ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Dini Konular > Dini makale ve yazılar  > Mesûliyet
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mesûliyet  (Okunma Sayısı 723 defa)
02 Kasım 2010, 17:24:05
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 02 Kasım 2010, 17:24:05 »



Mes’ûliyet


İnsan, yaratılanların en şereflisi ve cihânın en güzîde ziynetidir. Cenâb-ı Hak, insanoğluna diğer mahlûkâtına vermediği sayısız nîmet ve kâbiliyetler lutfetmiştir. Bu müstesnâ ihsan ve ikramlarına mukâbil, onu mes’ûliyet sâhibi bir varlık kılmıştır.

Allah Teâlâ, biz kullarını imtihan etmek için, nefislerimize “fücûr” ve “takv┠esaslarını koymuş ve bizlere bu ikisi arasında bir irâde hürriyeti bahşetmiştir. Böylece -neticesine râzı olmak şartıyla-irâdemizi hayra da şerre de yönlendirebilme husûsunda bir serbestlik lutfetmiştir.

Dünya imtihânının bir îcâbı olarak da her bir kuluna ayrı ayrı hayat şartları takdîr etmiştir. Yâni insanoğlu, toplum hayatının nizam, insicam ve huzur üzere devâmı hikmetine binâen, maddî ve mânevî bakımdan çok farklı seviyelerde yaratılmıştır.

Bütün insanlara aynı istîdat, aynı meslekî kâbiliyet, aynı maddî ve mânevî özellikler verilmiş olsaydı, toplumda bir hiyerarşi kurulamaz, dolayısıyla huzurlu bir hayat nizâmı söz konusu olmazdı. Bunun içindir ki insanlar, toplum hayatında birbirini yıkayan iki el gibi birbirlerine muhtaç kılınmış ve bir bütünün parçaları gibi birbirini tamamlayan farklılıklar içinde hayat sürmeye memur edilmişlerdir. Dolayısıyla bir imtihan âlemi olan bu dünyada, insanların çok farklı imkânlara sâhip olması, hikmetsiz değildir.

Bu durum, mü’minler arasında îmânî ve vicdânî bâzı hak ve mes’ûliyetler meydana getirmektedir. Allah Teâlâ, insanlar içindeki zayıf, güçsüz ve mahrum kullarına, sabredip bu imtihanın ecrine nâil olmalarını; diğer taraftan güçlü, dirâyetli, varlıklı ve kâbiliyetli kullarına da şımarmayıp şükretmelerini emretmiştir.

Şükür ise, sırf dil ile yapılamaz. Asıl şükür, nîmeti ondan mahrum olanlara da ikrâm etmek sûretiyle gerçekleşir. Allah rızâsı için zayıfların dâimâ yanıbaşında bulunmak, onların mahrûmiyetlerini telâfîye çalışmak ve onların hayır duâlarını alabilmek, şükrün en güzel ifâdesidir.

Hakîkaten zaman zaman kendimize sormamız gerekir ki, “–Ben sağlam ve sağlıklıyım, fakat falan şahıs niye sakat veya hasta? Ben varlıklıyım, fakat falanca niye fakir ve mahrum?” Cevap olarak kendimize demeliyiz ki: “–Allah Teâlâ onu bana emânet etti ve beni ondan mes’ûl kıldı. O hâlde elimdeki imkânları, bu imkânlardan mahrum olanlara tevzî gayreti içinde bulunmaya mecbûrum!..”

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” buyurmuştur. (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Îman kardeşliğinden doğan mes’ûliyet hassâsiyeti çok mühimdir. Mü’minler birbirlerini, farklı bedenlerde olsalar da tek yürek hâlinde yaşayan bir vücûdun uzuvları gibi telâkkî etmeye mecburdurlar. Bir uzvun acısını bütün bir vücut hissettiği gibi, din kardeşlerinin ıztırâbını duymak, bütün mü’minler için bir vicdan imtihânıdır.

Târihimizdeki şu misal, ne kadar rakik bir mü’min gönlünü sergilemektedir:

Osmanlı sultanlarından 1. Abdülhamid Hân, Özi Kalesi elden çıkıp masum ahâlîsi kılıçtan geçirildiğinde:

“–Eyvah! Asker evlâtlarım ve mâsûm ahâlim parçalandı!” diyerek teessüründen felç olmuş ve bu acıya dayanamayıp vefât etmiştir. Bu hâl, ne derin bir mes’ûliyet hissinin tezâhürüdür! Koca bir cihan sultânına, hayatına mâl olacak derecede “âhh!” çektiren ve kalbini elemle eriten îman hassâsiyeti ne muhteşemdir.

İşte bu îman hassâsiyeti kaybolduğu zaman, din kardeşliğinin hukûkuna riâyet edilmemiş ve dolayısıyla da mes’ûliyetler ihlâl edilmiş olur.

Mü’minler bu şuur içinde, birbirlerini sevmeyi ve birbirlerine hizmet etmeyi, birbirlerini kollayıp gözetmeyi, rızâ-yı ilâhîye nâiliyet için vazîfe bilmelidirler.

Yine mü’minler, iyilik ve duâda dâimâ birbirlerine muhtaçtırlar. Zayıf ve muzdarip mü’minler, güçlü ve varlıklı mü’minlerin iyiliklerine muhtaç, imkân sâhibi mü’minler de zayıf ve mahrumların hayır duâlarına muhtaçtırlar.

Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati ne güzel dile getirir:

“Güzeller, saf ve berrak ayna aradıkları gibi, cömertlik de fakir ve zayıf kimseler ister. Güzellerin yüzü aynada güzel görünür, ikram ve ihsânın güzelliği de fakir ve gariplerle ortaya çıkar.”

Diğer taraftan, hayatı çeşitli sıkıntılar içinde yaşayan kimseler de başlarına gelen ezâ ve cefâları bir cezâ olarak telâkkî etmemelidirler. Bunların, ilâhî imtihan muktezâsı olduğunu bilmelidirler. Her hâlükârda sabredip hamd ederek, bunun ecrine tâlip olmalıdırlar.

Bunun içindir ki; şükreden zenginler ile sabreden fakirler, ilâhî rızâya nâiliyet bakımından müsâvîdirler. Aralarındaki tek fark, birinin yoklukla, diğerininse varlıkla imtihan edilmesidir.

Cenâb-ı Hak buna bir misal olmak üzere, Hazret-i Süleyman ile Hazret-i Eyyûb’un hâlini bildirir.

Nâmütenâhî varlık sahibi kılınan Süleyman

-aleyhisselâm- hiçbir zaman mağrur olmamış, dünyâ nîmetleri aslâ kalbini işgâl etmemiş, nîmetlerin asıl sâhibi olan Allâh’a dâimâ şükür hâlinde bulunmuştur. Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın; “• •” “ne güzel kul”1 iltifâtına mazhar olmuştur.

Öte yandan yokluk ve hastalıklarla imtihan edilen Eyyûb -aleyhisselâm- da, bu imtihânı kendisine takdîr edenin, Allah Teâlâ olduğunu düşünerek dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Eyyûb -aleyhisselâm- da bu rızâ ve teslîmiyeti ile Rabbimiz’in tıpkı Süleyman -aleyhisselâm-’a buyurduğu gibi;

“ • •” “ne güzel kul”2 iltifâtına nâil olmuştur.

Dolayısıyla kulun ne sûrette imtihan edildiği değil, imtihânına ne şekilde cevap verdiği mühimdir.

Bu yüzden gerçek bir mü’min, irâdesini her şeyden önce Allah’tan râzı olmak istikâmetinde kullanmalıdır. Bu hissi kökleştirmek için de, mânevî hususlarda kendisinden daha fazîletli olanlara bakıp onları kendisine misâl almalı; buna mukâbil maddî hususlarda kendisinden aşağıdakilere bakıp şükrünü artırmalıdır. Bizzat Cenâb-ı Hak tarafından takdîr edilmiş mahrûmiyetlerden şikâyet etmemeli, dünyâ ve ukbâyı bir bütün olarak düşünüp bunun, ebedî âlemdeki mes’ûliyetini azaltacağı düşüncesiyle tesellî bulmalıdır.

Zîrâ Cenâb-ı Hak, kulları içinde çok nîmet lutfettiği kimselere çok, az nîmet lutfettiği kimselere de az hesap soracaktır. Yâni bu dünyada nâil olunan nîmetler nisbetinde âhirette hesap vardır. İlâhî adâlet, bu şekilde tezâhür edecektir.

Bu itibarla, meselâ Afrika’da dünyâya gelmiş, ibtidâî kavimlere mensup bir insanın veya gâfil bir toplum içinde yaşayan birinin, dînî hakîkatleri kabul husûsundaki mes’ûliyeti, şartları onunla kıyaslanamayacak derecede müsâit olan bir başka dindar ve medenî ülkedeki insanla bir ve aynı olamaz. Dolayısıyla kula lutfedilen bütün nîmetler, onun mes’ûliyet hudutlarını tâyin eden ve mükellefiyet nisâbını belirleyen unsurlardır.

Âyet-i kerîmede:

“Allah hiç kimseyi gücünün yetmediğinden mükellef kılmaz...” (el-Bakara, 286) buyrulur.

Demek ki Allah ne kadar güç ve imkân verdiyse o kadar mes’ûl tutar. Âyet-i kerîmenin mefhûm-ı muhâlifince3, bir kul, gücünün yettiklerini îfâ etmez ise, bundan da mes’ûl olur. Yâni muktedir olup da yapamadığımız iyilikler ve meselâ hakkı ve hayrı tavsiye edip zulüm ve şerden sakındırmak gibi hizmetlerden dolayı da âhirette hesâba çekileceğimizi dikkate almak mecbûriyetindeyiz.

Bu noktada biz mü’minler için çok mühim bir mesele ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; zekât gibi maddî bir mükellefiyetin nisâbını, yâni ne miktarda verdiğimizde mes’ûliyetinden kurtulacağımızı tespit etmek kolaydır. Lâkin Allâh’ın kuluna lutfettiği maddî-mânevî bütün nîmetler de, o kulda bir mes’ûliyet nisâbı meydana getirir ki, bunun miktarını tâyin etmek çok zordur. Meselâ Allah yolunda gayret etmek, bütün insanlara Cenâb-ı Hakk’ın yüklediği bir borçtur. Lâkin zekâttakinin zıddına, bunun ne nisâbı ne de nisbeti bellidir.

Kimi insan, az nîmete nâil olduğundan, onun mes’ûliyetinin nisâbı -faraza- bir “bardak” hacmi kadardır. Hâlbuki kimi insanın mes’ûliyet nisâbı,

-faraza- bir “kazan” gibi geniş bir hacme sahiptir. Yâni üzerimizde ilâhî takdirle meydana gelen nasipler, bizi farklı nisaplarla mükellef kılmıştır. Elinde kazan olan, onun dibinde bir bardaklık su götürürse, kazanı boş götürmüş olur. Nasıl ki yüz milyar zekât borcu olan bir adam, on milyar ödemekle bu borçtan kurtulamazsa, diğer nîmetlerin doğurduğu mes’ûliyetler de aynen böyledir.

Bu bakımdan üzerimizdeki nîmetlerin doğurduğu mes’ûliyetin nisâbını tam olarak bilmemiz mümkün olmadığından, yapmış olduğumuz namaz-niyaz ve hayır-hasenâta aslâ güvenmememiz îcâb eder. Zîrâ mes’ûliyet kabımızın istiâbı belki çok daha büyüktür de, yaptığımız sâlih ameller o kabın içerisinde kaybolup gidiyordur.

Devr-i saâdette buna dâir pek çok misal yaşanmıştır. Bir bedevî gelip; yalnız farzları yapacağını söylemiş, Efendimiz de onun hakkında;

“–Eğer sözüne sahip çıkarsa kurtuldu.” buyurmuştur.4 Çünkü o şahsın kabı bir bardaklıktır.

Buna mukabil, Allah Rasûlü, fazîlet ehli güzîde sahâbîlerden biri olan Muâz -radıyallâhu anh-’a her seferinde; “Bu da kâfî değil!” diyerek üst üste pek çok tavsiyelerde bulunmuş, en son olarak da:

“–Sana bütün bunların kıvamının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını) bildireyim mi?” buyurmuştur. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Evet, bildir yâ Rasûlallâh!” deyince Peygamber Efendimiz dilini tutmuş ve:

“–Dilini koru!” buyurmuştur. Muâz -radıyallâhu anh-:

“–Biz konuştuklarımızdan da hesâba çekilecek miyiz?” diye sorunca Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Allah iyiliğini versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!” buyurmuştu...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Mesûliyet
« Posted on: 07 Nisan 2020, 06:46:39 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Mesûliyet rüya tabiri,Mesûliyet mekke canlı, Mesûliyet kabe canlı yayın, Mesûliyet Üç boyutlu kuran oku Mesûliyet kuran ı kerim, Mesûliyet peygamber kıssaları,Mesûliyet ilitam ders soruları, Mesûliyetönlisans arapça,
Logged
02 Kasım 2010, 17:42:15
Ekvan
Varlıklar, alemler, dünyalar. (Evren).
Tecrübeli Üyeler
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 19.233


« Yanıtla #1 : 02 Kasım 2010, 17:42:15 »

Allah razı olsun kardeşim..bu konu gerçekten çok düşünülmesi gereken bi konu..Özellikle de son cümle çok önemli..gerektiği ölçüde gayret gösterebilmek..sanırım bu konuda çoğumuz azla yetinme yoluna gidiyoruz..oysa vazife ağır..yol uzun..dun himmetlik etmek yarı yolda takılıp kalmamız demek..Rabbim gayretimizi ve ümidimizi arttırsın inşaallah..amin

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &