Mantık Ders Notları 1-8

(1/3) > >>

Reyyan:
MANTIK (1.Hafta Ders Notları)

__Mantık bilimini ilk sistemli hale getiren kurucusu kimdir?

 Aristoteles.

__Mantık biliminin İslam dünyasıyla ilişkisi nasıl başlamıştır?

İslam kültür dünyasında mantık çalışmaları Aristoteles’in eserlerinin Arapçaya tercüme edilmesiyle başladığı kabul edilir.             

__İslam dünyasının ilk filozofu kimdir?

 Kindi.

__İslam dünyasında ‘muallim sani’ olarak bilinen filozof kimdir?

Farabi.

__İslam dünyasında mantığı ciddi anlamda meşrulaştıran ve İslami ilimlere uygulayan kimdir?
 Gazali.

__Mantık’ın terim olarak karşılığı nedir?

Türkçede düşünme, konuşma, akletme teriminin karşılığı olarak kullanılır.

 

__.Mantığın ilkeleri nelerdir? İçerikleri nelerdir?

1)özdeşlik ilkesi: bir şeyin kendisiyle aynı olduğunu söyleyen akıl ilkesidir. ‘A,A’ dır.

2)çelişmezlik ilkesi: bu ilke bir şeyin hem kendisi hem de kendisinin dışındaki şey olamayacağını ortaya koyar. ‘A,A’ olmayan değildir. Örn: önümüzde duran bir kitabın hem bir kitap hem de bir kalem olduğunu söylemek bir çelişkidir.

3)üçüncü şıkkın imkansızlığı: aynı zaman ve şartlarda bir şey hem kendisi hem de kendisi olmayan olmaz ya kendisidir ya kendisi değildir üçüncü bir ihtimal yoktur.

4)Yeter-sebep prensibi: Leibniz tarafından akıl ilkesi olarak kabul edilmiştir.  Sebeplilik ve amaçlılık olmak üzere iki şekilde varlığa uygulanır. Sebeplilik: ’Her olayın bir sebebi vardır, sebepsiz hiçbir şey olamaz.’ Örn. Donmanın sebebi soğuktur. Amaçlılık: ‘Var olan her şeyin bir amacı vardır.’ Örn. Göz görmek, kulak duymak için vardır.

 

__Mantığın konuları ve anlamları nelerdir?

1)Terimler: kavram, beş tümel ve kategoriler bu başlık altında toplanır. Terimlerden tanımlara ulaşılır. Terimler önermelere, önermelerde akıl yürütmelere bir hazırlık aşaması olarak kabul edilir.

a)Beş tümel: mantık ilmini öğrenmek için öğrenilmesi gereken cins,tür,ayrım,hassa ve ilintiden oluşur. İlk defa sistemli şekilde bu beş terim, Porphrios-isagoci isimli eserinde ele almış daha sonra hem İslam dünyasında hem de batıya aynı isimle başka eserlerde yazılmıştır.

b)Kategoriler: Kendileri ile her şeyi ifade etmeye çalıştığımız en genel kavramlardır. Aristoteles bunların cevher, nicelik, nitelik, görelik, zaman, mekân, durum, sahip olma, etki ve edilgi olmak üzere on kategori olarak kabul etmektedir.

2)Önermeler: Önermeyi oluşturan temel unsurlar, önerme çeşitleri, önermeler arası ilişkiler, önermenin döndürülmesi gibi konular ele alınır.

3) Kıyas: Kıyasın yapısı, şartlar, şekilleri, çeşitleri ve modları incelenir.

4)Burhan: Yakini kıyasların nasıl oluşturulabileceğinin tartışıldığı konudur.

5)Cedel: Tartışmalarda tarafların karşılıklı olarak birbirlerini, kendilerini haklı çıkaracak deliller kullanarak alt etme ve susturma yollarının tartışıldığı konudur.

6)Hitabet: Muhatabı etkileyici ve ikna edici konuşmalar yaparak susturma yollarının tartışıldığı konudur.

7)Şiir: Hayali ifadelerle duyguları coşturma veya sıkma ya da fikirleri savunma veya yerme yollarının tartışıldığı bölümdür.

8)Safsata: Hiçbir şekilde hakikati ifade etmeyen tamamen vehme veya hayale dayanan bilgilerle insanları aldatmanın konu edildiği bölümdür.

 

__Formel(biçimsel) mantık ve İnformel ( içeriksel) mantık nedir?

Formel Mantık: Zihin formları ile ilgilenir. Zihnin işleyiş kanunlarını doğru işlemesi için gerekli kural ve şartları gösterip doğru hükümler varmayı konu edinir

İnformel Mantık: Mitoloji olarak da isimlendirilir. Zihnin konusu olan maddelere uygulanması bakımından işleyiş kanunları incelenir. Uygulamalı mantık da denir.

NOT: Batılı mantıkçılar beş tümel, kategoriler, önermeler ve kıyası formel olarak; burhan, Cedel, hitabet, şiir ve safsatayı informel olarak kabul etmektedir.

 

Reyyan:
MANTIK(2.Hafta Ders Notları)

 

__Mantığın amacı nedir?

Tanım ve kıyasın doğru olanını yanlış olanından ayırt etmektir. Düşünürken yanlışa düşmekten kişiyi alıkoymaktır.

 

__Mantık ilminin amacı için kıyas ve tanımın önemi nedir?

Mantığın amacını ortaya koymak için kıyas tanımdan daha önemli bir yere sahiptir. Kıyas en az iki ölçüden oluşur. Her öncülde bir konu ve bir yüklem bulunur. Kıyası incelemek isteyen kimse ister varlık isterse bilgi hakkında olsun ilk önce kıyası oluşturan tekilleri ve bu tekillerin karşılığını elde etmek zorundadır. Kıyası elde etmek isteyen ilk önce onu oluşturan öğelerin bilgisini elde etmelidir.

 

__Mantığın stoacılar için önemi nedir?

Stoacılar felsefeyi canlı bir varlığa benzetirken mantığı onu oluşturan kemik ve sinirlere ahlakı etli kısımlara fiziği ise bu canlı varlığın ruhuna benzetirler. Başka bir örneklemede felsefe ile yumurta arasında benzerlik kurarak yumurtanın kabuğunu mantığa, akını ahlaka içini yani sarısını fiziğe karşılık olarak görürler. Yine başka bir örneklemede felsefeyi bir bahçeye benzettiği de olmuştur. Bunlara göre mantık bu bahçeyi çevrileyen ve koruyan bir duvar vazifesi görürken fizik bahçenin içindeki bitkiler ahlakta bunun meyveleridir. Görüldüğü gibi stoacıların verdiği örneklerin hepsinde mantık hayati bir önem arz etmektedir.

 

__Farabi için mantığın önemi nedir?

Farabi ye göre mantık nahiv (Gramer) ilmine benzer. Ona göre mantık nahiv ilminin kelimeler hakkında verdiği bütün kanunların benzerini bize verir. Ona göre mantık ilmi aruz ilmine benzer. Çünkü mantık ilminin makullere nispeti aruzun şiir vezinlerine olan nispeti gibidir. Farabi, Et-Tavti’atu Fi’l mantık adlı eserinde de şunları söylemektedir. “Gramerin dildeki yeri neyse mantığın akıldaki yeri de odur. Nahivin onu dilleri için şart koşan bir milletin dilini düzenlemesi gibi mantıkta akli hataya düşmenin mümkün olduğu herhangi bir hususta sadece doğruyu düşünecek şekilde düzenler.

 

__Gazali için mantığın önemi nedir?

Gazaliye göre: şiire göre vezin, iraba göre nahiv ne ise akli delillere göre mantıkta odur. Çünkü şiirin ölçüsüz olanı vezinli olanından ancak şiir vezinleriyle, irabın doğru olanı hatalı olanından nahiv yoluyla ayrıldığı gibi akıl yürütmelerin doğru olanı yanlış olanından ancak mantık ölçüleriyle ayrılır.


__Mantığın uygulama alanları nelerdir?

1.Pratik hayatta
2.Bilim alanında
3.Teorik alanda
4.Felsefe alanında

 

__Mantık ilminin faydaları nelerdir?

Doğru bilgileri yanlış olanlardan, kesinlik ifade eden bilgileri de kesinlik ifade etmeyen bilgilerden ayırır. Mantık ilminin asıl faydası doğru geçerli bilgiyi yanlış bilgiden ayırmaktır. Zihni karışıklıktan kurtulmanın en güvenilir yöntemi mantık bilimidir. Diğer bir faydası ise doğru bilgiyi elde etmek isteyen kişiye tasavvur ve tasdikte doğru hüküm vermesini sağlamaktadır. Duyuların yanıltmalarına karşı insana aklın güvenilirliliğini göstermesidir.

 

Reyyan:

MANTIĞIN TARİHÇESİ(Mantık 3. Hafta Ders Notları)


                                                           II. MANTIĞIN TARİHÇESİ

İnsanlık tarihi kadar eski olan ve düşünceye dayanan mantık birden ve tek başına ortaya çıkmış değildir. Her ne kadar insanın yaratılışı ile birlikte düşünce boyutu olsa da düşünceye dayalı olarak mantığın sistemleşmesi uzun zaman almıştırİlk defa Yunan filozofu Aristoteles’in sistemleştirdiği mantık, kendisinden önce bir hazırlık dönemi geçirmiştir. Kaynaklara bakıldığında Hint, Çin, Mısır, İran; Mezopotamya bölgelerinde sistemli olmasa da mantık kullanılmıştır.

 

a) Aristoteles’te Mantık

Aristoteles, mantığı kendisinden önce oluşmuş belli bir birikimden sonra sistemleştirmiştir. Aristoteles, kendisinden önce Ela Okulu tarafından dillendirilen, “Bir şey bilinemez, bilinseydi bile başkasına aktarılamazdı” anlayışına karşı çıkmış, prensip olarak bir şeyin bilinebileceğini, bir kavramı bir konuya yüklemenin, bir kavramı bir konudan kaldırmanın ve bunları dil ile ifade etmenin yani düşüncenin mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Aristoteles’e göre mantık herhangi bir bilimle uğraşmadan önce öğrenilmesi gerek şeydir. Yani mantık bir ilimden daha çok bir alettir. Bundan dolayı Aristoteles, ilimler tasnifinde mantığa ayrı bir yer vermemiş onun bütün ilimlere bir hazırlık, bir giriş olarak görmüş; mantık ifadesini değil “analitik” ifadesini kullanmıştır. Mantık ifadesi ilk defa Stoacılar tarafından kullanılmıştır. Stoacılar felsefeyi mantık, fizik ve ahlak olmak üzere üçe ayırırken mantık ifadesini kullanmışlar ve mantığın öğrenilmesini zorunlu görmüşlerdir.

Aristoteles’in mantık ile ilgili yazdıkları eserler daha sonra Organon ismi altında bir araya getirilmiştir. Aristoteles’in mantıkla ilgili görüşleri Metafizik adlı eseri başta olmak üzere diğer eserlerinde yer yer bulunmakla beraber temel mantık eserleri şunlardır: Kategoriler (Katigorias), Önermeler (Peri‐Hermeneias), I. Analitikler (I. Analutika/Kıyas), II. Analitikler (II. Analutika/Burhan), Cedel (Topika), Sofistik Deliller (Sofistika), Hitabet (Retorika), Şiir (Poetika). Aristoteles’in bu eserlerine Porphyrios’un İsagoci adlı eseri de eklenerek mantık külliyatı toplam 9 eser halinde kabul edile gelmiştir. Aristoteles, bu eserlerinde kavram, önerme, kıyas ve şekilleri ve beş sanattan oluşan kıyasın uygulama alanları üzerinde durmaktadır. Burada en fazla üzerinde durulan konu burhan (II. Analitikler) konusudur. Çünkü burhan konusundan önce işlenen bütün konular burhan bir hazırlık konumundadır. Burhan, konusundan sonra işlenen konular ise burhan’ın uygulama alanlarıdır. İsagoci’de ise beş tümel yani cins, tür, ayrım, hassa ve ilinti işlenmektedir.

b) Batıda Mantık

Batı ortaçağında mantık çalışmaları, Aristoteles’in eserlerinin Latinceye çevrilmesi ile başlar. İlk defa Beotius (470‐525) Aristoteles’in Kategoriler ve Önermeler adlı eseri ile Porphrios’un İsagoci’sini tercüme etti. Organon’un diğer bölümleri ile ilgili incelemeler 12. asrın yarısından sonra başlamıştır. Ortaçağda Aristoteles’in anlayışı fizik, metafizik ve mantık alanında hâkim olmuştur. Bu dönemde Albertus Magnus (1193‐1280) ve Aquino’lu Thomas (1225‐1274) etkili olmuş önemli isimlerdendir. Sonraki dönmelerde Aristoteles’in yazdıklarına metot konusunun eklendiğini görüyoruz. İlk defa Petrus Ramus (1515‐1572) mantığı bölümlere ayırırken, kavram hüküm ve akıl yürütmeden sonra dördüncü bölüm olarak metot konusunu eklemiştir. Daha sonra Bacon ve Descartes’in metot konusu üzerinde önemle durmaları üzerine, metot konusu mantığın bir bölümü olarak kabul edilmiştir.

c) İslam Dünyasında Mantık

 

Abbasiler döneminde özelikle Me’mun’dan başlamak üzere X. Asrın sonlarına kadar birçok meşhur mütercim yetişmiştir. Nicholas Rescher, The Development of Arabic Logic adlı esrinde Arapçaya mantığı ilk tercüme eden yirmiden fazla mütercim ismi saymaktadır ki onlardan bazıları şunlardır: Muhammed İbn el‐Mukaffa (750‐815), Yahya İbn el‐Bitrik (770‐ 830), el‐Bermeki (780‐840), İbn Naime (780‐840), Huneyn b. İshak, (809‐877), İshak b. Huneyn (845‐910/911), Kusta b. Luka (820‐912), Sabit b. Kurra (834‐901).

 .Me’mun’dan önce, bilimi ve mütercimleri koruma görevi düzensiz bir şekilde yürütülürken, Me’mun, hem bir kütüphane hem de bir tercüme merkezi olan Beytü’l Hikme’yi kurdurmak suretiyle bu konuya bir çözüm getirmiştir. Böylece Huneyn b. İshak, Yahya b. Maseveyh, Haccac b. Matar, Yahya b. el‐Bıtrik gibi mütercimlere, çalışmalarını daha faydalı bir şekilde yürütme ortamı sağlamıştır.

KIYAS’IN KURAN’A DAYANMASI

Doğru ve yanlışı ortaya çıkaran ölçülerin en doğrusu ve en adili olan kıstas-ı müstakim ALLAH’ın kuranda zikrettiği ve Cebrail aracılığıyla peygamberlerine öğrettiği beş ölçüdür. Gazali’nin kıstasu’l müstakim adlı eserinde kuran ölçüleri olarak ta isimlendirdiği ve miyaru’l ilm adlı eserinde de kıyas çeşitleri ve şekilleri dediği bu ölçüler şunlardır:

1.      Mizan-ı Teadül(iktirani kıyas): Buna adalet-müsavat ölçüsü de denir. Gazali, mizan-ı teadülü kılasik mantıktaki iktirani kıyasın karşılığı mizan-ı teadülün üç şeklini de iktirani kıyasın karşılığı olarak ele almaktadır. Mizan-ı teadülün üç şekli olan:

a)      mizan-ı ekber; iktirani kıyasın birinci şekli

b)      mizan-ı evsat; iktirani kıyasın ikinci şekli

c)      mizan-ı asgar; iktirani kıyasın üçüncü şeklinin karşılığıdır.

MANTIK ESERLERİNİN TERCÜME SEBEPLERİ

1. Müslümanlar gittikleri her yere eşitlik ve fikir hürriyeti götürmüşlerdir. Bu fikir hürriyeti din farkı gözetmeksizin İslâm topraklarında yaşayan herkesin düşüncelerini ortaya koyma, hatta Müslümanlarla bunu tartışma imkân ve fırsatını vermiştir. Bu durum hürriyetin elverdiği bütün konularla ilgili eserlerin okunmasına sebep olmuş ve böylece mantığın öğrenilmesine zemin hazırlanmıştır.

2. İslâm’ın yayıldığı yerlerdeki Hıristiyan, Yahudi ve diğer değişik inançlara sahip kişiler, kendi inançlarını Grek dünyasından aldıkları mantık metodu ile savunuyorlardı. Bu durum, Müslümanların da delillerin ortaya konması ve düzenlenmesinde bir metoda ihtiyaç duymalarına sebep olmuş ve böylece Yunan mantığının tanınıp öğrenilmesi zorunluluğu doğmuştur.

3. İslâm’ın doğuşundan sonra bağımsız bir disiplin haline gelen Kelam ilmi, İslâm inancını savunmada mantığı kullanma ihtiyacı duymuştur.

4. Mantığın akla dayanması ve Kur’an’da da pek çok ayetin akletme, inceleme, ibret alma, bakma, görme, tefekkür ve tezekkür etme, fıkhetme gibi emir ve tavsiyeleri ihtiva etmesi, İslâm dünyasında akli faaliyetlere önem verilmesine neden olmuştur.

5. Bu dönemde genel düşünce açısından geçerli hakikat ölçütlerinin ve mantıki tartışma metotlarının bilinmesine karşı duyulan ihtiyaç, Müslümanları mantık eserlerini tercüme etmeye zorlayan başka bir sebeptir.

MANTIK KARŞITLIĞININ SEBEPLERİ

·        İslam düşüncesini yabancı etkilerden koruma hassasiyeti

·        Dini ilimlerin ihmal edilmesi korkusu

·        Tercümelerin ilk etapta yadırganması

·        Mantıktaki bazı prensiplerin geleneksel kelami metotlara ters düşmesi

·        Kuru olduğu, düşünceyi kısırlaştırdığı, zevk yolunu tıkadığı iddiası

·        İlmi faaliyetleri böyle bir faaliyete dayandırmanın zorunlu olmadığı anlayışı

·        Hissi gerekçeler

Bazı İlk İslâm Mantıkçıları ve Çalışmaları

Bu başlık altında Kindi, İhvanu’s‐Safa, Farabi ve İbn Sina incelenecektir:

 

a. Kindi (796–866)

İlk İslâm filozofu el‐Kindi, tanınmış bir Arap kabilesi olan Kindi’ ye mensuptur. İslam dünyasında ilk defa mantığı sadece alet ilimlerinden biri olarak kabul eden filozof Kindi olmuştur. Kindi, sistemini kurarken daha çok matematiksel ve mantıki kanıtlamalara başvurur. Mantıki ispat konusunda en çok “hulfi kıyas” denen iki görüşten birinin yanlışlığını göstermek suretiyle ötekinin doğruluğunu ortaya koyma yöntemini benimser. Ayrıca mantığın İslâm dünyasına girmesinden sonra, mantık alanında Arapça olarak ilk eserleri yazan ve İslâm toplumunda ilk defa filozof unvanını alan ve aynı zamanda Meşşai okulunun da kurucusu olan Kindi’dir.


O, eserlerinde Aristoteles’in fikirlerine yer verenlerin ilki olarak tanınır. Onun yazdığı birçok eserde Aristoteles önemli bir yer işgal eder. Fakat Kindi, sadece Aristoteles’in eserlerini tercüme etmekle yetinmemiş, aynı zamanda yapılmış olan tercümeler üzerinde çalışarak, onları düzeltmeye ve şerh etmeye de ayrı bir önem vermiştir.

Kindi, Aristoteles’in Kitaplarının Sayısı Üzerine adlı risalesinde; Aristoteles’in mantık ile ilgili kitaplarının sayısının sekiz olduğunu ifade ederek onları şöyle sıralamaktadır:

Katigorias (ala’l-Makulat),Peri-Hermeneias (ala’l-Tefsir), I. Analutika (el-Aks mine’l-Re’s), II. Analutika (el-İzah), Topika (Mevazı’ el-Kavl), Sofistika (el-Mütehakkim), Retorika (el-Belaği), Poetika (el-Şi’ri)

Kindi, İlk Felsefe Üzerine adlı risalesinde klasik mantıkta son derece önemli olan beş tümeli yani tür, cins, fasıl, hassa ve araz‐ı amm’ın her birini ayrı ayrı tanımlayarak incelemektedir. O, bunlara değinirken İhvanu’s‐Safa’nın da daha sonra üzerinde duracağı “şahıs” kavramını ele almayı da ihmal etmemiştir. Kindi “Tarifler Üzerine” adlı risalesinde de felsefi bir takım kavramların tanımını yaparak İslâm felsefesi ve mantığa katkıda bulunmuştur. Böylece çok kısa da olsa bir terimler sözlüğü oluşturma çabası ortaya koymuştur.

 

b. İhvanu’s-Safa

İhvanu’s‐Safa, 970‐1030 yılları arasında, İslâm kültür dünyasında felsefeyi “batini bir akide” gibi yaymaya çalışan gizli bir cemiyetin adıdır. İhvanu’‐Safa, felsefelerini Resailü İhvanu’s-Safa adı verilen risalede toplamışlardır. İhvanu’s‐Safa İslâm Felsefesi tarihinde “İslâm Ansiklopedistleri” adıyla da anılır.

onların anlayışına göre mantık, felsefenin ölçüsü, filozofun aletidir. Böylece mantık hem bir ilim, hem de ilmin vasıtası olmaktadır.

İhvanu’s‐Safa, üç mantıki metot olan tahlil, tanım (had) ve burhan üzerinde de önemle durur. Onlara göre tahlil şahısların (ferdi olan şeylerin); had türlerin, burhan ise cinslerin hakikatlerinin bilgisini sağlar. Fakat had ve burhan ma’kul şeyleri, yani tür ve cinsleri bize daha doğru bir şekilde bildirir.

başka risalelerde mantığa değinmekle beraber mantık konularını temelde beş risalede özetlemeye çalışan İhvanu’s‐Safa, mantığa diğer mantıkçılarda olduğu gibi İsagoci ile başlar, daha sonra Kategoriler, Kitabu’l-İbare (Peri Hermeneias), Birinci ve İkinci Analitikler’i ele alır. Bu konuların ele alınışında, Aristoteles’in mantık anlayışı gözetilmiştir.

İhvanu’s‐Safa’ya göre mantık “nutk” kökünden türemiştir. Nutk ise insanın fiillerindendir; bu fiiller ya fikri ya da lâfzîdir. Lâfzî nutk, hissedilen (mahsus) cismani bir iştir; fikrî nutk ise akledilen ruhani iştir. Lâfzî nutk işitilen seslerden oluşurken, fikri nutk nefsin eşyanın manalarını tasavvur etmesiyle oluşur. İhvanu’s‐Safa, İsagoci’deki, beş tümel konusunu diğer mantıkçılardan biraz farklı olarak ele alır; onlar cins, tür, ayrım, hassa, ilinti’ye altıncı olarak bir de şahsı eklerler. Bunlardan şahs, tür ve cins varlıklara; ayrım, hassa ve ilinti anlamlara delalet eder, ayana delalet edenler nitelenen, maaniye delalet edenler de niteleyen gurubuna girer. Kategoriler konusunda ise Aristoteles’ten farklı görüşlerinin olduğu söylenemez. Onlara göre, on kategoriden biri olan cevher, tek bir cinstir, araz ise dokuz cinsten oluşur. Buna göre varlıkların toplamı on cins (kategori)dir. Kategorilerin tamamı ise: cevher, nicelik, nitelik, görelik, yer, zaman, durum (vaz’), sahip olma, etki ve edilgidir. Hiçbir varlık bu on kategorinin dışında olamaz ve bu kategoriler aynı anda bir varlıkta bulunabilir.

İhvanu’s‐Safa’nın mantık anlayışında, Aristoteles’çi çizgiyi takip ettikleri söylenebilir. Bununla beraber onların beş tümel’e “şahıs”ı eklemeleri de bir yenilik sayılmaz. Çünkü İhvan’ın altıncı kavram olarak ele aldığı “şahıs” kavramı Kindi’de de bulunmaktadır. onların mantığı temelde Aristoteles merkezlidir ve günlük ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçmemiştir.

 

 

c. Farabi (870-950)


Muhammed b. Muhammed b. Tarhan Uzluğ Ebu Nasr el‐Farabi, 870 yılında Farab yakınında bir köyde doğmuş, Arapça öğrendikten sonra o dönemin tanınmış hocalarından matematik, mantık ve felsefe okumuştur.

Farabi, İslâm dünyasının en önemli mantıkçısıdır. Farabi’ye göre mantık sadece bir “alet ilmi” değil, aynı zamanda bağımsız bir ilimdir. Farabi mantığının, sağlam ve orijinal olduğunu ve bir bütün olarak, derin bir bilginin varlığına işaret ettiğini, ilgili uzmanlar ittifakla dile getirmektedirler. Rescher’e göre Farabi, İslâm dünyasının yetiştirdiği en orijinal mantıkçıdır.

Farabi’ye göre mantık, beş ana konuya ayrılır: kavramlar, tanım, hükümler, çıkarımlar ve kıyas. Mantığın asıl alanı kıyastır; çünkü ancak bununla doğru bilgi elde edilebilir. O, kitaplarında mantığın bu beş temel öğesini açıklayarak bunlardan yararlanma yollarını göstermiştir. Onun mantıkla ilgili kitapları varılacak en güzel sonu ve en doyurucu kaynağı oluşturur. Bu özelliğiyle Farabi, Müslümanların gerçek anlamda ilk filozofudur. Aristoteles’ten sonra olması ve mantık ile ilgili önemli eserler yazmasından dolayı “İkinci Öğretmen” (Muallim‐i Sani) lakabıyla anılmıştır.

İbn Mukaffa, el‐Kindi ve diğer bazı mantıkçıların müphem bıraktıkları veya çözemedikleri mantık meseleleri, Farabi tarafından son derece anlaşılır bir şekilde çözüme bağlanmıştır. Nitekim Orta Çağda Yahudi filozofların en büyüğü sayılan İbn Meymun (1135‐1204), Samual ben Tibbon’a yazdığı bir mektupta “Mantık konusunda Farabi’nin yazdıklarından başkasını okumanı tavsiye etmem, çünkü onun bütün yazdıkları, özellikle de Prensipler kitabı nefis bir ziyafet sofrasıdır” demektedir.

Farabi’ye göre, mantığın bölümlerini şöyle sıralamaktadır: Kitabu’l‐Makulat (Kategoriler), Kitabu’l‐İbare (Peri‐Hermeneias), Kitabu’l‐Kıyas (Analitika’l –Ula), Kitabu’l‐Burhan (Analitika’s‐ Sani), Kitabu’l‐Cedel (Diyalektik‐Topikler), Kitabu’l‐Hikme (Sofistika), Kitabu’l‐Hitabe (Rhetorika), Kitabu’l‐Şiir (Poetika). Farabi, bu sekiz kitabın tamamının mantıkla doğrudan ilgili olmadıklarını ama en büyük hedef olan “burhana vakıf olma” hedefine ulaşmakta yararlı oldukları için mantık içinde zikredildiklerine dikkat çeker. İşte bu bakımdan mantığın dördüncü kitabı olan Kitabu’l‐Burhan, önem ve öncelik bakımından başı çekmektedir. Hatta Farabi’ye göre diğer kitapların varlık nedeni de dördüncü kitaba katkıda bulunmaktır. Çünkü mantık ilminin temel hedefi, burhandır. Şu halde Kitabu’l-Burhan’dan önce gelen diğer üç kitap yani Kategoriler, Önermeler ve Kıyas sadece dördüncü kitap için bir hazırlık, giriş ve burhana ulaşma yönteminden ibarettir. Topika, Sofistika, Hitabet (Retorika) ve Şiir’i (Poetika) inceleyen diğer dört kitap ise dördüncü kitabın araçları durumundadır.

d.) İbn Sina (980–1037)

Ona göre, mantık bir “alet‐i kanuniyedir”. Fikrin doğru ve yanlışını birbirinden ayırır, bilinenlerden bilinmeyenleri elde etmek için kullanılır.

İbn Sina’ya göre, mantığın akla nisbeti, nahiv ilminin kelama, aruz sanatının şiire nisbeti gibidir.

Fakat sağlam fıtrat sahipleri, nahiv ilmini veya aruz ilmini öğrenmekten uzak durabilirlerse de hiçbir insan, aklı kullanma konusunda mantıktan uzak duramaz. İbn Sina, mantığı sadece bir alet olarak değil aynı zamanda, ilim ve sanat olarak da kullanmıştır.

İbn Sina, mantık anlayışında Aristoteles’çidir. Ayrıca, Aristoteles’in Yunan tefsircilerinin eserlerini de okumuş, tanım nazariyesinde Eflatun ve Calinus’tan da faydalanmış, hüküm mantığında Stoacıların fikirlerine de yer vermiştir. O, Aristoteles felsefesinde olduğu gibi bütün eserlerine mantık ile başlamaktadır. İbn Sina’ya göre ilim ya tasavvur ya da tasdiktir. Tasavvur, ilk ilimdir ve tanım ile elde edilir. Tasdik ise kıyas ile elde edilir. Kıyas ve tanım, bilinmeyenleri elde etmek için kullanılan iki alettir. Necat adlı eserinde, bu bilgilere yer veren İbn Sina mantığın bütün konularına yer vermemekle beraber beş tümel ve kıyas üzerinde hassasiyetle durmaktadır. Onun mantık konularını en geniş tarzda ele aldığı kitap, bir bölümünü mantığa ayırdığı Şifa adlı eseridir.

Farabi, Aristoteles’in sekiz kitabını mantık kitabı olarak ele alırken; İbn Sina, Tis’a Resail adlı eserinde İsagoci’yi Organon’un girişi olarak başa almış, arkasından, Kategoriler, Peri Hermeneias, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistik Delillerin Çürütülmesini sıralayarak, bunlara Retorika ile Poetika’yı eklemiş, böylece Organon’u dokuz kitaba çıkarmıştır.

Reyyan:
Mantık 4.Hafta ders özetleri

KAVRAM, ÇEŞİTLERİ VE DELÂLETLERİ, KAVRAMLAR ARASI İLİŞKİLER

A. Kavramlar Teorisi

1. Kavram ve Terim

Kavram, “Bir objenin zihindeki tasavvurudur”; diğer bir ifade ile “nesnelerin tarifi”nin ifadesidir. Buna fikir (ide) de denir. Kavram dil ile ifade edildiğinde bu, mantıkta terim olarak isimlendirilir.

Gazali’ye göre kavram ve terimi ortaya koyabilmek için bir şeyin varlık mertebeleri olarak kabul edilen şu aşamalara bakmak gerekir:

1. Şeyin kendi nefsindeki hakikati (ayandaki varlık).

2. Şeyin hakikatinin idesinin zihinde sabit olması (kavram).

3. Şeye delalet eden harfler ile bir sesin oluşturulması (terim) ki bu, zihinde olan ide’ye delalet eden ibaredir.

4. Görme duyusu ile algılanan ve söze delalet eden işaretlerin oluşturulması bu da yazıdır.3

            Gazali’ye göre bu dört husus, birbiriyle örtüşüktür. Fakat ilk ikisi, asırlara ve milletlere göre değişmeyen hakiki varlıklar olarak kabul edilirken, son ikisi yani söz (terim) ve yazı zamanlara ve milletlere göre değişir. Çünkü bu ikisi seçim ve benimseme yoluyla ortaya çıkmaktadır.

Gazali, yazıyı terimden ayrı olarak ele almakla, söz ile ifade edilen şeyin, yazıyı ifade eden şeyden farklı olduğunu belirtmektedir. Farabi de ağızdan çıkan sesi (terimi), yazıdan ayrı tutmuş, ağızdan çıkan sesin zihindeki imgelere veya kavramlara doğrudan doğruya, vasıtasız olarak delalet ettiğini ileri sürmüştür.

Gerçek ve hakiki olan varlık (vücud), asıldaki varlıktır. Zihinlerdeki varlık; ilmî ve şeklî, lisanlardaki varlık ise lâfzîdir. Mesela, göğün aslında ve zatında bir varlığı vardır. Çünkü göğün şekli, gözlerimizde ve dolayısıyla hayalimizde iz bırakır. Göğün yok olduğunu, varlığının ortadan kalktığını farz etsek bile, onun şekli hayalimizde devamlı olarak kalacaktır. Göğün dildeki varlığı ise bir takım seslerden oluşan bir terimden ibarettir. Bu sesler, gök terimini oluşturan “g”, “ö”, “k” olmak üzere üç parçadan oluşur. Gök terimi, zihindeki göğün bir delili ve zihindeki gök de gerçek göğe uygun olan bir surettir. Asıldaki vücud olmazsa şekil ve suretlerin zihinlerde meydana gelmesine, zihinlerde suret meydana gelmezse insanın o sureti duymasına ve insan o sureti duymazsa, onu dil ile ifade etmesine imkân yoktur.

2. Terimin Anlama Delaleti

Delalet, terim ile terimin anlamı arasındaki ilişkidir; bu ilişkinin bilinmesi ise mantığın göz ardı edemeyeceği bir konudur. Terimlerin anlama delaleti mutabakat, tazammun ve iltizam olmak üzere üç şekilde ele alınabilir.

2.1. Mutabakat Yoluyla Delalet:

İsmin bir şeye karşılık olarak konmasıdır. Mesela, “duvar” teriminin “duvara” delaleti, “ev” teriminin, eve delalet etmesi böyledir.

2.2. Tazammun Yoluyla Delalet:

Tazammun, bir şeyin başka şeyi veya şeyleri içermesidir. “Ev” sözcüğünün, evin tavanına delaleti tazammundur. Çünkü ev, tavan ve duvarlardan ibaret olduğu için, tavanı da içerir. “İnsan” sözcüğünün canlıya delaleti de tazammundur.

2.3. İltizam Yoluyla Delalet:

İltizam zihni olarak bir terimin diğer terimi zorunlu olarak gerektirmedir. Mesela, tavan sözcüğünün duvara delaleti iltizamdır. İbn Sina’ya göre tavan, duvarı gerektirir (iltizam), fakat onu tazammun etmez; ev, duvarı hem gerektirir (iltizam) hem de kapsar (tazammun). Ona göre bu, aynı zamanda iltizam ile tazammunun farkını da ortaya koymaktadır.  Ebheri, “İnsan” teriminin “düşünen canlı”yı göstermesini mutabakata, ikisinden birini göstermesini tazammuna, bilme ile yazma sanatına olan yeteneği göstermesini de iltizama örnek olarak göstermektedir.

 

3. Kavram ve Önerme       

Önerme ve kıyasları oluşturmak için ilk önce basitleri yani bunları oluşturan tekilleri ve onların cüzlerini bilmek gerekir. Aynı şekilde bilgi bilinenin yolunu izlediği için önermeyi elde etmek isteyen, onu oluşturan öğelerin (tekillerin) bilgisini elde etmelidir. Öyleyse bir önermeyi oluşturabilmek için öncelikle kavramları ve anlamlara delalet biçimlerini, daha sonra da anlam ve kısımlarını bilmek gerekir. Kavramların tek başına birer anlamları vardır. Fakat doğru ya da yanlış olmazlar, doğru ya da yanlış olabilmeleri için bir hükümde yer almaları gerekir. Hüküm ise önermelerde gerçekleşir.

 

4. Kavram ve Hayal

Kavram tasavvur edilebilen her şeyden oluşurken, tasavvur edilen her şey hayal edilemez. Gazali’ye göre önceden duyularla algılanmış eşyaların sureti hayalde kalır. Görülen bir şeyin sureti, göz kapağımızı kapadığımız anda hayalimize yerleşir. Bu duruma “gündüz uykusu” denir. Görülen bir cismin suretinin hayaldeki nakışlama gücüne “hayal”, bu hayal gücüne de “ortak duyular (his)” denir. Çünkü hayal gücü, beş duyunun etkisi altında kalan nesnelerin izinden başka bir şey değildir.

Hayal, duyulardan oluştuğu için at, insan başlı olarak kuş, at başlı olarak hayal edilebilir. Fakat görülmeyen bir şeyi hayal etmek mümkün değildir. Hayal kuvvetinin bütün tasavvurları, kendisinde bulunan suretleri parçalara ayırma (tahlil) ve birleştirme (terkip) işlemiyle oluşur. Hiç görmediğimiz bir meyveyi hayal etmek mümkün değildir. Ama görülen bir şeyin renk v.b. niteliklerini değiştirerek hayal etmek mümkündür. Mesela, siyah bir meyve ya da karpuz büyüklüğünde bir meyve hayal edilebilir. Ancak hayal ile elde edilen bilgi doğru bilgi olmaz. Bu nedenle hayalden yüz çevirip, aklın gerektirdiği şeye yönelmek en doğru yoldur.

            Yani kavram, bir objenin zihindeki tasavvurdur, tasavvur ise hayalden farklıdır. Çünkü hayal sadece duyulara dayandığı halde,  kavram tasavvur edebileceğimiz her alanla ilgilidir. Dolayısıyla hayal ile kavram aynı şey değildir.

 

5. Kavramın Çeşitleri

5.1. Basit ve Bileşik Kavramlar

Basit kavram, kendisine tek sözle delalet edilen kavramdır. Mesela “insan”, “hayvan”, “konuşan”, beyaz”, “siyah” gibi kavramlar basit kavramlardır. Bileşik kavram ise; Eğer Abdullah veya Abdulmelik gibi kelimeler sıfat olarak kullanılırsa birleşik birer kavram olurlar. Bu anlamıyla bu gibi isimleri alan herkes zorunlu olarak “ALLAH’ın kuludur” anlamında ele alınmış olur. Dolayısıyla birini tanıma amacına yönelik olarak kullanılan Abdullah veya Abdulmelik gibi kavramlar basit; bir nitelik olarak kullanılanlar ise, birleşiktir. “Abdulmelik” ismi, “Melik’in kölesi” anlamında da anlaşılabilir. Bu durumda, onun zatının tarifi yapılırsa basit, sıfatının tarifi yapılırsa bileşik olur.

5.2. Tekil ve Tümel ve Tikel Kavramlar

Bir tek şeye delalet eden sözcüğe tekil (muayyen) kavram denir. Mesela “Zeyd”, “bu ağaç”, “bu at”, “bu siyahlık” gibi kavramlar tekildir. Tekil (muayyen) kavram, mefhumu sadece bir tek şey olan sözcüktür.             Bir grubun bütününe delalet eden kavramlara tümel kavram denir. Tümel kavram, mefhumu manasında ortaklığın gerçekleşmesine mani olmayan kavramdır. Siyah, hareket, at ve insan sözcükleri tümel kavramlardır. “Bu at” denildiğinde ise, terim tekil olmuş olur. Bir grubun bir kısmına delalet eden kavrama tikel kavram denir. “Bazı kitaplar”, “bazı insanlar” gibi.

5.3. Soyut ve Somut Kavramlar:

Zihnin dışında konusu olmayan, varlığı başka bir şeye bağlı olan kavramlara soyut kavram denir. Soyut kavramlar bir oluş tarzını bildirir. Beyazlık, insanlık, gençlik gibi. Zihnin dışında konusu bulunan, bir nesneye veya bir varlığa işaret eden kavrama somut kavram denir. Kalem, genç, kitap gibi.

5.4. Kolllektif ve Distribütif Kavramlar:

Bu kavramlar bir fertte veya grupta gerçekleşmelerine göre isimlendirilirler. Bireyler grubunu ifade edip de grupta grupta gerçekleşen kavramlara kolektif kavram denir. Ordu, sendika, aile, meclis kavramları gibi. Bireyler grubunu ifade edip, grup da değil de bireyde gerçekleşen kavramlara distribütif kavram denir. “Asker” kavramının “ordu”, “işçi” kavramının “sendika”, kavramları ile anlam kazanması gibi.

5.5. Olumlu ve Olumsuz Kavramlar:

Her kavram bir olumlu bir de olumsuz anlam taşır. Bir kavramın kendisi olumlu, çelişiği ise olumsuz olur. niteliğin olumlu kavramlar: “Aklıllı”, “samimi”, “mutlu”, “güzel”, “güçlü” kavramları gibi. İşaret ettikleri nesnelerde bir takım niteliklerin olmadıklarını gösteren kavramlara olumsuz kavramlar denir. “Akılsız”, “samimiyetsiz”, “güzel olmayan”, gibi…

5.6. Belirli ve Belirsiz Kavramlar

Belirli kavram, duyularla idrak edilen nesnelere karşılık gelen kavramdır. Ali. Ömer, bu at, bu ağaç, bu gök, bu yıldız vb. tekil kavramlar böyledir.

Zeyd, bu at, bu ağaç ve bu beyaz gibi kavramlar, dış dünyada (ayanda) ortak değildir. Çünkü bunların muayyen oluşları birbirlerinden farklıdır ancak, bu tür kavramlar bazı durumlarda birbirlerine benzerler. Mesela; ağaç, insan ve at cisim olmak bakımından birbirlerine benzedikleri halde, canlı olmak bakımından sadece insan ve at kavramları birbirine benzer. Varlıklarının bu şekilde benzer olmaları tümel veya genel şeyler olarak isimlendirmelerini sağlamaktadır. Belirsiz kavramlar, tümel veya genel olan kavramlardır.

5.7. Birbirleriyle Olan İlişkilerine Göre Kavram Çeşitleri

Bir kavram, diğer bir kavramla nitelendiğinde ve ona nispet edildiğinde ya “özsel (zati)” ya “ayrılmaz (lazımi)” ya da “ilintisel (arızi)” olarak isimlendirilir.

5.7.1. Özsel (Zati) Kavramlar:

Özsel ile bir şeyin mahiyetine ve hakikatine dahil olan ve mananın anlaşılması kendisine bağlı olan kavramlar kastedilir. Mesela, siyahlık için “renk”; at ve ağaç için “cisimlik”; at ve insan için “canlılık” böyledir.

Özsel kavram, genel ve özel olmak üzere iki kısma ayrılır. Genele cins, özele ise tür (nevi) denir. Özsel olan şey, varlık bakımından yok olduğunda kendisinin özünü oluşturduğu şey de yok olur. Mesela, Zeyd’in boyu düşünüldüğünde uzunluk onun özsel niteliğidir. Zeyd’in boyu yok olunca özsel niteliği de yok olur.

İster zihinde ister dış dünya da olsun, tümelin altındaki tekilin var olması için önce tümelin kendisi var olmalıdır. Mesela canlılık olmadan insan veya atın olması mümkün değildir. Aynı şekilde sayı bulunmadan dört, beş gibi rakamlar var olamaz. İnsan olmak için, önce gülen olmak değil, tersine gülen olmak için, önce insan olmak gerekir.

5.7.2. Ayrılmaz (Lazım) Kavramlar:

Ayrılmaz nitelik, nesnenin özden ayrılmamasıdır. Güneşin doğuşu anında atın, bitkinin ve ağacın gölgesinin düşmesi böyledir. Bu durum nesnenin özsel değil, onun tabi ve ayrılmaz bir niteliğidir.

5.7.3. İlintisel (Arızi) Kavramlar:

İlinti, bir şey ile sürekli birlikte bulunması zorunlu olmayıp, ayrılması düşünülebilen niteliktir. İlinti, ayrılamayan (lazım‐ı la yufarık) ve ayrılabilen ilinti (lazım‐ı yufarık) olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanın gülen, dört sayısının çift, üçgenin iki kenar açılarının eşit olması ayrılmayan ilintilerdir. Bu tür ilintiler kesinlikle bağlı oldukları şeylerden ayrılmazlar.

Ayrılan ilintisel nitelik, çocukluk ve gençlik gibi yavaş ayrılan nitelikler ve korkudan sararma, utançtan kızarma gibi hızlı ayrılan ilintisel nitelikler olmak üzere iki kısma ayrılır.  Bir başka açıdan ilinti genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılır: Eğer ilintinin konusu özel ise, buna “has ilinti” denir. İnsanın gülen olması gibi. Eğer ilintinin konusu başkalarını içine alacak şekilde genel ise buna da “mutlak ya da genel (amm) ilinti” denir. İnsan için yiyen denilmesi böyledir. Birinci örnekte gülme özelliği sadece insana ait iken, ikinci örnekte yeme özelliği insan dışında bütün canlılara aittir.

6. Kavramlar Arası İlişkiler

Bir kavram diğer bir kavrama nisbet edildiğinde, ya ondan daha genel, ya ondan daha özel, ya ona eşit ya da ondan farklı olur.

Ayrıklık: İki kavramdan her biri diğerinin hiçbir ferdini içine almamasına ayrıklık denir.

Hiçbir kuş insan değildir     

Hiçbir insan kuş değildir.

Eşitlik: İki kavramdan her biri diğerinin bütün fertlerini karşılarsa bu kavramlar arasında eşitlik oluşur.

Her cisim boşlukta yer tutar.

Her boşlukta yer tutan cisimdir.

Tam-girişimlilik: İki kavramdan sadece biri diğerinin bütün fertlerini içerirse bu iki kavram arasında tam girişimlilik oluşur. Mesela, canlı kavramı, insan kavramına nispet edildiğinde, canlı kavramının, insan kavramından, varlık kavramı, cisim kavramına nispet edildiğinde de, varlık kavramının cisim kavramından daha genel olduğu ve aralarında tam girişimliliğin bulunduğu görülür.

Bütün insanlar canlıdır.

Bazı canlılar insandır.

Eksik-girişimlilik: İki kavramdan her biri diğerinin sadece bazı fertlerini içerirse buna eksik girişimlilik denir.

Bazı canlılar beyazdır.

Bazı beyazlar canlıdır

Reyyan:
KAVRAM, ÇEŞİTLERİ VE DELÂLETLERİ, KAVRAMLAR ARASI İLİŞKİLER

Beş Tümel

Klasik mantıkta beş tümel, herhangi bir şeyin tanımını ortaya koymak için üzerinde durulması gereken en önemli konudur.

Beş tümel mantıkçılar tarafından özsel ve ilintisel olmak üzere iki kısım halinde ele alınır. Özsel (zati) olan nitelik, cins, tür ve ayırım (fasl) olmak üzere üçe ayrılırken, ilintisel nitelik (araz), özel ilinti ve genel ilinti olmak üzere iki kısma ayrılır.

Cins: Cins, kendisinden daha genel bir şey olmayan özsel olarak isimlendirilir. Aristoteles’e göre cins, “çok ve nevi yönünden kendi aralarında farklı nesnelere öz yönünden yüklenen şeydir.” Mesela, insanın ne olduğu sorulursa verilecek cevap onun canlı olduğudur.

Kendisinden daha geneli bulunmayan cinse “cinslerin cinsi (cinsu’l‐ecnas)” denir. Üstünde başka cins bulunmayan üstün cinsler on tanedir. Biri cevher, dokuzu ise ilintidir. Cevher, cinslerin cinsidir. Çünkü kendisinden daha genel olan bir kavram yoktur. Mesela; “Cevher, “cisim” ve “cisim olmayan”; Cisim, “büyüyen (nami)” ve “büyümeyen (nami olmayan)”; Büyüyen, “canlı” ve “cansız (nebat)”; Canlı, “insan” ve “insan olmayan” kısımlarına ayrılır” dediğimiz zaman, cevher kavramı “cinslerin cinsi” olur. Çünkü ondan daha genel bir cins yoktur; insan kavramı ise “türlerin türü” olur. Çünkü ondan daha özel bir tür yoktur, ayrıca insan; çocuk‐ihtiyar, uzun‐kısa, alim‐cahil gibi ilintisel anlamlara ayrılabilir. Bunlar özsel olmayıp, ilintisel olan şeylerdir.

Tür: Tür, altında daha özeli olmayan özsel olarak isimlendirilir. “O nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilir. İnsan, at, deve birer türdür. Kindi’ye göre tür, “İnsan konuşan, canlı ve ölümlüdür” örneğinde olduğu gibi cins ve ayrımın meydan getirdiği bir bileşiktir. Ebheri ise türü, “O nedir?” sorusuna cevap olarak gerçeklik bakımından değil, sayıca değişik birçok şeyi ifade etmek üzere söylenen tümeldir”16 şeklinde tanımlamaktadır.

Ayrım (Fasl): Cevherinde (özünde) “O hangi şeydir?” sorusunun cevabı olarak nesnelere yüklenebilen tümeldir. Yerden biten bir şeye işaretle “Bu nedir?” diye sorulduğunda “O büyüyen bir cisimdir” denmelidir. Böylece “büyümeyen” şeylerden kaçınılmış olunur. İşte bu kaçınmaya “ayırım” denir. Yani bu ayırımın yapılmasıyla tanımlanan, diğer şeylerden ayrılmış olur. Şarabın sarhoş edici olması, insanın konuşan ve duygulu olması da ayrıma verilebilecek örneklerdir.

Hassa: Özsel olmayan bir yükleme ile yüklenebilen, tek bir hakikatin altında bulunan şeye hassa denir.” Yürümek ve yemek canlının bütün fertlerine ait olan hassalardır. Aristoteles hassayı, “nesnenin mahiyetini ifade etmekle beraber, yalnız bu nesneye ait olan ve onunla karşılanabilen” şey olarak tanımlar, ona göre gramer öğrenmeye yatkın olmak insanın bir hususiyetidir, bu nedenle de onun hassasıdır. Porphyrios, dört tür hassanın varlığına dikkat çeker:

1. Türün bazı fertlerine ait olan hassa. İnsan için hekimlik ve geometri ile uğraşmak gibi.

2. Türün bütün fertlerine ait olan hassa. İnsan için iki ayaklı olmak gibi.

3. Türe belli bir anda ait olan hassa. İhtiyarlıkta saçların ağarması gibi…

4. Türün bütün fertlerine ait olan ama sürekli olmayan hassa. İnsanın gülmesi gibi…

Kindi’ye göre hassa, bir türü ve onun kapsamındaki her şahsı ifade eder ve bir şeyin mahiyetini bildirir, fakat mahiyetini bildirdiği şeyin parçası değildir. Farabi’ye göre, özü bakımından olmayarak bir şeyin bir şeyden ayrıldığı şeye “hassa” denir. “Gülmek” ve “boyu dik olmak” insanın hassalarıdır. İbn Sina’ya göre ise hassa, özsel olarak değil, ilintisel olarak “O hangi şeydir?” sorusunun cevabı olarak söylenen, tek bir türe delalet eden tümeldir.

İlinti (Araz‐ı amm): Kendisine nisbet edilen şey sadece kendisinde bulunmayan, başka varlıklarda da bulunan nitelik “genel ilinti” olarak isimlendirilir. Aristoteles ilintiyi, “bir tek ve aynı şeye ait olabilen veya ait olamayan şey” olarak tanımlar. Mesela, “oturmuş olmak” aynı varlığa ait olabildiği veya ait olamadığı gibi,. Farabi’ye göre ise, iki veya daha fazla şeyin özleri bakımından benzemedikleri yükleme “ilinti” denir.

Gazali, genel ilintiye şu örneği vermektedir: İnsan, özü itibariyle attan farklıdır. Siyahlık da özü itibariyle beyazlıktan farklıdır. Bu siyah, şu siyahtan özü ve yapısı itibariyle farklı değildir.

Fakat siyahlardan biri, mürekkepte diğeri ise kargada bulunur. Siyahlığın kargaya nisbet edilmesi, karga için ilintisel bir durumdur.

Kategoriler

Kategoriler, varlıkların esasta ne çeşit varlık olduğunu ifade ederler. Onlar varlığın veya bir konuya yüklenen yüklemin çeşitli sınıflarıdır.

Kategorilerle ilgili felsefe tarihinde birçok tartışma yapılmıştır. Mesela Aristoteles’in kategorilerinin dile mi yoksa varlığa mı ait özelikleri ifade ederek bir sınıflamayı dile getirdiği tartışma konusu olmuştur. Ernest von Aster, Aristoteles’in on kategorisinin mantık değil, gramer kategorileri olduğunu ifade eder. Ona göre Aristoteles’in “etkin” ve “edilgin” olarak kabul ettiği kategoriler, gerçekte kategori değildir. Çünkü bütün objeler etkin ve edilgin değildir. Etkinlik ile edilginlik, bir yandan dil formları, öbür yandan da ruhsal hallerdir. Bunlar, mantıkla değil, bir yandan gramer formları, öbür yandan da belirli varlık gruplarının ruhsal halleriyle ilgilidir. Farabi ve Gazali gibi bazı İslam filozofları kategorileri Aristoteles gibi mantık konuları içinde ele alarak, onları mevcut varlıkların cinsleri olarak kabul etmişlerdir. Ortaçağ filozofları arasında bu anlayışın yaygın olduğunu görüyoruz. Mesela çırak durumunda olan mantıkçıların Aristoteles’in kategorilerini okumakla işe başlamaları gerektiğini ifade eden ortaçağ filozoflarından Petrus Abelardus da, kategorilerin mantık alanına ilişkin olduğunu ifade eder. Ona göre kategoriler girişi, başlangıcı oluştururlar; her şeyin yapısının ne olup olmadığını gösterip, kanıtları doğrulamayı sağlarlar. Kategorilerin mantığın konusu içinde yer almadığını ileri süren filozoflar da olmuştur. Mesela, İbn Sinaya göre kategoriler mantıktan daha çok metafizik alanla ilgilidir, ancak tanımların yapılabilmesi için yardımcı olurlar; bu nedenle İbn Sina, en-Necat adlı eserinde kategorileri tanım teorisi ile birlikte ele almaktadır

a. Aristoteles’te Kategoriler

Aristoteles, kategorilerin hiçbir bağlantısı olmayan terimler olduğunu ifade eder. Bu terimlerden hiçbiri kendi kendine bir şeyi tasdik veya reddetmez. Tasdik veya red sadece terimler arasında bir bağlantının kurulmasıyla meydana gelir. Ona göre kategoriler cevher, nicelik, nitelik, görelik, nerelik, zaman, durum, sahip olma, etki ve edilgi olmak üzere on tanedir. Bu kategorileri sırayla şöyle incelemek mümkündür:

Cevher: Cevher, varlığı kendisini niteleyene bağlı olmayan ve kendi kendine ayakta duran şeydir, insan ve ağaç gibi. Aristoteles, cevheri ilk cevher ve ikinci cevher olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ilk cevher, “terimin en esaslı, ilk ve belli başlı anlamında ne bir konu hakkında, ne de bir konu içinde tasdik edilmemiş olan şeydir”; at ve insan gibi. İkinci cevher ise, birinci anlamda alınan cevherlerin içinde bulundukları türlere denir. Türlere de bu türlerin cinslerini eklemek gerekir. Mesela; fert olarak insan, insan türünün içine girer ve bu türün cinsi canlıdır. Aristoteles’e göre cevherin bir takım özelikleri vardır:

1. Cevherlerin zıtları/karşıtları yoktur. Mesela, cevher için, fert olarak alınan insan veya fert olarak alınan hayvan için kendi zıddı olmaz.

2. Cevher azalıp çoğalmaz. Aristoteles, bununla bir cevherin başka bir cevherden daha çok veya daha az cevher olduğunu değil, her cevherin, olduğundan daha çok veya daha az olduğunun söylenemeyeceğini kastettiğini ifade ediyor. Mesela, şu insan kendinden veya başka herhangi bir insandan daha çok veya daha az insan olmaz.

Nicelik: nicelik kaç, nice sorularının cevabı olan kategoridir. Mesela, iki dirsek uzun, üç dirsek uzun birer niceliktir. Nicelik sürekli ve süreksiz olmak üzere ikiye ayrılır. Sürekli niceliğe çizgi, düzey ve cisim, süreksiz niceliğe ise sayı ve söz örnek verilebilir.

Niceliğin özelikleri şöyle sıralanabilir:

1. Nicelik hiçbir zaman zıtlık kabul etmez. İki dirsek uzun, üç dirsek uzun veya düzey gibi niceliklerin zıtları yoktur.

2. Nicelik azalıp çoğalmaz. İki dirsek uzun örneğinde olduğu gibi, iki dirsek uzun olan bir şey iki dirsek uzun olan başka bir şeyden daha uzun değildir. Sayı da böyledir. Mesela, ne üç, beşin beş olmasından daha çok üç, ne de üç bir başka üçten daha çok üç değildir. Yine bir zamanın bir başka zamandan daha çok olduğu söylenemez.

3. Niceliğe eşitlik veya eşitsizlik yüklenebilir. Mesela, bir şeklin bir şekle eşit olduğu veya olmadığı, bir sayının bir sayıya eşit olduğu veya olmadığı söylenebilir.

Görelik: babalık, kardeşlik, evlatlık, komşuluk, arkadaşlık, paralellik, sağında ve solunda bulunma şeklinde karşıtların bulunmasından dolayı cevherde meydana gelen ilintidir.

Mesela, “en büyük” dendiğinde bir başka şey göz önünde bulundurularak söylenir. Eğer bir başka büyüklük yoksa bir şeye en büyük denemez. Bir dağ başka bir şeye göre büyüktür, çünkü dağa büyük denilmesi bir şeye göredir. Hal, istidat, duyum, bilim, durum gibi terimler göreliktir. Bütün bu terimlerin varlığı başka şeye bağlı olduklarının söylenmesinden ibarettir; Buna göre varlığı başka şeye tabi olduğu veya her hangi bir suretle bir başka şeye taalluk ettiği söylenmekten ibaret olan terimler göreliktir.

Göreliğin özelikleri şöyledir:

1. Görelilerin zıtları olabilir. Mesela, birer görelik olan fazilet, reziletin; bilim, bilimsizliğin zıddıdır. Bununla beraber bütün görelilerin zıddı yoktur: Mesela, iki misli, üç misli gibi görelilerin zıtları yoktur.

2. Göreliler azlık ve çokluk kabul eder. Gerçekte, benzeyen ve benzemeyen; eşit ve eşit olmayan azlık ve çokluğa göre söylenir.

3. Bütün göreliler bağlaşımlıdır. Mesela, köle efendinin kölesi; efendi de kölenin efendisidir; daha büyük olan, daha küçüğünden daha büyük; daha küçük olan da daha büyüğünden daha küçüktür.

4. Göreliler arasında zamandaşlık vardır. Mesela, yarım varsa, misil; efendi varsa köle vardır, köle varsa efendi de vardır. Göreliler karşılıklı bir şekilde birbirlerini yok ederler; misil yoksa yarım yoktur; yarım yoksa misil de yoktur.

Nitelik: Nitelik, “fertlerle ilgili olarak “O nasıldır?” sorusunu soran birisine verilebilecek bir cevaptır” şeklinde tanımlanır. Nitelik birçok anlam alan terimlerden biridir. En sık kullanılanları şöyle sıralanabilir:

Niteliğin türlerden birine hal ve istidat adı verilir. Fakat hal, daha çok sürekliliği, duraklılığı ile istidattan farklıdır. Bilimler ve erdemler haldendir. Buna karşılık, sıcaklık ve soğukluk, hastalık ve sağlık gibi kolayca değişebilen niteliklere istidat denir.

İkinci tür nitelik, iyi güreşçilerin veya iyi koşucuların, sağlıklı veya hasta olanların, bir tek kelime ile tabii bir kabiliyet veya kabiliyetsizliğe göre söylenen her şeyin sözünü ettiğimiz zaman kullandığımız niteliktir.

Üçüncü tür nitelik, duyguluk niteliklerinden ve duygulanımlardan oluşturulmuştur. Mesela, tatlılık, acılık, ekşilik, sıcaklık, soğukluk, aklık ve karalık bu türden niteliklerdir.

Dördüncü çeşit nitelik her varlığa ait olan doğruluk ve eğrilik gibi bütün hassaları ihtiva eden niteliktir.

Nitelikler arasında zıtlık olabilir. Mesela, adalet adaletsizliğin, karalık aklığın; adaletsiz adaletlinin, ak da karanın zıddıdır. Ancak nitelikler her zaman zıtlığı kabul etmez; kırmızı, sarı gibi renkler nitelik olsalar da, zıtları yoktur.

 Nitelikler çokluk ve azlık kabul ederler. Mesela, ak bir nesne bir başka nesneden daha çok veya daha az ak; adaletli bir kişi bir başkasından dana çok veya daha az adaletli olabilir. Ayrıca, nitelik kendi kendine artma kabul eder: ak olan bir nesne daha çok ak olabilir.

Etki: Bir tesir edicinin diğer bir şeye tesir ettiğinde, tesir ediciye ilinti olan haldir. Kesiyor, kırıyor, seviyor, yakıyor gibi. Etki kategorisinin var olabilmesi için her şeyden önce etkilenebilen bir şeyin olması gerekir.

Gazali, varlığın sebeplerine inanan bir kimseye göre, kardaki soğukluğu, ateşteki sıcaklığı, eşyadaki kesilmeyi meydana getiren bir sebebin var olduğunu ifade eder. Sebep yönüyle olan bu nisbet, etki olarak isimlendirilir.

Edilgi, bir cevherin bir şeyden başka bir şeye veya bir halden başka bir hal’e geçmesi şeklinde gerçekleşir. Her edilginin mutlaka bir faili vardır. Her “ısıtılan” ve “soğutulan” şeyin inanan bir kimseye göre, zorunlu olarak bir “ısıtanı” ve “soğutanı” vardır. Edilgiye, yakılıyor, kesiliyor gibi örnekler de verilebilir.

Etki ile edilgi zıtlık kabul ederler. Çokluk ve azlığa elverişlidirler. Isıtmak soğutmanın, ısıtılmak soğutulmanın, sevinmek gamlı olmanın zıddıdır. Azlık ve çokluk için de durum böyledir: bir şey az veya çok ısıtabilir, az veya çok ısıtılmış olabilir.

Durum: Durum, oturuyor, uzanıyor, ayakta, yaslanmış, yatmıştır gibi cismin bazı parçalarının diğer parçaları ile olan ilişkisidir. Farabi durumu, “belirli bir cismin cüzlerinin, içinde bulundukları belirli bir mekânın bölümlerine uygun olmasıdır” şeklinde tanımlamaktadır. Böyle bir hal ise her cisimde mevcuttur. Çünkü her cismin belli bir durumda mekânı vardır.

Zaman: Ne zaman? Sorusuna cevap olan kategoridir. Dün, geçen yıl, gelecek hafta gibi zaman ifadeleri bu kategoriyi gösterir.  Ayrıca “Ne zaman?” sorusunun cevabı olarak söylenen şeydir. Farabi zaman kategorisini, “bir şeyin belirli bir zamana taallukudur” şeklinde tanımlar. İbn Sina’ya göre ise zaman, geçmişte, gelecekte veya belli bir zaman içinde bulunmayı ifade eden yüklemdir.

Mekan: Mekan, altta ve üstte olması şeklinde nesnenin bir mekanda bulunması ya da cevherin, kendisinde bulunduğu mekana nisbet edilmesidir. Mekan, “O nerededir?” sorusunun cevabı olarak da tarif edilebilir. Farabi de olduğu gibi Gazali’de de mekanın iki türü vardır: Bizzat bir yerde olan şeyin mekanı ve izafet ile bir yerde olan şeyin mekanı.

a.)Bizatini Mekan: evdedir, çarşıdadır vs.

b.)İzafi Mekan: yukarıda, aşağıda, sağda, solda, arkasında vs.

Bu ayrım göz önünde bulundurulduğunda, bir cismin bulunduğu cüz’i mekan, onun zati mekanıdır, gerçekte mekan olmayan fakat bir başka varlığa nisbetle söylenen şey de izafi mekan olmaktadır.

Sahip olma: Herhangi bir şeye sahip olma, bir şeyin başka bir şeye sahip olması ile ona ilinti olan halidir, ayakkabıları ayağındadır, silahlıdır gibi

Sahip olma ikiye ayrılır:

a. Tabii sahip olma: canlının derisi ve kaplumbağanın kabuğu gibi.

b. İradi sahip olma: insanın gömleğinin olması gibi.

Bir kova içinde suyun bulunması kovanın suya sahip olduğunu göstermez. Çünkü kova, suyun intikal ettirilmesiyle intikal etmez tersine su, kovanın intikaliyle yer değiştirmektedir.

 Yukarıda zikredilen on kategori üstün cinslerdir, bunların tanımla bilinmeleri mümkün değildir. Çünkü bunlardan daha genel bir cins yoktur. Bu on kategori bir tek şahısta toplanabilir: Mesela, fakih, filan kişidir (cevher), uzundur (nicelik), esmerdir (nitelik), filanın çocuğudur (göreli), oturuyor (durum), evindedir (mekan), şu senede (zaman), öğretiyor (etki), öğreniyor (edilgi), ipek elbiselidir (sahip olma). Cevher dışındaki dokuz kategori, fiziksel nesnelerin değişebilen özeliklerini ifade eder. Mesela, bir insan zaman içinde yaşlanacak, boyu, kilosu, yaptığı iş değişecek, ama o insan aynı kişi olarak kalacaktır. O insanın aynı kişi olarak kalması cevher, yaş, boy, kilo gibi özeliklerinin değişmesi ise ilintiyi ifade eder. Bu durum söz konusu dokuz kategorinin, fiziksel nesnelerin değişebilen, gelip‐geçici, özeliklerini ifade etmeye yaradığını göstermektedir.

Yukarıda saydığımız on kategori gerek batı ve gerekse İslam dünyasında yazılan mantık kitaplarının birçoğunda aynen kabul görmüştür. Zaman zaman ayrıntılarda değişiklikler olmuştur. İslam mantıkçıları kategorileri ele alma konusunda Aristoteles’i takip etmişlerdir. Aristoteles’te olduğu gibi İslam mantıkçıları da üstünde başka cins bulunmayan üstün cinsleri (el-ecnasu’l-aliyye) on tane olarak kabul ederler; bunlardan biri cevher, dokuzu ise ilintidir. İlinti olanlar; nicelik, nitelik, görelik (izafet), mekân, zaman, durum, sahip olma, etki ve edilgidir. Kategorileri sıralamada İslam mantıkçıları arasında ufak tefek farklılıklar vardır. Mesela, Farabi, kategorileri sıralamada zamanı mekandan, İbn Sina ise göreliyi nitelikten önce ele alırken Gazali, Aristoteles’in sıralamasını olduğu gibi takip eder.

b. Stoa Mantığında Kategoriler

Stoacılar, ıstılah bakımından, Aristoteles’in kategorilerine ilaveler yapmakla beraber, kategorilerin metafizik bakımdan önemi üzerinde ısrarla durmuşlar ve onları varlığın dört türüne irca etmişlerdir.

 Aristoteles’in kategorilerinden ilham almakla beraber, onun kategorilerini eleştirmişlerdir. Aristoteles’in kategorileri her şeyi içine alan en yüksek cinslerdir ve bu cinslerin üzerinde onlardan daha yüksek bir kategori yoktur. Fakat Aristoteles en yüksek cinsin diğer bütün cinsleri içerdiğini açık bir şekilde ifade etmemiştir. Mesela Aristoteles “varlığı” bir kategori olarak düşünmemiştir. Stoacılar bir en yüksek cinsi bu kategorilere eklemişlerdir. Fakat onlar gerçek/hakiki maddi varlığı tasarlamışlar, gerçek olanla gerçek olmayanın ayrımını yapmak için varlık kategorisini belirsiz olan “bir şey” (Ti) kategorisi ile yer değiştirmişlerdir.

Stoacı Senaca bunu Lucilius’a yazdığı bir mektupta “bir şey” (Ti) kategorisini şöyle açıklamaktadır: “en yüksek cins kendisinin üzerinde bir şeyin olmadığı şeydir: şeylerin prensibidir, her şeye egemendir. Stoacılar bu en yüksek üzerine daha yüksek bir cins oluşturmayı istiyorlardı. Stoacıların bazılarına göre birinci cins “bir şey” (quiddam)’dir. Doğada hem var olan hem de var olmayan şeyler bulunur. Doğa hayali olarak var olan kentaurus, canavar vs. gibi ruhun bütün değişik tasarımlarını kapsar ve doğa bunlara, substansları (cevherleri) olmadığı halde, bir şekil vermiştir.” Senaca’nın bu ifadelerinden ilk genel/evrensel kategori olan “quiddam/bir şey”in cismani olan ve cismani olmayan olmak üzere iki kategoriyi içerdiği görülür.

Stoacılar daha tümel (yüksek) kavramlarla da ilgilenmişler ve bu tümel kavramlardan oluşan kategoriler öğretisiyle ilk nominalist ontolojinin temelini atmışlardır. Stoacılara göre tümel kavramların bir varlığı yoktur; bunlar sadece zihinde yer alırlar. Onlar için bütün kategorilerin üzerinde yer alan, onlardan daha yüksek bir cins (kategori) vardır. Stoacılar genellikle dört çeşit genel cins (general genus/kategori) kabul etmişlerdir. Bunlar şöyle sıralanabilir: Ti (quiddam; bir şey)

1. Asıl neden (Substratum)              2. Nitelik (Quality)

3. Durum (State)                               4. Durumlar arası bağlantı

Asıl neden: Asıl neden (substratum) kategorisi belirlenmemiş, soyut bir oluş ve bir objenin esas maddesidir. Bu nedenle Stoacıların asıl neden kategorisine “niteliksiz madde” de denir. Skolastik felsefede buna “ilk madde (materia prima)” denir.

Nitelik: Nitelik kategorisi belirsiz bir maddeyi belirli hale getiren bir kategoridir. Nitelikler cevher yardımıyla belirli ve özel şeyler oluştururlar.

Durum ve durumlar arası bağlantı: Durum ve durumlar arası bağlantı kategorileri, asıl olmayan veya şey kavram ile tesadüfen ilişkili olan her şeyi içerir. Böylece ölçü/hacim, nitelik, yer, zaman, sahiplik, hareket, aksiyon, özel durum gibi, bir şeyin kavramına esas olarak ya da ârazi olarak bağlı olan kategorilerdir. Aristoteles’in cevheri hariç tutulursa bu kategorilerin temelde Aristoteles kategorileriyle paralellik arz ettiği görülür.

Stoacıların bu dört kategorisi arasında karşılıklı bir bağ vardır. Oysa Aristoteles’te kategoriler öz bakımından bağımsızdır. Stoacıların bu düşüncesine göre bir şey aynı zamanda birçok kategoriye ait olabilir. Doğal olarak Aristoteles’in kategoriler sisteminde bu durum olanaksızdır. Stoacılara göre bir şeyi tam bilebilmek için bu dört kategorinin gerektirdiği soruları cevaplandırmak gerekir.

c. Kant ve Ernest von Aster’a Göre Kategoriler

Kant’ın kategori anlayışı Aristoteles, Stoa ve İslam mantıkçılarının anlayışından farklıdır. Aristoteles’e göre, kategoriler varlığa ait iken, Kant’a göre müdrikenin a priori kalıplarıdır ve zihne aittirler. Bunlar zihinde tecrübeden önce mevcutturlar ve bilgi sadece bunlarla elde edilir.

Kant’a göre kategoriler sistemi saf aklın her nesnenin tüm ele alınışlarını sistematik kılarak, her metafizik düşünce araştırmasının nasıl ve hangi noktalar aracılığıyla yapılması gerektiği konusunda, kendisinde şüphe edilmeyecek bir talimat ya da ipucu verir. Kategorilerin gördüğü iş, deney verilerini birbirine bağlamak, birleştirmektir, bir sentezdir. Ona göre kategoriler, nicelik, nitelik, görelik ve modalite olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar da kendi aralarında üçer kısma ayrılırlar, böylece on iki kategori elde edilmiş olur.

Niceliğe göre: birlik, çokluk, tümlük (bütünlük).

Niteliğine göre: gerçeklik, olumsuzluk, sınırlılık.

İlişkilerine göre (görelik): töz (cevher ve ilinti), neden (nedensellik ve bağımlılık), birliktelik

(ortaklık veya karşılıklı eylem).

Kipliğine göre: olanak (imkân ve imkânsızlık), varoluş (varolma ve varolmama), zorunluluk

(zorunluluk ve olumsallık).

Kant, Aristoteles’in, dogmatikler ve rasyonalistler tarafından benimsenmiş “kategoriler, mantığın esas mefhumlarıdır” şeklindeki görüşüne karşı çıkmış, onun kategoriler anlayışından farklı kategoriler ortaya koymuştur. Kant’a göre düşünmek, eşyayı tertip etmek faaliyetidir, bu nedenle kategorilerin metafizik hiçbir mahiyeti yoktur, aksine onlar zihnin ideal ve deneyden önceki apriori formlarıdır, biz tecrübemizi onlarla yaparız. Zihindeki ana mefhumlar, nesnelerde mevcut değildir. Çünkü biz dış dünyayı yani âlemi bir takım nitelikleri olan objeler olarak kavrarız. “Bu niçin böyledir?” sorusuna Aristoteles; “eşyanın mahiyeti öyledir de ondan” derken, Kant “zihnimizin yapısı bizi evreni, dış dünyayı öyle anlamaya sevk ediyor da onun için” şeklinde cevap verir.

Kant için kategoriler sadece düşünmenin formlarıdır. Ona göre, biz eşyanın kendisinin nasıl olduğunu bilemeyiz, objeleri ancak zihnimizin formları olan kategorilere göre düşünmeğe mecbur kalırız. Aristoteles’te kategoriler hem varlığın hem düşüncenin özelikleri oldukları halde, Kant’ta yalnız düşüncenin özelikleridir.

Ernest von Aster, kategorilerle ilgili her objeye dört soru sorulabileceğini ve bu sorulara verilecek cevapların da kategorileri oluşturacağını ifade eder. Ona göre ilk önce bir objeyi hangi kavram ya da kavramlar altına koyabileceğimizi sorabiliriz. Çünkü kavramlar altına konamayacak hiçbir obje yoktur. Daha sonra bu objenin ne gibi nitelikleri olduğu sorulabilir. Nitelikleri olmayan hiçbir obje yoktur, nitelikleri olmayan bir obje bir hiç olur. Üçüncü olarak, her obje karşısında bu objenin başka objelerle ne gibi bir bağıntısı olduğu sorulabilir. Her objenin başka bir objeyle bir mekân‐zaman bağıntısı vardır. Son olarak da her obje karşısında bu objenin var mı? Yok mu? olduğu sorusu sorulabilir. Böylece yüklem, altına konunun girdiği bir kavram, konuya yüklenen bir nitelik, iki ya da daha çok obje arasındaki bir bağıntı, objenin var olduğu ya da olmadığına ilişkin bir ifade olabilir. Buna göre Ernest von Aster, Aristoteles gibi on değil, dört kategori kabul etmektedir.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Aster’e göre Aristoteles’in on kategorisi, gerçekte mantık kategorileri değil, gramer kategorileridir. Örneğin Aristoteles’in “etkin” ve “edilgin” olarak kabul ettiği kategoriler, gerçekte kategori değildir. Çünkü bütün objeler etkin ve edilgin değildir. Etkinlik ile edilginlik, bir yandan dil formları, öbür yandan da ruhsal hallerdir. Her obje, nitelikleri bulunduğu gibi, etkin ve edilgin olamaz; ancak ruhsal bir hayatı olanlar etkin ve edilgin olabilir.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc