ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum >  ๑۩۞۩๑ Eğlence Dünyası ๑۩۞۩๑ > Çoçukların Dünyası > Dini Hikayeler > Son Dilek
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Son Dilek  (Okunma Sayısı 609 defa)
20 Mayıs 2010, 16:21:22
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 20 Mayıs 2010, 16:21:22 »



Son Dilek

Hayat serüvenimize onunla aynı mahallede, aynı sokakta ama bize verilmiş farklılıklarla başlamıştık. Annemizin hamilelikleri aynı aylara, doğumumuz mayısa rastlamıştı.

Ben ve diğer çocuklar sıradandık. Vaktinde emekleyen, yürüyen; saatinde konuşan, sağlıklı, cin gibi, annesinin, babasının en akıllıları, en güzelleri ve bir taneleriydik.

O farklıydı. İki ayağının üzerinde durabilmek için yıllarca uğraştı. Çok geç ve zorluklarla yürüdü. Hiç hınzır bakışları olmadı. Hep duru, berrak ve mahzun bakardı. Konuşması da bizlerden çok farklıydı. Biz gerekli gereksiz, herkesle her şeyi konuşurken o ancak kendini anlayanlarla konuşurdu. Usta bir ebrucunun yumuşacık fırçasını ahenkle dolaştırıverdiği hissini veren gözleri, çizgi gibi çekik ve baygındı. Zamanının çoğunluğunu bir türlü ağzına sığmak istemeyen ve ağzının kenarından taşan pürtüklü ve şişkin dilini ağzına sığdırmaya ayırırdı. Olup bitenleri her daim şaşkınlıkla seyreden gözleriyle yüzümüze çok ender bakardı.

İki elinin parmaklarını olanca gücüyle, geriye doğru gerdirir, kıvrılan parmaklarını, anlayamadığımız bir keyifle bıkıp usanmadan dakikalarca seyrederdi. Ben de onun bu halini seyrederdim.

Gözünün köşelerine sinsice yerleşmiş çapaklar müsaade etse birer bezelyeden ibaret çipil gözlerini hiç kırpmadan saatlerce, günlerce seyredebilirdik; vücuduna göre epeyce küt ve tombul parmaklarını. Daha ikimiz de küçükken merakımı dizginleyemez, yanına çömelir, ona sorardım. “Fahri, parmaklarında ne görüyorsun?” Adını duyunca bakışlarını bana çevirir, yakından bakınca iyice yeşeren gözleriyle gözlerime uzun uzun bakardı. Yanına çömelmem öyle hoşuna giderdi ki keyifle yüklü; ne olduğunu anlayamadığım birtakım sesler çıkarır, mahcuplaşır; patisiyle yüzünü gizlemeye çalışan yavru kedi edasıyla gergin parmaklarını gözlerinin önüne perdeler, perdenin arkasından kadife bakışlar sunardı.

Sonra tekrar parmak uçlarına döner; sırlarla bezeli âlemini -bir şeyler görme umudunu hiç yitirmeden- kaldığımız yerden seyre devam ederdik. O da annesinin bir tanesiydi. Bizim sıradanlığımıza karşın annesi, Fahri’nin -bize göre- eksiklerini kabullenmiş, benimsemiş; hatta böyle bir çocuğun kendine verilmiş olmasını bir ayrıcalık olarak görürdü. Önce onu oyunlarımıza almayıp gizli aşikâr her fırsatta itiştirip kakıştırarak çocukluğun sınırsız hınzırlığı hatta hainliği ile ondan üstün yanlarımızı o anlamasa da ona sergilemeye başladık. İçimizdeki minik benlik canavarları Fahri’yi âdeta kobay gibi kullanıyordu. Daha çok da evde ana baba sopasına bağışıklık kazanmışlar, sevginin kırıntısını bile tadamamışlar, evde baskıya vücutlarının bir parçasıymışçasına uyum sağlamışlar; okul dönüşünü azgın bir sabırsızlıkla beklerdi. Baskı gören ezmenin, hakaret gören küfretmenin şiddet gören dayak atmanın ustası ve hastası oluyordu. Bu, çocuksu gözlemlerimin ilk ve engin tecrübesiydi.

O, önce bu yaptıklarımızı hiç ama hiç anlayamadı. Şaşırmadı da. Yatağında yıllardır aheste kıvrılışlarlaakan; hızını ve akışını hiç bozmayan hüzünlü derecik misali insanın içine akan ılık, bakışlarla öyle baktı baktı. Olanları niye anlayamadığını anlamak istedi âdeta.

Biz ne kadar itiştirirsek itiştirelim o, büyük bir cevvallik ve mutluluk saçan haykırışlarla düştüğü yerden kalkar, bizim kendisiyle oynadığımızı veya şakalaştığımızı sanarak her seferinde artan bir coşkuyla oyun halkalarına girmeye çalışırdı. Çocuklar çoğunu vurdulu kırdılı ucuz televizyon filmlerinden kopya çektikleri artistik usullerle onu her defasında toza toprağa fırlatmanın ekşimiş keyfini çıkarırlardı.

Bir zaman sonra tavırlarımıza karşı refleks geliştirerek oyunlarımıza katılmamaya başladı. Oyun alanımızın hemen yanındaki beton elektrik direğinin dibini kendine mekân seçti. Arkadaşlıkta ise birinci sırayı bizden aldı. Bizim yerimize yavrusuyla, yetişkiniyle mahallenin hatta öteki mahallenin köpeklerini koydu. Onlarla hemhal, yoldaş oldu. Bize ise sadece parmaklarıyla gözlerine çektiği perdenin ardından mahzunluk, anlaşılmamanın küskünlüğü ile yüklü bakışlarını gönderdi; bizim ona bakmadığımız anlarda.

Bize bakacağı zaman, onun adeta ayine dönüşen hareketlerine şaşar kalırdım. Bir kemanın telleri kadar gerginleşen tombul ve küt parmaklarla bezenmiş elini olabildiğince ağır hareketle gözünün hizasına gelene kadar kaldırırdı. Bunu yaparken bakışları muhakkak yerde hatta yerin diplerinde seyrederdi. Ancak gözüne perdeyi çektikten sonra bakışlarını yine ağır çekimle bize çevirirdi. Hâlbuki biz zaten onu görecek gözlere sahip değildik; niçin bu kadar titizleniyordu ki.

Bizim, babalarımızın babalarının bile oynadığı kadar eski, sıradan, bir o kadar da bilindik oyunlarımız vardı. Esir almaca, sek sek, kaydırak, dokuztaş, yakan top, aç kapıyı bezirgânbaşı, orta sıçanı, köşe kapmaca, körebe, ebecilik, saklambaç, istop, yılan, uzuneşek. Onun oyunları ise hiç oynanmamış, bu yüzden hiç eskimemiş ve kimsenin bilmediği oyunlardı. Bizim ona dalaşmadığımız zamanlarda kucağında, sırtındaki köpekleri incitmeden birer birer yere indirir, bakışları toprağı eşeleyerek sokağı arşınlamaya başlardı. Böyle zamanlarda dili iyice salınır, tortop olur her zaman mahzun bakan gözleri birbirine alabildiğine yaklaşırdı.

Yerlerde, kıyıda köşedeki küçük çalı çırpı parçalarını sadece iki parmağıyla hayalindeki bahçeden çiçek toplarcasına ihtimamla alır, diğer elinin avucuna aynı ihtimamla yerleştirirdi. Topladıklarının aynı boy, aynı incelikte olması beni hayretler içinde bırakırdı. Dayanamaz onun oyununa katılır, ben de düzgün çalı çırpı toplamaya çalışırdım. Ama onun topladıklarının yanında benimkiler her zaman eciş bücüş kalırdı. Yıllar yılları kovaladı birlikte başlayan hayat masalımız devam etti. Biz büyüdük, o da büyüdü. Biz okullara gittik. Okul dönüşlerinde o, hep köşesinde mahallenin elektrik direğinin dibindeydi.

Biz evlendik, çalışmaya başladık. Şehirden ayrılanlarımız oldu. Ben de artık sadece yazları gelebiliyordum. Bunlardan birinde sabaha karşı girmiştik mahalleye eşim, çoluk çocuk.

Gözlerime inanamadım o, direğin dibindeydi. Kucağında ve çevresinde irili ufaklı köpekler, sırtını beton direğe vermiş, başı hafiften yana kaykılmıştı. Onu uyandırmaktan korkarak sessizce yanına çömeldim. Tıpkı otuz sene önce, çocukluğumuzdaki gibi Fahri’yle diz dizeydik. Elinde yarısı yenmiş ekmeği, kucağında ekmekten nasiplenmeye çalışan henüz birkaç aylık bir yavru köpek vardı. Fahri’nin yaşı sanki yıllardan birine takılmış kalmış da ilerlememişti. Çocukluğumuzdaki kadar küçük değildi. Fakat asla olması gereken yaşta da görünmüyordu.

Yetişkin bir erkeğe benzemiyordu. Çocukluk simasından ise çok az emare yakalamıştım. Seyrek sakallarına tek tük aklar yerleşmişti. Bu haliyle yaşlı bir çocuk ya da çocuksu bir yaşlı gibiydi. Derin derin nefes alırken hafiften horluyordu. Bizim çoktandır tadını unuttuğumuz huzurlu ve keyifli bir uykunun tam ortalarındaydı. Bir müddet seyrettim. Yırtık gömleğinden inip kalkan göğsü görünüyordu. Parmakları çocukluğundakinden daha da tombullaşmış çoktandır kesilmemiş tırnaklarının kimi kırıktı. Gayri ihtiyari parmaklarına usulca dokundum.

Gözlerini, sudan başını uzatan kaplumbağa mahmurluğuyla kırpıştırdı. Çapakların birbirine yapıştırdığı kirpiklerini güçlükle araladı. Beni gördü. Tebessüm etmek istedi fakat dilini bir türlü içeri alamadığından edemedi. Gerdirdiği elini, avucu bana dönük olarak kaldırdı, gözüne perdeledi. Parmaklarının arasından uyku mahmurluğuyla beni seyretmeye başladı.

Biz bakışarak hasret gidermeye çalışırken yavru köpek yediği ekmeği bitirmiş, şükranlarını belirtmek için Fahri’nin yüzünü gözünü yalamaya başladı.

İşte şimdi olan olmuştu. Bu sahneyi benden iyi kimse bilemezdi. Fahri köpeğin kendisini yalamasına hiç ama hiç dayanamazdı. Anlamını hâlâ çözemediğim bir sebeple köpek onu yaladığında makaraları koyuverirdi. Yaslandığı yerden doğruldu, ensesinden kavradığı köpeği en sevdiği oyuncağı göğsüne yaslar gibi yaslayıp önce yavaş, sonra gittikçe artan bir tonla gülmeye başladı. Gülmeler kahkahaya; kahkahalar haykırışa dönüştü. Çevresindeki köpekler ona havlayarak eşlik etmeye çalışıyordu. Birbirine zaten yakın olan gözleri iyice kaymış sakallarından akan salyalar çıplak göğsüne doğru inmeye başlamıştı. Oturduğu yerde hopluyor, nefesi bitene kadar gülüyor, aynı şevkle kâh yükselen kâh alçalan nidalarla gülmesini sürdürüyordu. Onun gücü bitmemişti. Fakat ben daha fazla dayanamamış çömeldiğim yerde hıçkırıklarımı zaptetmeye çalışıyordum.

Bir zaman sonra sakinleşerek pili biten oyuncaklar gibi anlaşılmaz seslerle yerine oturdu.

“Merhaba Fahri, nasılsın? Bak ben geldim...” Biraz daha yaklaştım. Tokalaşmak için elimi uzattım. Fahri böyle zamanlarda yaptığı gibi asker selamıyla karşılık verdi. Ben de ona.

Sonra yüzünü beton direğe döndü, yanağını yapıştırdı. Gözlerini kapadı. Saçlarına tıpkı benimkiler gibi kırklı yaşların henüz acemi akları üşüşmüştü. Eli hala selamda, kahkahası yüzünde eğretice asılı kalmıştı. Sonra ter olmadığına emin olduğum iki damla yuvarlandı gözlerinden. Bu iki damla Fahri’de gözyaşı bende birer kor oldu. “Ah Fahri! Sana yaptıklarımız için senden nasıl özür dileyeyim bilmem ki. Sen de bu mahallenin çocuğuydun biz de. Niye akıl edemedik senin de bizim gibi yaşamaya hakkın olabileceğini? Bu koca dünyada sana bu elektrik direğinin dibinden gayrı yerler de olabileceğini neden düşünemedik? Sen orada köpeklerinle muhabbette, ben burada sana yaptıklarımızla baş başa. Yaşamaksa ikimiz de yaşıyoruz.”

Bir de annesi vardı Fahri’nin, tıpkı oğlu gibi çizgi dışı, hatta zaman zaman çizginin ötelerinde gezinen. Bizimkiler camdan cama, balkondan balkona, kapı önlerinde ya da pazar yolunda ne zaman konuşma fırsatı bulsalar, anlaşılmaz bir iştiyakla; çocuk, ardından da koca dedikodusuna başlarlar; dedikodunun dayanılmaz büyüsüne kapıld...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.034


View Profile
Re: Son Dilek
« Posted on: 16 Temmuz 2019, 19:56:38 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Son Dilek rüya tabiri,Son Dilek mekke canlı, Son Dilek kabe canlı yayın, Son Dilek Üç boyutlu kuran oku Son Dilek kuran ı kerim, Son Dilek peygamber kıssaları,Son Dilek ilitam ders soruları, Son Dilekönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &