- IŞİD’in Zararı Kime?

Adsense kodları


IŞİD’in Zararı Kime?

Smf Seo Versiyon , -- Seo entegre sistem.

Array
Rüveyha
Sat 1 November 2014, 12:04 pm GMT +0200
IŞİD’in Zararı Kime?


İsmail Taha | Temmuz 2014 | DÜNYA HALİ   


Mezopotamya insanlık tarihinin en kanlı savaşlarına sahne oldu. Bu toprakların kimyasından mıdır bilinmez, mücadele bir türlü nihayete ermiyor. Devlet-i Aliyye’nin himayesinde geçirdiği birkaç yüzyıllık zaman dilimini saymazsak, neredeyse her dönem kaosun kesintisiz bir şekilde devam ettiğini söyleyebiliriz. Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle, uluslararası güçlerin kuklası olma görevini üstlenen diktatör liderlerin egemenliğine terk edilen bölgenin halkları baskı ve zorbalığa maruz kaldılar. Kendi iradelerinin tecelli etmesi, kendi seçtikleri idareciler tarafından yönetilmek için on yıllarca mücadele ettiler. Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin en temel nedeni buydu. Ancak maalesef oradan da beklenen sonuç alınamadı. Devrimin başarıyla gerçekleştiği Libya’da, Tunus’ta siyasî kamplaşmalar meydana geldi, Arap Baharı Mısır ve Suriye’de de kanlı savaşlara dönüştü.

Koltuklarını terk etme ihtimalini dahi zihinlerinden geçirmeyen seçilmiş diktatörler, insanlık dışı usullerle de olsa iktidarlarını perçinleştirmekle kalmıyor, kendileriyle mücadele eden devletleri rahatsız etmek, hatta cezalandırmak için türlü yollara başvuruyorlar. Beşşar Esed, kendi ifadesiyle seçimden elde ettiği “zafer”i Irak’a, Türkiye’nin konsolosluğuna saldırarak adeta kutluyor, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adı verilen örgütü kullanarak bölgede kendine yeni bir zemin hazırlamak istiyor. Savaşta kuraldır; düşmanın geri çekildiğini, mücadeleden vazgeçmeye başladığını hissettiğinizde daha da ileri gitme cesaretini göstermek zorundasınız. Esed, uluslararası dengeleri gözeterek kendince bir yol tutturmuş, daha düne kadar muhalif cephede yer almasına rağmen bugün IŞİD saflarına katılan güçleri zekice kullanıyor.

Bir de İran var. Şiî gruplara karşı mücadele ettiği iddiasıyla ortalığı kasıp kavuran IŞİD’e karşı mücadeleye destek verebileceğini söylemesine rağmen, alttan alta örgütü destekleyen İran! İran, Türkiye’nin bölgedeki etkinlik alanına Avrupa ve ABD’deki bir takım dengeleri arkasına alarak nüfuz etmeye çalışıyor. Uluslararası ilişkiler teorisinin temel mantığına bire bir uygun şekilde hem de: “Ezelî ve ebedî dostluklar yoktur, devletlerin çıkarları vardır!”

Bölgede yaşananlar yalnızca bölge halklarına zarar vermekle kalmıyor, müslüman algısını da feci şekilde zedeliyor. Elinde silah, ellerinden ve ayaklarından bağladıkları müslüman “esirleri” önce tartaklayan, ardından da “tekbirler eşliğinde” gözünü kırpmadan öldüren bu zalimlerin yaptıklarını hangi İslâmî ölçü ve hükümle açıklanabilir? Elbette münferit istisnaları var, ama bütün İslâm tarihinde genel geçer yaklaşımın temelinde Bedir Savaşı’nda alınan esirlere yapılan muamele vardır. Orada esir alınanların bir bölümü okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmıştı. Müşrik oldukları halde! Bugün yaşananlara, savaşan taraflara baktığımızda “Kim nedir?” sorusunun ele gelir hiçbir cevabı yokken akıtılan kanları İslâmî kavramlarla açıklamaya çalışmak ancak abesle iştigal olur.

IŞİD’e gelirsek, 2004 yılında “Mezopotamya El-Kaide” olarak kurulan, fikir ayrılıkları nedeniyle Ebubekir El Bağdadî liderliğinde Suriye’de bağımsız hareket etme kararı alan örgütün, bugün adeta akıl tutulması yaşamışçasına gerçekleştirdiği infazlar tam da Batı’nın oluşmasını istediği “terörist İslâm” imajını destekliyor. İslâm’ın bir güç olarak uluslararası sistemde var olmasından rahatsız olan dengeler, yine müslümanları kullanarak bu emellerini fiiliyata dönüştürmüş oluyorlar.

Ortadoğu’da, üzülerek ifade edelim ki kazan kaynamaya devam ediyor. İslâm toplumlarına yıllar önce atılan ileri zaman ayarlı bombalar bir bir patlıyor, tefrika ateşi sürekli körükleniyor. Kendisi gibi düşünmeyeni tereddütsüz kâfir sıfatıyla yaftalayan; kanını, malını, ehl ü ıyalini helal gören zihniyet neyin ve kimin maşası olabilir?

Bu satırlarda defaatle aktarıldığı gibi, bölük pörçük var olmaya çalışan toplulukları bir araya getirecek, zinde tutacak en kritik dinamik Türkiye. Her ne kadar komşularla sıfır sorun politikası akamete uğramış olsa da, Suriye’nin, Irak’ın, Mısır’ın, Afrika’nın, Balkanlar’ın mazlum halkları yüzünü Türkiye’ye çevirmiş durumda. Türkiye’de son dönemde yaşananların, İslâm beldelerindeki krizlerle aynı döneme denk gelmesi de şüphesiz tesadüf değil. Düşman ellerin çizdiği sınırlar anlamını yitirmiş, hatta kalkmışken, her türlü ticarî anlaşmalar yapılırken, Türkiye dünyanın neresinde olursa olsun kendisine ihtiyaç duyulduğu anda ivedi bir şekilde imdada yetişebilirken, bir düğmeye basılmışcasına bir anda her şeyi alt üst etmeye kalkması da tesadüf değil. O halde olması gereken, Türkiye’nin öncelikle iç sorunlarının üstesinden gelmesi, sonra da zulme maruz kalan kim varsa yardım elini uzatması.

“Nasıl müslüman olunur?” sorusuna cevap, insanları kurşuna dizerek değil, İslâm’ın güler yüzünü, rahmet oluşunu göstererek verilir. Müslüman, hadis-i şerifte vârit olduğu üzere “elinden ve dilinden emin olunan kişi”dir. İslâm barış ve huzur demektir, kardeşlik demektir. Her biri bir tarafa savrulmuş, kendi gölgesiyle bile geçinemeyecek duruma gelmiş İslâm toplumunda en istikrarlı, en düzenli, en sahih yaklaşıma sahip olan Türkiye’ye, yalnızca ona iş düşüyor. Bu görevin ifası için millet olarak gözümüzü ufuklara çevirmemiz ve bütünleşmemiz gerekiyor. Ancak o zaman yüreğimizi burkan bu manzaralar tarihe karışmış olacak.

Ergenekon ve Balyoz’da Kurunun Yanındaki Yaşlar


Hukuk devleti ilkesi, herkese işlediği suç kadar ceza vermeyi, hiç kimseyi işlemediği suç yüzünden cezalandırmamayı zorunlu kılar. Kadim kültürümüzde buna adalet deniliyordu. “Adalet mülkün temelidir” öylesine söylenmiş bir söz değil. Adil olan bir hükümdarın şehitlerle birlikte haşrolacağını müjdeleyen hadis-i şerifler vardır. Ne hazindir ki modern anlayış adalet kavramını göz ardı etmiş, bunun yerine hak kelimesinin çoğulu olan “hukuk”u tercih etmiş. Bu durumun uzun uzun anlatılabilecek felsefî/düşünsel bir zemini var. Şu kadarını söyleyelim: “Haklar” konusunu beşerî düzenlemelerle belirleme kolaylığınız varken, “adalet” için insan-ötesi referanslara ihtiyaç duyulur. Bu açıdan, bir hukuk sistemi hiç de adil olmayabilir. Neticede yasalar, mahkeler olsa da hakların tekrar tekrar katledildiğini görürüz. Böylece adaletin zıddı olan zulüm ortaya çıkmış olur.

Ergenekon ve Balyoz davaları gündeme geldiğinde darbeler tarihinin çocukları olan bizler “Türkiye ayak bağlarından kurtuluyor” diye düşünmeye başlamıştık. 60 darbesi, 80 darbesi, 28 Şubat, e-muhtıralar ve darbe teşebbüslerinden bunalan Türkiye toplumu, yaşananların hesabını “bağımsız” mahkelemer aracılığıyla tek tek soracaktı. Kuşkusuz Ergenekon ve Balyoz davaları nedeniyle içeri alınan isimlerden bazıları darbeye teşebbüs etmiş, demokratik devlet düzenine aykırı bir biçimde meşru iktidarı alaşağı etmek üzere bir takım planlar yapmıştı. Ancak belli ki, konuyla ilgisi bulunmamasına rağmen, sırf birilerini rahatsız edecek açıklamalar yaptığı, kitap yazdığı için hapse konulanlar da var. Öve öve bitiremediğimiz hukuk devleti, “masumiyet karinesi” gereği, suçu ispatlanmayan herkesin masum olduğunu kabul ediyor. Ancak bu süreçte özellikle medya kanalıyla masumiyet karinesi ilkesinin yerle bir olduğu, algı operasyonları yapıldığı, kendilerine isnat edilen suçlara ilişkin herhangi bir delil bulunmamasına rağmen bazı kişilerin bedel ödemek zorunda bırakıldığını anlıyoruz. 

Altını ısrarla çizmekte fayda var: Suç işleyen her kimse, tıpkı Fatih Sultan Mehmet ve mimar İpsilanti olayında zuhur ettiği gibi, padişah bile olsa suçunun cezasını ödemeli. Ancak herhangi bir suça karışmamasına rağmen bir takım kişi ya da grupların sinir uçlarına dokunduğu için birilerini suçlu olarak göstermek, kadim geleneğimizdeki adalet anlayışıyla da, insan eliyle icad edilmiş hukuk devleti ilkesiyle de bağdaşmaz.

“Türkiye fabrika ayarlarına geri mi dönüyor?” yaklaşımına da şunu söylemek lazım: Adalet esaslı bir hukuk düzeni tesis edilmedikçe, mahkemeler kişi ya da gruplardan da bağımsız hale gelmedikçe hiçbir ayar dikiş tutmayacak. Her suçlunun bir cezası, her masumun dokunulmazlığı olmak zorundadır. Son bir not da 28 Şubat yargılamalarında suçsuz olduğu halde mağduriyet yaşayanlar için. Umarız Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı onlar için de emsal olur. Kabahati olmamasına rağmen fırsat bu fırsat diye hapse atılanlar bir an önce özgürlüklerine kavuşurlar.

Bangladeş’te İkinci, Mısır’da Kaçıncı İdama?


İslâm dünyasındaki zulümlerin ardı arkasının kesilmediğini yukarıda zikretmiştik. Yalnızca Mezopotamya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da değil dünyanın en uzak bölgelerinde de ezilenler hep müslümanlar oluyor. Arakan’da gözyaşı dinmiyor, Doğu Türkistan’da kan durmuyor, idamlar, katliamlar günlük hayatın olağan akışında sıradan hadiseler haline gelmiş durumda. Hafızalarımızı tazelemekte fayda var; geçtiğimiz Aralık ayında Bangladeş’te Cemaat-i İslâmi lideri Abdülkadir Molla, her türlü vazgeçirme çabalarına rağmen idam edilmişti.

Geçen ay Mısır’da İhvan-ı Müslimin hareketi mensubu olan 529 kişinin idam kararı da, uluslararası kamuoyunun ilgisini çekmese de Abdülkadir Molla’nın idamında olduğu gibi İslâm dünyasında infiale neden olmuş, ancak kısa sureli tepkiler bir netice vermemişti. Mısır’da bugün hâlâ 529 kişi idam edileceği günü bekliyor. Mısır’da adalet, insan hakları, uluslararası hukuk gibi kavramlar ayaklar altına alınarak alınan idam kararlarının ardından, şimdi de Cemaat-i İslâmi Partisi lideri  Matiur Rahman Nizami için 2. kez idam kararı verildi.Nizami ve beraberindeki 13 kişiye isnat edilen suç ise 2004’te Bangladeş’te bir limanda yakalanan 10 TIR silah. Silahların Hindistan’da faaliyet gösteren Assam Özgürlük Cephesi’ne gönderileceği iddia ediliyordu.

Nizami için verilen karara yönelik ciddi eleştiriler de var. Cemaat-i İslâmi Partisi Başkanvekili Makbul, bu kararın çok önceden planlandığını, İslâmî hareketin gazi siyasetçisi Nizami’ye tönelik bir cinayet girişimi olduğunu söylüyor. Makbul’e göre hükümet bu kararı illegal yollarla verdi. Yapılanlar Bangladeş’teki müslüman liderleri tek tek öldürüp, ülkeyi lidersiz bırakma komplosundan başka bir şey değil.

Yıllarca İngilizlerin sömürgesi altında kalmış Hindistan’ın Güneyinde bulunan ülkede sömürü düzeni henüz sona ermiş değil. Yıllarca özgürlük mücadelesi veren, sonrasında da bedelini kanıyla, canıyla ödediği bağımsızlığının tadını gölge yönetimler yüzünden çıkaramayan toplumlar, bir süre sonra verdikleri mücadelenin bedelini de ayrıca ödemek zorunda kalıyorlar. Çeçenistan bu ülkelerden biri, Bengladeş de öyle. Aynı travmayı şimdilerde Libya, Tunus gibi ülkeler de yaşıyor.

Bangladeş’te öyle bir yönetim var ki, yaşananları durdurmak için ricacı olan hiç kimseyi de dinlemiyor. Merhum Abdülkadir Molla’nın idamında Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Devlet Başkanı’na ricada bulunmuş, ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştı. Şimdi de muhtemelen benzeri bir sonuçla karşı karşıya kalacağız.

Tüm bu olan bitenden bir takım dersler çıkarmalıyız. İlk olarak büyük devlet olmanın sorumluluklarını yerine getirmemiz şart. Yalnızca devlet olarak değil, toplum olarak da önemli vazifeler düşüyor bize. Tepki vermeyi, gündem oluşturabilmeyi beceremiyoruz. Şayet bu idam gerçekleşirse sosyal medyada konuya ilişkin uçucu bir gündem oluşacak, iki günden fazla da sürmeyecek. İkinci olarak, kendimizden başlamak üzere ayrılıkların, fitnelerin, tefrikaların önüne geçmemiz gerekiyor. Bütün bir İslâm toplumu için de aynı durum geçerli. Ayrıştıkça bölüneceğiz, bölündükçe başkalarının senaryolarına malzeme olacağız. Sonuç olarak, yaşanan her zulme dur demek ümmet olarak bizim elimizde.