Medine vesikası
(1/1)
Hafize Aişe:
ASRI SAADETTE BİR ARADA YAŞAMA PROJESİ: MEDİNE VESİKASI


Ali Bulaç
 

Alı Bulaç 1951 Yılında Mardin'de doğdu. İlk ve Orta Öğreni­mini Mardin'de, yüksek Öğrenimini İstanbul Yük­sek İslâm Enstitüsü (1975) ve Î.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nde (1980) yaptı. 1976'da Düşünce Dergisi ve Düşünce Yayınları'nı, 1984'te İnsan Yayınları'm kurdu. 1987 yılında Za­man Gazetesi'nin kurucuları arasında yer aldı ve bir yıl Gazete'nin İstanbul Büro Şefliği görevini yürüttü. 1985-1992 yıllan arasında Kitap Dergi-si'ni, üç aylık araştırma dergisi Bilgi ve Hikmet'i yönetti. Çeşitli dergilerde, Milli Gazete, Yeni De­vir ve Zaman Gazetesi'nde çok sayıda yazı ve araş­tırmaları yayınlandı. 1988'de Türkiye Yazarlar Birliği "Fikir Ödülünü aldı. Evli ve dört çocuk ba­basıdır.

Bugüne kadar yayınlanan eserleri: Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (8. Bsm. 1993); Kur'an ve Sünnet Üzerine (3. Bsm. 1985); İslâm Dünyasında- Düşünce Sorunları (A. Bsm. 1993); Çağdaş Kavramlar ve Düzenler (13. Bsm. 1993); Gündemdeki Konular (3 Bsm. 1992); Ortadoğu Gerçeği (1988); İslam Dünyasında Toplumsal Değişme (3. Bsm. 1993); Bir Aydın Sapması (S. Bsm. 1993); İnsanın Özgürlük Arayışı (3. Bsm. 1992,); Din ve Moâernizm (S, Bsm. 1992); Nuh'un Gemisine Binmek (1992); İslam ve Fanatizm (1993); İslam ve Demokrasi -Teokrasi, Totalite­rim- (1.993). [1]

 
GİRİŞ

 
Müslüman dünyanın genel tarih görüşünü inşa eden ana fak­törlerden biri Asr-ı Saadet adım verdiğimiz özel tarihi zaman dili­midir. Asr-ı Saadet'in müslümanlann düşünce, ilim ve idrakleri­nin teşekkülünde özel ve belirleyici bir Öneme sahip olduğunda hiç şüphe yok. Bunun bir çok sebebi sayılabilir, Ancak hemen zikre­dilmesi mümkün olan sebeplerinden biri, bu Özel tarihi zamanın bağlayıcı ve örnek zaman oluşturucu bir referans teşkil etme özel­liklerine sahip olmasıdır.

İslâm tarihinde gelişip özel akım veya disiplin niteliğini kazanmış her önemli hareket, kendine Kur'ân-ı Kerim yanında Hz. Muhammedi (s.a.v.)'in tatbikatına sahne olan Asr-ı Saadette bir dayanak bulma ihtiyacını hissetmiştir. Tefsir'den fıkıha, tasavvuftan kelama ve diğer fikrî ve ilmî faaliyet biçimlerine ka­dar müslümanlann düşünce ve davranışlarım yönlendiren her Önemli oluşumun köklerini Asr-ı Saadet'e dayandırması, bu özel dönemin niçin bir meşruiyet sorununu da çözdüğünü yeterince açıklar.

Siyaset ve genel toplumsal Örgütlenme modelleri için de durum farksızdır. Bugünün şartlarında dahi, islâm'ın genel ilke­lerinden hareketle insan toplumlarının örgütlenmesi modeli üze­rinde kafa yoranlar, kendilerine Asr-ı Saadet'ten meşru ve ikna edici dayanaklar bulmak durumundadırlar. Bu genel îslâmî me­todoloji açısından böyle olması gerektiği gibi, müslüman aklı ve vicdanı tarafından genel kabul görmesi açısından da böyledir ve böyle olması zorunludur.

Bu bölümde ele alacağımız konu, Asr-ı Saadet'in en mucizevî işlerinden biri olan Medine Vesikası olacaktır. Ancak son yıllarda çeşitli çevrelerin dikkatini çekmeye başlayan söz konusu vesika, Dilmen yazılı tarihin tek örneği sayılır. Aşağıda da göstermeğe Çalışacağımız gibi, Medine'de farklı dinî ve etnik sosyal bloklar arasında imzalanan vesika, zamanın aktüel şartlarında dönem­sel, ancak ruhu ve kurucu ilkeleri yönüyle evrensel ve zamanlar üstü özelliklere sahiptir. [2]

 
Birinci Bölüm


VESİKANIN TARİHİ DEĞERİ, SOSYAL ÇEVRESİ VE TARAFLARI


I. Vesikanın Tarihi Değeri
 

Medine Vesikası'nı Batı bilim çevrelerine tanıtan Alman or­yantalist Wellhausen olmuştur. Muhtemelen "VVellhausen'm "Skizzen und Vorarbeiten" adlı kitabının 1899Tda yayınlanmasın­dan sonra, yine Alman Grimme, italyan Ceatani, Buhl, Wensick, Korehl Ranke, Müller ve Guillaume adlı yazar ve araştırıcıların dikkati çekilmiş, Vesika ile ilgili yayınlarda hissedilir bir artış olmuştur.[3] Ancak Vesika'nın islam dünyasında aktüel hale gel­mesini Prof. Muhammed Hamidullah'a borçluyuz.[4] Arapların "kütüphane köstebeği" adım verdikleri Hamidullah'ın Türkiye, Ortadoğu, Asya ve Avrupa kütüphanelerini kapsayan çok yönlü araştırmaları[5] Vesika ve bu Vesika'nın imzalandığı tarihsel ve sosyal çevre ile ilgili geniş bilgilere sahip olmamızı sağlamıştır.

Vesika ile başka bilim adamlarının da ilgilendiğini tespit ediyoruz.[6]

Wellhausen ve Hamidullah'ın bilim çevrelerine tanıttıkları Medine Vesikası'nı ilk defa kaydeden Muhammed îbn Ishak'tır (öl. h. 151). Hadis usulünde geçerli "isnad" yöntemim kullanma­yan îbn Ishak'tan Ibn Seyyid en-Nas ve tbn Kesir, Vesika'yı ondan alıp kitaplarına dercettiklerini söylemektedirler.[7] Buna rağmen Beyhaki, Vesika'nın 1-23 maddelerini içeren ve daha çok Muha­cirlerle Ensar arasındaki ilişkileri düzenleyen bölümün isnadını vermiştir. [8]îbn Seyyid en-Nas, Vesika'yı îbn Ebi Heyseme'nin bir isnad'la kitabına aldığını söylüyor. Ancak îbn Heyseme'nin (öl. 279) isnadını öğrenebilecek imkanımız yok, çünkü nakillerden hayli değerli olduğunu sandığımız tarihinin sadece üçüncü bölü­mü bize-ulaşmış olup yazık ki diğer bölümleri kaybolmuştur.

Wellhausen ve diğerlerinin Vesika'yı Ibn Hişam'dan aldıkla­rında kuşku yok. Gerçekten îbn îshak'm daha geniş bir açılımı olan îbn Hişam (öl. 213) "Siret" adlı ünlü kitabında Vesika'yı tam metin olarak verir.[9] Dikkat çekici bir diğer nokta şu ki, Vesika, Ebu Ubeyd'in "Kitabu'l-Emval" adlı kitabında îbn Ebi Heyse-me'den aktarılan isnad'tan farklı bir isnad'la ve tam metin olarak geçiyor.[10] Umeri'nin verdiği bilgiye göre, Zübeyr kanalıyla Ibn Zen-ceveyh'in (öl. 247) "Kitabu'l-Emval"inde de yeralıyor.[11]

Görülüyor ki m. 8,9 ve 10. yüzyılların kaynaklarında yeralan Vesika'nın tarihi değerinden şüphe etmek için ciddi bir sebep yok.[12]

Caetani, bu konuda hiçbir sorun olmadığım büyük bir açıklık­la söyler. Çünkü ona göre, gerek ifade tarzı, gerek içeriği o mahi­yettedir ki, arasına özel maksatlı bir fikir ilave edilecek veya tahrifat yapılacak olsaydı, bunun küçük bir eseri bile hemen meydana çıkardı. Caetani, bu Vesika'mn ne Hadisçilerin ne de Ibn îshak'm değerini ve anlamını bilmediklerini Öne sürer. Ona göre, eğer bozulmadan günümüze kadar otantik şekliyle gelebilmişse nedeni budur.[13]

Yine de Ebu Ubeyd ile îbn Ishak'ı temel alan Ibn Hişam'm, aynı Vesikayı farklı yollardan rivayet etmeleri büyük bir önem ta­şımakla birlikte,[14] Prof. Yusuf Aş'ın değindiği gibi, Hadis ve Fıkıh kaynaklarında tam metin olarak yer almaması üzerinde durul­ması gereken bir konudur. Ancak kanaatimce bu husus büyük iki sorun teşkil etmez. Çünkü belli başlı Hadis kitaplarında Enes b. Malik ve Binti Haris'in evinde (ve karşılıklı görüşmeler sonucun­da) böyle bir sözleşme/antlaşma imzalandığına dair elimizde güvenilir bir rivayet vardır. Sözkonusu Vesikanın iki ayrı zaman­da ve iki ayrı belge şeklinde kaleme alındığı yolunda öne sürülen görüş büsbütün yabana atılacak gibi görünmüyor. Vesika'nın genel akışı bu yöndeki ihtimali kuvvetlendirmektedir. Buna göre Vesika'nm ilk 23 maddesi Müslüman blokun Muhacir ve Ensar kanatları arasında, 24-47 arası bölümü ise Müslümanlarla Yahu­diler arasında ve Binti Haris'in evinde imzalandığım söylemek mümkün görünmektedir. Şimdi konuyla ilgili Enes b. Malik'in ri­vayetine bakalım:

"Asım'dan, Enes b. Malik'e Hz. Peygamber'in 'İslâm'da yeminli antlaşma (hılf) yoktur' buyurduğunu duyurmuş olayım, dedim.

Enes bana:

- Peygamber benim Medine'deki evimde Kureyş ile Ensar arasında sözleşme imzaladı" cevabını verdi.[15]

Demek oluyor ki: Medine'deki dini-hukuki topluluklar ara­sındaki görüşmelerin önce Enes b. Malik'in evinde, sonra da Binti Haris'in evinde ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in başkanlığında yürü­tülüp sözkonusu Vesikanın bu görüşmeler sonucunda kaleme alındığı anlaşılıyor. Bunun yanında Vesika'nm bütün kurucu il­keleri ile kabile ve mekan isimleri dışında ancak genel hukuk sevi­yesinde hak ve sorumluluklarıyla ilgili hükümlerinin referansı olacak çok sayıda ayet ve hadis tespit etmek mümkündür. Bu me-yanda Vesikanın ilgili kurucu ilke ve hükümlerinin Kur'an ve Ha­dis kaynaklarında karşılıklarım tespit etmek mümkün.

Vesika'mn tarihi değeriyle ilgili son olarak şunu söylemek gerekir eski ve yeni müelliflerin büyük çoğunluğu, Vesika'mn Hic­retin ilk yanında, yani m. 622'de imzalandığını kabul eder. Ibn Hi­şam ve Ebu Ubeyd'in eserlerinde düz ve yekpare bir metin iken, Wellhausen onu 47 maddeye ayırmış, daha sonraları Hamidullah, kimi maddeleri kendi içlerinde bölerek bu sayıyı 52'ye çıkarmıştır. [16]

 

II. Sosyal Çevre
 

Bilindiği gibi m. 610 yılında ilk defa Mekke'de yeni dini tebliğ etmeye ve kendine taraftar toplamaya çalışan Hz. Muhammed (s.a.v.), yakın çevresinden birkaç kişi dışında ilk yıllarda genel ka­bul görmemiş, zamanla bu dine girenlerin sayısı arttıkça bu sefer de çeşitli engellemeler ve ağır baskılarla karşılaşmıştı. 13 yıllık Mekke hayatında taraftar sayısını fazla arttıramıyan Peygamber ve müslümanlar için Mekke dışına bir yere gitmek, özgür ve güve­nilir bir ortam bulmaktan başka seçenek kalmayınca, önce Habe­şistan'a (iki defa) sonra da Medine'ye hicret etmek zorunda kaldı­lar.

Mekke, Arap yarımadasının ticari ve siyasi faaliyetlerinin yürütüldüğü önemli bir yerleşim merkeziydi. Öteden beri dini bir merkez durumundaki Kabe ile büyük ve köklü Arap kabilelerinin Mekke'de oluşu, bu şehri fazlasıyla Önemli kılıyordu. Mekke bu Özelliğine binaen siyasi ve idari açıdan da iyi örgütlenmiş, siyasi ve idari bürokratik merkeziyetçiliği yanında özgür kabilelerden müteşekkil konfederasyon görünümündeydi.

Mekke gibi yarımadanın diğer yerleşim merkezlerinde de Arap geleneğinin baskın karakteri kabile ruhudur. Bu durum, yarımadanın iki büyük merkezinde de hemen hemen aynıydı. Mekke ve Taif in birliği güçlü kabileler tarafından sağlanıyordu. Ancak Medine bu anlamda böyle bir birlikten yoksundu. Çünkü Mekke'de Kureyş, Taifte Sakif kabilesi siyasi birliği sağlarken, Medine'de başta Evs ve Hazreç ile bu iki Arap kabilesinin mütte­fikleri Yahudi kabileler (Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Ku-rayza) arasındaki bitmez tükenmez savaş ve çekişmeler, siyasi birliğin sağlanmasına bir türlü imkan vermiyordu. Wellhausen'a göre, işte Peygamber, böylesine muztarip ve fakat siyasi birliğe muhtaç bir kabileler topluluğu olan Medine'de din ve hukuk teme­linde yepyeni ve o günkü Araplar arasında hayli garip bir siyasi birlik kurmaya muvaffak oldu.[17]

Araştırıcılar, ittifakla Mekke ile Medine arasındaki sosyal, siyasal ve ekonomik yapısal farkın müslümanlarm Medine'de tutunmasına ve burda yepyeni bir siyasal birliğin kurulmasına geniş ölçüde yardımcı olduğuna kanidirler.[18]

Merkezi bir siyasi otoritenin olmayışı sosyal hayat ve savun­ma alanında da kendini gösteriyordu. Ortak savunmanın olmadı­ğı Medine (eski ismiyle Yesrib)'de her kabile kendine ait müstah­kem bir hisar inşa etmişti. Her bir kabilenin ortak sandığı tarafin-dan karşılanıyordu. Arap kabileleri ise "kan diyetleri "nin karşı­lanması amacıyla bir tür sosyal sigorta kurmuşlardı. Yahudilerin elinde Tevrat olmakla birlikte, kimsenin ve bütün kabileler ara­sındaki ilişkileri düzenleyen yazılı bir hukuk yoktu, ihtilaflar çoğunlukla örfi teamüller esas alınarak ve hakemler tarafından çözülürdü. Ne var ki, hakemlerin kararım destekleyecek somut hukuki müeyyidelerin olmayışı ile çoğunlukla güçlülerin kararla­rı tanımayışları adaletsizliklerin sürüp gitmesine yolaçıyordu.

Eğitim seviyesi ve okuma-yazma oranının hayli düşük oldu­ğu Medine'de Yahudiler, ibrani alfabesiyle arapça konuşup yazı­yorlar, dini ibadetlerini ve çocuklarına verdikleri öğretimi "Bey-tü'1-Medaris" denen yerde yapıyorlardı. Araplar ise bu sınırlı imkandan da yoksundular ve esasında kitapları olmadığı için Yahudiler karşısında ezik duygular içindeydiler.

Medine'yi oluşturan iki etnik ve dini grup, yani Araplar ile Yahudiler iki ayrı ve homojen topluluk durumunda değildiler, ilginçtir, Araplar ve Yahudiler arasında çatışma olduğu gibi Arap kabileleri kendi aralarında ve Yahudi kabileleri de kendi arala­rında savaşıp duruyorlardı. Ibn Hişam'm verdiği bilgilere göre, Yahudi Kaynuka oğullannm çoğunluğu, Arap olan Hazreçliier'in müttefiki, Nadir oğullan ve Kurayza oğullarının çoğunluğu da Arap kabilesi Evsliler'in müttefiki idiler.[19] Bu kargaşa ve çatışma şehrin mimarisini dahi etkilemişti. Bazı kaynaklar 59 hisardan sözederken, Semhudi sadece Yahudi olan 20 ayrı kabile ismi sa­yar.

Ancak asıl büyük savaşlar iki Arap kabilesi Evs ve Hazreç arasında sürüyordu. Tarihçiler, "Buas" adını verdikleri bu şiddet­li savaşların 120 yıl sürdüğünü kaydederler. Esv şehrin güneyin­de, Hazreç kuzeyinde ikamet ediyordu. Ibn Neccar, Araplar'm 13 hisarından sözeder. Aslında Benu Kayle ortak kökende birleşen ve fak^c sonra bölünen bu iki kabile arasındaki şiddetli savaklar bütün Medine ve çevresini de tam bir kaosun içine düşürmüş, gü­venliği ortadan kaldırmış ve tabii herkeste genel bir bıkkınlık duygusu uyandırmıştı.

Hicret'e takaddüm eden günlerde Medine'liler, merkezi bir otoritenin bu çatışmalara bir son vereceğini düşünmeye başladı­lar ve hatta Abdullah îbn Ubeyy'i başlarına kral yapmak istediler. Medineliler, Bizans ve Sasanilerle yakın temas halinde oldukla­rından, muhtemelen katı bir monarşinin her türlü kaosun önüne geçebileceği fikrini buralardan almış olabilirler. Ne var ki, Abdul­lah tbn Ubeyy, zaaf sahibi, muhteris ve dar görüşlü bir insandı ve en Önemlisi kendisi de bir Medineli idi. Medine'deki derin iç çeliş­kiler, onun güç ve yeteneklerini fazlasıyla aşıyordu.[20]

Yukarıda da değindiğimiz gibi Medine'nin merkezi bir siyasi otoriteden yoksun olması ile sürüp giden şiddetli savaşlar, Pey-gamber'in buraya gelişini kolaylaştırmıştı. Nitekim, sonralan Hz. Aişe şunlan söyleyecekti:

"Yevm-u Buas (Evs ve Hazreç arasındaki savaş), ALLAH'ın elçi­si Muhammed'e bir armağanıydı. Resûlullah geldiğinde (Medine ahalisi) gruplara bölünmüş, ileri gelenleri öldürülmüş veya yaralanmışlardı. ALLAH, onların islâm'a girmesiyle Elçisi'ne lütufta bu­lunmuş oldu."[21]

işte Peygamber ve Mekkeli müslümanlar, Medine'ye hicret ettikleri zaman (m.622). Medine böylesine kaotik bir durum arze-diyordu. [22]

 

III. Vesikaya Taraf Din Ve Hukuk Toplulukları
 

Medine'ye gelir gelmez Peygamberin ilk yaptığı işlerden biri, yeni gelen muhacirleri yerleştirmek, onların ve ailelerinin günde­lik (rutin) ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirleri al­mak oldu. Bu amaçla Medineli müslümanlar (Ensar) ile Mekkeli müslümanlar (Muhacirler) arasında sosyal ve ekonomik bir daya­nışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis etti. Buna "muahat = kar-deşleşme" adı verildi. Hicret'in ilk günlerinde bu kardeşleşme organizasyonuna 45'i Ensar'dan, 45'i Muhacirlerden olmak üzere 90 kişi katıldı. Kaynaklarımız bu ilk teşebbüste birbiriyle kardeş olmayan tek bir muhacirin kalmadığını yazar.[23]

Öyle ki kardeşleşme, aralarında kan, akrabalık ve kabilevi bağ olmadığı halde onları birbirine mirasçı bile kıldı. Deyim yerin­deyse komünal bir hayat biçimi geliştirildi. Hicret'in 5. ayında kardeşleşmeye katılan ailelerin sayısı 186'a çıkmıştı.[24] Gelen her bir aileyi, Medineli bir aile yanma alıyor, zirai ve ticari hayatına, ev geçimine ortak kılıyordu. Hatta kimi Medineliler, eğer arzu edi­yorlarsa birden fazla evi oldukları eşlerini boşayıp bekar Muha-cirler'e nikahlayabilecek!erini teklif ettiler.

Bir ara Ensar, sahip oldukları hurmalıklarını da Muhacir­lerle bölüşmek istedi. Ancak durumun düzelme yönünde bir geliş­me gösterdiğini gözleyen Peygamber, bunun yerine zirai ortaklık yapmalarım teklif etti ve "Sulama işini Muhacirler üzerine alsın, sonra aranızda ürünü bölüşün" dedi.[25] Yine de de Ensar, Muha­cirleri birer ev sahibi yapmak için arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlasını onlara hibe ettiler.

Kaynaklar, bu kardeşleşmenin sürdüğünü, ancak miras hük­münün kimine göre Bedir1 den sonra (Enfal, 75), kimine göre de h.3 yıl Şevval ayında yani Uhud savaşından sonra son bulduğunu ya­zar.

Hicret'le biıiikte ve bu gelişmelerden sonra Medine'de üç ana toplumsal blok ortaya çıkmış oldu: Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrik Araplar.

Müslüman blok, Mekkeli Muhacirler ve Medineli Evs ve Haz-reç'li Ensar'dan müteşekkildi. Bu türden toplumsal yapılanma bütün Arap yarımadasının kadim geleneğine yabancıydı. Çünkü geleneksel kabile hayatında, toplumsal örgütlenme kan ve akra­balık bağına dayalı iken, ilk defa Medine'de coğrafî, etnik ve kültürel kökeni tamamen birbirinden farklı insanlar bir araya gelerek kendilerim ayrı bir sosyal blok (camia) olarak tanımlıyor­lardı. Sonraları buna Romalı Süheyl, İranlı Selman, vb. eklene­cekti. Nitekim Medine Vesikasının 2. maddesi bu sosyal bloku din ve hukuk temelinde "diğer insanlardan ayrı bir ümmet" olarak zikredecektir.

Ancak kuşkusuz Medine, müslümanlardan ibaret değildi. Onun kadim sakinleri Yahudiler ve müslümanlığı kabul etmemiş Araplar da vardı, işte Hz. Muhammed (s.a.v.)'in önünde bütün bu sosyal blokları anlaştırıp birleştirmek ve bir arada yaşamanın for­mülünü bulmak gibi önemli bir sorun vardı.[26] Peki bu nasıl yapa­caktı?

Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed, Medine'nin sosyal, dini ve demografik yapısını ortaya çıkarmakla işe başladı. Ve bu amaç­la, o günkü gelenekler için hayli yabancı olan bir teşebbüse girişe­rek nüfus sayımı yaptırdı. Medine Vesikası gibi bu ilk nüfus sayı­mının yapılması ve şehir sakinlerinin tek tek (erkek, kadın, çocuk, yaşlı) bir deftere yazılmasına da ilk defa rastlanıyor, diyebilir mi­yiz? Muhtemelen bu Uirden bir teşebbüse ilk defa rastlanıyor olmalıydı. Her neyse, bu teşebbüsün Araplar için "yeni ve garib" olduğunda kuşku yok. Huzeyfe'den gelen bir nakle göre:

"ALLAH'ın Elçisi bize:- Din olarak islâm'ı seçen ve müslüman olan kimselerin isim­lerini (tek tek) yazıp getiriniz" dedi. Biz de Ona 1500 kişinin ismini yazıp getirdik."[27]

Nüfus sayımı sonucunda Medine'de 10 bin kişinin yaşadığı, bunlardan 1.500 ünün Müslüman, 4.000'in yahudi ve 4.500'ünün Müşrik Arap olduğu anlaşılmıştı.

Peygamber, ikinci bir adım attı, Medine'nin doğal şehir sınır­larını tayin etti ve dört bir köşeye birer işaret koyarak bir "Site-Devlef'in toprağım belirlemiş oldu ki, bu sınırlar içinde kalan böl­ge Vesika'mn 39. maddesinde "Yesrib (Medine) vadisi içindeki alan (cevf), korunmuş (haram)" olarak yeralacaktır.

Tabiatıyla müslümanlar bu teşebbüsten memnundular, Yahudiler de bu sosyal ve siyasal organizasyondan memnun görü­nüyorlardı; ancak Medineli Müşrikler (putatapanlar), huzursuz­dular, geleceklerini tehdit altında görüyorlardı.[28] Bunun nedenini anlamak zor değildi; çünkü Peygamber ve arkadaşları Mekkeli müşriklerin tahammülsüz baskılarına dayanamıyarak hicret etmek zorunda kalmışlardı. Onun Kureyş müşrikleri ile diğer müşrikler (bu arada Medineliler)le arasının iyi olacağı düşünüle­mezdi. Kaldı ki, hicretin hemen ardından, Mekke'den Kureyş'in müslümanlarm peşini bırakmayacağı ve yakın bir gelecekte Medine üzerine askerî bir sefer düzenleyeceği yolunda haberler gelmeye başlamıştı. Böyle bir savaş ortamında Medineli müşrik­lerin durumu ne olacaktı? Kureyş onlara "Niçin Muhammed'i ka­bul ettiniz?" diye çıkışmaz veya muhtemel bir karşılaşmadan önce müslümanlarla aralarında bir çatışma çıkmaz mıydı? Ortada fiili bir durum vardı. Böyle bir konjonktürde nasıl birarada yaşana­caktı?

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir yandan hicret eden Mekkelilerin yerleştirilmesi ve yeni çevreye intibaklarıyla uğraşırken, diğer yandan yahudi ve müşrik Araplara güven vermeye çalışıyor, niye­tinin Medine üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak olmayıp yeni dini cemaatinin güven içinde yaşamasını ve dinlerini yayma im­kanlarını sağlamak olduğunu söylüyordu. Esasında daha Mek­ke'de iken vahylerde geçerli bir politika olarak "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kafirun, 6) ilkesi benimsenmişti. Ancak Kureyş, bu çok dinli çoğulcu projeyi reddedip Peygamber'e din tebliginde engeller çıkarmış, müslüman olmak isteyenlere ağır bas­kılar ve işkenceler uygulamıştı.

Dolayısıyla Peygamberin izlediği stratejide hiçbir değişiklik yapmak gerekmezdi. Bu durumda Medine'deki hayatı, Mekke'de inen vahyin toplumsal, hukuki ve kurumsal düzeyde bir açılımı, Mekke'deki vizyonun Medine pratiğine taşınması olacaktı; nite­kim öyle oldu. Yani, dini ve hukuki Özerklik temelinde çoğulcu bir toplumsal projeyi hayata geçirerek, herkese ve her topluluğa bir arada yaşamanın mümkün yollarını göstermek. Elbette dinî teb­liğ devam edecekti; ama hiç kimse zor ve baskı altına alınarak baş­ka bir dine girmeye mecbur edilmeyecek, din değiştirenler Mek­ke'de olduğu gibi herhangi bir engelle karşılaşmıyacaktı.

Medine'ye gelişten sonra önce Medineli Ensar ile Mekke'den gelen Muhacir ailelerin başkanlarının (Nakib) katıldığı büyük bir kardeşleşmenin (Muâhât) hukukî temelini oluşturan hükümler görüşüldü. îşte Medine Vesikası'nın ilk 23 maddesi, bu toplantıda tespit edilmiş olup yeni müslüman blokun sosyal ve hukukî ilişki­lerini yazılı hükümlere bağlamaktadır.

Bu iş tamamlandıktan sonra, Hz. Muhammed (s.a.v.), Enes bin Malik'in evinde müslüman blokun liderleriyle olduğu kadar, müslüman olmayan Medineli diğer sosyal blok temsilcileriyle de durumu istişare etti. Ve anlaşılan bu sefer Binti Haris'in evinde toplanarak yeni bir "Şehir-Devlet" yapısını ortaya çıkaran temel ilkeler üzerinde anlaştılar. Bu yeni "devletin anayasası" yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki bu metin şu anda elimizde bulu­nan Vesika'dır.

Şimdi konunun daha iyi anlaşılması için Vesika'mn hüküm­lerine yakından bakalım. [29]

 
İkinci Bölüm


MEDİNE VESİKASININ METNİ


Bismillahirrahmanirrahim.

(1) Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Ku-reyşli ve Yesribli mü'minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olan­larla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

(2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (cami'a) teş­kil ederler.

(3) Kureyş'den olan Muhacirler, kendi aralarında adet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esir­lerinin fidyei necatını mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre Ödemeye iştirak edeceklerdir.

(4) Benû Avf lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerim ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müslümanların teşkil ettiği) her zümre (taife), harp esirlerinin fidyei necatını mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

(5) Benû Harisler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvel­ki, şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasında iyi ve mâkul bili­nen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecekler­dir.

(6) Benû Saide'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve makul bili­nen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecekler­dir.

(7) Benû Cuşem'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve makul bili-

nen esaslara adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edecekler­dir.

(8) Benû'n-Neccâr'lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerim ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatım, mü'minler arasındaki iyi ve ma­kul bilinen esaslara adalet umdelerine göre tediyeye iştirak ede­ceklerdir.

(9) Benû Amr îbn Avflar, kendi aralarında âdet olduğu veçhi­le, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir züm­re, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

(10) Benû'n-Nebît'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve ma­kul bilinen esaslara adalet umdelerine göre tediyeye iştirak ede­ceklerdir.

(11) Benû'l-Evs'ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, ev­velki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necatını, mü'minler arasındaki iyi ve ma­kul bilinen esaslara adalet umdelerine göre tediyeye iştirak ede­ceklerdir.

(12) Mü'minler kendi aralarında ağır malî mesuliyetler altın­da bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidyei necat veya kan diyeti gibi borçlarım iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

(12/B) Hiçbir mü'min diğer bir mü'minin mevlasma (kendisi ile akdi kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse) mümâna'at edemez (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü'min diğer bir mü'minin mevla-sı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.)

(13) Takva sahibi mü'minler, kendi aralarında mütecavize ve haksız bir fiil ikamı tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü'minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdım taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan bi­rinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

(14) Hiçbir mü'min bir kafir için, bir mü'mini öldüremez ve bir 'min aleyhine kafire yardım edemez.

(15)  ALLAH'ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tekdir; (mü'minlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himaye) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira mü'minler, diğer insan­lardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadır­lar.

(16) Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızm ve onlara muarız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzahe­retimize hak kazanacaklardır.

(17) Sulh, mü'minler arasında bir tekdir, Hiçbir mü'min ALLAH yolunda girişilen bir hasde, diğer mü'minleri hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü'minler) ara­sında umumiyyet ve adalet esasları üzere yapılacaktır.

(18) Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlik­ler, birbirleriyle münavebe edeceklerdir.

(19) Mü'minler, birbirlerinin ALLAH yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

(20) Takva sahibi mü'minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

(20/b) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canım himayesi altına alamaz ve hiçbir mü'mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücum etmesine mani olamaz).

(21) Herhangi bir kimsenin, bir mü'minin ölümüne sebep ol­duğu katı delillerle sabit olur da maktulün velisi (hakkını müda­faa eden) rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur; bu halde bütün mü'minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kai­denin) tatbiki için hareket etmek helal (doğru) olur.

(22) Bu sahife (yazı)mn muhteviyatını kabul eden, ALLAH'a ve Ahiret Günü ne inanan bir mü'minin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helal (doğru) değildir; ona yar­dım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyamet Günü ALLAH'ın lanet ve gazabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir taviz alınacaktır.

(23) Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, ALLAH'a ve Muhammed'e götürülecektir.

(24) Yahudiler, mü'minler gibi, muharebeye devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarım karşılamak mecburiyetinde­dirler.

(25) Benû Avf Yahudileri, mü'minlerle birlikte [Ibn Hişam'da bu, "ma'a" (=ile) olarak, Ebu Ubeyd'de ise "min" (=den) olarak zikredilir] bir ümmet (:cami'a) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü'minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mev-laları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

(25/B) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikab eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendisine ve aile efradına zarar (vermiş) olacak­tır.

(26) Benû'n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara sahip olacaklardır.

(27) Benû '1-Hâris Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi ay­nı (haklara sahip olacaklardır.

(28) Benû Sâ'ide Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara sahip olacaklardır.

(29) Benû Cuşem Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara sahip olacaklardır.

(30) Benû'1-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara sahip olacaklardır.

(31) Benû Salebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara sahip olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikab eder veya bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır

(32) Cefne (ailesi) Sa'lebenin bir kolu (batn) dur; bu bakımdan Sa'lebe'ler gibi mülahaza olunacaklardır.

(33) Benû'ş-Şuteybe de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (hakla­ra sahip olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak rivayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

(34) Sa'lebe'nin mevlaları, bizzat Sa'lebeler gibi mülahaza olunacaklardır.

(35)Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitane), bizzat Yahu­diler gibi mülahaza oluncaktır.

(36) Bunlar (Yahudiler)'dan hiçbir kimse (müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed'in müsaadesi olmadan çı­kamayacaktır.

(36/B) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeye­cektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mes'uliyet altına sokar; aksi halde haksız­lık olacaktır (yani bu kaideye rivayet etmeyen bir kimse haksız va­ziyette olacaktır). ALLAH bu yazıya en iyi rivayet edenlerle beraber­dir.

(37) (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzeri­ne ve müslümanlann masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu sahifede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, on­lar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayır-hahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

(37/B) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

(38) Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettik­leri müddetçe masrafda bulunacaklardır.

(39) Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vadisi dahili (cevf), haram (mukaddes) bir yerdir.

(40) Himaye altındaki kimse (carr), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir.

(41) Himaye verme hakkına sahip kimsenin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

(42) Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhu­rundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vak'alarımn ALLAH'a ve Resûlullah Muhammed'e götürülmeleri gerekir. ALLAH bu sahifeye (yazıya) ve kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraber­dir.

(43) Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, hi­maye altına alınmayacaklardır.

(44) Onlar (^Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

(45) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edecekler­dir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak'ala-rı müstesnadır.

(45/b) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek mü­dafaa ve gerekse sair ihtiyaçlar hususunda) mes'uldür.

(46) Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlalarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede yazıda) gösterilen kimse­ler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakarlık ile tatbik olunur.

(Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket ol­mayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. ALLAH bu sahifede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir. (47) Bu kita (yazı) bir haksız fiil ika eden veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, em­niyette olur veya kim ki Medine'de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm ikaı halleri müstesnadır. ALLAH ve Resûlullah Muhammed himayelerini, (bu sahifeyi tam bir sada­kat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklar­dır.[30]

 

Üçüncü Bölüm


VESİKANIN HÜKÜMLERİNDE KURUCU İLKELER


Hamidullah'a göre, "bu anayasa, ilk islâm Devletinin Anaya­sası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir Devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özellik" ve ayrıcalığına da sahip­tir.[31] italyan tarihçi Caetani, "anayasa" tabirini kullanmadan "vesika" der ve şunları ekler: "Bu vesika Muhammed Peygam-ber'in kitabıdır ki, bunu yazan (veya yazdıran) Muhammed'in kendisinden başkası değildir. Diğerleri, yani Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrikler buna katılmışlardır."[32] Caetani'nin bu sözlerinden, Peygamberin kendi başına hazırladığı bir metni diğerlerine dikte ettirdiği veya bir emr-i vaki durumu yaratıp on­lara onaylattığı sonucunu çıkarmamak lazım. Enes'ten ve diğer kanallardan gelen bilgiler, Vesika'nm karşılıklı görüşmeler sonu­cunda ve bir toplumsal mutabakat ürünü şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir.

Doğrusu da budur. Çünkü Mekke'den ve gece yarısı gizlice çıkıp Medine'ye göç etmiş, üstelik bütün taraftarları genel şehir nüfusunun yüzde 15'ini geçmeyen bir insamn, tamamen kendi is­tek ve arzularına ya da gelecekteki çıkar hesaplarına hizmet ede­cek bir sözleşme metnini, kendisinden sayıca ve silahça daha güç­lü kimselere kabul ettirmesi düşünülemez. Bu hiç de akla yatkın görünmüyor.

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in karşılıklı görüşmeler sonucunda ve oydaşma esasına dayalı hazırladığı bu toplumsal sözleşmenin ka­bulünü sağlayan esaslı faktörlerden biri, 120 yıldır savaş ve düş­manlıklarla yorgun ve bitkin düşen Medine'nin bizzat içinde bu­lunduğu kaotik ve güvensiz durumdur. Medine adeta kendine bir kurtarıcı beklemektedir. Kendi başına ve varolan sosyal güçlerle barış ve istikrar sağlayacak siyasal ve toplumsal bir formül bula­mıyor. Medine savaşlarla iktisadi bakımdan sürekli gerilerken, yine de yeni çatışmalara gebe bir görünümdedir, işte tam da böyle kritik bir dönemde yabancı kökenli biri çıkıp bütün gruplara bir­likte ve ortak yaşamanın yollarım gösteriyor, herkesi hukuk te­melinde, "neysen osun" ilkesine göre varolmaya çağırıyor.

Vesika'da yaralama, öldürme, kan diyetleri, fidye-i necat vb. terim ve maddelerin sıkça yer alması, uzun yıllar iç savaşlarla sarsılmış ve bitkin düşmüş bir toplumun normal konjonktürünü yansıtır. O günün ivedi sorunu, çatışmalara bir son verilmesi ve taraflar arasında adalet ve hakkaniyet esaslarına uygun bir ara­da yaşamanın formülünün bulunmasıydı. Bu yönüyle Vesika, ol­dukça dönemsel bir nitelik taşır. Ancak onun dönemselliği ve altı­na imza atan insanların sayısının azlığı, kurucu ilkeleri yönünden önemsiz bir konudur.

ikinci önemli nokta, böyle bir proje sayesinde kimsenin kimse üzerinde baskı kurmaya kalkışmadan başkalarını doğal bir reali­te kabul etmesi ve onun yaşama ve düşünme biçimine saygı gös­termesinin yasallaşması ve hukukun teminatı altına alınmasıdır.

Gözönünde tutulması gereken bir nokta da-şudur: Medine Ve­sikası, bütün sosyal bloklar açısından "hakimiyet" değil "katı­lım" temelinde bir toplumsal projeyi Öngörür. Vesika'nm çizdiği proje çerçevesinde müslümanlar, özgür insanlar olarak ALLAH ve Hz. Muhammed'in gösterdiği istikamette ve güven içinde yaşaya­cak ve dinlerini tebliğ edeceklerdir. Aynı haklar Yahudiler ve di­ğerleri için de geçerlidir.

Burada Vesika'dan çıkarabileceğimiz ilk kurucu ilkenin altını çiziyoruz:

Doğru, adil, hukuka saygılı ve insanlar arasında gerçek barış ve istikrarı amaçlayan ideal bir projenin^farklı gruplar (dini, hu­kuki, felsefi, siyasi vs.) arasında bir sözleşme temelinde ortaya çıkması gerekir. Sözleşmenin hazırlanması esnasında sosyal blokların kendileri veya temsilcileri hazır bulunmalı, özgür bir or­tamda ve karşılıklı görüşme ve tartışmalarla sözleşmenin hü­kümleri (temel yasalar) tespit edilmelidir.[33]

Toplumsal hayata katılan gruplar heterojen olduklarından, her bir madde bir örtüşme noktasını teşkil etmeli ve oydaşma yoluyla tespit edilmelidir. Her örtüşme maddesi sözleşmenin bir hükmünü oluşturur ve anlaşmazlık konusu her madde de grupla­rın kendilerine terkedilir. Örtüşme sözleşme alanına, farklılık özerk alana aittir. Bu, birlik içinde zengin farklılık, yani sahici çoğulculuktur.

ikinci kurucu ilke hakimiyetsin değil, katılımlın hareket nok­tası seçilme sidir. Çünkü totaliter ve üniter bir siyasal yapıda fark­lılıklar kabul edilemez. Medine Vesikası, Müslüman ve Yahudile­ri kabile kabile (tek tek) zikreder. Müşriklere de ayrı bir madde de­ğinir. (Md. 20/B). Muhacirler, Ensar, Benu Avf, Benu Harisler, Be-nu Saide, Benu Cuşem, Benu'n-Neccar, Benu Amr îbn Avf lar, Be­nu Nebît ve Benu'1-Evs... (Md. 1-11). Yine Saide, Benu Cuşem, Be-nul-Evs, Benu Salebe, Ceme, Benu Şuteybe (Md. 25-33), kabilele­rini ve onların mevlalanm ayrı ayrı zikreder.

Mevla, kan ve akrabalık bağı olmaksızın bir kabileye bağlı ve­ya onunla anlaşmalı olan kabile, aşiret veya topluluktur. Bu de­mek oluyor ki, ismiyle ve imzasıyla sözleşmeye taraf olan her bir sosyal blok, kendisine bağlı diğer toplulukları da temsil etmekte ve aynı hak ve sorumlulukları onlara da tanımaktadır. Bu şu an­lamada gelir: Vesika'da ismi olmasa ve hatta görüşmelere katıl­mış olmasa dahi, anlaşmaya taraf olan bir kabile ile -daha önce­den- anlaşmalı olan bir kabile veya aşiret de dolaylı yollardan Vesika'ya ve genel hükümlerine katılmış sayılmaktadır ki, İslâmiyet'ten önce varolan kadim Arap geleneği bunu gerekli kıl­maktadır. Ancak 20/B maddesi müşriklerle ilgili özel hükümler getiriyor ve 43. md. ile destekleniyor. Bu da Medineli Müşriklerin Mekkeli Müşriklerle her türlü siyasi ve askeri ilişki kurmalarına engel teşkil etmek içindir. Esasında Medineli Müşrikler de Mek-kelilerle ittifak kurma arzusunu taşımıyorlar, hatta başlarına bir tehlike gelir diye çekmiyorlardı. Ama onlar da, diğerleri gibi 39. md. de belirtilen Site'nin alanı içinde her türlü hak ve özgürlükle­re sahip olmak istiyorlardı, Vesika bu hakkı talebi de hukuki bir teminat altına almaktadır. Nitekim, Mekkelilerle girişilen Bedir ve Uhud savaşlarından sonra da, Vesika'ya taraf Müşriklerin Me­dine'de yaşamaya devam ettiklerini ve müslümanlarla Medine'de yaşamaya devam ettiklerini ve müslümanlarla aralarında çatış­maya dönüşecek ciddi sorunlar çıkmadığım biliyoruz.

Kabilelerin bir bir zikredilmesi, toplumda varolan dinî ve et­nik toplulukların kimliklerini tanımak ve belgelemek içindir. Muhtemelen, kabile liderleri bunu özellikle talep etmişlerdir.

Bundan şu sonuç çıkar: Her bir dinî ve etnik grup kültürel ve hukuki tam özerkliğe sahiptir. Yani din, yasama, yargı, eğitim, ti­caret, kültür, sanat, gündelik hayatın düzenlenmesi vb. alanlarda herkes ne ise öyle olacak ve kendim tanımladığı hukukî ve kültü­rel standartlar içinde ifade edecektir. Sözkonusu dinî ve hukukî özerkliğin teminatı, "Yahudilerin dinleri kendilerine, mü'minle-rin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlalan ve gerekse kendi­leri dahildirler" diyen 25. maddedir.

42. Madde'de zuhurundan korkulan ihtilafların Hz.Muham-med'e götürülmesini öngören hüküm, gerek Kur'an'dan (Bkz. Maide, 42 vd.) gerekse Hadis ve Siyer kaynaklarından anlaşıldığı kadarıyla, Yahudiler tarafından teklif edilmiştir. Daha önce de değindiğimiz nedenlerle, Medine'deki kaotik durum, kabileler arasındaki karşılıklı güveni sarsmıştı. Bu madde ile, gruplar, kendi aralarında çıkan ihtilafları çözemedikleri zaman, davayı bir "üst yargı makamı"na götürmek üzere kendi aralarında anla­şıyorlar. Bu üst yargı makamı da doğrudan güvenilir, tarafsız ve Medine dışından gelmiş Hz. Muhammed'tir. Km'an, Peygamber'e eğer isterse onların davalarına bakabileceği yetkisini veriyordu. (Maide, 42). Bunun üzerine Peygamber de. kendip^c başvurduk­ları her seferinde onları muhayyer bıraktı ve önce şunu sordu:

"Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur'an'a göre mi, yoksa Tevrat'a göre mi?"

Bu düzenlemede Peygamber, bir "Hakim" değil, bir "Hakem" konumundaydı. Peygamberin "hakemlik" vasfı Maide sûresinin 43. ayetiyle teyid edilmektedir. Eklemek lazım ki, gayrı müslimle-rin davalarına bakma veya onları kendi mahkemeleri ve hukukla-nyla başbaşa bırakma teamülü o günden beri zımmî hukukun bir parçası olmuş ve bu uygulama Osmanlılar'in son dönemlerine ka­dar sürmüştür.

Burada bir kurucu ilke daha ortaya çıkmaktadır: Çoğulcu bir toplumda tek değil, birçok hukuk sistemi aynı anda geçerli olabilir ve tabii eğer bloklar arasında çatışan hukuklar dolayısıyla ihtilaf­lar doğarsa -ki doğar- bu durumda ya tarihte görüldüğü gibi, bu türden davalara özel mahkemeler bakar veya bütün hukuk toplu­luklarının hukuk temsilcilerinden oluşmuş üst mahkemeler'in kurulması cihetine gidilir. Buna göre, çatışan hukuk sistemleri karşısında mağduru hukuk seçmede özgür bırakmak en iyi çö­zümdür; îslâm hukuku açısından bu mümkündür.

Vesika'mn 23. maddesi Peygamberi müslüman sosyal blok üzerinde mutlak hakim kılar. Bu doğal bir durumdur; çünkü müs-lümanlar ona biat etmekle, zaten ona bağlanmayı daha başında kabul etmişlerdir. Bu, aynı zamanda ibadeti, dini ve hukuku bir­birinden ayırmayan îslâmî temel varsayıma uygun bir tutumdur.

Bu maddelerin kurucu ilkesi, islâmiyet'in sadece müslüman-ları bağlayan bir din olduğu gerçeğinin altım çizer.

îslâmî modelin totaliter olduğunu öne sürenler, bu gerçeğin yeterince farkında değiller. Çünkü eğer ihsanlar, özgür bir din ter­cih etme haklarına sahip ise, hukuk ve sosyal hayat biçimlerinin de din ve düşüncelerine uygun olması bir zorunluluktur. Bu du­rumda islâm dinî ve hukuku, müslümanları bağlar, diğerlerini kapsayıp bağlamaz ve gayr-ı müslimlerden bu hukuka göre davranmaları istenmez. Öyle ki bir rivayete göre Hz. Ömer, başını örten gayr-ı müslim bir cariyenin bu davranışından memnun ol­mamış ve başörtüsünün islâmiyet'i bir bütün kabul edenler için amir bir hüküm olduğunu belirtmiştir.

Vesika ise objektif hükümleriyle bütün dinî ve sosyal blokların üstündedir. Yani, Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrikler onun ge­nel çerçevesi dışına çıkamazlar.

4. ve 11. maddeler sosyal blokların özerkliğini teyid eder. Buna göre, kabileler, eskiden olduğu gibi (âdet olduğu veçhile) kan di­yetlerini ödeyecekler, savaş esirleri için fidye verecekler. Kendi aralarında mali mükellefiyetlere katlanacak ve bunlar ortaklaşa tespit edilecektir (Md. 3,12 ve 37.) Ancak eskiden olduğu gibi, kan ve akrabalık bağına dayalı kabile asabiyetiyle suçlular korunma­yacak, biri suç işlediği zaman kabilesinin fertleri ondan sorumlu tutulmayacak, kısaca suç ve ceza bireyselleşecektir (Md. 22 ve 31/B7.) Bu bile kendi döneminde başlı başına bir devrimdi. Suçlu ve canilerin korunmadığı -ki bunlar hangi bloktan olursa olsunlar farketmez- bu yeni yapıda adalet ve güvenliğin sağlanması ortak ve sosyal bir sorumluluk mevkiine çıkartılıyor, taraflar birbirleri­ne karşı -aynı blokun bireyleri- sorumlu tutuluyor. (Md. 12,13, 21). Buna bağlı olarak 12/B maddesi kişilerin, başka kişilerin mevlaları ile ve onlardan ayrı olarak anlaşma yapma imkanlarını tanıyor. Kanımca bu madde ve başka hükümler, vize verme hakkı­nı devletten alıp, doğrudan bireylere ve gruplara veriyor.

Vesika'nm diğer hükümlerini de kısaca şöyle özetlemek müm­kün:

39. Madde ile "ülke ve korunmuş sınır" kavramı getirilmiş olup, bu o günün şartlarında yeni bir şeydi. Kan ve akrabalık bağı­na dayalı kabile yapısı aşılıyor, insanlar bloklar halinde (veya hu­kuk toplulukları şeklinde) daha üst bir siyasi birlik etrafında her türlü çatışma ve hukuk ihlali yasaklanıyor.

Vesika'da geçen "haram" terimi korunmuş sınır demektir ve bir siyasi birliğin toprak bütünlüğüne atıf anlamına gelir. Bu siya­si birliğin Vesika'daki karşılığı "ümmet"tir (Md. 2 ve 25). Bu an­lamda "ümmet", içinde müslümanlar, yahudiler ve müşriklerin de yeraldığı siyasi birlik demektir. Bu birlik, dinî, kültürel ve hukuki özerklik temelinde ırk, dil, din, mezhep ve etnik köken farkını gö­zetmeyen bir toplumsal projedir (Md. 1, 2,16 ve 25).

İnsanlar ve topluluklar arasındaki ilişkilerde temel ahlakî esaslar ve herkesin karşı çıkamıyacağı evrensel yüce idealler ge­çerlidir (Md. 47). Ancak bunların geçerli olabilmesi için toplumsal ilişkilerin bütününü düzenleyen yazılı bir hukuk metninin esas alınması gerekir. Bundan dolayı Vesika, kendini "Kitap" (Md. 1, 36 ve 47) veya "Sahife" (Md. 22, 39, 42, 46 t diye takanı etmek­tedir ki, o günün geleneksel kültüründe bu her iki terim bağlayıcı­lık ifade eder. Sözgelimi Kur'an da kendini "kitap" olarak tanımlar, geçmiş Peygamberlere çeşitli kitap ve sahifelerin indirildiğini söyler.[34]

Vesika, herkesi bağlayan hukukun üstünlüğüne tam riayeti öngörürken (Md. 37 ve 37/B), savaş, tek tek birey ve kabilelerden alınıp merkezi hükümete intikal ettiriliyor (Md. 17,18). Savaş, merkezi yönetimin ortak kararıyla alınacaktır. Savaşın en önemli sebeplerinden biri dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı ortaklaşa mukavemet etmek üzere yapılır. Böyle bir savunma savaşında an­laşmaya taraf olan gruplar mali ve askerî ortak sorumluluklar yüklenirler, hep birlikte savaşırlar. (Md. 15,18,19 ve 24). Ancak din adına yapılacak savaşlarda ortak sorumluluk yoktur. (Md. 45). Buna göre eğer müslümanlar, kendi dinleri için ve başkalarıy­la -o da Medine dışında olmak üzere- savaşacak olurlarsa, Yahudi­ler ve Medineli Müşrikler onlara katılmak zorunda değildirler. Bu madde gereğince Bedir ve Uhud savaşı Medine dışında bir yerde cereyan etmiştir.

Toplumsal hayatta adaletin tevzii, adlî işlerin yürütülmesi ve yargı için gerekli tedbirler alınacak ve bu yetkiler merkezi otorite­ye devredilip fertlerin takdir ve insiyatifıne terkedilmeyecektir; bu da ortak sorumluluklar arasında yer alan önemli bir husustur (Md. 13).

Vesika, yargı ve savunma ya da savaş ilanı gibi hususları mer­kezi otoriteye (devlet?) devrederken, başta yasama olmak üzere, kültür ilim, sanat, ekonomi, eğitim, sağlık vb. hizmetleri sivil top­luma bırakıyor. Nitekim bu konuda daha açık görüşlere sahip Ha­nefi hukukçularının genel eğiliminden, yönetimin ancak vergi, yargı ve savunma türünden alanlarla sınırlı olduğunu, bunların dışında kalan diğer alanların sivil topluma ait olduğunu anlıyo­ruz.

Medine Vesikası'nm genel hükümlerinden başka sonuçlar da çıkartılabilir. Ama yeri burası değildir. Vesika'nm bizim için önemli tarafı, 622 yılında yazılı bir belge olarak üç ayrı dinî ve sos­yal blok arasında karşılıklı görüşme ve anlaşma sonucu kaleme alınması ve uygulamaya konulmuş olmasıdır..

Ben kişisel olarak, Vesika'nm hükümlerinden hareketle bir takım soyutlama ve genellemeler yaparak bugün için referans olacak bazı kurucu ilkeler elde edilebileceğini düşünüyor ve bu kurucu ilkelerin son tahlilde çoğulcu bir toplumsal projeye daya­nak olabileceğine inanıyorum.[35] Kur'an, Hadis kaynakları ve müslümanların özel ve yöresel -tarihsel deneylerinden ayrı düşü­nüldüğünde îslâm hukuku da bu projeyi teyid eden ve geliştiren zengin hükümler taşımaktadır. Yıllardır süren Arap-îsrail sava­şı, şimdi yeni başgösteren Azeri-Ermeni çatışmaları, Lübnanın dini bölünmüş yapısı, Balkanlardaki etnik durum, Kürt soı~unu vb. sayısız çatışma ve savaş sebebinin varolduğu bölgemizde bü­tün dini, etnik ve siyasî grupları sözleşme temelinde bir arada ya­şatacak ortak, gönüllü ve katılıma dayalı çoğulcu projelere ihtiya­cımız var.

Kuşkusuz Hegelyen bir bakış açısından bu Vesikaya baktığı­mızda doğru sonuçla!* çıkaramayız. Çünkü Hegel'e borçlu olduğu­muz modern (türedi) paradigma, çevre faktörlerini belirleyici bir konuma çıkartır ve hatta insanı bile çevresinin bir ürünü sayar. Vesika'mn hükümlerinde o günkü Arap toplumunun, kendine Özgü şartları veya varolan objeler dünyası etkileyici olmuştur; ancak belirleyici olan o çevre şartları değil, özgür, adil, katılımcı ve çoğulcu bir toplum biçimi geliştirme arzusudur. Bundan dolayı hükümlere içkin kurucu ilkeleri araştırıp bulmak önemlidir. Bel­ki bize de bu kurucu ilkeler yol gösterecektir. [36]


[1] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/167-168.

[2] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/169.

[3] Wellhausen, J., Skizzen und Vorarbeiten, Berlin, 1899, IV, 76 vd., Caetani, h,Annali Milano, 1903 {Ulam Tarihi, çev. Hüseyin Cahit, İstanbul, 1924, 1,126 vd.) Wensink, A.J., Muhammed en de Joden te Media, Leyden, 1908, s. 78 vd; Buhl, F., Das Leben Muhammeds, Leipzing, 1930, Majid Khadduri, War and Place in the Law of islâm, Baltimore, 1955, s. 206 vd., Müller, A., Der îslâm in Morgen und Abendland, I, 95; Ranke, Weltgeshichter V, 75; Grimme, Muhammed, I, 75 vd. Ayrıca bkz. Hamidullah, I, 202; Tuğ, 31.

[4] Hamidullah M., el-Vesaiku's-Siyasiyye, Kahire, 1956, Vesika No:l Le Prop-he'te de I'Islam, Paris 1959,1,133 vd. (Türkçe çev. Prof. S. Tuğ, İslâm Pey­gamberi, 5. bsk., İstanbul, 1990,1, 200 vd.) İslâm Hukuku Etüdleri, çev. S. Tuğ, İstanbul, 1974, s. 37 vd.

[5] Türkçe ve Osmanlıca dahil olmak üzere 10 civarında dil bilen ve şimdi Pa­ris'te yaşayan Pakiskan asıllı Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın çeşitli dillerde 40'a yakın eseri ve 700 kadar makalesi yayınlanmıştır. Şimdiden klasikleşmiş olan iki ciltlik ünlü eseri İslâm Peygamberi 20 yıllık titiz bir çalışmanın mahsulü olup türkçe baskısı arapça, fransızca vd. dillerdeki bas­kılardan daha geniş ve Önemlidir. Hamidullah'ın 1924-1980 yılları arasında fransızca, almanca, ingilizce, türkçe, malay-endonez, portekizce, Japonca, boşnakça, tamil dili, arapça, farsça ve urduca dillerinde yayınlanan eserleri için bkz. Prof. Dr. Salih Tuğ'in İslâm Peygamberi çevirisi, II, 1159 vd.

[6] Bkz. Prof. Dr. Salih Tuğ, İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul, 1969, s. 30 vd. Arap bilim çevrelerinde Vesikaya ilişkin yayınlar için bkz. E. Ziya Umeri, Medine Toplumu, çev. N. Yıldız, İstanbul, 1938, s. 78 vd.

[7] îbn Seyyid en-Nas, Uyunu'l-Eser, 1,197; İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, Kahire, 1351, III, 224; Umeri, 78-79

[8] el-Beyhakî (öl, 458), es-Sünenü'l-Kübra, Haydarabad, 1344, VIII, 106 (Kita-bu'd-Diyatblm.); Umeri, 79.

[9] İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebeviyye, (Mektebetü'l-Külliyat el-Ezheriyye ya­yını) Mısır, ty. II, 106.

[10] Übu Ubeyd, Kitabu'l-Emval, Parag. No: 519 (Türkçe çev. C. Saylık, İstan­bul, 1981, s. 235 vd.)

[11] Humeyd İbn Zenceveyh, Kitabu'l-Emval, Parag. No: 750; Umeri, 79.

[12] Vesika'nın tarihi değerinden Arap inüelliflerinden Yusuf Aş, Şüphe içinde olduğunu kaydeder. Aş, bu görüşünü 9 nolu haşiyede belirtiyor. (Umeri, 79). Ancak gerek Batılı oryantalistler gerekse müslüman müellifler, Vesika'nın tarihi değerinden şüphe etmemektedirler. Prof. Aş'ın şüphelerine yolaçan gerekçeler üzerinde yayınlanacak kitabımızda uzun uzadıya durulacaktır.

[13] Caetani, Age., III, 118-119.

[14] Ibn Hişam ile Ebu Ubeyd'in rivayetleri arasındaki tek fark 25. maddede Benu Avf Yahudileriyle ilgili ifadede "ma'a=ile" - "min=den" arasındaki farktır. Bu fark Wellhausen'dan beri sözkonusu maddede tercihli olarak verilmektedir ki, her iki okunuşta da anlam değişmemektedir.

[15] Buharı, Kefale, 2; Müslim, Fedailu's-Sahabe, 204; Ebu Davud, Feraiz, 17; îmare, 20; Beyhakî, Sünen, VIII, 106; Bkz. Muhammed Hamidullah, İlk İslâm Devleti (çev. Prof. î. Süreyya Sırma, İstanbul, 1992), s. 39.

[16] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/170-173.

[17] Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu, çev. F. Işıltan, Ankara, 1963, s. 2.

[18] Her iki merkezin yapısal özelikleri ve birbirleriyle mukayesesi için bkz. W. Montogomery Watt, Muhammed at Mecca, Oxford, 1953 (Hz. Muhammed Mekke'de, çev. M.R.Ayas-A. Yüksel, Ankara, 1986) ve aynı yazar, Muham­med at Medina, Oxford, 1953.

[19] Hamidullah, 1,177-199.

[20] Dr.S.Ahmed el-Ali, ed-Devletu fi Ahdi'r-Resul, Irak, 1988,1, 24.

[21] Buharı, 5/44; İbn Hişam, I, 183.

[22] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/173-176.

[23] İbn Sa'd (öl. 230) Tabakat, Zeyden, 1904-12 I, böl 2.

[24] Hamidullah, 1,181.

[25] Buharı, 3/67; M. Asım Koksa], İslâm Tarihi, İstanbul, 1981,1, 95.

[26] A. Himmet Berki-Osman Keskioğlu, Hatemü'l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, 7. Bsk. Ankara, 1978, s. 204; S.M. Ahmed Nedvî-S.S.Ansarî, Asr-ı Saadet, çev. A. Genceli, İstanbul, 1985,1, 64.

[27] Buharı, 56/181, no:l; M. Tayyib Okiç, İslâmiyet'te İlk Nüfus Sayımı, A.Ü.İlahiyat Fak. Dergisi, Ankara, 1958-9. VII, 11 vd.

[28] M.Ahmed Nedvi -S.S.Ansarî, I, 64.

[29] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/176-179.

[30] Metin Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından çevrilmiştir. Bkz. Hamidullah, İslâm Peygamberi, (5. bsk. İstanbul, 1991), I, 206-210.

Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/180-185.

[31] Hamidullah, 1,189.

[32] Caetani, III, 112.

[33]Burada "sözleşme" ile ilgili sayın însel'in bir eleştirisine değinebilirim. în-sel, Benim Medine Vesikası'nı temel alarak geliştirmeye çalıştığım görüş­lerimi özetlerken şu ifadeyi kullanır: "Görüldüğü gibi... (bu) siyasal tablo, ilk elde ve şaşırtıcı bir şekilde Rousseavari bir toplum sözleşmesi üzerine kurulu çoğul toplum tahayyülü olarak kendini ifade ediyor." Hemen deva­mında Saym İnsel "Marx'm komünist toplumda oluşacağını öngördüğü devletle büyük benzerlikler gösterdiği de söylenebilir" demektedir. (Ahmet İnsel, Ali Bulaç'ın Çoğulcu Ümmet Tasarımı Üzerine: Totalitarizm, Medi­ne Vesikası ve Özgürlük, Birikim Dergisi, Mayıs 1992, sayı: 37, s. 30) Bura­da benim mi, yoksa Ahmet İnsel'in mi analoji yaptığını üçüncü şahıslara ve tabii okurlara bırakıyorum. Anc?k, başından beri ve zikrettiğim kaynakla­rın tanıklığıyla Kari Marx ve J. J.Roussea'dan yüzyıllar önce üç ayrı din ve hukuk topluluğu arasında böyle bir sözleşme imzalandığı açıktır. Bu de­mektir ki, hem Rousseau'nun toplumsal örgütlenmenin ilk şeklini sözleş­meye dayandırması, hem de Marx'm tarihin başında ve finalinde çoğulcu bir toplumsal örgütleşmeyi öngörmesi yeni bir şey değildir. Belki Rousse-au, Marx vd. mükemmel bir toplum için ütopya kurdular; ben ütopyaları küçümsemiyorum ve varolana karşı bir muhalefet şekli olarak görüyorum. Sözünü ettiğimiz Vesika ise bir ütopya veya bir kurgu değil, tarihsel bir gerçektir. Dolayısıyla bu durum, yapacağımız analojilerde dikkate alınma­lıdır.

Bu konu İnsel'den önce başkalarının da dikkatinden kaçmamış. Sözgelimi, M. Ziyauddin er-Rayyıs, İslâm siyasi felsefesinin temelini oluşturan "Bi­at" ile Rousseau'nun toplumsal sözleşmesi arasındaki benzerliği vurgula­dıktan sonra şöyle def: "Şu var ki J.J.Rousseau'nun 'Sosyal Sözleşmesi' bir sanı olmasına karşılık, Akabe'de iki kez gerçekleşen "biaf'ler tarihsel bir gerçek, birer gerçek, sosyal sözleşme Örnekleridir. Bu olaylarda sözleşme, yüce bir risaleti gerekleştirmek amacıyla insanların özgür istekleri ve ol­gun bilinçleri sonucu olmuştur.1' (M. Ziyauddin er Rayyıs, İslam'da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. A. Sarıkaya, İstanbul, 1990, s. 48). Konuyu yakından bilen Hamidulları da, Akabe biatları ile Medine Vesika-sı'nı kendine Özgü bir "toplumsal sözleşme" olarak niteler. Ve der ki: "Dev­letin teşekkülünde toplumsal sözleşme niteliğini ilk ileri sürenlerden İngi­liz Hobbs, Locke ve Fransız Rousseau gibi müellifler, eserlerinde bu teorile­rine dayanak teşkil edecek somut ve belirli tarihi örnekler vermemektedir­ler. Eğer onlar, böyle bir sözleşmenin daha önce, yani ilk İslâmî dönemlerde imzalandığını bilselerdi, teorilerine acaba ne gibi bir şekil verirlerdi?" (Ha-midullah, 7s/öm Hukuku Etüdleri, S. 28-29).

Son olarak A. Sanboury'nin konuyla ilgili görüşlerini aktaralım. (Bkz. A. Sanboury, Le Califat, Paris, 1926, s. 94) Sonboury, İslâm'daki siyasi akd'in yapısını inceledikten sonra, bunun kesinkes bir akid (sözleşme) olduğu so­nucuna varır ve şöyle der: (P. 5,17 ve 19): "J.J. Rous&eau'nun kuramı ondan yıllar önce, İslâm bilginlerince öz olarak biliniyordu. Rousseau'nun kura­mında yönetici, aradaki bir sözleşme gereği ve halka naib olarak otoriteyi alır ve kullanır. Ancak Rousseau'nun kuramı yüzyıllar önce müslümanlar tarafından biliniyor, hatta Rousseau'ya göre müslümanlar bir de fazla öğe­ye sahip bulunuyorlardı." (er-Rayyıs, 276-277).

Bütün bunlar neyi gösterir? İnsanların -bazı alanlarda- ortak bir kültür mirasında Örtüştüğünü ve bazan "akıl için yolun bir" olduğunu. Rousseau, eğer "toplumsal sözleşme" kavramını kullanmışsa, bizim Rousseau kul­landı diye, hem biçim hem de içerik olarak sözleşme temelinde teşekkül et­miş bulunan İslâm'daki siyasal model'den vazgeçmemizi gerekirmez. Nite­kim, Kur'an, Hadis, Kelam ve Fıkıh kitaplarında başta siyasal rejim olmak üzere, her türlü toplumsal (ticari, medeni vs...) ilişkiyi düzenleyen anlaşma ve sözleşmeler "Misak, Biat, Ahid, Akid" vb. terimlerle ifade edilmiş ve bu terimler üzerinde bütün bir fıkıh (hukuk) külliyatı kurulmuştur. Bütün bu terimlerin türkçe uygun karşılıkları sözleşme, anlaşma, mukavele, belge imzalama, taahhüdte bulunma ve bağlılıktır. İslam hukukunda temel haklar iki kategoride ele alınır. Bunlardan ilki doğuştan sahip olduğumuz haklar, diğeri sözleşme ile elde ettiğimiz haklardır. Devlet, yönetim vb. si­yasal iktidarla ilişkilerimizin bütününü tayin eden temel haklar, özgür­lükler ve vecibeler, karşılıklı rıza (icab ve kabuDya dayalı yönetilenler ile yönetenler arasında imzalanan sözleşme hükümlerine göre teşekkül eder. Bu alanda İslâm'da yönetim, meşruiyetini sözleşmeden alır.

[34] Bkz. En'am, 154; Isra, 2; Necm, 36; A'la, 19 vs...

[35]Medine Vesikası tartışmalarıyla ilgili yayınlar için bkz. Ahmet İnsel "Totaliterizm, Medine Vesikası ve Özgürlük", (Birikim, Mayıs-1992, sayı: 37) s. 29-32; Ali Bulaç, "Medine Vesikası Hakkında Genel Bilgiler" (Birikim, Haziran Temmuz-1992, sayı: 38-39). s. 102-111 ve "Sözleşme Temelinde Toplumsal Proje", (Birikim, Agustos-1992, sayı: 40) s. 53-62; Ali Bulaç, Medine Vesikası Üzerine Tartışmalar; I ve II, Birikim Dergisi, Mart-1993, sayı: 47, s. 40-46 ve Nisan-1993, sayıO 48, s. 48-58; Ali Bulaç, Medine Vesikası Üzerine Bir Konuşma, İmza Dergisi, 15 Mayıs-15 Haziran 1993, sayı: 51, s. 11-16; Ali Bulaç, îslâm, Sivil Toplum ve İktidar, Yeni Zemin, Eylül 1993 sayı: 9, s. 60-63; Ali Bulaç, "Medine Vesikası", Bülten, Eylül-Ekim, 1992, Yıl:2, sayı:9, s. 16-25; Ali Bulaç, Bir Arada Yaşamanın Mümkün Projesi: Medine Vesikası, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 3-15; Taner Akçam, "Türkiye îçin Yeni Bir Toplumsal Projeye Doğru", (Birikim, Ekim-1992, sayı: 43) s. 22-25; Abdurrahman Dilipak, "Medine Sözleşmesi Üzerine Ayk'rı Düşünceler", (Birikim, Kasım-1992, sayı: 43) s. 26-28; Ali Yıldıran "Medine Vesikası ve Medine'yi Yeniden Kurmak", Yeni Hafta Gazetesi, Sayı: 3, 178, 1992; Aktüel Dergisi; "İslamcıların Batı Demokrasisine Alternatifi 'Medine Demokrasisi'", 27.1.1993, s. 138; Nejat Turhan, "'Medine Vesikası' Üzerine" Yeni Asya, 4.1.1993; Veli Yılmaz, "İslamiyet'te Demokrasi ve Medine Sözleşmesi", Özgür Gündem, 9.1.1993, Alp Işıklı, "İkinci Cumhuriyet, Sivil Toplum Tanşmaları ve Müslümanlar", Hak Söz, Eylül-1992, sayı: 18, s. 12-14; A. Burak Bircan, "Türkiye Vesikası mı?" İktibas Dergisi, Ocak-1993, sayı:l, s. 84 vd.; Hayreddin Karaman, Ali Bulaç, î. Süreyya Sırma, Şükrü Karatepe, İslam Toplum Düzenine Doğru Bir Adım: Medine Vesikası (Açık Oturum), Yeni Zemin, Mayıs 1993, sayı: 5, s. 29-35; Abdurrahman pilipak, "Farklıklar içinde bir Arada Yaşama İlkesi ya da Medine Belgesi Üzerine", Panel Dergisi, Ağustos-Eylül 1992, sayı: 41-42, s. 9-10; Doç.Dr.Ahmet Ağırakça, "Medine Vesikası'mn Değeri", Hak Söz, Şubat, 1993, sayı: 13, s.23-25.; Ali Yaşar Sarıbay, "îslami Popülizm ve Sivil Toplum Arayışı", Birikim (Mart, 1993, sayı: 47), s. 14-19; Ragıp Ege, "Medine Vesikası mı, Hukuk Devleti mir Birikim (Mart, 1993, sayı: 47) s. 21-39; M. Said Çekmegil, "Bir İçtimai Mukavele: Medine Vesikası", Panel (15 Mart/15 Nisan-1993, sayı: 48), s. 50:53; M. Kürşad Atalar, Çoğulcu Toplum Projesinin Felsefi Temelleri Üzerine Eleştiriler, İktibas Dergisi, (Ekim, 1993), sayı: 178, s. 12-21; Muharrem Toros, Medine Vesikası: İktidarı Yeni bir Okuma Biçimi, Tezkire Dergisi (Güz, 1993), sayı: 5, s. 91-97; Necdet Subaşı, Müzakere ve Tartışma Arasında Medine Sözleşmesi, Tezkire Dergisi, (Güz, 1993), sayı: 5, s. 99-104; İsmail Kılhoğlu, "Medine Muahedesi Devletler Arası Belge Olarak Ele Alınmalıdır", İmza Dergisi, 15 Mayıs-15 Haziran 1993, sayı: 51, s. 6-10; Sadık Uçanlar, Çoğulculuk ve Barış, Yeni Asya; Medine Sözleşmesi Çevresinde, Yeni Asya; Medine Söz­leşmesi ve Çoğulculuk, Yeni Asya; Katılım Kanalları, Yeni Asya, 3, Ocak 1993; Kaynaşma Değil Uzlaşma, Yeni Asya, 24 Aralık 1992; Sivil İslâm ve Said Nursi, Yeni asya, 20 Aralık 1992; Medine Sözleşmesi ve Bir Mektup, Yeni Asya, 11 Mart 1993; Vicdan Özgürlüğü ve Çoğulculuk, Yeni Asya, 1. Hazian 1993; Otolonizasyon, Yeni Asya, 22 Mayıs.1993; Bir Panel Çoğul­culuk ve Medine Sözleşmesi, Yeni Asya, 15 Mayıs 1993; Demokrasi Fetişiz­mi ve Değişim Zarureti, Yeni Asya, 17 Mayıs 1993; Ahmet Akgül, Medine Sözleşmesi, Yörünge Dergisi, 4 Temmuz 1993, sayı: 171, s. 9-13 ve Nisan 1993,   sayı: 172
Hafize Aişe:
s. 12-17; Ali Kuzudişi, Medine Vesikası ve İslam Toplumunun Alameti Farikası, İmza Dergi, Şubat 1993, sayı: 48, s. 9-10; Mehmet Nuri Güler, Medine Vesikası Devlete Götürecek Bir Adım Değildir, Yeni Zemin, Haziran 1993, sayı: 6, s. 54-57. Ömer Çelik, Beraber Yaşama Sorunu- İnsanın Anlam Arayışı ve Siyasal Otorite, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 16-32; R. B. Serjeant, Sünnet Camiası Yesrib Yahudileriyle Yapılan Muahedeler ve Yesribin Tahrimi: Sözde "Medine Anayasa"sında Yer Alan Vesikaların Tahlil ve Tercümesi, çev. Murat Çiftkaya, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 68-90; İhsan Süreyya Sırma, Medine Vesikasının Mevsukiyeti ile İlgili Bazı Veriler, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 46-54; Eyüp Köktaş, Medine Vesikası: İslam'ın Çoğulculuk Referansı, Bilgi ve Hikmet, Kış,1994, Sayi:_5, s.55-60; Şeref Malkoç-Serhat Gürpınar, Anayasa Uzlaşma Belgesi Önerisi: Yeni bir Medine Vesikası Taslağı, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, Sayı: 5, s. 33-37; Kadir Abdi i mam oğlu, Modern Anayasa Hukuku Açısından Medine Vesikası, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 38-45, Faik Bulut, ALLAH Devletinde Demokrasi, İstanbul, 1993; Hüseyin Algül, Asr-ı Saadette idari Hayat, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı: 5, s. 61-67; Kadir Canatan, Toplum Tasarımları ve Birlikte Yaşama Felsefesi, Bilgi ve Hikmet, Kış 1994, sayı: 5, s. 98-108; Ali Coşkun, Sosyal Çözülme, Sosyal Bütünleşme ve Din, Bilgi ve Hikmet, Kış-1994, sayı:5, s. 109-121.

[36] Ali Bulaç, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, Beyan Yayınları: 2/186-195.
Navigasyon
Mesajlar
TinyPortal v1.0 beta 4 © Bloc