ilitam ,arapça klavye, ilahiyat, önlisans > Forum > ๑۩۞۩๑ Kitap Dünyası - İlim Dünyası Kütüphanesi ๑۩۞۩๑ > Edebiyat Eserleri > Makale Dünyası > Denemeler > Estetiğini yitirmiş yaşamlar
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Estetiğini yitirmiş yaşamlar  (Okunma Sayısı 428 defa)
06 Eylül 2010, 16:49:12
Sümeyye

Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 29.261



Site
« : 06 Eylül 2010, 16:49:12 »



Estetiğini yitirmiş yaşamlar


Geçenlerde Ankara'ya Musa geldi. Sevgili Musa. Benim köklü dostum. Bir yudum yaşamak olup geldi. Delikanlılığımızın en yaman dönemini birlikte yaşadık. Varlığımız birbirini muhkem kılardı. Bozkırın tam ortasında en sancılı iç denizlerin kırışık kıyılarını birlikte yürürdük. O denizler çalkandıkça gençliğin delişmen ruhu köpürür durur. Paylaşa paylaşa bitiremediğimiz yüreğimiz ne kadar büyük, ne kadar duygu yüklüydü.  İğde ve gül ağaçları arasından uzayıp giden yollar nereye çıkar önemli değil. Her yer yaşamak! 'Yaşamak güzel şey be kardeşim.' Nazım'ın baktığı pencereden bizim bahçemiz görülmez. Bizce yaşam(ak) bir eşsiz büyünün tılsımını çözmekle kazanılan coşkudur. Bırakın o gür o gümrah akışa her dem tanık olarak, çoğu zaman bizzat kendimizi içinde bularak fark ettiğimiz büyü bozulmasın. Büyü bozulursa kısık akışlarda, kısır döngülerde bizi ve her şeyi bitiren tuhaflıklar yaşarız. Ay kırıklarının ışıttığı bir gecedir yine. Biz yıldızlar arasında gezinir gibiyiz. O coşkun uçarılıkla bulutları gezinen bir dize fısıldanır birimiz: 'Mezarımızı gökyüzüne kazsınlar bizim.' Toy sayılacak gerçekliğimizin fevkinde imgesel sözler derinlikli düşüncelere bir kapı aralarsa iyi olacak. İyi olacak da doğrudan ölümü çağrıştıran bu dize de nerden icabetti? Bu böyledir. Orada kimse yadırgamaz bu durumu. Adeta her an ölümü anımsamak doğrudan hayatı anımsamak gibidir. Orada, o çizgide, o düzlemde ölüm ve yaşam farklı amaçlara, duygulara yönelmez. Bunlar derin mevzulardır. Ancak şu kadarını söylemem lâzım: Eskiden yaşamın tam ortasını ölürdük, şimdiyse ölümün tam ortasını yaşar olduk. Ne demek bu? Eski ölümler yaşamı onarır, çoğaltır, anlamlı kılardı. Şimdiki yaşamlar bile ölümü aratır oldu. Her gün ölümü yaşayanlar yaşamı nasıl çoğaltacaklar? Gümüşsü parlaklığıyla ay beyaz gecelerin bulutları arasından bize ötelerin sırrını fısıldarken, bizler hem burada hem oradayken, yine hayata dair söyleşiriz. Bana hediye ettiği kitabı hâlâ saklarım. Albert Schweitzer'ın 'Hayata Hürmet'i. Küçük hoş bir kitap. Demek ki hayat, yaşam hep meselemiz olmuş. Ne güzel. Onu hiç olmazsa bilincine vararak, düşünerek, hürmet ederek sürdürmek.  Musa beyaz bir muştu olup geldi. Beton ve demir dokusuyla donuklaşmış dünyamıza bakir uzakların dumansız mavi esintisi gibi geldi. İçinde biriktirdiği ışıltılı ufuklarla şiir gibi geldi. Ufuk olup geldi.

-İnsanlar ne kadar tuhaf, diye başladı ilk izlenimlerini anlatmaya.

-Hayatın bu denli anlam yitireceğini, insanın anlamsızlaşacağını düşünemezdim.

O'nun gibi insan yanı has kalabilmiş olanlar kent insanının kanıksadığı bunalımı, kendini hatırlayamamacasına unutuşunu hemen fark ediyorlar. Saçmalığın peşi sıra koşuşturmakla yaşamdan, varlığımızdan kopan  güzellikleri fark edecek kalp ve ruh duruluğuna ihtiyaç var. Aşk/ın, mütmain. Telaşsız, gümbürtüsüz, dingin, engin, bunalmayan, bulanmayan.

Kendiliğinden kafamın içinde yaşama ve insana dair neredeyse klişeleştirdiğim bildik düşünceler, sorular bir kez daha evrilip çevrildi. Bir yandan düş, düşünce, imge üçgeninde kadim dostumu dinlerken diğer yandan insan merkezli yaşam, anlam üzerine yoğunlaşıyor, bu hayatın ne kadarının kendimize ait olduğunu irdeliyordum.

-Caddelerde, sokaklarda çılgınca bir telaş. Metroda insanların yüzlerine baktım hepsinde korkunç memnuniyetsizlikler. Herkes acı çekiyor. Ruhları acıyı kıvranıyor. Alçak gerilimli uğultu. Bakışlarda yaşamı ve umudu çağrıştıran, çoğaltan ışık matlaşmış. Ruhu karartan boğuntu, kasılma. Yüzlerde metal katılığı; sisli, hissiz, dümdüz ifadeler.

(Musa'nın yaşama imge yoğunluklu bakması sadece şiirsel düşünme kabiliyetinden değil ayrıca ciddi çabalar sonunda kazandığı felsefi açılım sayesinde. Galiba olacak. Dolambacına katılmak için hemen hiç istekli olmadığımız ama her yerde kendimizi içinde bulduğumuz pastel yaşamların kapısına yüreğimizi dayayarak, yüreğimizle dayanarak kurduğumuz imgeler belki içi doldurulamayan nezih tepkilerin ifadesiydi. Ama şimdi, giderek olgunlaştığını sandığım genç bakışların; kazandıkları yeni pencerede her şeyi yeni bir bakışla, yeniden tanıma ve tanımlama cevherini hissediyorum. İnsana, kendimize, yaşama yeni tasavvurun penceresinden bakabilmek. Oradan bakınca yaşam nasıl görülecek şimdilik kestirilemez ama penceresiz, çerçevesiz kalmanın şuursuz perişanlığını şimdiden kestirmek zor olmasa gerekir. Kim bilir belki de başta düşünsel ve kültürel alanda uzun yıllar yaşanan tıkanmanın, savrukluğun, pejmürdeliğin var olduğu genel ortam bununla ilgiliydi.)

-Çarpılmış gibiyiz, diyor.

Muhammet Esed'in benzer gözlemle başlayan düşünce ve ilim serüvenini hatırlatıyorum.

Kent insanı kanıksadığı bu bunalımı, bu baş döndürücü tempoyu her gün yaşar. Yorgun kalkar yatağından. Uykular dinlendirmez onu. Eskiden son namazdan sonra yatılırdı. Gecesi mümince olanların gündüzleri de mümince olurdu. Kim bilir gecenin hangi geç saatlerine kadar ekrana mıhlanan gözler sabaha kan çanağı gibi açılır. Ekranlar, kanallar boyu çokluk müptezel merakların peşine salınıp tensel kışkırtıcılığıyla düşler, kirli rüyalar toplayan bakışlar yeni sabahlara uyanırken ölülerinki gibidir. Baygın, yorgun. Bir koşuşturma ki sormayın. Caddeler, sokaklar: otobüs, metro durakları, banliyöler hıncahınç insan kaynar. Kendinizi şekere üşüşen karıncalar gibi, böcekler gibi hissedersiniz. Karşıdan karşıya geçerken çekirge sürüsüne benzeriz ya da hızla akan araçların çarpmasından bedenimizi kurtarmaya çalışırken kararlı bir kedinin hamlelerinden kaçan fareler gibiyizdir. Oh sonunda kendini attın karşı kaldırıma. Bu gün şansın yaver gitti oturacak bir koltuk buldun. Bu döngüye girmemeye imkân yok. Çıkmak zaten mümkün değil. Geç kalma korkusu, yer kapma telaşı, itişler kakışlar. Tren uzunca bir tünele girer. Karanlık boşluğa bakıp camdan gördüğünüz mermi hızıyla akıp giden aydınlatma ışıklarıdır, panolar, uyarı levhalarıdır. Ne için? Gidişi, akışı kolaylaştırmak için. İyi de dışarıda adeta cinnet getiren kentin uğultusu, içeride sanki yalıtılmış sessizliklerin birbirine çarpa çarpa çoğalan garip gürültüsü arasında bu gidiş nereye? Niçin bu acele, niçin bu hız? Bu insanlar kim, evleri, mahalleleri, komşuları, komşulukları? Acılarını, sevinçlerini kimlerle nasıl paylaşırlar? Bu insanlar her gün her gün nereye gider? Bir ömür, kolay değil tam bir ömür nereye giderler; bıkmadan, usanmadan ve hep aynı. Ömür bir tek günle özetlenecek mükerrer yaşamların adıdır artık. Farksız günlerin toplamı o yok edici tek düzeliği içinde tüm insani değerlerimizi dürüp büküyor. Düşler, düşünceler, en son defterler dürülüyor. Yaşadığımızı sanıyoruz. Mezarlar yaşadıklarını sanan insanlarla dolu olduğu için mi ölümü düşündürmez oldu? Hiçbir yaşam ölümden ürkmüyor, sanki hiçbir ölüm yaşamı ürpermiyor. Neler duyulur, nasıl düşünülür; daha da önemlisi bu koşulların sarmalında insanın duyma, düşünme melekeleri ne kadar gelişkin olabilir? Borsadaki işlem hacmine orantılı olarak yoksulluğu artan yüreğimiz dışımıza ilgisizliğin keyfini sürüyor. Varlığımız kimsesizliği yankıyor. Gündelik telaşelerin rüzgârında kısılmış sesimiz yalnızlığının ötesine düşemiyor; bir ses başka bir sese bağlanmıyor. Bir soru başka bir seste cevap bulmuyor. Her yeri çevreleyen uğultulu kalabalığa karşın insan yalnız yaşıyor, tenha ölüyor. Ölüm ve yaşam birbirine ilgisiz yürüyor. Sanal yaşadığımız için belki de gerçek ölümler yaşanmıyor. Dijital yaşam ve dijital ölüm çağında numaradan yaşamlar numaradan ölümlerle sonlanıyor. Çağrılan maveraya istemeyerek de olsa sürüklenen insan, ardında şimdi ancak bir an mesabesi gelen ömrü boyunca çer çöpten başka kayda değer bir şey, bir anı bile bırakamadan göçüyor. Nasıl böyle olabiliyor? Meselenin nasıllığı uzun uzadıya konuşulsun. Ama şu can alıcı nokta aynı zamanda ölü bilinçlere can verici noktadır: Anlamsız yaşamların anlamlı ölümleri olmuyor. Anlamsız ölümler yaşama hiçbir anlam katmıyor.

Şehirler karanlık tünellerden hızla akarak milyonlarca kez kimsesiz çoğalıyor. Kimsizliğin, kimliksizliğin umutsuz ruhu hicran ve yalan kanıyor. Sahipsizlik, ilgisizlik savruluyor, serpiliyor. Duyarsızlık kanser tümörü gibi yayılıyor; duyarsızlığı çoğaltıyor caddeler, bulvarlar. Galiba biz insanlar binlerce milyonlarca ton demiri, çimentoyu, camı, galvanizi, plastiği bir araya getirip kendimizi gönlümüzce tutukladığımız dar mekânlar toplamına kent, bu dar mekânlarda birbirleriyle konuşmamacasına yaşama becerisi gösterenlere de kentli dedik. Bir Alman atasözü olarak okumuştum; 'Şehir insanı özgür yapar' diyordu. Avrupa'da 'Kent Devrimi' sürecinde ortaya çıkan yeni insanı anlatıyordu bu cümle. Ne ki bu kentler o şehirler değil. Haydi modern insan, ruhu sara nöbetine tutulmuş gibi tir tir titreyen kentlerin asit ve metalle örülü karanlık uğultusunu içine çeke çeke özgürlüğünü yaşa! Bu uzun tren dehlizlerinin, her yanı kaplayan apartman sıradağlarının, onların arasından uzayıp giden kent koridorlarının, eşsiz güzelliklerini seyrederek özgürlüğü kalbinde duy. Kent insanı ontolojik, kültürel, sosyal aidiyetlerinden kopararak özgürleştirir!.. Bağları, bağlantıları koparmak başka deyişle ipini koparmak özgürlük sanılıyor. Durdurulmaz, önü alınmaz, dayanılmaz bir gidişle aşksız, özlemsiz, umutsuz, boyutsuz nereye kadar? Baş dönmesiyle, akıl tutulması, ruh karmaşası, gönül darlığı ile nereye? Mengüşoğlu gibi benim de kafam kamaşıyor. Ölümüyle dirimiyle insan soyunun kurduğu yaşam; hiçliği, amaçsızlığı, acımasızlığı, saçmalığı, bomboşluğu üstelik imrendirilecek biçimde yüceltmemeliydi. Hiç'lik, hiçbirşey'lik modern sekülerizmin kutsalı olmuştur. Varlığın anlamıyla rabıtasını kopararak, maneviyatını yeni uygarlığın atıklar alanına boşaltarak burada da orada da huzurun hakikatini, hakikatin huzurunu bulamayacaktır. Cinnetler ve intiharlar, cinnetler ve intiharlardan arta kalan kaotik karmaşa onun yaşam biçimi olmuştur. Günler sadece aş...
[Bu mesajın devamını görebilmek için kayıt olun ya da giriş yapın
Bu Sayfayi Paylas
Facebook'a Ekle
Moderatöre Bildir   Kayıtlı
Müslüman
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 132.038


View Profile
Re: Estetiğini yitirmiş yaşamlar
« Posted on: 16 Ekim 2019, 14:33:03 »

 
      uyari
Allah-ın (c.c) Selamı Rahmeti ve Ruhu Revani Nuru Muhammed (a.s.v) Efendimizin şefaati Siz Din Kardeşlerimizin Üzerine Olsun.İlimdünyamıza hoşgeldiniz. Ben din kardeşiniz olarak ilim & bilim sitemizden sınırsız bir şekilde yararlanebilmeniz için sitemize üye olmanızı ve bu 3 günlük dünyada ilimdaş kardeşlerinize sitemize üye olarak destek olmanızı tavsiye ederim. Neden sizde bu ilim feyzinden nasibinizi almayasınız ki ? Haydi din kardeşim sende üye ol !.

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Estetiğini yitirmiş yaşamlar rüya tabiri,Estetiğini yitirmiş yaşamlar mekke canlı, Estetiğini yitirmiş yaşamlar kabe canlı yayın, Estetiğini yitirmiş yaşamlar Üç boyutlu kuran oku Estetiğini yitirmiş yaşamlar kuran ı kerim, Estetiğini yitirmiş yaşamlar peygamber kıssaları,Estetiğini yitirmiş yaşamlar ilitam ders soruları, Estetiğini yitirmiş yaşamlarönlisans arapça,
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc
|harita|Site Map|Sitemap|Arşiv|Wap|Wap2|Wap Forum|urllist.txt|XML|urllist.php|Rss|GoogleTagged|
|Sitemap1|Sitema2|Sitemap3|Sitema4|Sitema5|urllist|
Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006-2009, Simple Machines
islami Theme By Tema Alıntı değildir Renkli Theme tabanı kullanılmıştır burak kardeşime teşekkürler... &