Bilmeyi bilmek

(1/1)

Hafize Aişe:
Bilmeyi bilmek
Naci BOSTANCI • 88. Sayı / TOPLUM


İnsanoğlunun yeryüzündeki macerasında iki önemli bilme alanı karşımıza çıkar: “Kendisi” ve “içinde yaşadığı dünya”. İnsan kimdir, bu dünyaya nasıl gelmiştir, kimliği, kişiliği, anlaması, bilmesi, ilişki kurması vs. Bunların hepsi insanoğlunun kendisini anlama çabalarının malum soruları. Felsefeden sosyolojiye, siyasetten hukuka, iktisada kadar her tür disiplin ve insanî bilimler dediğimiz alan bu sorgulamaların neticesi. Şüphesiz dinle ilişkimiz “vahye dayalı bilgi” üzerinden şekilleniyor ve onun ait olduğu kategori inanç. Dünyayı anlama çabası ise hava, ateş, toprak, sudan başlayarak ilişkili olduğumuz kâinata yönelik. Dünyanın yuvarlaklığından tutun yerçekimi kanununa, uzay bilimlerinden mikrokozmosa kadar makro ve mikro okumalar nasıl bir dünyada yaşıyoruz sorusuna cevap arayışlarının ürünü.

İnsanın bilme çabası
İnsanın bilme çabası; hayatını daha anlamlı, kaliteli, özgür yaşayabilmesi, tabiatla olan mücadelesinde başarılı olması, hastalıklara, felaketlere karşı kendini koruyabilmesi bakımından önemli. Ancak sadece fonksiyonel bir bilme çabasından bahsedemeyiz; insanın sanat, estetik, edebiyat alanındaki üretimleri yaşanan zamana nitelik katmak bakımından önem taşıyor. Bir resim, heykel karşısında hissedilen, romandan, şiirden edinilen elbette bir yanıyla “bilgi” fakat aynı zamanda varlığın nitelik kazanması. Sanatın kökeninde din olduğunu, fizikle metafiziğin birbirine karıştığı bir evren algısında kendilerine hayatî roller verildiğini biliyoruz. İlk insanların mağara duvarına yaptıkları resimler marifetiyle avları üzerinde etkili olmaya çalıştıkları ifade ediliyor. İlkel müzik, dinî transın temel unsurlarından birisi. Resim ve heykel, inanç dünyasına ait ikonlar. Sanat, onu var eden köken anlamıyla bağlarını sürdürmeye devam etse de, insanın bu dünya ile ilişkisine estetik bir derinlik, rafine bir duyarlılık kattığını söyleyebiliriz.

İnsanın bilme çabasında “gördüğümüzü anlama” girişimi çok geçmeden beraberinde “neyi nasıl gördüğümüz?” sorusunu getirdi. Bilme işinin, “şeyleri bilmek” kadar “bilen özne”nin kendine ait özelliklerinden kaynaklanan bir durum olduğu hususu zihinleri her zaman meşgul etti. Bunun bir yanıyla da insanın kendisini bilme gayretinin bir parçası olduğu atlanmamalı. Sokrat’ın diyaloglar aracılığı ile dikkat çekmeye çalıştığı mühim konulardan birisi de, alışılagelmiş düşünce usullerinin insanda körlük oluşturabileceği vurgusu. Bu diyaloglar üzerinden aslında hiç yazmamış, yazı dilini ölü bir dil olarak nitelemiş hocası Sokrat’ın fikirlerini bize aktaran Eflatun, “Mağaradakiler” metaforuyla bu bilme işine ve yanılsamaya çok önemli bir katkı sunuyor. Hep mağarada olan ve başka tür bilme biçimlerinden mahrum bulunan insanlar, gerçeklik diye mağara duvarına yansıyan gölgelere bakarlar. Onları “dışarıdaki” gerçekliğe ikna etmek, duvara yansıyanın sadece bunların gölgesi olduğuna inandırmak mümkün olmaz. Mağara neresi? Mağara her yerde ve her şekilde karşımıza çıkabilir. Mesele sadece tek tek insanların kendi gördüklerine inanması değil aynı zamanda mağarada bulunan topluluğun bu yanılsamayı toplu biçimde paylaşarak daha kesin bir inanç düzeyine çıkarması. Nitekim kimi sosyal psikoloji deneyleri, kişisel kavrama ve görme hali üzerinde kitlesel algının nasıl bir tahakküm oluşturduğuna dair çarpıcı örnekler sunuyor.

“Bilen özne”nin neyi bildiği konusu
Mağara metaforu tarih boyunca sürekli güncelleniyor. Hem şeyleri bilmek için arzulu bir tutum hem de bilinene karşı şüpheci bir yaklaşım hiç eksik olmaz. Bu yaklaşımın sadece Yunan, Roma gibi batı dünyasına ait olduğu zannedilmesin. Köklü bir medeniyet olan Çin dünyasında da “bilen özne”nin neyi bildiği konusuna aynı şekilde şüpheci bir yaklaşım söz konusu. Kişiyi “bataklığının bilgisine mahkum kurbağa” örneği üzerinden uyarmak isteyen, ya da rüyasında gördüğü kelebekle metaforik yer değiştirme üzerinden kendisi mi yoksa kelebek mi olduğu konusuna dikkat çeken bilgeler benzeri bir dikkati ortaya koyuyorlar. İslam dünyasında ise bilmeye sürekli atıf yapıldığı, insanın bilmeye çağrıldığı, kişinin kendisini bilmesi ile Rabbi bilmesi arasında bağ kurulduğu görülüyor. Bu dünya “oyun” dünyası, “yalan”, “bir göz açıp yumma süresinde düş gibi geçecek olan”; yine de bu dünyalı olan yanımızla çalışmak, yaşamak, anlamak, insanın kişisel varlığından iktidar ilişkilerine kadar geniş bir alanda olup bitenleri çözümlemek görevimiz. Bilenle bilmeyen bir olmayacak. İslam dünyasında şiirden hikâyeye mimariden tasavvufa kadar geniş bir alanda insanın kendisi, toplum, nihayet bağrında yer alınan dünya kavranmaya, gerçekliğine nüfuz edilmeye çalışılmış. İncelikli akıl yürütmeler, bilme sürecinin kendisine ve bilen öznenin yanılsamalarına geniş atıflarla dolu.

Bilmek ve kültürlerarası farklılıklar
Bilmek, hiçbir şekilde çıplak ve dolayımsız değil. Her şeyden önce insanın kendisi “daha önceki bilgileri”nin üzerine bilmekte, dolayısıyla önceki bilgilerinin “ışığında”, “bağlamında” ne olup bittiğini anlamaya çalışmak. Kültürler arasındaki fark, insanların “aynı olay, nesne, durum” hakkında görme biçimlerini de farklı kılan bir işlevde kendisini gösteriyor. Bunu bir çeşit bağlam olarak da okumak mümkün. Ya da aynı kültürün içinde yer alan fakat farklı sınıflara, eğitim düzeylerine, mesleklere mensup kişiler arasındaki fark yine kendisini anlama, görme, çözümleme biçimlerinde gösteriyor. Kültür dediğimizde genel bir çevreden bahsediyoruz. Kültür, maddî ve moral tüm “şeyleri” içine alır. Bunların arasında bilmemiz açısından büyük önem taşıyan “teknolojiler” de var. İnsanoğlu, bilmeyi teknolojiler aracılığı ile gerçekleştiriyor. Bunu söylerken hemen akla geldiği gibi sadece mikroskop, teleskop ya da diğer türden araçları kastetmiyoruz sadece. Tıpkı onlar gibi bilinen ile bilen arasına giren “yazı”nın kendisi de bir teknolojidir ve yazının icadından sonra yaşanan tarihsellik, insanın bilme biçimlerini adeta kökten değiştirmiş.

Bizler okuryazar insanlar olduğumuz ve uzun asırlar boyunca bilme bağlamımızı okuryazar bir kültürün referanslarıyla oluşturduğumuz için, bir zamanlar yazı yokken nasıl bilirdik ve bunları nasıl gelecek kuşaklara aktarırdık konusu “koptuğumuz bir dünyaya ait olmanın” zorluklarıyla karşımıza çıkıyor. İki dünyayı karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebiliriz ancak bunun yine kendine has sınırlılıkları olacağını hesaba katmak gerekiyor. Bu karşılaştırma bize okuryazarlığın bir teknoloji olarak nasıl yeni bir dünya teşekkül ettirdiğini, diliyle, üslubuyla, gerçekliği bilmeye dönüştürme ve kompoze etme şekliyle nasıl bir bakış açısı oluşturduğunu kavrama imkânı veriyor. Okuryazarlık, alfabe, kitap, radyo, televizyon, gazete bize her biri kendine ait bir gerçeklik sunumu üzerinden konuşuyor, dünyayı kendi dolayımından dönüştürerek anlamamıza imkân veriyor. Ong’dan Luria’ya, Mc Luhan’a kadar çeşitli düşünürler teknoloji ile bilme biçimi arasındaki ilişkiyi inceleyerek bize zengin bir külliyat sunmuşlar.

Bilmenin dille, tarihle, episteme ve paradigma ile bağları elbette ayrı bir değerlendirme konusu. Fakat şu kısa değerlendirme dahi biliyor olmanın içinde ne türden tuzaklar barındırdığı, öğrenme araçları, süreci ve bağlamının aynı zamanda yanılsamalara nasıl yol açabileceği hususlarında bize bir perspektif sunuyor. Kısacası bilme işi masum değil ve biliyor olmak aynı zamanda sürekli bir eleştirel düşüncenin ışığında daha anlamlı olacak.

Navigasyon

[0] Mesajlar

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc