- Kuran´ın Metodu

Adsense kodları


Kuran´ın Metodu

Smf Seo Versiyon , -- Seo entegre sistem.

rray
ezelinur
Fri 2 April 2010, 08:41 pm GMT +0200
Kuran´ın Metodu

Dîn Ve Akıl
Aklî Hükümler Ve Özellikleri
İslam´da Îman Hakikatı Ve Amel İle Olan Münasebeti
Istılahta Ve Şerîatta İman
İslâm´da İmânın Hakikati Ve Amel İle Olan Münasebeti
Bahsimize Dönelim



VII ? KUR´AN´IN METODU

Kur´an-ı Kerîm, Kelâmullah olup, bütün beşeriyyete hitabeden? hükmü kıyamete kadar devam edecek ilâhî bir kanundur. İnsanları cismen, fikren ve ruhen kemâle eriştiren bütün inanç, amel ve ah­lâk esaslarını ihtiva eder. Kur´an-ı Kerîm dâima akla hitâbeder. Yani, her emri akl-ı selîme uygundur, aklın intacı olan ilimle bağ­daşır.

Kur´an-ı Kerîm, beşeriyyeti fert ve cemiyet olarak hidayete sevkeden, refah ve saadetini temin eden, her türlü içtimaî, iktisadî, idarî, hukukî, insanî ve ahlâkî nizamını sağlayan ilâhî bir mucize­dir. Kur´an-ı Kerîm, her türlü ilim, fazilet ve terakki yollarını in­sanlara göstermiş, her nev´i ilim ve fünûn esaslarına açık veya ka­palı olarak işaret etmiştir.

Yüce Allah; bütün bu hususları insanlara bildirirken kısacası, şu âyet-i kerîmede beyan olunan ilâhî metodun uygulanmasını em­retmiştin :

«Ey Resulüm! (İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel Öğütle davet et; onlarla mücadeleni en güzel şekilde yap.» [1]

Bu âyeti kerîmede bildirilen üç ilâhî esas; insanları dine ve ilâhî yolla; hikmetle, güzel öğütle davet etmek, gerektiğinde onlarla en güzel üslûp ve metodla mücadele etmektir. [2]

Vıh- Dîn Ve Akıl


Din, akıl sahibi şuurlu insanları kendi irade ve arzulan ile hak ve gerçeğe, mutlak hayır ve fazilete sevkeden, insanlara saadet yol­larım gösteren ve saadete erişmelerine delâlet eden ilâhî bir nizam* dır. Bu ilâhî nizam, Allah elçisi olan Peygamberlere vahiy suretiyle bildirilen ve insanlara tebliğ olunan en doğru yoldur. O halde din, Peygamberlerin ilâhî vahye dayanan tebliğleridir. Dînin hakîkî vâzu ve kurucusu, Allahu Teâlâ´dir. Peygamberler din vazedemezler. On­ların vazifeleri, kendilerine gönderileni aynen tebliğden ibarettir.

Din insana, kendi mahiyyetini, nereden gelip, nereye gideceğini, yaratılışmdaki gaye ve hedefi, yaratıcısına karşı olan kulluk, yara­tılanlara kargı olan insanlık vazifelerini bildirir. İyi ve kötüyü, ha­yır ve şerri, fazîlet ve rezîleti öğretir, insana hayır ve fazilet yolla­rını göstererek refah ve saadete ulaştırır.

Din, cemiyetin nizamını, huzur ve saadetini sağlayan sosyal bir müessese olduğu içindir İd, beşeriyet için lüzumludur. Çünkü din, fertleri, kudsî duygular ve güzel âdetlerle birleştirerek, millî vicdanı geliştiren, cemiyeti ilerleten, yardımlaşma ve dayanışmaya sevke­den, cemiyette güzel ahlâkı ve sosyal -adaleti sağlayan büyük bir kuvvettir. Kaynağı kudsî ve ilâhî olan din, cemiyette nizâmı sağlar. Din hissi ve Allah korkusu, insanı dâima murakabe eder, onu kötü­lükten korur, İyiliğe ve hayra yöneltir.

«İşte böyle vahye dayanan ve vâzu Allah olan dinlere, «Hak Din»,

Vahye ve ilâhî bir esasa dayanmayan ve insanlar tarafından uydundan dinlere, «Bâtıl Din»,

Aslında ilâhî ve semavî iken, daha sonraları tağyir ve tahrife

uğrayarak, asalet ve kudsiyyetini kaybeden dinlere de, «Muharref Din» denir.

Birincisine misâl, Allah indinde yegâne hak din olan İslâmi­yet [3] ikincisine misâl, Putperestlik, üçüncüsünde misâl de, Hris-tiyanlık ve Yahudiliktir [4]

Yer ve gökte bulunan canlı ve cansız bütün varlıklar hizmeti­ne verilen ve enirine müsahhar kılman insan, mahlûkâtm en şeref-lisidir. İnsanı insan yapan ve yaratıklara üstün kılan şey, yalnız ona ihsan edilen «akıl» cevheridir.

Muhakak ki akıl; ilâhî bir mevhibe, ruhanî bir nurdur. Fakat aklın mahiyyeti, tam olarak bilinememektedir. Çünkü akıl, görüle­bilen maddî bir varlık değildir. O halde akıl, hissolunan şeylerden olmayıp, makûlâttandır. Akü, ilâhî bir sır olduğundan, mahiyyeti-nin ne olduğunu kavrayabilmek ebedî bir sır olarak kalacaktır. Çün­kü bugüne kadar aklın mahiyyetini ifadeye çalışan tariflerin hiçbiri yeterli görülmemektedir. Bu hususa ilmin sebebleri bahsinde işaret olunmuştur. Burada tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

Aklın mahiyyeti ne olursa olsun, şüphe yoktur ki insan, akıl vasıtasiyle ilim ve tekniği keşfeder ve ona ulaşır. Aklı olmayan var­lık, mükellef değildir. Çünkü din akla hitâbeder. Allah´ın varlığını bilmek ve O´nu isbat etmek, ancak akılla olur. Buna rağmen akıl, bütün hakikatları kavrıyabilecek yegâne kuvvet değildir. Çünkü o da insandan bir cüz olarak, diğer uzuv ve kuvvetler gibi sınırlı ve kusurludur, noksan ve âcizdir.

Ancak belirli bir hudud içerisinde hükmünü yürütür. «Gaybiy-yât ve Sem´iyyât» denilen fizik Ötesindeki birçok hakikatları kavra-yamaz. Birçok dînî gerçekleri bilemez. Sırrını yalnız başına çöze­mez. İşte bu hakikatlar ancak vahiy ile, vahye dayanan din ile, dî­nin kaynağı olan mukaddes kitap ile bilinebilir. Fakat, dînin bildir­diği gerçekleri anlamak da ancak akıl ile olur. O halde akl-ı selim ile, hak ve gerçek din dâima birlik ye yardımlaşma halindedir. Akl-ı selim, gerçek dinle dâima bağdaşır. Gerçek din de dâima akla yar­dım eder. Bâtıl din ise, akıl ile dâima çatışma ve çelişme halindedir. [5]

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


Aklî Hükümler Ve Özellikleri

(Ahkâmı Akfiyye)

Şer´î yani dînî hükümleri ve bu hükümlerin kaynaklarını, ilmin mahiyyetini, sebeblerini ve yollarını izah ettikten sonra, aklî hüküm­lerin de neler olduğunu bilmemiz ve bunların hususiyetlerini öğren­memiz gerekir .

Kelâm ilmi bilginlerine göre aklî hükümler üç kısma ayrılır :

1- Vâcib,

2- Mum kin veya Caiz,

3- Müstahil, Muhal veya Mümteni´.


Çünkü Kelâm ilminin mevzuu; bilinmek nev´inden olan, ilimle ilgili her malûmdur. Malûm olan bir şey de, akıl nazarında ya vâcib, ya mümkin veya müstahîl olur. Kelâm âlimleri, vacibin zatî sıfatla­rını, mümkin ve müstahil olan şeylerin zatî arazlarını araştırarak, tesbit etmişlerdir.

«Mütekellimun» diye anılan Kelâm âlimleri vâcib kelimesini, iki mânâda kullanırlar :

a) Birinci mânâda Vâcib : Mükellef olan kimsenin mutlaka inanması lâzımgelen bilgiye denir. Allahu Teâlâ´mn varlığına, bütün noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olduğuna inanmak gibi... Bunlara inanmak her mükellef için vâcibdir, yâni. lâzımdır, inanmayan ise, İslâm dininden çıkmış sayılır. Burada vâ­cib, farz manasınadır

b)
ikinci mânâda ise Vâcib : Mümkün ve müstahîlin karşılığı­dır. Çünkü bir şey ya vâcib, ya mümkin veya müstahîl olur.

Herhangi bir şeyin, vâcib veya mümkin veya müstahîl olduğunu tasavvur etmek, aklen zarurîdir. Çünkü, aklı tam olan bir kimse ko­layca idrak eder ki, yaşayan bir insanın canlı olması vâcibtir. Kâ­tip olması mümkündir. Taş veya demir olması müstahîldir. Bu se-beble, vâcib, mümkin ve müstahîlin mânâları hadd-i zâtında, yani hakikatmda mevcut olup, tarifine lüzum yoktur denmiştir. Bu keli­melerin masdarı olan vücûb, imkân ve imtina´ hakkında aynı şeyler söylenmiştir. Yâni bunlarjn da tasavvuru zarurîdir. Nazarî olmadı­ğından tarif edilmelerine hacet yoktur.

Bir kısım Kelâm ulemâsı ise; vâcib, mümkin ve müstahîl, za­rurî olarak bilinen şeylerden olmayıp, nazarîdir, demişler ve herbi-rini tarif etmeye çalışmışlardır. Bunlara göre :

Vâcib, varlığı zâtının icabettirdiği malûmdur ki yolduğu aklen mümkin değildir.

Yâni yokluğu aklen muhaldir. Buna «vâcib lizâtüıi» denir

Mümkin; ne varlığı, ne de yokluğu zâtının icabettirmediği ma­lûmdur ki, varlığı da yokluğu da kaabildir.

Yâni varlığını veya yokluğunu tasavvur etmek aklen muhal de­ğildir. Böyle olan şeylere, «Mümkin lizâtihi» denir.

Müstahîl; yokluğu zâtının gerektirdiği şeydir İd, varlığını tasav­vur etmek aklen mümkün değildir.

Yani yokluğu aklen vâcibtir. Buna ise «Müstahîl lizâtihi» denir.

Bu tarifler, vâcib, mümkin ve müstahîl´in mahiyetlerini bildi­ren hakîkî tarifler olmayıp, bunlar hakkında takrîbî bir fikir veren ve birbirlerinden ayıran lâfzî tariflerdir. Bu sebeble, bu tariflerde görülen «Devir», Mantık ilmine göre muhali gerektiren devirden sa­yılmaz, demişlerdir.

Şimdi, bunların herbirinin hassalarını, hüküm ve aksamını izah edelim :

1- Vâcib´in Özellikleri, Hüküm ve Kısımları :

Vacibin başlıca üç özelliği (hususiyeti) vardır :

a) Vacibin zâtı, vücûdunu tam olarak iktizâ eder ve onu za-

rurî kıiar. Zâtın iktizâ ettiği, yani gerekli kıldığı şey ise, o zâttan asla ayrılmaz.

b) Vacibin zâtı, varlığında başkasından müstağnidir. Yâni: var olmak için hiçbir şeye muhtaç değildir.

c) Kendine mahsus özel bir vücûdu vardır ve bu vücut, zâtının aynıdır. Vâcib her şeyden zâtı ile temayüz eder ve zâtı ile ayrılır.

Vacibin hükmü ise :

a) Zâtını adem (yokluk) sebkat etmemek. Yani, varlığının başlangıcı olmamak,

b) Zâtına yokluk asla âm olmamak. Yani, varlığının sonu bu­lunmamak.

c) Cüzlerden mürekkeb olmamaktır


Bütün bu hüküm ve hususiyetler, Vâcib Lizâtihi´ye aittir. Vü­cûdu zâtına vâcib olan zât ise, yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak´tır.

O halde, Vâcib Lizâtihi hem ezelî ve ebedî [6] hem de kadîm ve bakîdir [7]

Çünkü, Vâcib Lizâtihi ezelî, olmazsa, vücûdu adem ile mesbûk olur. (Yani varlığından önce yokluk bulunur). Gerçekte ise, varlığı zâtının muktezası olduğundan, vücûdu adem ile mesbûk olamaz.

Vâcib Lizâtihi kadîm olmazsa, varlığında bir mucidin varlığına muhtaç olur. Halbuki O, varlığında hiçbir şeye muhtaç değildir,

Vâcib Lizâtihi bakî ve edebî olmasa, zâtına adem arız olabi­lir. Adem ise vâcib olan bir zâta ânz olmaz. Çünkü vâcib, vücûdu, zâtına dâima lâzım olan ve asla.yok olmayan zât demektir.

Vâcib Lizâtihi mürekkeb de değildir. Yani cüzlerden meydana gelmemiştir. Çünkü, mürekkeb olsa, zâtından önce mevcut olması gerekir ve zâtından gayri olan cüzlerden terekküb etmiş ve bu cüz­lere muhtaç olmuş olur. Eğer öyle olsaydı, vücûdu zâtının mukte­zası olmamış olurdu. Halbuki Vâcib Lizâtihinin varlığı, dâima zâtı­nın muktezası ve zâtının icabıdır.

Vâcib´in Kısımları :

Vâcib : Ya yukarıda beyan ettiğimiz gibi Vâcib Lizâtihi olur ki, o da Allahu Teâlâ´dır.

Yahut «Vâcib liğayrîhi» olur. Cenâb-ı Hak´kın, vücudunu irade ettiği her mümkin gibi... Çünkü, zâtına nazaran mümkün olan bir şey, mucidin (yani yaratıcının) o şeyin varlığını irade etmesine na­zaran da vâcib olur. Bu sebeble ona, «vâcib liğayrihi» denir.

Bir şey hem Vâcib Lizâtihi, hem vâcib ligayrihi olamaz. Çünkü başkasiyle kâim olan şey, o şeyin ortadan kalkması ile zeval bulur. Zâtiyle kaaim olan-şey ise, başkasının yok olmasıyla yok olmaz. Bu

Meselâ : Beş onun yarısıdır. Ateş, temas edeni yakar. Her in­san canlıdır... gibi hükümler, bedihî ve zarurî olan vâciblerdir.

Sonra, Vâcib : Ya nazari, Veya zarurî olur.

Meselâ : Beş onun yarısıdır. Ateş, temas edeni yakar. Her in­san canlıdır... gibi hükümler, bedihî ve zarurî olan vâciblerdir.

Cenâb-ı Hakk´ın birliği ise nazarî bir vâcibdir. Çünkü bu hü­kümde delile ve istidlale ihtiyaç vardır.

2- Mümkinin Özellikleri ve Kısımları:

Mümkinin de üç özelliği vardır

a) Ancak bir sebeb, yâni bir mûcid ile mevcut olmak ve bir sebeble mâdum «yok» olmak,

Çünkü mümkin olan bir şeyin varlığı da, yokluğu da, zâtından hâriç bir sebeble olabilir.

b) Mümkinin zâtı, vücûdunu da, yokluğunu da gerektirme­mek,

Çünkü her ikisi de zâtına nisbetie müsavidir. Bir tarafı, diğer tarafından evlâ değildir. Sebebsiz olarak bir taraf vâki olsa, yek­diğerine müsavi olan iki şeyden birinin diğerine, müreccih (tercih eden) olmadan tercihi lâzım gelir. Bu ise muhaldir, aklen mümkün değildir. .

c) Mümkini başkasından ayıran bir özelliği olmak,

Mümkin olan bir şeyin vücûdu, sebeb ve illetinden önce bulu­namaz. Çünkü mümkin, hadis olan (sonradan olan) bir şeydir. Ha­disin mucidine, sebebin müsebbibine [8] takaddümü (yani ondan ön­ce bulunması) caiz değildir. Mümkin, vücûdunda, vacibe muhtaç ol­makla, vâcibden önce, veya vâcible birlikte vücûda gelemez. Çünkü mümkin; başlangıçta da, daha sonra da bakî kalmak için sebebe, mucide muhtaçtır. Zira zâtı, vücûdunu hiçbir zaman icap ettirmez. Vücûdunun ademine (yokluğuna) tercihi için, dâima bir müreccihe (tercih edene) ihtiyaç vardır. Mümkin vâcible birlikte olsa, hangi­sinin vâcib olduğu bilinemez. Hülâsa, mümkin, başlangıçta da var olduğu müddetince de dâima bir sebebe, bir müessire muhtaçtır. Bu hususta ittifak vardır.

Ancak ihtilâf, «Bu ihtiyâcın sebebi (illeti )hudûs mudur, yok­sa imkân mıdır, veya her ikisi midir?» noktasındadır.

Bu mevzuda en kuvvetli görülen rey, «Mümkinin mucide ihtiyâ­cının sebebi imkândır», görüşüdür. Çünkü mümkin, başlangıçta da, varlığı boyunca da, dâima, vücûdunu ademine tercih edecek bir mü­essire muhtaçtır. Bu mânâda, mümkünde, dâima «imkân» mânâsı vardır. Halbuki hudûs mânâsı, bir şey hadîs olduktan, yani mey­dana geldikten sonra nihayete erer.

ceren
Sun 22 November 2015, 03:06 pm GMT +0200
Esselamu aleyküm.Rabbim razı olsun paylaşımdan kardeşim.Kur anı kerimi okuyan ve anlayan hakkıyla onu yaşamına rehber edinen kullardan olalım inşallah..

ceren
Fri 7 December 2018, 01:59 pm GMT +0200
Esselamu aleyküm. Kur anın rehberliğinde yaşayan dunyasını ve ahiretini kurtarıp rahmete erişen kullardan eylesin bizleri inşallah....

Bilal2009
Fri 7 December 2018, 03:05 pm GMT +0200
Ve aleykümüsselam Rabbim bizleri Kur an yolundan ayırmasın Rabbim paylaşım için razı olsun

ceren
Fri 2 August 2019, 09:02 pm GMT +0200
Esselamu aleyküm.Rabbim bizleri kur anı kerimi okuyan anlayan ve onun rehberliğinde yaşayan kullardan eylesin ....

Sevgi.
Sat 3 August 2019, 04:38 am GMT +0200
Aleyküm selâm. Rabbimiz biz kullarına karşı öylesine merhametliki bizler hayatımız boyunca doğru yolu bulabilelim diye Kur'ânı göndermiş elhamdülillâh
Rabbim bizleri Kur'ânı okuyup anlıyan ve hakkıyla rehber edinenlerden eylesin inşaAllah

gulsahkilicaslan
Sat 3 August 2019, 10:44 am GMT +0200
Ne kadar önemli bilgiler Allah razı olsun paylaşandan ve sebep olandan inşallah selam ve dua ile...

gulsahkilicaslan
Sat 3 August 2019, 10:45 am GMT +0200
Ne kadar önemli bilgiler Allah razı olsun paylaşandan ve sebep olandan inşallah selam ve dua ile...