Masumiyetin Duası

(1/1)

Sümeyye:

Masumiyetin Duası


Asmaların, söğütlerin arasında papatya beyazı duvarlarıyla yoldan geçenleri karşılayan, kendini şehrin gürültüsüne kapatmış olan camide buruk bir sevinç vardı. Bir yaz boyu devam eden kurs bitmiş, talebeler evlerine dönmeye hazırlanıyordu. Artık ayrılma vaktiydi. Hocası ve arkadaşlarıyla vedalaşan talebeler, caminin taş döşeli avlusunu kalbi pır pır atan bir serçe gibi hoplaya zıplaya geçerek evlerinin yolunu tutuyordu.
Herkes ayrıldıktan sonra yürek atışlarını tuta tuta bir çocuk girdi hocanın odasına. Köşedeki rafta itinayla sıralanmış kitaplar, askıya iliştirilmiş bir cübbe, tablodaki kıvrım kıvrım uzanan yol, tıkırtısı odayı dolduran saat, masanın üzerinde duran menekşe ve odanın başköşesindeki renk cümbüşü semaver olup-biteni seyrediyordu.
“Hocam!” dedi talebe. Sonra ilerilere dikti gözlerini. Birikmiş birçok soru vardı bu kelimede, birçok sızı… Derledi topladı, avuç avuç yığdı kelimeleri gönlünde.
Akşam güneşi odanın bir köşesinde; o, bir köşesindeydi. Mustafa Hoca ise, hem onun yakınında hem uzağındaydı.
Utana sıkıla bir “Hocam!” demişti; ama devamını getirememişti. Babası geçti gözünün önünden, sonra annesi…
— Buyur evlâdım; bir şey mi diyecektin?
Soru durdu bir kenarda.
Bekledi çocuk, bir kirpik mesafesinde; bekledi hoca bir dağın yücesinde… Hem dağın yücesinde hem çocuğun sinesinde…
Yaz bitmiş, sorular bitmişti. Bunca bitenin ardından “Hocam, babam ile annem…” dedi durdu…
— Evet, yavrum.
— …
— Söyle hele ne olmuş anne ve babana?
Hoca, baktı çocuğun yüzüne, çocuk daldı gitti gözünden akan yaşın peşinden…
— Anne ve babam… Burada öğrendiklerime pek yabancı… Babam içip içip geliyor… Hem geliyor, hem gelmiyor…
“Eyvah!” dedi hocanın gönül kafesinde çırpınan kuşlar.
— Ne yapmalı hocam…
Soru döndü dolaştı kalbde…
— Dua et evlâdım, dedi hoca… Dua et geceleri, kapanıp seccadene! ‘Âh!’ de, ‘Yandım medet!’ de… Ekle dualarını gözyaşlarına… ‘Allah’ım bağışla annemi ve babamı! Kurtar onları!’ de.
Çocuk vardı gitti evine, elindeki reçeteyle… Erdi vakit geceye… El ayak çekilince, aldı gönlünü ve seccadesini. Ve kapanıverdi dünyaya; açılıverdi ötelere… İçin için tutuştu, yandı. Ağladı, ağladı. “Allah’ım bağışla annemi-babamı! Kurtar onları gafletten!” Mırıl mırıl birkaç kelimeydi seccadeye ilk değen. Arttı sonra yavaş yavaş, bu niyaz ve ses; gıcır gıcır dönen değirmen taşı gibi. “Allah’ımmmm!” dedi kocaman. İnledi kelimeler, seccade ve oda. İnledi derin bir uykuda olan anne yüreği. İrkildi ve uyandı anne, hem uykudan hem dünyadan. Evlâdıydı bu ağlayan.
Çocuk ağlıyor, inliyor; “Annem-babam!” diyor,
“Allah!” diyor… Kelimeler kopuyor gönlünden.
“Uyan bey!” dedi anne. “Uyan hele; bak bir ses yaktı içimi, duy sen de.”
Kulak verdiler ince bir kalbe: “Allah’ım bağışla annemi ve babamı… Affet onları, arındır!”
Kalkıp koştular kapının önüne… Durdular bir vakit, geçip giden anla.
“Eyvah!” dedi baba, sonra da ana.
Bir vakit sonra kapandılar evlâtlarının üstüne.
Ağladı evlât, ağladı anne, ağladı baba gecenin bir vaktinde...

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc