İslam ve insan hakları

(1/1)

Sümeyye:
İslam ve İnsan Hakları


Günümüzde “İnsan Hakları” konusunda hayli çalışmalar ve faaliyetler yapılmaya ve çeşitli kararlar alınmaya çalışılmaktadır. Ama her nedense, bu alınan kararlar ve icra edilen çalışmalar uygulamaya bir türlü konulamamaktadır. Sadece beyannamelerle, bildirilerle, makalelerle sınırlı kalmaktadır. Kanaatimizce bu tür çalışmaların verimsiz olması ve tatbik sahasına aktarılamaması, ahirete ve ilahi mahkemeye dayandırıla-mamasındandır.
Fakat Hak Dinlerin “insan hakları”nı savunması, kuru ve meyvesiz değildir. Çünkü, dinlerde insan hakları değil “kul hakkı” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifadeyle insanın başıboş bir varlık olmadığı, Allah'ın kulu, O'nun mülkü, O'nun mahlûku olduğu zihinlerde iyice yerleştirilir ve nefisler, 'kul hakkına tecavüz etmenin kesinlikle cezasız kalmayacağı' tehdidiyle karşı karşıya kalır.
Bütün mahlukatın tek ve yegane yaratıcısı ve Halikı olan Allah ( c.c.) bile kul hakkını iki şekilde gözetmekle, insana gereken ehemmiyeti göstermiş ve hakkına riayet edilmesi gerektiğini insanlara ihsas etmiş ve emretmiştir. Allah (c.c) insanın ruh ile cesedini mükemmel bir ahenk ve denge ile yaratmakla HAK ismini tecelli ettirmiştir. Ayrıca kullara yapılacak haksızlıkları da ancak kulların affedebileceğini ilan etmekle, kul hakkına hürmet etmiştir.
Evet İnsanın Vücudunu ve ruhunu incelediğimizde muazzam bir denge ve harikalıkla karşılaşırız. Çünkü, anne karnında ki yaratılış macerası başlı başına bir hikmet ve adalet tablosudur. Zira, kendisine verilen azalar, hisler, kabiliyetler, sıfatlar, maddi ve manevi tüm değerler HAK ismini fısıldamakta ve hatta haykırmaktadır. Doğduktan sonra imdadına gönderilen anne sütü ve o sütten daha değerli olan annesinin kalbindeki şefkati, ayrı bir hakka riayet göstergesidir. Kendi beşiği ve odası hükmündeki şu üzerinde yaşadığı dünyanın düzen, ahenk, denge ve kusursuzluğu ise tefekküre şayan bambaşka bir manzaradır.
Kul hakkına maddi ve dünyevi alanda bu kadar riayet eden Allah'ımızın (c.c) bu hakka riayet hassasiyeti, gönderdiği dinlerde de kendisini göstermektedir. Diğer semavi dinlerin asıllarında mevcut olan kul hakkı kavramı, maalesef tarihi süreç içerisinde ve dinlerin bozulmasıyla tersine inkılap etmiş “Kuvvet Haktadır” ifadesi, yerini “Hak Kuvvettedir” kavramına terk etmiştir. Bu nedenle tahrif edilmemiş tek semavi ve ilahi din olan İslamiyet'te “Kul Hakkı”nın ve dolayısıyla “İnsan Hakları”nın neleri içerdiğini açıklamaya çalışalım.

1- İslam Dininde Kul Hakkı

İslâm dininin iki temel gayesi vardır. Birisi tek olan, eşi ve dengi bulunmayan Allah'a inanmak ve yalnız O'na ibadet etmek, diğeri de Allah'ın bütün yaratıklarına iyi davranmaktır. Bu nedenle İslâm dininde iki haktan bahsedilmektedir. Bunlar:
a- Hukukullah denilen Allah hakkıdır ki bu hak, hakların birincisidir. Evet bir Müslüman Allah'ın hakkına riayet etmelidir. Evvela Allah'a iman edecek, O'na kimseyi ortak koşmayacak, O'nun emirlerine uyup, yasaklarından sakınacaktır.
b- Hukuk-u ibad denilen kulların haklarıdır. Peygamberimiz (a.s.m) insan haklarına çok ehemmiyet verirdi. Bir Müslüman'ın, üzerinde kul hakkı olduğu bir halde Allah'ın huzuruna çıkmamasını daima tavsiye ederdi. Hatta O (a.s.m), namazını kıldırmak üzere, bir cenazeye davet edildiği zaman, ölünün kul borcu olup olmadığını sorardı. Borcu olduğu kendisine bildirilince borcunu karşılayacak bir mal veya para bırakmışsa namazını kılar; borcunu karşılayacak bir şey bırakmadığı bildirilince, kendisinin bu cenazenin namazını kılamayacağını söylerdi. Ölen kişinin arkadaşlarının, akrabalarının veya herhangi bir müminin bu borcu ödemesini sağlardı. Böylece borçlu ölüp Allah'ın huzuruna kul hakkıyla gitmemesini sağlamış olurdu. Çünkü, kıyamet gününde mutlaka haklar sahiplerine verilecektir.
İnsan hakları deyince akla ilk gelen “hayat hakkı”dır. Herkes yaşama hakkına sahiptir. İnsanı bu haktan ne kendisinin ne de başkasının mahrum etme yetkisi yoktur. " Her kim, bir cinayet işlememiş, kimseyi öldürmemiş ve yeryüzünde fesat çıkarmamış olan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanlığı öldürmüştür. Her kim de bir kimsenin yaşamasına sebep olursa bütün insanları ihya etmiş gibi olur " (Mâide suresi, 32) ayet-i kerimesinde hayat hakkının önemine dikkat çekilmiş ve “Adalet-i Mahza” dediğimiz saf ve katıksız bir adalete sahip olmamızı emretmiştir. Bu hakkı başkasına tanımayan kimse sanki bütün insanları öldürmüştür.
Ayrıca herkesin “mülk edinme hakkı” vardır. Hiç kimse bir başkasının malına dokunmaya, malını elinden almaya yetkili değildir. Bu kuralı çiğneyen kul hakkını çiğnemiş olur.

2- İslam Dininde Kadın Hakları

İslam'a göre, bir insan olarak erkeğe tanınan temel haklar, kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.
Kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip değildir. Kuranın prensibine göre, insanların kıymeti, takvâ ile (güzel şeyler yapma ve kötülüklerden sakınma ile) ölçülür (Hucurât suresi, 13). Ayrıca, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir. (Bakara suresi, 187) 'Ben, erkek olsun kadın olsun (ki hep birbirinizdensiniz) içinizden hiçbir çalışanın çalışmasını zayi etmeyeceğim. (Al-i İmran suresi, 195) ve 'O'nun varlığının delillerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.' (Rum suresi, 21) âyet-i kerimeleri, İslam'a göre kadının bir insan olarak asla ikinci sınıf olmadığını ifade etmektedir.
Hz. Peygamberin; kadınlardan ayrıca biat alması ve bu hâdisenin Kur'an-ı Kerim'de açıkça yer alması, (Mümtehine suresi, 13) İslam'a göre kadın iradesinin bağımsızlığını göstermektedir.

3- İslam Dininde Köle Hakları

Kölelik müessesesi İslâmiyet'ten önce sanki hiç yokmuş da, İslâm dini getirmiş gibi İslam'a hücum edilmektedir. Halbuki İslâm'ın hükümleri iki kısımdır: Birincisi; İslâmiyet'in, daha önceki hukuk sistemlerinde yok iken, ilk defa kaide olarak ortaya koyduğu yani İslâm'ın tesis ettiği hükümlerdir. Zekât gibi, miras payları gibi. İslâm âlimlerinin açıklamasına göre, bu çeşit hükümler, yüzde yüz insanoğlunun yararınadır; insanlar tarafından anlaşılmasa da hikmetleri ve maslahatları vardır.
İkincisi; İslâmiyet'ten evvel var olup da İslâmiyet'in sonradan düzenlediği yani İslâmiyet'in düzenleyici olarak rol oynadığı hükümlerdir. Yani İslâmiyet, bu hükümleri ilk defa ortaya çıkarmış değildir. Belki bu hükümler, daha önceden çeşitli toplumlarda ve hukuk sistemlerinde vardı ve vahşî bir şekilde uygulanmaktaydı. İslâmiyet'in bu tür hükümleri birden bire kaldırması insanın yaratılışına aykırı olduğundan, ilk etapta onlara adil düzenlemeler getirmiştir. Vahşî bir suretten medenî bir kalıba sokmuştur. İşte kölelik ikinci çeşit hükümlerdendir. İslâmiyet, daha evvelki toplumlarda olmadığı halde köleliği getirmiş değildir. Belki daha önceki toplumlarda var olan köleliği, adil olarak uygulanabilecek bir seviyeye getirerek kabul etmiştir.
İbn-i Mesûd (r.a.) anlatıyor: ben kölemi kamçı ile dövüyordum. Arkamdan ''Ey Ebâ Mesûd, sen bil ki," diye bir ses duydum. Öfkeli olduğum için bu sesin ne olduğunu anlayamadım. Bana yaklaşınca bir de baktım ki, Peygamberimiz: ''Ey Ebâ Mesûd, iyi bil ki senin bu köleye karşı gücünden, Allah'ın senin üzerinde ki gücü daha büyüktür" buyurdu. Ben de (bu yaptığım suçu affettirmek için) Bu köle Allah rızası için hürdür" dedim ve köleyi âzâd ettim. Peygamberimiz (a.s.m): ''Sen bu köleyi azat etmeseydin seni cehennem ateşi yakardı"( Müslim, Eyman, 8) buyurdu.

4- İslam Dininde Azınlık Hakları

İslâm hakimiyeti altında yaşamayı kabul eden gayr-i müslimlere Zimmî denilir. Zimmilik bir anlaşma ile olur. Şöyle ki: Müslümanların başkanı veya vekili gayr-i müslimlerin ileri gelenlerini bir araya getirerek: "İslâm devletinin hükümlerine itaat etmek ve devlete cizye vermek şartıyla bu diyarda kalmanıza müsâade ediyoruz" demeleriyle zimmet akdi yapılmış olur. Bu anlaşmadan sonra onlar, İslâm devletine itaat etmekle mükelleftirler. Zimmet akdi yapıldıktan sonra devlet, onların haklarını müdafaa etmekle yükümlüdür. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II, 217)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine, Münazarat isimli eserinde kendisine yöneltilen "Gayr-i Müslimlerle nasıl müsavi ( eşit ) olacağız?" sorusuna verdiği cevap çok manidardır. Şöyle ki, “Müsavat ( eşitlik ) ise, fazîlet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, "karıncaya bilerek ayak basmayınız" dese, tazibinden menetse, nasıl ben-î ademin hukukunu ihmal eder? Kella!(hayır) Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali'nin (r.a.) **** bir Yahudî ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyûbî'nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.” (Tarihçe-i Hayat, 73)

6- İslam Dininde Yoksul Hakları

Hz. Peygamber (a.s.m), veda hutbesinde birtakım sosyal reformlar telkin etmiştir. Fakirin zengin tarafından her türlü istismârı yasaklanmış, borç alınan paraya eklenen fâiz kaldırılmıştır. Fakirlere zekat ve sadaka gibi yardımların yapılmasını ısrarla tavsiye etmiştir.
Toplumda madde itibariyle zayıf olan kesimin Müslümanlığı kabul edip Peygamberimizin (a.s.m) etrafında toplandıklarını gören müşriklerin bazı ileri gelenleri, rahatsız olmaya başlamışlardı. Onlar da Müslüman olmak istiyor, ancak yoksullarla birlikte oturmayı bir türlü hazmedemiyorlardı. Bu nedenle Peygamberimize (a.s.m) gelerek şu teklifte bulundular: Sizinle beraber olmak ve iman etmek istiyoruz, ancak zayıf ve yoksullarla beraber aynı mecliste oturmak istemiyoruz. Bunun için bize yoksulların katılmayacağı bir meclis tahsis ediniz" dediler. Müslüman olmalarını çok arzu eden Peygamberimiz de (a.s.m) onların bu teklifleri üzerinde düşünüyordu ki, Allah (c.c) ona şu âyeti indirdi:
"Sabah akşam Rablerine O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye değer verme." (Kehf suresi, 28)
İşte inen bu âyetler, toplum fertleri arasında sosyal bir ayırım gözetmeden, Allah'ın âyetlerini herkese okumasını, zenginleri kabul edip yoksulları ihmal etmemesini Peygamberimize emretmiştir.
İslam'ın temel kitabı olan Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin (a.s.m) Vedâ Hutbesi, insan haklarını 632 yılında tüm dünyaya ilân etmişken, bugün batılılar, insan haklarını, 1215 yılında İngilizlerin kendileri için kabul ettiği “Magna Charta Libertatum” yani Büyük Hürriyet Akitnâmesine kadar götürmektedir. Ancak bu sözleşme, doğrudan kral ile vatandaşlar arasında değil, kral ile vatandaşı temsilen Lordlar arasındaki birtakım hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir.
Daha sonra 1789 tarihli Fransız İhtilali ile birlikte insan hakları gündeme gelmiş ve insan hakları beyannamesi neşredilmiştir. Nihayet Birleşmiş Milletler 1948 yılında hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile nihaî şeklini almıştır. Batı'da İnsan Hakları 1215 yılına kadar götürülse bile, Vedâ Hutbesi bundan 583 yıl önce, konuyu gündeme getirmiş ve hakkıyla uygulatmıştır. Bu açıdan bakıldığında Veda Hutbesinin çok önemli bir tarihi değeri de vardır. (Prof. Dr. Osman Eskicioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s. 255, 256, 262, 263, 265, 269, 271. )


Dr. Burhan SABAZ

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc