ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Denemeler > Korku Dağı
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Korku Dağı  (Okunma Sayısı 793 defa)
28 Mart 2010, 03:40:02
ღAşkullahღ
Muhabbetullah
Admin
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 25.839



Site
« : 28 Mart 2010, 03:40:02 »



Korku Dağı

Paranoya, bir korku, şüphe ve vehim hastalığı olarak bütün su-i niyetlerin, su-i zanların kaynağı gibidir. Onun ikliminde şekillenir bütün ayrıştırıcı düşünceler, ‘biz’ ve ‘ötekiler’ mülâhazaları.
M.F. Gülen




Her şeyden bağımsız bir şey olarak hayatımıza devam edemiyoruz. Çok şeye, çok şeyi hizmetimize veren Allah’a muhtaçlığımız sonsuz. Çok şeyin bir arada bulunuşuyla var olabiliyoruz. Yakınlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız, bakkal Mahmut Abi, otobüs şoförü, manav, yeryüzüne yayılmış nebâtat ve hayvanât, gökyüzünü süsleyen yıldızlar, ay ışığı, güneş... Saymakla bitmez!

Bazıları, sahip oldukları ‘güç’lere (para, makam, güzellik) güvenerek, çoğu zaman yüksekten bakar, kendilerinden başka her şeyi/herkesi küçük görür. Buyuran bir edâyla bakar ve konuşurlar. Kırar ve dökerler. Bir yürüdüler mi, dağ yürüyor sanırsınız. Bu insanlara hatalarını söyleyip dikkatlerini çektiğinizde, ‘Siz de kim oluyorsunuz?’ sorusuyla üzeriniz çiziliyor. Velhâsıl bu ‘tip’ler, insanları yanlarından uzaklaştırmakta mâhirdir. Uzaklaştırdıkça yalnız kalırlar. Yalnız, yapayalnız! Terk edilmiş bir dağ gibi korku uyandırırlar. Yalnız kalan ve çevreleri için bir korku âbidesi haline gelen bu insanların durumunu aşağıdaki mesel ne güzel anlatıyor:

“Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Sonra geyik de küsmüş dağa. Güvercin ve karıncalarla tavuklar küsmüşler. Dağın haberi olmuş sonunda. Ama takmamış kafaya. Koskoca dağa birkaç hayvan, birkaç bin hayvan ne yazar? Hop ertesi gün, kargalar küsmüşler. Papağanla tilki, bir uyuz eşek, iki yeşil kurbağa, bir su ineği küsmüş. O zaman dağın kafası atmış artık. ‘Nedir?’ demiş. ‘Bu ne cüret! Siz kim oluyorsunuz da bana küsmeye cesaret ediyorsunuz?’

Kem küm etmiş hayvanlar. ‘İzin verin anlatalım. Var bazı sebeplerimiz kendimize göre’ demiş kaplumbağa. Karıncalar başları önde, ayaklarıyla toprağı karıştırıp anlaşılmaz birkaç kelime mırıldanmışlar. ‘Beni üzdün’ diye iç geçirmiş geyik. Gözünden bir damla yaş süzülüp toprağa akmış.

Dağ gözlerini kısıp, aşağı doğru küçümseyen bir bakış fırlatmış. Sonra, ‘Heeeytt! Dağılın bakayım!’ diye bağırmış. ‘Yakarım şimdi hepinizi. Tozunuz bile kalmaz.’

Keçiler kırılmışlar buna. Protesto için sakal uzatmaya başlamışlar. Bülbül, ‘Bir daha ötersem ne olayım!’ diye sitem etmiş. İnek, ‘İşte sütten kesiyorum kendimi, sütsüz kal da gör bakalım!’ demiş. Dağ gözlerini açmış, kaşlarını çatmış. Taşlarını şöyle bir gıcırdatmış. Cebinden bir volkan ağzı çıkarıp, tepesine yerleştirmiş.

Hayvanlar korku içinde, ‘Oooo!’ diye bir hayret nidası çıkarmışlar. Bütün kuşların korkudan dilleri tutulmuş.

Bir iki üflemiş dağ, sonra tepesindeki ağızdan ‘plof’ diye bir lâv köpüğü fırlatıvermiş. Köpükçük önüne geleni yakıp yıkarak eteklere doğru ‘cızz’ diye süzülüp gitmiş.

Bir an karşılıklı bakışmışlar. Bir tarafta bütün ihtişamıyla, başı bulutlara yükselen kızgın bir dağ; öte yanda irili ufaklı, kararsız, şaşkın birtakım hayvancıklar...

Sonra bütün gücüyle abanmış dağ. Lâvlar, alevler, taş, toprak, duman, ağzına ne geldiyse püskürtmüş. Hayvanlar kaçışmışlar. Kaçamayan yanıp kavrulmuş.

Bunu gören ağustos böcekleri, ‘Ötmeyeceğiz bir daha’ demişler. ‘Çok lâzımdı’ demiş dağ. ‘Sizin cırcırınıza mı kaldık.’ Bir solukta yakıvermiş onları da.

Bir küsme furyası başlamış derken. Yaşlı bir fil, üç tembel öküz, bir siyam kedisi, kimi yusufçuklar, iki gelincikle bir tarla faresi, bir lahana kelebeği, bir yuvadaki saksağan yavruları, ‘Biz dağa küstük’ diye yazıp altına imzalarını atmışlar.

Hayvanlar küstükçe dağın öfkesi artmış. O yana üflemiş, bu yana püskürmüş. Baştan ayağa kızıl ateşe, zifir dumana kesmiş.

Hayvanlar, sürüler halinde inmişler dağdan. Ovaya, oradan başka dağlara tepelere dağılmışlar. Geride, her tarafı yanmış, simsiyah çorak bir taş toprak yığını kalmış. Göğe doğru yükselen bir korku âbidesi olarak...”

...

Dağı, gururuna kurban olmuş ‘yalnız, kibirli insan’ olarak okumak mümkün. Ancak temsilî hikâyeyi şöyle de okuyabiliriz: Farz edin ki, dağ bir ülkedir. Ülkedeki ‘güç’ler, kendilerine tapa tapa ‘başkası’nı göremez hale gelmişler. Ülkenin çok farklı ‘renk’ ve ‘ses’ten meydana geldiğini, dolayısıyla merkezin, kendisini oluşturan farklılıkları hiçe sayarak, varolamayacağını, dahası, gerçek gücünün aslında bu farklı renk ve seslere dayandığını unutmuşlar. Gün geçmiyor ki, yeni bir düşman ortaya çıkartmasınlar. Bir gün ‘kırmızı’ işaretlenip canına okunuyor, diğer gün parmaklar ‘yeşil’i gösteriyor. Geçen her gün, bir rengin ölümü mânâsına geliyor. Ve her bir rengin ölümü, bir hayatın susması oluyor. Renkler soldukça hayatlar soluyor. Solan her bir hayat, sessizliği biraz daha büyütüyor. Ülke, renklerini yitirdikçe hayattan oluyor, hayattan oldukça ses(ler)ini yitiriyor. Renksiz, hayatsız ve sessiz bir ülkeye dönüşüyor; ahalisini kovmuş/yakmış bir dağ gibi, etrafa korku salıyor.

Bu meselden, vatandaşının kimliğine, tercihine ve hayat tarzlarının çeşitliliğine sırt dönmekle kalmayıp, insan(lar)ına buğzeden bir yapılanmanın, nasıl yavaş yavaş bir korkuluğa dönüşebileceğini de görüyoruz. Oysa ülke, bütün renk ve seslerin hayat ve karşılık bulduğu asûde bir bahar mevsimine imkân verse, kendisi ne güzel, insanları ne mutlu olur.

...

Aynı mesel, derinden derine şunu da hissettiriyor: Küçükseniz, dağ için (tavır aldığınız her kimse ve her neyse) vazgeçilmez bir şey değilseniz, tavır alışınız da mânâsızdır.

Kim tavır alabilir, kimin tavrı göz ardı edilemez?

Vazgeçilmez bir şey veya biri iseniz, tavrınız kaçınılmaz olarak dikkate alınır. Gözardı edilemeyecek kadar ‘önemli’ iseniz, tavrınıza bigâne kalınamaz.

O halde soralım: Hayatta, yaşadığımız ülkede, bulunduğumuz yerde vazgeçilmez bir artı değer miyiz? Bir boşluğu dolduruyor muyuz? Çekip gittiğimizde, arkamızda doldurulmaz bir boşluk kalıyor mu? Birlikte olduğumuz insanlara ‘iyi’ geliyor muyuz? Yokluğumuzda, insanlar büyük bir eksiklik hissediyorlar mı? Yoksa ‘var’ ile ‘yok’ arası bir yerde miyiz?

Bu sorulardan her birinin cevabı, hayata gönderilmişliğimizi ne derece değerlendirdiğimizi gösteriyor ve bir anlamda, mesuliyetimizi hatırlatıyor.

Nihat DAĞLI

[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Korku Dağı
« Posted on: 19 Eylül 2019, 20:22:43 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Korku Dağı rüya tabiri,Korku Dağı mekke canlı, Korku Dağı kabe canlı yayın, Korku Dağı Üç boyutlu kuran oku Korku Dağı kuran ı kerim, Korku Dağı peygamber kıssaları,Korku Dağı ilitam ders soruları, Korku Dağı önlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &