ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Dini Konular > Dini makale ve yazılar  > Kayalıklara saplanan Hüdayim
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kayalıklara saplanan Hüdayim  (Okunma Sayısı 556 defa)
19 Mayıs 2010, 16:22:40
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 19 Mayıs 2010, 16:22:40 »



Kayalıklara Saplanan Hüdayi’m!..


ayatının bidayetinde sana da dünya parkelerinde bir kadılık görevi verilmişti. Sen, sana ait olan görevi liyakatine uygun yapıyor ve şanlı Devlet’in âfâkı nurlandıran burçlarında gönül terazilerini dengeliyordun: Sarsmadan, sarsılmadan ve incitmeden…

Hükümran olduğun kürsüde huzuruna gelen kişilerin ve ailelerin nabzına sekine enjekte ediyor ve huzurlu iklimlerin habercilerine havale ediyordun. Bir gün, huzuruna öyle bir aile gelmişti ki, boşanma ve boşama sayfaları serpilmişti eteklerine.. kadın hakkını arıyor, kocası ise mânâ alemine ait sır tablosunu fısıldama adına hukuka müracaat ediyordu. İhkak-ı hak mevzuunda kim haklı gelecek ve hakkına kavuşacaktı? Ama sen, hukukun rükünlerine bel bağlıyor ve sır aleminin kilitlerinin açılması adına iki şahit istiyordun. İki şahit ki, onların gelmesi Sen’in ve hayatının tılsımlı noktalarını eritecek ve nurlu nüfusa nüfuz edecektin. Ne talihli kulmuşsun Hüdayi’m!..

Hiç altı günde hacca gidip gelinebilir miydi?.. Boşama davasının mihengi buydu; doğru ya, hukukta zahire ittiba muteberdi.. ve olan oluyor, sırları yaratan Hallak-ı Kerim (celle celâluhu), insanlar içinde insan gibi yaşayan bir demirciyi konuşturuyor ve ona şahitliğin kutsi lisanını deruhte eyliyordu: “Şeytan bile bir anda Dünya’nın bir ucundan bir ucuna bir lahza gider de, bir Allah dostu neden gidemesin?”.. evet tılsım buydu; ruha muğlak gelen bu hakikat cilası, aydınlanıncaya kadar beklemeyi kendisine züll sayabilirdi. Ama olmak lazımdı, olmak için de pişmek, pişmek için de nefsini pişirmek..

Ey Hüdayi’m..! Ne de güzel tefekkür sancısına müptela olmuştun.. Sen ve senin içindeki titreyen nakarat, hep aynı vâveylayı haykırıyor, arşın yüzü tebessüm ediyor ve sen ıssız kırlarda Üftade’ni düşünüyordun.. Üftade ve sen.. ne güzel ikili, ne eşsiz ruh korosu, paha biçilmez zülcenaheyn. Kemerlerinin serhatlerinde nur akma zamanı gelmemiş miydi Hüdayi’m; ya kalblerin yumuşama zamanı? Kalbine damlayan her rikkat sancısı, sendeki cevherin izdüşümü ve şevk semereleriydi.. sen bununla yola girmiş ve ermiştin ya?

Ama.. işin başında, yola çıkman kadar yolda bulunma da biraz zor gelmişti sana. Yokluk kapısından varlık kapısına mı avdet, yoksa hakiki vâridatın lokmalarını mı geri çevirme? Kıraç araziden ayrılanlar kendini bilme ve bulma yolunda, ne ayrılıklara katlanmışlar ve “fen┠makamına ermişlerdi? Demiştik ya, olmak için ölmek lazım..

Ne olursa olsun o vâridat kapısının tokmağına tıklayacak ve kabul fermanını ebedlere kadar bekleyecektin; gaye-i hayâlin o kadar köpürmüştü ki ceyhun olmuştun, mecnun olmuştun Üftade’ye.. elinden tutmasını istediğin de bu değil miydi?

Sen bu taze hislerle iç geçirirken içine attığın bir gizem vakumu vardı.. nasıl da attan inmiş, atını o ıssız kırlarda bırakmıştın? Sahi sen nasıl oldu da yaya olarak gelmiştin o yokluk dergâhına? Atın niçin gelmek istememiş ve nurlu yolda seni münferit adımlarla başbaşa bırakmıştı? İşte sen bunu içine atmış, içini de eriterek sen olmayan Sen’le içeriye dalmıştın…

İçeriye girmenle varlık libası rafa kaldırılacaktı senin için.. atın bile yokluğa seslenmiş ve kayalıklara saplanmamış mıydı? Kayalıklara saplanan senin içindeki Sen mi, yoksa özdeki billur emarenin tecellisi olan hüdâvendigâr ruhu muydu? Attan inmeyen ve milletinin kalbine şerh olan kutsî silüet: İşte yolun buydu Sen’in..!

Ne de güzel öğrenmiştin yolunu biraz zorlansan da.. hükümrân olduğun halka, kim derdi ki günün birinde ciğer de satacaksın? Ağzından çıkan ve insanı cezbe getiren Bursa sokaklarındaki “ciğer” edâlı haykırışın, aşktan ciğeri kebap olmuşlara da sunulması gerekli olan bir hediyeydi. Ne de güzel takdim edişin vardı bu yolu ve yoldakileri? Yol zaten böyle yola gelmeliydi; hakiki hizmetçi olanlar, milletinin himmetini sırtına alanlardı..

Sırt sırta verdiğiniz bu varlık kulvarının pîri hayata veda etmek üzereydi.. sen ise vedaya vefa eyliyor ve düşmemesi gereken bayrağı ruhunun tüm hücreleriyle tutuyor,kaldırıyordun. Yoksa nasıl taşınırdı ki bu kambur, bu sıklet, bu devlet? Yürür müydü bu nefer, yürür müydü bu vefâ, yürür müydü bu aşk.. ve yürür müydü bu devlet-i aşk?

Sendeki intisap anlayışı o derece zirveydi ki, hocandan dinlediğin her heceyi hayatına zerkedebilmek için fırsat kolluyordun.. bu öyle bir pusu heyecanıydı ki hakiki bala erenlerin kovanını yağma eylemesiydi.. ne fedakarlık Allahım! Bir damla balı bile halktan esirgemeyen Sen, padişahları ardınca yürütüyor ve nal sesleriyle askerin gönlüne şevk tohumu ekiyordun.. sen ey yediveren ruhlu Hüdayi’m..!

Sen bize muhabbet eğitimini talim ederken, biz de sana varlığımızı havale ediyorduk. Bu nasıl bir yönelişti ki, senin mezartaşının serinliği bile bize bir devletti. Ömründe bir kere dahi olsa ziyaret edilmesi gereken yerimizdi orası.. orası diyorum; affet sultanım, ne kadar da uzak bir ifade oldu.. içimizdesin, denizdeki dalga sevdası değil bu.. sahi, “..bizi sevenlerin ölümleri denizde olmasın..” duasını da unutmadık hafızalarımızda. Hafaza melekleri ne de güzel bayraklaştırmışlardı bu duayı? Kaynayan kalb nasıl olur, vicdan nasıl aradığı bezmi devam ettirmek için heyecan köpürür? İşte, bunlar deniz içre denizde mahfiydi.. ve bulanlar bulmuştu. Sen ey damla içre okyanusu temsil eden Hüdayi’m..!

Ömür bu.. baharı var hazanı da.. leyli var nehârı da.. Bahar da Sen’le şevke geliyordu nehâr da.. Baharımıza nehâr eklemeden bu yola çıkılmaması gerektiğini bilen bizler, bu özlem saatimizde nasıl da anlayabilirdik Bursa adımlarını.. o adımlar da kökü sağlam mâzimizde kaldı.. içimizde kaldı. Beşâret bu işte, rüyâda gördüklerimizi dahi yakaza gayretiyle yoruma açan bizler, açılması gerekli olan yorumlara davetiye çıkartıyoruz.. ve haykıyoruz ki, Hüdayi olabilmek için hidayet dilekleri ruh bayraklarında çın çın dalgalanmalı.. dalgalanmalı ki istikbal muştusu güneşin doğup battığı her yerde söylenegelsin…


Gürsel Çopur
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Kayalıklara saplanan Hüdayim
« Posted on: 22 Temmuz 2019, 12:34:27 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Kayalıklara saplanan Hüdayim rüya tabiri,Kayalıklara saplanan Hüdayim mekke canlı, Kayalıklara saplanan Hüdayim kabe canlı yayın, Kayalıklara saplanan Hüdayim Üç boyutlu kuran oku Kayalıklara saplanan Hüdayim kuran ı kerim, Kayalıklara saplanan Hüdayim peygamber kıssaları,Kayalıklara saplanan Hüdayim ilitam ders soruları, Kayalıklara saplanan Hüdayimönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &