var. Duyduklarını hemen amele aksettirme kararlılığı. ‘Rabbim emrediyor, bunu ben hemen yaşamalıyım’ demişlerdir. Öğrendikleriyle hemen amel etme samimiyeti, içtenliği hepsinde vardır.

 Bütün bunlar asla kıyası olmayan, kolay kolay bulunmayan, emsali nadir bulunan hasletlerdendir. Fedakarlık özelliği, samimiyet ve teslimiyet özelliği, tâbi olduğu davayı bütünüyle kabullenme özelliği gerçekten bu insanlarda zirveydi.

Doğru hükmü söylemekten çekinmediler…

Altınoluk: İkinci Örnek Nesil kitabınızda yüzlerce sababi arasından 17 sababiye yer veriyorsunuz. Bunları seçerken bir kıstasınız var mı? Bunları neleri gözeterek seçtiniz?

M. Ş. KALAY: Hedefim birinci derecede sahabi hayatıyla ilgili bilgi veren bir eser yazmak olsaydı, herhalde o esere Hazreti Ebu Bekir (r.a.) ile başlamamak büyük hata olurdu. Ondan sonra Hz. Ömer (r.a.)’i, Hz. Osman (r.a.)’ı, Hz. Ali (r.a.)’yi, ardından da o silsileyle diğer sahabileri ele almalıydım. Ya da alfabetik bir sıralama takip etmeliydim. Ama kitapta ne Hz. Ebu Bekir (r.a.), ne Hz. Ömer, ne de diğer halife efendilerimiz var. Diğer sahabe hayatları içinde hatıralarla yoğrulu olarak varlar. Ancak yalnız başlarına yoklar.

Kitabın yazılışındaki hedef, her ne kadar içerisinde sahabe hayatları, onlar hakkında bilgi vermek varsa da, birinci hedef bu değil. Ön plandaki hedef, bu gün bizim örnek almamız gereken, bizi harekete geçirecek, bize numuneyi imtisal olacak bir tablo yakalamak. Sahabe hayatlarından, bu gün paylaşmamız gereken incelikleri, bilgileri sunabilmek. Dolayısıyla bütün bunları tablo olarak ön plana çıkaran, var olan tablodan bize sağacağımız bal biriktirmesi gereken inceliklerin olduğu bir çalışma bu. O yüzden ben, ilk önce hadiseyi seçiyorum. Sahabiden önce, almak istediğim hadiseyi seçiyorum.

Mesela tebliğ üslubu konusunu ele alacağım zaman Habeşistan’a hicret etmiş müslümanların Necaşi’nin huzurunda yaşadıkları ve Hz. Cafer (r.a.)’in üslubu tek kelimeyle enfestir. Neden? İlk önce İslam’ı yanlış anlatıyorlar. O anlayışın yanlış olduğunu söylemeden, onun yanlışlığını ortaya koyuyor önce. Bir önceki İslam kurgusunu, tek tek, tuğla tuğla sökerek atıyor. Yerine bu bina nasıl kurulmalıdır, İslam nasıl bir dindir bunu sağlam bir zemine oturtuyor. Arkasından dikkatleri vahye çekiyor. Kendisine ‘bildiğiniz ayetler var mı?’ denilince; Hrıstiyan bir topluluğa, onları can damarlarından yakalayan Meryem Suresi’ni seçiyor. Ayrıca Meryem Suresi duygu yüklü bir suredir. Hurufu Mukattaa’dan başlayarak okuyor. Orada Zekeriyya Aleyhisselam yaşlılık duygularını dile getiriyor. Orada mahcubiyet var, utangaçlık var, arzu var. Orada yaşlandım demiyor, ‘kemiklerim zayıfladı, artık bedenimi taşımıyor’ diyor. Saçlarım aklaştı demiyor, ‘başım beyazlarla tutuştu’ diyor. Ardından ‘Rabbim, yine de Senden ümidimi kesmedim’ diyor. Ne kadar duygulu başlıyor. Sonra Meryem Validemiz’in duygularına, yaşadıklarına dikkat çekiyor. Bunları dile getirdiğinde bütün komutanlar, bütün hrıstiyanlar ve Necaşi ağlıyorlar. Müslümanları şikayet edenler ise nefret ediyorlar. O ayetler yerine Kafirun Suresini de seçebilirdi. Ama onu seçmiyor. Bu bakımdan çok güzel bir seçim. Amr ibni As ‘bunların İsa hakkındaki düşüncelerini biliyor musunuz’ diye sorunca, tabiri caizse müslümanların başlarına kaynar sular dökülüyor. O arada işaretleşmeler oluyor. Gerçeği söyleme, geçiştir diye kaş göz işareti yapanlar oluyor. Cafer (r.a.), ‘hayır’ diyor ve Necaşi’ye bir adım yaklaşarak konuşmaya başlıyor. “Ey melik! Biz İsa (a.s.) hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Ne öğrendiysek, Cenab-ı Allah’ın Peygamberine gönderdiklerinden öğrendik. Buna göre İsa aleyhisselam diye başlıyor ve Kur’an’da geçenleri sayıyor. Ardından Meryem’in iffet ve edebine işaret ediyor. Sonra da İsa Aleyhisselam’ın Allah’ın kulu ve Rasulü olduğu hükmünü bildiriyor. Kelimelerin seçimi çok güzel, ama hüküm ‘kul ve rasül.’ Kul ve rasüllük ile onların tanıdığı ilahlık arasında, çakıl taşı ile Ağrı dağından daha büyük bir mesafe var. Herkes pür dikkat kesilmiş, acaba Melik ne söyleyecek, ne olacak, neye karar verecek diye. Necaşi yerden bir çöp alıyor ve ‘Vallahi İsa hakkında senin söylediklerinle, bizim inancımız arasında bu kadar bile fark yok. Ne yaptıysak biz yaptık’ diyor. Papazlar öksürerek, akideye muhalif hüküm olduğunu dile getiriyorlar. Ama Necaşi; ‘vallahi öksürseniz de gerçek böyle. Aksırsanız da gerçek böyle’ diyor.

Bu üslubu son derece önemli buluyorum. Kitabın hedeflerinden biri de bu. Bu gün günümüzde, Habeşistan’daki müslümanlardan daha mı aciziz, daha mı çaresiziz, daha mı zayıfız da, başkalarının söylediği ve bize dikte etmek istediklerine kulp bulmaya çalışıyoruz. Kapıdan sığmıyorsa bacadan, bacadan sığmıyorsa pencereden içeriye almaya çalışıyoruz. Öyle olmazsa, şuradan dolandırırsak, bu kelimenin birkaç manası var, şu manadan olmazsa bu manadan olur diyerek kulp bulmaya çalışıyoruz. Bu bulandırma gayretidir, çirkin bir üslubtur. Güzel bir üslup kullanacaksın, yaralamayacaksın, latif kelimeleri seçeceksin, ama doğru hükmü de söylemekten çekinmeyeceksin. İşte Habeşistan’daki hadisenin bu tarafını değerlendirerek bu konuyu kitabta ele alıyorum ve yeniden gündeme getirmeye gayret ediyorum.

İnsanı insan yapan hasletler geriliyor

Altınoluk: Genelde sahabe hayatına dair verilen örnekler sanki o çağda ve çok özel insanlar tarafından yaşanabilirmiş gibi algılanabiliyor. Bu yaklaşımı nasıl buluyorsunuz? Sahabe kıvamının bütün zamanlarda hangi boyutlarıyla yaşanabileceği konusunda neler söylersiniz?

M. Ş. KALAY: Bir kere, “onlar geçmiş çağda yaşamışlardır, artık çağ değişmiştir, günümüzde onları yâd etmenin bir manası yoktur, onları geçmişte bırakalım günümüze bakalım” demek son derece yanlış bir yaklaşımdır.

Bunu şöyle açıklayalım isterseniz. Bundan yıllar önce çevre kirliliği diye bir kavram ortaya atılmıştı. Çok yakın zamana kadar buna bir çokları inanmamıştı ve kabullenilmiyordu. Acaba, acaba deniliyordu. Ama günümüzde dış dünya artık bunu kabullendi. İklimler değişiyor, buzullar eriyor. Kısaca artık çevre kirliğini herkes kabullenmek zorunda kalıyor. Çok büyük tehlikelerden bahsediliyor.

Bence bunun gibi farkına varılmayan büyük bir tehlike var. Bilgi ve ölçü kirliliği. Ne, neye göre doğru? Doğruyu bilmelisin ki, bir başkasını ona göre ölçebilmelisin. Şöyle düşünelim isterseniz. Metrenin belli bir uzunluğu var. Metrenin uzunluğu her yıl değişseydi, bölge bölge değişseydi, insanlar neyi, neye göre ölçeceklerini şaşırırlardı. Huzursuzluk, gerginlik hatta kavgalar yaşanırdı. Ne, neye göre doğru? Bilgi de böyledir. Bilgi herkes tarafından ortak bilinir hale gelmeli ki, biz asıl değerlerimizi neye göre ayarlayacağız. Neye göre nasıl davranacağız biz bunu bilelim. Sahabe hayatında ve asrı saadette bu vardır.

Pınarın gözünde, pınarın yerden çıkışı tabiidir. Berraklığı, lezzeti tabiidir. Orada saafiyet vardır. O kaynaktan çıkan ama sonradan içtiğiniz suları ancak o pınarın gözündeki asıl suyla kıyas ederek değerlendirebilirsiniz. Ne derece sertliği var, ne derece yumuşaklığı var, ne derece lezzeti var. Ölçüyü ancak pınarın gözündeki suya bakarak verebilirsiniz. Ama siz asıl kaynağın suyunu bilmiyorsanız, durmadan barajlardan, nehirlerden güzel su içiyoruz sanırsınız ama, asıl kaynağın suyunu içemezsiniz. Asıl kaynağın güzelliğini bilmiyorsanız asla bu kıyası da yapamazsınız.

Allah Rasulünün hayatını, sahabi hayatını, Allah Rasulünün onlara nasıl bir yaşayış öğrettiğini bilmemiz gerek. Onların nasıl bir yaşayış tarzından memnun olduğunu öğrenirseniz, bu fedakârlıkları bilirseniz, o fedakârlığa ve yaşayış tarzına en yakın yaşayış tarzının daha düzgün ve daha islami olduğunu görürsünüz. Buna şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü o zaman elinizde ölçünüz vardır. Ona göre hayatınızı kurarsınız. Bunların hiç birisi yaşanamaz değil çünkü.

Bunun yanında kaynaklarda yer almayan, veyahutta ciddi kaynaklarda yer almayan, rivayeti bize sahih gelmeyen, yaşanamayacak derecede abartılı olan şeyleri almaya meyletmemeliyiz. Zaten bunlar ilmi de değillerdir. Çok defa İslam’la da uyuşmazlar, yer yer çelişirler. Halbuki gerçekten yaşanmışı kaynaklardan bulduğunuzda, ki bunlar yeteri kadar kaynaklarımızda var, bu tür abartmaların olmadığını, her birinin yaşanılabilir olduğunu görüyorsunuz. Yeter ki insan samimi, yeter ki insan içten olsun. Her birinin, sıkıntıysa çekilecek, fedakârlıksa yapılacak, azimse taşınabilecek bir şey olduğunu görüyorsunuz. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var. Bunlar sadece o yıllarda kalmamalı. ‘Benim milletim, benim komşum, köylüm, akrabam, sevdiğim insanlar bir gün daha batılda kalmasın’ duygusu bu güne taşınamaz mı? Ben onlara hak duyguyu aşılayıp, bu hayra vesile olayım, yarın kıyamet gününde Rabbim bana ecir nasip etsin, diyemez miyiz? Biraz önce bahsettiğimiz, ben doğruyu, doğru kelimelerle söyleyeyim, ama yalpalamadan, zik zak çizmeden, çirkin manevra yapmayayım anlayışı orada mı kalıyor? Günümüze taşınamaz mı, taşınması gerekmiyor mu? Asıl olması gereken de bu değil mi?

Bakınız her şey ilerliyor. Arabalar ilerliyor, uçaklar gökyüzünde tonları, yüzlerce insanı taşıyor. Gemiler bir şehir insanı taşıyor. Bilgisayarlar aklın hayalin almayacağı marifetler işlerken, kısaca insanın sahip olduğu ve emrine verilen bütün alet, edevat ve binalar ilerlerken, insanoğlu geriliyor. İnsanı insan yapan hasletler geriliyor. Vefa duygusu geriliyor. İlim aşkı ve iştiyakı hırsa bürünerek, doğru yoldan, doğru istikametten ayrılarak geriliyor. İnsanın, yiğitlik duygusu, yerinde cesaret duygusu geriliyor. Cömertlik duygusu geriliyor. Başkalarıyla aynı derdi, aynı tasaları paylaşma duygusu geriliyor. O halde alet ilerliyor, insanoğlu geriliyorsa oturup bir düşünmemiz lâzım.

Eğer iman olmasaydı…

Altınoluk: Ashabı kiramın İslam’ı yaşama gayretlerini neye bağlamak gerekiyor? İslam’ı samimi bir şekilde yaşamalarının sebebi Allah Rasulüyle birlikte olmaları mıydı?Yoksa başka sebeplerde var mıydı?

M. Ş. KALAY: Gerçekten Allah Rasulüyle olmalarının bu yaşayışlarında bir etkisi var. Bu onların gönlündeki sadakâti artırıyordu. Bu doğru. Ama birinci sebebi şüphesiz iman. Ahirete canı gönülden iman etmek. Eğer ahiret olmasaydı, dünyada yapılanların ahirette karşılığı olmasaydı, işte o zaman vefa duygusunun, cömertliğin, acıya katlanmanın karşılığı kaybolurdu. O zaman Bilal (r.a.)’in taşın altında inlemesi manasız kalırdı. Habbab ibni Eret (r.a.)’in ak korun üzerine yatırıldığı halde sarsılmayışı, ona dayanma gücü veren ruh kaybolurdu. O zaman zalimler, hortumcular haklı çıkardı. O zaman başkalarının göz yaşı ve acıları üzerine kendi zevklerini, saltanatlarını kuran zalimlerin, facirlerin, fasıkların anlayışı haklı çıkardı. Siz ahirete, oradaki yurdun çok daha güzel olduğuna ne kadar inanırsanız, ona göre davranırsanız; davranışınız ve inanışınız o derece safileşir, berraklaşır.

Selman (r.a.) ile Ebud Derda (r.a.) arasında geçen bir hadise var. Ebud Derda (r.a.) geç müslüman olanlardan birisidir. Bu yüzden herşeyi terk etmiştir. Çok oruç tutan, çok namaz kılan ve evini ihmal eden birisi haline gelmiştir. Tabiri caizse dengeyi İslam lehine bozmuştur. Orada Selman (r.a.)’ın, Ebud Derda (r.a.)’ya uyarısı çok önemli. “Rabbimizin üzerimizde hakkı var. Onun hakkını ver. Bedenimizin üzerimizde hakkı var. Onun da hakkını ver. Ailemizin üzerimizde hakkı var. Onun da hakkını ver. Bu dengeyi koru.” Sahabe hayatının bu gibi noktalarda örnekliği çok önemli. Bütün bunları günümüze taşıdığımızda bir çok problem zaten çözülmüş olur. Kitabın asıl hedefi bu.

Amelî silsileyi koparıp atmak…

Altınoluk: Peki bu noktada “Kur’an’ı Kerim bize yeter” diyenlerin yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerekir?

M. Ş. KALAY: Bazen biz, anlamada da hata ediyoruz. Bir insan gerçekten ‘Ben Kur’an’ı anlayacağım, Kur’an’ı Kerim’in emirlerine uyacağım ve onu hayatıma taşıyacağım’ diyorsa peşinden bunlar gelir. Nasıl gelir?

Hadisleri terk edipte sadece Kur’an’a göre yaşamaya çalışanlara Allah Rasulünün bir ikazı var. Bunu görmeden bile, doğrudan Kur’an’da geçen ayetlere baktığımızda, Allah Rasulüne uymanın bir zorunluluk olduğunu zaten görüyoruz.

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin…” (Haşr, 7) ayeti; bütün hadislere imanı, Allah Rasulünün emrettiklerini yapmayı, yasakladıklarından uzak durmayı gerektirir. Biz eğer samimiysek, Kur’an’ın emri neye uzanır, hadislere uzanır, Allah Rasulünün amellerine uzanır. Bizim de buna uymamız gerekir.

Sahabiler, Allah Rasulü ne emrettiyse onu yapan, onu yerine getirmek için çırpınan, bu davayı omuzlayan, bu davayı ilk ağızdan Allah Rasulünden öğrenen, ayetlerin kendilerini ve tefsirlerini öğrenen ve onu hayata aksettiren bir millet. Yaşayışıyla herkese örnek olan bir topluluk. Onlar ana dillerini öğrenir gibi İslam’ı öğrenen, yaşayan, zihinlerinin takıldığı noktada Allah Rasulünden izah isteyen bir topluluk.

Bu gün düşünün, yeni müslüman olmuş birisi, İslam’ı, kendinden önce müslüman olmuş, yaşayışıyla, ameliyle herkese örnek olan kişilerden veya hocalardan sorarak öğreniyorlar. Bugün hocalar ve iyi bilip tecrübesi olanlar, sonradan öğrenenlere ve tecrübesi az olanlara hayatın içinde nasıl nümunelik yapıyorlarsa, sahabiler de kendilerinden sonraki milletlere bunun bin katından daha fazla örnek olabilirler, numune olabilirler. Buna bizim ve herkesin ihtiyacı var. Bunlar bizim için ölçü. Yaşayışları da bizim için ölçü. Çok güzel tablolar var. Bunlar bize doğruyu öğretiyor. Gerçekten nasıl olurmuş biz bunu öğrenmiş oluyoruz. Onları koparıp atmak, amelî bir silsileyi koparıp atmaktır.

Sahabilerin izleri peşine düştüm…

Altınoluk: Sizi en çok etkileyen sahabi hangisi oldu?

M. Ş. KALAY: Şöyle diyeyim; ben mizaç olarak biraz daha hareketli bir yapıya meyilli bir insan olduğum için, Bera ibni Malik (r.a.)’i ilk okuduğumda hemen izlerinin peşine düştüm. Hiç kimseden korkmayan, yılmayan, cesaretli, hizmet ehli 10 sahabi say deseniz, Bera ibni Malik (r.a.) bunların önde gelenleri içinde yer alır. Okuduğum zaman beni çok etkileyen hadiseler de var. Mesela Hz. Ebubekir (r.a.), çok varlıklı bir insan olmasına rağmen, halifelik yılları yokluk yıllarıdır. Diğer taraftan başta Kisra’nın hazineleri olmak üzere Medine’ye hazinelerin yağdığı bir dönemde halifelik yapan Hz. Ömer (r.a.) borçlu olarak vefat etmiştir. Zaferin zaferi kovaladığı, ganimetlerin Medine’ye yığıldığı, hatta dağıtımının günlerce sürdüğü bir dönemin halifesi borçlu olarak vefat ediyor. Hatta borçlarını ödemek için evi satılıyor. Bu ev, ‘darul Kad’â’, yani “Borç ödeme evi” olarak tarihe geçmiştir. Bunu ilk öğrendiğimde derinden etkilenmiştim. Adeta sarsıldım.

Bunlar çok defa kitapların satır aralarında kaybolup gidiyor. Halbuki bunlar ön plana çıkmalı ve günümüze taşınmalı. Benim kitapta yapmaya çalıştığım da bir yerde bu.

Konuşan. H. İbrahim Kurucan