๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ => Dini makale ve yazılar => Konuyu başlatan: Zehibe üzerinde 03 Kasım 2010, 18:35:18



Konu Başlığı: İslam Bütün Kainatın Dinidir
Gönderen: Zehibe üzerinde 03 Kasım 2010, 18:35:18
İslam Bütün Kainatın Dinidir

Prof. Dr. Suat Yıldırım



Müşahade ettiğimiz kainat nizamım yaratan, insan nev'i değildir. Bu varlık nizamım devam ettiren, hatta kontrol eden de insan nev'i değildir. O, sadece orada yer alan binlerce nev'iden biridir. Şu kadar var ki emanet olarak ona bazı tasarruf hakları verilmiştir. Varlık gayesini ifa etmesi, o sistemle bütünleşip onunla ahenk içinde yaşamasına bağlanmıştır. Aksi halde neticesiz kalıp, semere vermemesi mukadderdir.

İnsan nev'inin başta gelen vazifesi, bu nizamı kuran Zatı tanıyıp topyekün kainatın O'na boyun eğip teslim olduğu gibi teslim olmasıdır. Tutulacak yolun, ancak O'nun gösterdiği yol olduğun u kabul etmesidir. "Onlar, Allah'ın dininden (yolundan) başkasın) mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde bulunan herkes, ister istemez O'na teslim olmuştur ve ancak O'na rücü edeceklerdir." (Ali İmran Süresi, 83). Bu ayet-i kerimede insanlar, cinler, melekler gibi akıl sahibi varlıklar söz konusu ise de, daha başka ayetler, canlı-cansız bütün varlıkların Yüce Yaradan'a inkiyad ettiklerini bildirir. "Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nun mahluku ve mülküdür, ve hepsi O'nun emrine boyun eğmiştir." (el-Bakara Süresi, 116).

Evet, toprak, su, hava, ışık, ısı, elektrik gibi, güneş sisteminde atoma kadar kainat aynı Hakimin hükmüne boyun eğerek hayata hizmet ediyor. Hayatın merkezinde ise insan hayatı bulunuyor.(1) Kainatın bütün nev'ilerini, hikmet dairesinde olarak insanın etrafına toplayıp tam bir intizam ve ihtimam ile onun ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda koşturmak, aşikardır ki şu iki şekilden biri ile olabilir: 1- Kainatın her bir nev'i kendi kendine insanı tanıyıp, ona itaat edip yardımına koşmaktadır. Aklı olan hiç kimse bunu iddia edemez. İncelenmesi halinde, bu iddianın yüzlerce muhali sakladığı görülür. İnsan gibi aciz bir varlıkta, sonsuz kudret sahibi bir Hükümdarın iktidarının bulunmasını gerektirir. 2- Kainat perdesi altında, her şeyi yaratan ve her şeye kadir olan Allah Teala'nın ilmi ve kudreti ile bu yardım cereyan etmektedir. Demek kainattaki şuursuz ve insan tarafından idare edilmesi imkansız unsurlar insanı tanıyor değil; aksine, bu sistem, insanı bilen ve tanıyan, onu şefkatle yetiştirip hayatım devam ettiren Rabbimizin onu tanıyıp bilmesinin, görüp gözetmesinin delillerindendir.

Atomdan güneşe kadar mutlak itaat sergileyen bütün bu nev'iler içinde yalnız insana cüz'i irade emanet edilip, itaat ve isyan imkanı verilmiştir. Bu imkan, insanın varlık bütününü teşkil eden unsurlardan sadece biri olan iradeye mahsustur. Yoksa kafir bir insanın dahi vücudundaki bütün zerrelerden beslenme, sindirim, solunum, kan dolaşımı, sinir vb. sistemlerine kadar bütün maddi varlığı yüce yarada'nın koyduğu nizama tam manasıyla boyun eğmektir. Nitekim o nizamın bir askeri olan ve insan gözüyle görülemeyecek kadar küçük bir mikrop, emir alınca, insanın vücud sarayım imha edebilmektedir. İnsan, o saraya ufak bir müdahale olması halinde Allah dilemedikçe, çare bulmaktan aciz kalmaktadır. Kör olan gözü gördürmemekte, felce uğrayan sinir sistemini, duran kalbini çalıştıramamaktadır. Bütün bu hallerde Allah Teala, kainatta yalnız kendisinin hükmünün yürüdüğünü göstermektedir.

Fakat hakim ve rahîm olan Allah, insana mezkur serbestiyi vermekle beraber onu başıboş bırakmamış uyması halinde, büyük kainat sistemi ile uyumunu sağlayacak esasları, bir katalog, bir kullanma kılavuzu halinde yayma koymuş, ona muallim ve rehber göndermiştir. Demin zikrettiğimiz ayetler, bütün varlıkların Allah'a teslim olup boyun eğdiklerini bildirmişti. Aynı teslimiyeti Cenab-ı Allah, insan iradesinden de istemektedir.

Yani fiilen bulunan teslimiyetin! ikrar etmesini istemektedir. Böylece"Allah kalında din, ancak İslamdır" (Al-i İmran Süresi, 19)

"Teslirpiyyst, inkiyad, boyun eğme" manalarım ifade eden İslam, kelimesinin anlamı daha da genişleyerek "Allah Teala'nın vazettiği (koyduğu) en şümullü olan ilahî dinin alemi olmuştur. Bir diğer tarifiyle din:

"Zevi'l-ukülü (akıllı varlıkların) hüsn-i ihtiyarlariyle (iradî seçimleriyle) bizzat hayr-ü nimete saik olan (götüren) bir Vaz-ı ilahî, beşerin ihtiyarî fiillerinin hayr ve saadet gayesine doğru cereyanım tanzim eden bir yol, bir kanundur". "Allah'dan başka ilah tanıyan veya hakkı bildiği halde dini, tabiiyyeti haktan başka bir şey telakki eden din ile ilim, Hak Teala ile hayr-ı a'la arasında niza' (ihtilaf) tasavvur eyleyen veyahut hayr-ü şerr nizaminin hall-ü faslına Allah Teala'nın hakim olmadığım, hükm-i ilahinin haricinde herhangi bir şey kalabileceğini farzeden, velhasıl mebdei Haktan gelmeyen ve ayat-ı Haktan istinbat edilmeyen dinlerin, tabiiyyetlerin hiçbiri insanlara saadet ve selamet bahşedecek din-i hak değildir. Allah Teala'ya şerik tasavvuru mahal ve batıl olduğu gibi "lslam"dan başka bir dîn-i hak tasavvur etmek de batıldır.(2) ayetindeki ifade, hasr siğasıdır. "Din olan müsnedün ileyhin, müsnede yani burada "İslam"a hasredilmesini gerektirir. Bu, şu demektir: "İslam'dan başka din yoktur". Nitekim te'kîd edatı olan "inne" de bunu pekiştirmektedir. Ayetteki "indellahi" kısmı, "din"in vasfıdır. Buradaki indiyyet, i'tibar ve i'tina indiyyeti olup, ilim indiyyeti değildir. Yani "İslam dışında din diye bilinen başka inançlar mevcud ise de sahih, (muteber) din sadece İslam'dır" manasını ifade eder.

Allah Teala tarafından vaktiyle gönderilmiş İslam'dan başka dinler (şeriatlar) da bulunduğunu gözönüne alınca buradaki hasrı şöyle anlarız: 1- Bu durum bildirildiği sırada sahih din yalnız İslam idi. Zira ihbarda, haberin verildiği vakte itibar edilir. Filhakika İslam'ın zuhurundan önce hak dinler tahrif edilip, büyük nisbette bozulmuş idi. Demin iktibas ettiğimiz Al-i İmran 83 ayetinde İslam hakkında "dinillah" buyurmakta."Allah'ın dini" denilerek teşrif gayesiyle o, Allah'a izafe edilmektedir. Bu izafet, Allah'ın dininin zuhur etmesiyle diğerlerini neshetmiş olduğunu da ifade eder.(3) 2- Yahut hasrdan "kemal" manası kasdedilmiştir. Bu takdirde, Hz. Muhammed (aleyhi's-salat-ü ve's-selam)ın bi'set zamanı sözkonusu olmaksızın, bu hüküm bütün zamanlar hakkında da geçerli olur. Yani "ekmel manada dîn, İslam'dır" demek olur. Zira ekmel manasıyla din, bu İslam dinidir, bundan mükemmeli yoktur. Daha önceki şeriatlar, bütün beşeriyyet için geçerli ahkamı ihtiva etmemekteydi.

Aksine muayyen bir zaman ve mekanda yaşayan ümmetlerin ihtiyaçlarına cevap veriyordu. İslam dinini, diğer dinlere nazaran, daha şümullü anlatması ve lafzın umumiyyetini koruması bakımından, bu ikinci tefsir daha münasip sayılabilir.

Allah Teala şeriatları, muhatapların ihtiyaç ve kabiliyetlerine, anlayış kapasitelerine göre göndermiştir ki matlub olan tatbik işini ona göre yapabilsinler. Sosyal gruplaşmalar küçük, ihtiyaçlar az, hayat sade iken, onları idare edecek hükümler de sade olmuştu. Fütuhat, istila ve hicretler sebebiyle genişleme oldukça şeriatlar da genişlemiştir. Bununla beraber onlardan hiç biri mutlak olmamış Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s.) şeriatları bile İsrail oğullarına mahsus bırakılmıştır. Sonra daha teşkilatlı medeniyetler ortaya çıkınca son, mükemmel ve evrensel şeriatın gelmesi için şartlar hazır olmuştur.

Cenab-ı Allah bu dini, o sırada yeryüzünü hiçbir tarafından hakimiyeti olmayan, medenî toplumları çürüten bazı olumsuz durumlardan masun kalmış bir millet içinde izhar etmiştir. Keza onu, ilim tahsil etmemiş bir Nebiyy-i ümmî (aleyhi's-salat ü ve's-selam) vasıtasıyla tebliğ buyurmuştur. Böylece, hakkaniyetinin daha kolaylıkla anlaşılıp, kabule mazhar olma imkanım artırmıştır. İslam'ın başta gelen hususiyeti fıtrat (tabiat) ile bütünleşmesidir. Bundan normal bir şey de olamaz. Zira tabiat kanunlarım koyan, İslam ahkamım gönderen Yüce Yaradan'ın ta kendisidir. Şu mealdeki ayet, mezkur hakikati ifade eder: "O halde sen, gerçek müslüman olarak kendini dine doğru it, Allah'ın o fıtratına ki (dinine ki) insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yarattığı bu hilkati değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (Rum Süresi, 26). Fıtrat, insanın, doğuştan getirdiği, aslî, tabiî hal üzere bulunmasıdır.

İnsanın yaratılışına uygun olması esası İslamı, bütün zamanlarda dünyanın her yeri için geçerli ve yeterli bir din kılmıştır. Bu aslın dokuz yönü olup bunlar birbirine kuvvet vererek insanlığı, onu kabule sevketmektedir.(4)

Birinci hususiyet: İslam, insanın fikrini şüphe ve tereddüt, vehim ve hurafe bulaşmayan bir inanç ve itikada sevkederek akideyi ıslah eder. İnsanı tek olan ve kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan Halik Tealayı ikrar etmeye götürür. Fikirdeki istikamet, düşünceyi düzeltmek bütün ıslahların basında gelir. Sapık akidelerle zihni paslanmış olan bir kavim felah bulamaz. Bunlar, bir türlü ölçüyü tutturamazlar: Fıtrata yanlış müdahele, tabiî dengeyi bozma, ifrat-tefrit arasında gidip gelme (ruhbanlık veya ibahiyye zihniyeti (epikürizm), klerikalizm veya laisizm, liberalizm veya kolektivizm, rasyonalizm veya spritüalizm) değer ölçülerim ter-sine çevirip mühim meselelere önem vermeme veya zıddı durumlar, hep bu zihniyetin tezahürlerindendir. Fikre tevhîd hakim olunca, geri kalan hususları düzeltmek kolaylaşır. Bu itikaddan şahsiyet, basiret, istikamet ve bütün insanları (fazilet sebebiyle olan derecelenme dışında) müsavi görme gibi esaslar neş'et eder

İkinci hususiyet: Tevhidin gereği olarak zıt gibi görünen iki kişi İslam bir arada gerçekleştirir, öteki düzenlerin düştüğü ifrat ve tefritlerden insanları kurtarır: Hem nefisleri tezkiye eder, hem de hayat nizamını ıslah eder. İndividülizm veya sosyalizm aşırılıklarından cemiyeti korur. Halbuki dinlerin çoğu, hayat nizamını düzeltme işine girmez, girse de layıkı veçhile ele almaz, öğüt ve mev'izalarla yetinir, İslam ise bir çok ayette iman ile amel-i salihi, ferdî kemal ile içtimaî kemali birleştirir.

Üçüncü hususiyet: islam akla hitab edip vicdanın şehadetine başvurur, körü körüne taklidi yırtıp atar. Bildirdiği hükümlerin sebeplerini veya hikmetlerini ekseriya zikreder. Muhatapların durumuna göre terğib ve terhibde bulunur, teşvik eder veya sakındırır. Hüccet isteyenlere delil serdeder. İnatçı mağrurlara karşı cedel ve etkili şekilde hitab etme yolunu tutar. Ahiret saadetini gözeten kimselere, nizama uyanları bekleyen mükafatları bildirir.

Dördüncü hususiyet: İslamdan önceki şeriatların hepsi mahdut iken İslam risaleti mutlak olmuştur. "Seni (ey Resulüm) bütün insanlara müjdeci ve inzar edici (uyaran) olmaktan başka bir gaye ile göndermedik, fakat insanların çoğu bunu bilmezler" (Sebe' süresi, 28) ayeti ile şu hadis-i şerif bunu tasrih eden naslardandır: "Benden başka hiç bir peygambere verilmemiş olan beş şey bana verildi: (dört şeyi saydıktan sonra Hz. Peygamber (a.s.) beşinci olarak şöyle buyurur:) "Eskiden peygamber, yalnız kavmine mahsus olarak gönderilirdi, ben ise bütün insanlara gönderildim. Beşinci hususiyet: İslam, ahkamında aslî hükümleri bildirip teferruatı müçtehidlerin istinbatlarına bırakır. Böylece ahkamın, bütün asırlar için geçerli olmasını sağlar.

Altıncı hususiyet: İslam fesadı, hem doğrudan doğruya hem de dolaylı yoldan önler, yani kötülüğe götüren sebepleri de önlemek suretiyle ferdi ve cemiyeti kötü hallerden kurtarır. Şer'î hükümlerin çoğu sedd-i zerai denilen bu kabildendir. "Helaller bellidir, haramlar da bellidir. Bunların arasında ise, insanların çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır. Şüpheli şeylerden her kim sakınırsa ırzını (haysiyetini) da, dinini de kurtarmış olur. Her kim şüpheli şeylere dalarsa (içine girmek yasak olan beylik) koru etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez, içeriye dalabilir. Gözünüzü açın, her padişahın kendine mahsus bir korusu olur. Haberiniz olsun, Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram ettiği şeylerdir..,"(6). Bu hadis-i şerif, şüpheli şeylerden uzak durulması gerektiğini açıkça bildirmektedir.

Yedinci hususiyet: İslamda şefkat ve kolaylık, insanların faydasını sağlamak esastır. "Allah size kolaylık diler, güçlük dilemez (el-Bakara süresi 185) ve benzeri ayetler bunu gösterdiği gibi bir çok hadis de aynı gerçeği bildirir. Bazıları şunlardır:

"Müsamahakar, tevhid dini ile gönderildim"(7) "Bu din kolaydır, kim dini zorlaştırmaya giderse, bilsin ki din mutlaka ona galip gelir" (8) (Yani dinin ihtiva ettiği her şeyi tam manasıyla yerine getiremez).

Sekizinci hususiyet: İslam ahkamının hususiyetlerinden biri de dînî emirleri dünyevî hakimiyetle birlikte ele almasıdır. Zira teşrîden maksad nizam tesis etmektir, kuvvetin destelemediği kanunun ise değeri olmaz. Ama ikisi bir arada ahenk içinde yürürse toplum nizamında birlik sağlanır,

Dokuzuncu hususiyet: İslamda din esasları sarihtir. Kur'an-ı Kerim din esaslarını açıkça ve tekrarla bildirir. Böylece şeriat batıl tevillerden korunur. Mevcut dinler içinde, din esasları bizzat mukaddes kitabından ve Peygamberinden gelen tek din İslamdır

Kişinin nefsim Allah'a teslim etmesinin (İslam olmasının) manası ise şu on esasta hülasa edilebilir:

1- Yalnız Allah'a kul olama. 2- Yalnız Allah rızası için amel edip işleme. 3- Yalnız O'nun razı olacağı şeyleri söyleme. 4- Allah'ın murad ettiği hükümleri arayıp tatbik etme. 5- O'nun emirlerini yapıp nehiylerinden sakınma. 6- Allah Teala'nın hükmünün yanında kendi nefsine veya başka bir mahlüka hüküm yetkisi tanımama. 7- Allah'ın razı olacağı hükmü bulmak için, gerektiğinde içtihad ve gayret sarfetme.

8- Heva ve hevesten yüz çevirme.

9- Fertler ve topluluklar arası bütün münasebetlerde muamelelerini Allah'ın ahkamına göre yapma.

10- Allah Teala'nın bizim için gayb olan sıfatlarını, keza kaderini tasdik etme.

İşte bu mezkur hususiyetleriyle İslam fikre tevhid, hayata istikamet verir.(9) insanları kullara kulluktan Allah'a kulluğa, batıl veya bozulmuş dinlerin zulmünden İslam'ın adaleti-ne, dünyanın darlığından ahiretin genişliğine çıkarır.(10)

Dipnotlar : (1). B. Saîd Nursî, Sözler, İstanbul, 1958, s. 10. (2). Elmalı'lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili. İst., 1935, l, 1063. (3). M. Tahir ibn Aşur, Tefsiru't-Tahrir ve't-Tenvir, Tunus, 1984, III. 193 ud. (4). Krş. A.g.e., 3/194-195. (5). Sahihu'l-Buhari, Teyemmüm, 1. (6). A.g.e., İman, 48. (7). Ahmed ibn Hanbel, Musned, 6/116. (8). Sahîhu'l-Buharî, İman, 29. (9). B. Saîd Nursî, Sözler, s. 793. (10). Sahabı Rib'î ibn Amir'in (r.a.) Kadisiye savaşından önceki görüşme sırasında Sasanî başkumandanı Rüstem'e söylediği sözden (M.Y. Kandehlevî, Hayatu'Sahabe, trc. Ahmed Meylanî, Divan Yay., İstanbul, 1980, 1/273).