ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ İslami İlimler Dunyası ๑۩۞۩๑ > Dini Konular > Dini makale ve yazılar  > Aklın iki yüzü ve mâkuliyet
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Aklın iki yüzü ve mâkuliyet  (Okunma Sayısı 585 defa)
25 Eylül 2010, 22:24:30
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 25 Eylül 2010, 22:24:30 »



Aklın İki Yüzü ve Mâkuliyet

Akıl; maddeden mücerret, ama maddeye bitişik bir cevher., metafiziğin fizik içindeki ışıktan uzantısı., ruhun en önemli fakültelerinden biri., hakla bâtılı birbirinden ayırma adına İnsan mahiyetinin en keskin nuru., eskilerin ifadesiyle "ben" sözcüğüyle işaret edilen "nefs-i natıka"., tasavvufçuların yaklaşımıyla da, "ruh-u âzam", "arş-ı Muhammed" türünden Hazreti Cibril'e verilen isimlerden bir isim., ve bazı sofiyenin "akl-ı cüz'î", "akl-ı mecaz" ve uhreviliklere taalluk eden yanları ya da metafizik derinlikleri ile "akl-ı meâd" dedikleri insanî bir özdür.

İnsanın bir mânâda, düşünmesi, İdrak etmesi, anlaması ve onu fenalıklardan alıkoyup iyiliklere yönlendirmesi açısından ruhun karakol gücü de diyebileceğimiz akıl, felsefenin çokça üzerinde durduğu, kelâmın "usûluddin"e ait meseleleri büyük ölçüde ona bağladığı, bazı sofilerin, iyi-kötü, yararlı-yararsız deyip "akl-ı semavî", "akl-ı türabı" şeklinde ikiye ayırdıkları akıl, bütün bu aslî ve tâli hususiyetleri itibariyle böyle bir makalenin çerçevesini çok aşkın bulunduğundan, biz burada onun bu yanlarına sadece bir işaretle iktifa edeceğiz. Keza akıl, İslâmî düşünceye göre, ilinin sebeplerinden biri olması açısından da ayrı bir önem arzeder ama burada o hususu da şimdilik tayyetmek istiyoruz. Aklın, mükellefiyetin esası, tefekkürün temel unsuru, muhakemenin ilk cevheri, insanı hayvandan ayıran, ayırıp gerçek İnsan olma kapısına getiren, Yaratıcı'nın İnsanoğluna en müstesna bir armağanı olması da bu makalecikte, talî bir konu olarak ve sadece bazı yönleri itibariyle bir hatırlatma nev'inden zikredilecektir.

Bizim şimdilik kısaca üzerinde durmak istediğimiz husus, Risale-i Nur'daki akıl telakkisi ve aklın fonksiyonları çerçevesinde, vahiy, ilham ve vicdanla omuz omuza inşâ eden akıl (mükevvin akıl)la, tam bunun aksine, bütün bütün metafizik mülâhazaları kulak ardı ederek semavî alâkalardan sıyrılmış, dolayısıyla da manevra atanını sınırlandırmış dar akıldan bahsetmek istiyoruz. Bunu yaparken de, belli zaviyeden bazı münasebetler bulunsa da, Kant'ca bir yaklaşımla "nazarî akıl", "amelî akıl" faraziyelerine ve Lalende'nin "inşâ eden akıl", "inşâ olunan akıl" mülâhazalarına girmeyi düşünmüyoruz. Aslında, bu tür meselelerden her biri, birer kitaba konu teşkil edecek kadar geniş olduğundan ve pratikte de çok fazla bir şey ifade etmediğinden, biz de bu kadarcık bir hatırlatmada bulunup geçeceğiz.

Başta Bediüzzaman olmak üzere İslâm düşünürlerine göre akıl, potansiyel derinlikleri itibariyle, kâinat kitabını okuyan bir göz; duyduğu ses ve nağmeleri değerlendirip değişik mânâlara bağlayan pek çok ihtizaza açık bir İç kulak; eşya ve hâdiseleri aşkın bir tefahhusla temâşâ eden muhit bir idrak; varlık ve varlık ötesi alemleri keşfe açık bâtınî bir gözdür. İnsan onunla, gözün gördüklerini, kulağın duyduklarım değerlendirip bir hükme bağlar ve onun rehberliğinde varlığın perde arkasına seyahatler tertip eder; hattâ yükselir onunla Allah'a muhatap olur., onunla cebrî-ihtiyarî belli sorumluluklar yüklenmeye ehil hâle gelir., ve onunla topyekün kâinat ve hâdiseleri tarar, kritik eder, bir esasa bağlar ve Allah'a yürür. İyiliklerde, güzelliklerde mantık ve muhakemelerimizi vahyin ve ilhamın zenginlikleri ile buluşturur ve ötelerden gelen mesajlara referans olur., fenalıklarda, çirkinliklerde de, İlâhî hududa mantıkî yorumlar getirerek nefsin serazat arzularını frenler ve onun taarruzlarına karşı sürekli stratejiler üretir. Ayrıca bize her zaman, şeytanın değişik plânlarını aşabileceğimiz taktikler verir., hevesât ve cismanî arzularımıza karşı da, muhasebe ve murakabe izabehanelerinde eritilip şekillendirilmiş düşüncelerden kementler, bukağılar vurur. O, semavîliğini koruduğu sürece hemen her zaman, nefsanîliğin üzerine yürür ve onu, kendi hususiyetlerinden kaynaklanan bayağılıklardan alıkor; alıkor ve âdeta insanî değerlerin korunması mevzuunda bir polis, bir zabıta memuru vazifesi görür. Ve tabiî, "akl-ı semavî" ve "akl-ı meâd"a ait bu özelliklerden hiçbiri, "akl-ı meâş" ve "akl-ı türabı" için sözkonusu değildir.

Söz bu noktaya gelince, Kur'ân ve İslâm açısından, aklın yeri, değeri, sorumluluktaki konumu ve hücciyetinden bahsedilebilirdi; ancak, biz burada şimdilik, sadece -biraz da Bediüzzaman perspektifinden- Kur'ân'a göre aklî olan (mâkul) ve olmayan (gayrimâkul) hususlar üzerinde durmayı düşünüyoruz.

Kur'ânî yaklaşımla, İslâmî Düsünce sisteminde, aklı olan ve olmayan, tabiat-hilkat, sebepler-sebepler üstü Yaratıcı Güç, kendi kendine meydana gelme kuşatan bir iradenin var etmesiyle vücut bulma; diğer bir ifadeyle, tevhid ufku ve şirk saplantısı şeklinde kabul edilegelmiştir. İnsanoğlu var olduğu günden bu yana -bu mülâhaza, haricî bir yorumcunun hususî mevcudiyeti açısındandır. Yoksa, kâinat ve hâdiselerin mücerret tefsiri zaviyesinden insan öncesi dönem için de aynı şey söz konusudur- Mefisto-Faust oyunu devam edegelmektedir. Bundan sonra da -eskilerin ifadesiyle ahyânın esrarla mücadelesi, şeytanların ve şeytanlaşmış ruhların hakka, hakikate açık gönüllerle ayrışmaları sürüp gidecektir.

Bugüne kadar kâinat ve hâdiseleri, tabiat, sebepler ve kendi kendine oldu düşüncesine bağlayanlar, hemen her zaman gayrimâkulün temsilcileri olarak bir cephe oluşturmuş ve yer yer sun'î bir tabiat ilâhı etrafında, zaman zaman da sebeplerin mevhum iktidarları çevresinde bir araya gelerek, mâkulün temsilcileri bulunan enbiyâ, asfiyâ ve mü'min düşünürlere karşı sürekli bir savaş içinde olmuşlardır. Bu cephe, değişik dönemler İtibariyle bir kısım farklı stratejiler uygulasa da, kavga azmi ve mücadele esprisi açısından hep aynı yolda yürümüş; ya ulûhiyet gerçeğinin lazımı olan yaratma, tanzim etme, öldürme, diriltme,, gibi fiilleri, mevhum birer varlık olmadan öte kıymet-i harbiyeleri olmayan sebeplere, tesadüflere, tabiata havale etmiş veya kısmen de olsa, İlâhî İcraatı bunlara bağlamaya çalışmıştır. Birincilerin ilhadında şüphe yok; ikinciler ise, Allah'ın yarattığı bazı nesneleri, icraatında O'na ortak koşmakla şirke girmişlerdir; şirke girmişlerdir, zira tevhid düşüncesi; yaratan, inşâ eden, öldüren, dirilten, rızık veren, herkesi ve her şeyi görüp gözeten Kudreti Sonsuza -ne suretle olursa olsun- eş-ortak koşmayı şirk ve gayrimâkul kabul eder.

İşte bu açıdan, Kur'ân'ın temel disiplinlerinden biri olan tevhid anlayışı akla uygun (mâkul); varlığın, sebepler, tabiat ve daha değişik şeylere bağlanması ise akla aykırı (gayrimâkul)dır. Burada, zıddın, zıddıyla ortaya çıkması açısından, sanki, aklî olana, gayri mâkul daha bir vuzuh kazandırıyor gibi bir durumun söz konusu olduğunu vurgulamada yarar var...

Evet, her şey tevhid-i hakikiye bağlanmadığı zaman, pek çok yaratan, inşâ eden, öldüren, dirilten, görüp-gözeten ilâh gücünde müessirlere ihtiyaç duyulacağı zaruridir. Böyle bir şeye ihtimal vermek ise, zincirleme pek çok muhali (imkânsızlık) birden kabul etmek demektir ki, böyle bir şeyin akla aykırı olduğu açıktır. Kelâmcıların değişik ad ve unvanlarla çokça başvurdukları bu mânâdaki mâkuliyet ve gayrimâkuliyet, Bediüzzaman "da, ayrı bir Kur'ânî ses ve soluğa dönüşür ki: insan, imana müteallik konularda onu takip ederken, Kur'ân'ın, "aklî olan"a ve "olma-yan"a yüklediği mânâları apaçık görür. Kur'ân: "Şayet yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, arz da, sema da fesada uğrardı." (Enbiya, 21/221 gibi âyetleriyle sürekli bu konuyu muhakeme etmeye çağırır ve mantıklarımıza yeni yeni ufuklar açar.

Aslında Kur'ân, taabbüdî emirlerdeki aşkınlık müstesna, hemen her meselesini akıl, mantık ve muhakemeye tescil ettirerek mesajlarında ne aklî, ne kalbî, ne ruhî ne de hissî bir boşluğa kafiyen meydan vermez. Aksine O, değişik türden hüküm ve iddialarını, mâkul olmayana bina etmiş birbirinden farklı pek çok hasım karşısında hep, salim düşüncenin, kurallı muhakemenin, disiplinli mantığın sesi-soluğu olagelmiştir: olagelmiş ve karşı tarafın ne kadar gayrimâkul türden mugalâtası, demagojisi, diyalektiği varsa hepsini susturmuş, bütün mücadelelerini zaferle noktalamıştır ki, biz buna, aynı zamanda hem Hak elçilerinin hem de akl-ı selimin zaferleri diyoruz.

Zatında. İleri-geri tarihî tekerrürler devr-i daimi de, hemen her zaman, vahye karşı alâkasız kalınıp, aklî olanın ihmal edildiği dönemlerle, semavî aydınlanma ve aklın aktivitesini tam ortaya koyduğu devrelerin tenavübünden başka bir şey değildir. Ne zaman ki nebilerin neşrettiği ziya ile gönüller aydınlanmış, dimağlar tenevvür etmiş; cismaniyet ve madde kendi çerçevelerine çekilmiş, fizik de-metafizik de yerli yerine oturmuş; Mevlânâ'nın ifadesiyle "akl-ı semavî". Gazali'nin deyimiyle de "akl-ı meâd", "akl-ı meâş" ve "akl-ı türabî"nin önüne geçmiş; işte o zaman, yeni bir kalb ve kafa izdivacı gerçekleşerek yepyeni bir milat daha yaşanmıştır. Bu milat, varlığın yeniden yorumlanıp, çağın idraki açısından bir kere daha hakikî sahibine bağlanması ve İnsanoğlunun iç çelişkilerden kurtulması miladıdır., ve ne zaman ki göklerin ışığı görülmez olmuş, akıl ihmale uğramış, düşünce devre dışı bırakılmış -özel mânâsıyla-mâkul bütünüyle unutulmuş, her yerde gayrimâkulun bayrağı dalgalanmaya başlamış., kitleler iç içe tenakuzlara sürüklenmişi fikrî, ruhî teşevvüşler İçinde, bazen Zerdüşt'e, bazen Hz. Üzeyir'e, bazen Hz. Mesih'e Allah'ın oğlu denmiş ve O "üçlünün üçüncüsü-dür" gibi çarpıklıklara düşülmüş, işte o zaman vahye ve akla bağlı bütün denge ve sistemler de alt-üst olmuştur.

Gayrimâkulün ortaya çıkışı bazen, “Ved”, “Yeğûs”, “Yeûk”, “Nesr” keyfiyetinde, bazen Mecusîlerde olduğu gibi "nur-zulmet" ikilemi tarzında, bazen küllî bir ruh biçiminde, bazen de "Lât", "Menât", "Uzzâ", "Naile", "İsaf"... türünden değişik putlar, ateş, ırmak, yıldırım, rüzgar... ne...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Aklın iki yüzü ve mâkuliyet
« Posted on: 15 Eylül 2019, 17:04:07 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Aklın iki yüzü ve mâkuliyet rüya tabiri,Aklın iki yüzü ve mâkuliyet mekke canlı, Aklın iki yüzü ve mâkuliyet kabe canlı yayın, Aklın iki yüzü ve mâkuliyet Üç boyutlu kuran oku Aklın iki yüzü ve mâkuliyet kuran ı kerim, Aklın iki yüzü ve mâkuliyet peygamber kıssaları,Aklın iki yüzü ve mâkuliyet ilitam ders soruları, Aklın iki yüzü ve mâkuliyet önlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &