- Mesken'den Barınak'a değişen aile

Adsense kodları


Mesken'den Barınak'a değişen aile

Smf Seo Versiyon , -- Seo entegre sistem.

Array
hafiza aise
Tue 14 October 2014, 04:08 pm GMT +0200
MESKEN’DEN BARINAK’A DEĞİŞEN AİLE

Emine UÇAK ERDOĞAN kaleme aldı, KAPAK KONUSU bölümünde yayınlandı.

Eskiler “sükun bulunan yer” anlamında “mesken” diyordu evin adına. Sadece bir bina veya çatı değildir ev; insanın “kendi” olabileceği yerdir ve o yüzden mahremiyeti esas alır. Artık daire, lüks villa gibi tanımlamalar var ev için. “Pembe panjurlu ev” hayalinden “lüks rezidans” özlemine doğru bir kopuşa evrildi günümüz Türkiye insanının “ev” kavramı. Dindarlar ise en fazla o rezidansın isminin Osmanlı’yı yahut dini bir terimi çağrıştırmasıyla ilgililer.

Bu kopuşla hem ev hem de o evi sığınak yapan aile, huzur bulunan yerden, huzursuz eden bir kavrama evriliyor. Paylaşımın, birlikteliğin güç verdiği geniş ailelerden, bireyselliğin öncelendiği çekirdek aileye terfi ettik. “Nohut oda bakla sofalı ev”lerde bile yaşayabilen geniş akrabalık bağları minimalist evlerin ölçülerine kurban edildi. Hayatı kolaylaştırmak için evin içine giren her nesnenin ailenin bireyselleşmesine katkısı oldu. Televizyon örneğin; o bile vaktiyle başköşede o olsa da herkesi bir araya toplamayı başarırdı. Lakin kanallar çeşitlenip, bireyler ayrıştıkça ve tüketim arttıkça; herkes kendi odasında, kendi bilgisayarında kendi televizyonunun karşısına geçti. Mesela, bir soba başında masallar anlatılan, kestane pişirilen o eski neşeli kış geceleri artık sadece nostalji dizilerinde görülen figürler.

Sabah gidilip akşam gelinen evler... Sofrada buluşmanın vakitsizlik sebebiyle mümkün olmadığı hatta artık mutfaklarda çay demlemenin giderek ortadan kalktığı, canı isteyenin su ısıtıcısının düğmesine bastığı zamanlar... Sahi, içinde “hayat”ın sürdüğü evleriyle ünlü bir coğrafyadan, her gün yeni bir sitenin inşa edildiği ve evin yaşanmaktan çok “gelire, yatırıma” tekabül ettiği bugünlere nasıl geldik?

Tarihsel sürece baktığımızda Batı kültüründeki çok katlı evlerin ilk kez 19. yüzyılda sanayi devriminin yaşandığı Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde inşa edildiğini görüyoruz. Gününün büyük çoğunluğunu çalışarak geçiren kadın ve çocuklar evlerine giderken zaman kaybetmesinler diye aynı katta 3-4 dairenin bulunduğu yüksek binalara yerleştiriliyorlar. Sadece uyumak için evine giden işçiler tuvalet ve banyoları da ortak kullanıyor.
O sıralarda bizim coğrafyamızda ise ev; güzel yaşamanın, dünyayı mamur etmenin, hayata lezzet katmanın vasıtası gibi görülüyor. Yukarıda dediğimiz gibi evleriyle ünlü bir coğrafyadır Anadolu. Fakat özellikle Tanzimat dönemiyle başlayan batılılaşma sürecinde sosyal hayat gibi mimari yapılar da değişiyor. Süleymaniye, Laleli, Fatih’teki ev ve konaklarını terk eden zenginler, “Fransızlar yapmış” diyerek Şişli, Harbiye ve Nişantaşı’ndaki apartmanlara taşınıyor. Şehirleşmenin ve modernleşmenin devamı ve konut projeleriyle apartmanlaşma süreci iyice yayılıyor zamanla.

EVİN BOŞALMASIYLA GELEN YABANCILAŞMA

Bu süreçte geniş ailelerden çekirdek ailelere geçiş, kadının da dışarıda çalışması, evlerin yaşamın merkezinden çok barınak gibi işlev görmesini kolaylaştırdı. Evin bütün bireylerinin sabahın ilk ışıklarıyla evden çıktığı, yine ancak akşam saatlerinde dönebildiği bir mekanın “meskenden” çok “barınak” olarak görülmesi normalleşti. Özellikle son yıllarda çekirdek aile bile bireyselleşmenin önünde engel olarak görüldüğünden, tek kişilik yaşamlar için stüdyo tipi denilen 1+1 daireler büyük bir şekilde pazarlanmaya başladı.

Konuyla ilgili görüşlerini sorduğumuz Zaman Gazetesi yazarı Ahmet Turan Alkan, aile yapısının değişimi üzerinde ev mimarisinin değişiminden çok, sanayileşme ve modernleşmeyle gelen değişimlerle kadının evden çıkmasının etkili olduğunu dile getiriyor: “Evin dinamiğini bozan asıl sebep, mimariden çok daha fazla önemli olmak üzere, ailenin merkezindeki kadının dışarıya çıkmasıdır. Evin mihrakı kadındı, o kadın şimdi ailenin diğer fertleriyle birlikte dışarda. Evler barınak halini almaya başladı, çünkü evde geçirecek ortak zaman kalmadı. Boş zamanları AVM’lere tahsis ediyoruz.”

Aynı gazetenin yazarı Leyla İpekçi de “ev” kavramı üzerine ele aldığı yazılarında dışarının evden daha renkli olarak göründüğünü şöyle anlatıyor: “Ev içlerinde huzur bulmak giderek zorlaştı. Çünkü ‘dış hayat’ çok renkli, çok çeşitli. İnsanı çeldiren, cezbeden her özelliğe sahip. Sunduğu kolaylıklar giderek artıyor. Sosyalleşme ve hız gibi bugünün iddialı eylemleri ‘dışarıda’ çok daha kolay eda ediliyor. Paylaşımdan anladığımız, dışarıda bizi sınırlayan hayat kadar... Dışarıda yemek, dışarıda vakit geçirmek, dışarıda buluşmak... Modern zamanların en alışılagelmiş eylemleri. Evlerimiz gitgide misafiri unuttu. Evin zekatı, biraz da içinde ağırladığınız konuklarla verilir oysa. Ev içlerinde yaşamak sıkıcı bir şey olarak algılanıyor artık. Bir çeşit tembellik ve uyuşukluk çağrıştırıyor özellikle çalışan kadınlar nezdinde.

Ve bir de kurtulmak gerektiği düşünülen ev işlerini çağrıştırıyor. Bir türlü bitmeyen ev temizliğini, ev bakımını!.. Çünkü ev, giderek aileden, kendimizden ve hayatımızdan ‘gayrı’ bir şeye dönüştü.”

Bu gayrılığın sebeplerinden en önemlisinin Alkan’ın işaret ettiği gibi kadının evden çıkmak zorunda kalması ve sırtına yüklenen zorluklar olduğunu belirten İpekçi şöyle devam ediyor: “Giderek ‘sokak’la özdeşleşen ve içinde yaşayanlarından kopuk bir şeymiş gibi algılanan ev de yıkılıyor, tüketim kültürünün gelişmiş refah toplumlarında. İster tahakküm ve işgalle yıkılsın ister bağımsızlık ve serbestlik adına. ‘Ev’in olmadığı yerde kadının ‘kendi’ olması çok zor. Kadının kendini -ihtiyaçları doğrultusunda- gerçekleştiremediği yerde ‘aile’nin canlı kalması ise neredeyse imkansız.

Aileyi salt bir kurum olarak düşünürseniz, kadın ile olan sosyolojik bağlarını yorumlamakla yetinirsiniz. Oysa felsefi ve manevi bağlarını da ele almalısınız; evin yıkıldığı yerde kadının bütün kalabilmesi nasıl imkansızsa, aile kavramının içi boşalmadan kalabilmesi de o kadar imkansız. Ailenin olmadığı yerde ise evin ruhu hep eksiktir biraz.”

MAHREMİYET, MAHALLE VE TOPLUMSAL PAYLAŞIM

“Evi mesken yapan mahremiyet duygusudur” dedik. Sanayileşme ve modern zamanlarla tam da bu ilke üzerinden saldırıya uğruyor evler. Apartmanlaşma, siteleşme derken gettolaşan ve kendi içine kapanan yapılaşmayla mahremiyet zedelenir oldu. Ve ne yazık ki mahremiyeti zedeleyecek kadar yakınlaşılan bu durum, komşuluk ilişkilerini güçlendirmekten çok insanları kalabalıklar arasında yalnızlığa mahkum etti. Bu konulara kafa yoran tüm toplumbilimciler, çok katlı binalarda oturanların yaşadıkları yeri sahiplenmedikleri konusunda hem fikir.

Midyat’ın taş evlerinden Safranbolu konaklarına, Edirne evlerinden Eskişehir Samanpazarı’ndaki eski tarihi evlere baktığımızda bu coğrafyadaki ev kavramının mahremiyet üzerine kurulduğunu görürüz. Evlerin yaşam alanları geniş tutulur, bahçe ve avlu bulundurulmasına özen gösterilir. Evler hem birbirinden bağımsızdır hem de avlu ve bahçeleri sayesinde toplumsal bir bütünleşmeyi sağlayacak şekildedir. Mahalle kavramı bu avlularda, bahçelerde şekillenir. Coğrafyanın getirdiği yaşam biçimine göre yufkadan salça yapımına kadar bir çok ürün komşularla birlikte hazırlanır. Modern şehir yapısının burun kıvırdığı ve kentsel dönüşüm ismiyle yok etmeye çalıştığı gecekondulaşma süreci, derme çatma da olsa eskinin mahalle kavramını ve ev mahremiyetini barındıran bir yapıda idi. Şimdi kentsel dönüşümle yaşanılan mekanlar fiziki olarak iyileştiriliyor ancak insanlar toplumsal olarak aile başta olmak üzere bütün değer sistemlerini zedeleyecek mekanlara doğru itiliyor. Ve bu ailelere sosyalleşme ve paylaşım için alışveriş merkezinde zaman geçirmekten başka bir hayat alanı tanınmıyor.
Mahallenin diğer bir önemli özelliği, zengin-fakir gibi ayrımların, toplumsal sınıflamaların oluşumuna imkan vermeyişi. Kuşkusuz bu hem insani hem de İslami değerlerle çok uyuşan bir durum. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturu mahallelerde yaşayabilir. Oysa sitelerde böyle bir değer kolay kolay söz konusu olamaz. Özellikle lüks siteler sınıfsal ayrılıklar üzerinden yükselir, bir nevi soylulaştırmayı hedefler. Çok katlı apartman ve sitelerde yaşayanların büyük kısmı komşularıyla görüşmeyi bırakın, yanı başında kimin yaşadığından bile haberdar olmaz çoğu zaman. 

DOÇ. DR. ALEV ERKİLET
ÇOCUKLAR SİTELERDE YOKSULU GÖRMEDEN BÜYÜYOR


Ev kavramını mahalle kavramı ile birlikte düşünürsek mimarideki değişiminin etkilerini daha iyi kavrarız. Çünkü bizde ev; ister kırda isterse kentte olsun bir mahallenin, bir toplumsal bütünlüğün parçasıdır; onunla karşılıklı alışveriş içindedir. Bu açıdan ev, avlulu sistemlerde olduğu gibi sokaktan ayrışmış gözükse bile, evler arası ve ev içi geçişler sayesinde kadınların ve çocukların asla yalnız olmadığı, işlerin imece usulüyle bunalmadan halledildiği çok canlı bir yaşam alanı yaratmıştır. Tarihsel kent merkezlerinde yapılmış çalışmalarda da yoksul ailelere; kadın ve erkeğin ailesinden ziyade bir arada yaşadıkları mahalle halkının yardım ettiği, sosyal destek sağladığı görülmektedir. Ayrıca bu mahalleler çok sınıflı idiler; yani yoksulların yanında zenginlerin evlerinin bulunduğu ve zenginlerin yanı başlarındaki yoksulların sorumluluğunu üstlendiği dayanışmacı ortamlardı mahalleler.
Ayrıca burada belirli bir toplumsal kontrol mekanizması da işlemekteydi. Denetleyici mekanizma yani... Bu parantezi açmamın nedeni mahalle ile “gated community” (güvenlikli site) arasındaki temel farklılığı/çelişkiyi göstermek istemem. Bugün yaşanan siteleşme ya da kapalı ve kapılı yerleşim alanlarına çekilme eğilimi, öncelikle aileyi mahalleden kopartıyor ve kadınları ve çocukları yalnızlaştırıyor. Çalışma yaptığım bir sitede bir anne bana “Burada çocuklar bisiklete binmekten bile sıkılıyorlar” demişti. Gerçekten de gündüzleri burada hayat tamamen durağan, tüm kadınlar kendilerini İsmek’in açtığı kurslara vermiş durumdalar şehirden ve hayattan kopuklar ve eşleri üzerindeki toplumsal denetim mekanizmaları da ortadan kalkmış olduğu için kapatılmış kadın ve çocuklar ile tamamen bağımsızlaşmış ve toplumsal denetimden kurtulmuş erkekler arasında ciddi sorunlar ortaya çıkıyor. Kadınların büyük bir kısmı bu süreçten yaralanmış olarak çıkıyor. Bu süreç çok-eşliliği ve bu da kadınlardaki psikolojik problemleri artırıyor. Bu, işin şahsi boyutu.

Bir de toplumsal boyut var. Yoksullardan kaçarak ve onlarla karşılaşmanın tüm olasılıklarını ortadan kaldırarak yaşamaya çalışan aileler; yoksulluğu önleyici yardım mekanizmalarını informel kurumlara devrederek geri çekiliyorlar ve kendilerinin Müslüman olduğunu düşünerek “modern burjuva örüntülerine” uygun çocuklar yetiştiriyorlar. Site/özel okul arasında gidip gelen ve kendisinden farklı olanı göremeyen ve deneyimleyemeyen çocuklar açısından önümüzdeki dönemlerde büyük tatminsizlikler yaşanması olasılığı yüksek gibi görünüyor. Bana kalırsa, bu eğilimler İslami seçimi ve tebliği de anlamsız kılıyor. Çünkü sadece bize benzeyenlerle birlikte olduğumuz sürece İslam, geleneksel bir aktarımdan ibaret kalacak, bizim de bize benzemeyenlere asla faydamız dokunmayacaktır.

AİLE TERAPİSTİ RUKİYE KARAKÖSE
MODERN EVLER İNSANIN SIĞINMA İHTİYACINI KARŞILAMIYOR


Mekanların insan psikolojisi üzerinde direkt etkisi vardır. Renkler, biçimler, büyüklük ve dekorasyonla oynayarak insan davranışlarını manipüle etmek mümkündür. Pek çok şirket ve mağaza da mekan tasarımlarını bu bilgilere dayanarak yaparlar. Elbette evlerimiz de tasarlanırken modern mimarinin belirlediği bir takım öncüllere dayanarak bize bir yaşam tarzı sunuluyor. Bu yaşam tarzı da bireyselci, haz merkezli, yalnızlaşan ve yabancılaşan bir insan tipini var ediyor.

Geçmişte mesela geniş avlulu evler ve dış duvarlar mahremiyeti koruyan ve ev alanını genişletip özgürlük sunan bir mesaj taşırken, bugünün mimarisi bambaşka bir hayat tarzını dayatıyor. Bir kere küçülen mekanlar ancak çekirdek aileye hitap etmekte. Kaldı ki 1+1 stüdyo daireler de çekirdek ailenin bir adım ötesi olan yalnız yaşamayı bir değer olarak sunuyor. Evler, site tarzında inşa edilerek adeta bir distopyayı var edercesine “insan siloları”na dönüşüyor. Durulup dinleneceğimiz, dünyanın kirinden arınacağımız bir mekandan çok, uyumaya geldiğimiz bir otel ya da “yurt” odasına dönüşüyor. Sadece “barınma” işlevine indirgenmiş, ruhundan ve sıcaklığından arındırılmış konutlar gittikçe yalnızlaşan modern zaman insanının “sığınma” ihtiyacına cevap verememektedir...